Nisan 03 08:40

ADİL DÜZEN: MİLLİ RESTORASYON VE YENİ BİR DÜZEN İHTİYACI

ADİL DÜZEN: MİLLİ RESTORASYON VE YENİ BİR DÜZEN İHTİYACI

ADİL DÜZEN:

MİLLİ RESTORASYON VE YENİ BİR DÜZEN İHTİYACI[1]
    

Hak ile Batıl’ın birbirine karşı üstünlük kavgasının süreci, iyilerle kötülerin çekişmesi, Rahmani güçlerle şeytani güçlerin hesaplaşma serüveni ve kısaca farklı medeniyetlerin hâkimiyet mücadelesi insanlık tarihi boyunca devam edegelmektedir.

“İşte Biz, o (galibiyet ve hâkimiyet) günlerini (hayra veya haksızlığa taraf) insanlar arasında (nöbetleşe-sıra ile) devrettirip-döndürüp dururuz”[2] ayeti de bu gerçeği haber vermektedir.

Bu sürekli evrim ve değişim; sadece farklı medeniyetler, rakip ve güçlü ülkeler arasında değil, köklü devletlerin bizatihi iç kurum ve oluşumlarında da kendini göstermekte, hükümetler, sistemler ve rejimler değiştiği halde “milli derin devlet” diyebileceğimiz ve büyük devletlerin“gen”leri olarak tarif edebileceğimiz bir “çekirdek öz”, gelişen ve değişen yeni şartlara ve standartlara uygun, yeni filizler, fikirler ve şekiller üretebilmektedir.

Bu tarihi ve tabii gerçeğe dayanarak diyoruz ki: Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin ve Türk-İslam Medeniyeti’nin, çağdaş ihtiyaçlara ve şartlara uygun “aşı”larla gelişmiş ve gençleşmiş yeni bir filizi ve meyvesidir!..

İşte aşağıdaki tespitler de bu yöndedir ve oldukça önemlidir:[3] (Ancak bu alıntı, üzerinde gerekli düzeltme ve eklemeler yapılan, hem tenkit hem tebrik mahiyetindedir.)

“Anadolu’nun dirlik ve düzen tarihi, devrimlerin değil restorasyonların silsilesidir… Toplumsal ilişki ve çelişkilerin değil, devletin yeniden tanziminin bir sürecidir. Savaşlar ve göçlerle dolu bu coğrafyada temel siyasal hedef ve sorun, daima; “denetim ve disiplinin nasıl korunacağı?”olagelmiştir. Dirlik ve düzen, en iyi denetimin sağlanması olarak algılanmış ve bu amaçla toplumların zihniyet dünyasında kutsal olan ve somut yaşamlarında otoriter davranan “devlet örgütlenmeleri” vücut bulabilmiştir. Bu kutsi ve yarı askeri devlet örgütlenmeleri, esas itibariyle“göçebeliğin denetimi ve savunma sisteminin sürekliliği” üzerine kurulan askeri-tarım düzenini oturtmayı ifade etmiştir: Mülkün ve halkın denetimi, din ve inanç istismarının denetimi, aşiretlerin ve azınlıkların denetimi, hatta anonim bütünler içinde erimiş halde var olan bireysel kimliklerin ve geleceğin denetimi... Düzen; işte bu denetimle elde edilen hâkimiyet ve hegemonyanın adıdır. Tarih boyunca süren büyük çaplı göçlerin ve afetlerin yıkıcı etkileri; ya da savaşların büyük yenilgi ve zafer gibi sonuçları ise; dirlik ve düzenin yeniden kurulmasının, ya da yenilenmesinin kapısını açmıştır.

Roma İmparatorluğu; tarihi boyunca İran-Roma savaşlarının yorgunluk dönemlerini, Hristiyanlığın kabulünü, kuzey ve doğudan gelen göç ve istila dalgalarını, ikonoklast (Hristiyanlıkta İsa-Meryem resimlerine ve heykellerine tapınmayı putperestlik sayan dini görüş) akım gibi, yeni sosyo-politik dinamiklerin harekete geçmesini ve yine göç ve savaş temelli yeni sosyolojik faktörlerin ürünü olan mezhep ayrışmaları gibi nedenlerle ortaya çıkan bozulma dönemlerini, restorasyon anlamına gelen yeni politikalar ve reformlarla aşmıştır.

Osmanlı da aynı şekilde, Timur istilası, İstanbul’un fethiyle Bizans’ın yıkılması ve Viyana kuşatması sonrasında büyük restorasyonlar ve yeniden yapılanmalar yaşamıştır. 17. yy’dan itibaren yeni dünyanın keşfi ile birlikte, Avrupa’da başlayan modernleşme sürecinin sonuçlarından biri olarak: Ticaret yollarının değişmesi, sömürgecilik siyasetleri ve Anadolu’da baş gösteren kıtlık dönemleri arka arkaya dirlik ve düzeni bozmuş; 3. Selim’le başlayan yenilenme çabalarına yol açmıştır. Tanzimat, kapsamlı bir restorasyon süreci olarak gösterilmiş olsa da, aslında ekonomiden kültüre, siyasetten diplomasiye kadar her alanda Osmanlı’yı içten kuşatma hareketidir ve 2. Abdülhamit’in temsil ettiği direnç politikasına rağmen 1. Dünya Savaşı sonunda, düzen tamamen çökmekten kurtulamamıştır. Cumhuriyet, Osmanlı’nın yıkıntıları arasından; dış güçlerin ve Siyonist merkezlerin bazı hesaplarını kendi Milli planları doğrultusunda kullanan Mustafa Kemal’in dehasıyla kurtarılabilen Anadolu’nun restorasyonu olarak şekillenmiş bulunmaktadır. 2. Dünya Savaşı sonrası demokratik düzen deneyimi ise, daha küçük çaplı bir restorasyon hamlesi olarak sahneye çıkmış ve soğuk savaşın bitişiyle birlikte tekrar bir restorasyon ihtiyacı ve talebi yoğunlaşmıştır.

Bu tarihi serüven kesintisiz sürmekte ve her yeni durum karşısındaki tıkanma ve bozulmayı yeni bir restorasyon hamlesi izlemektedir. Jeopolitiğin tarihsel gerçeği ve cilvesi olarak, yaşadığımız coğrafya, göçler ve savaşlarla işleyen ve çöken bir düzene sahiptir. Dinler ve kültürler, bu düzenlerin prizmalarına yansıyan yüzleriyle toplumu mayalamakta ve ayarlamakta oldukça etkilidir.

Restorasyon; kuruluş temellerine, direklerine ve dinamiklerine sadık kalarak, düzenin yeniden yapılanması ya da yeni bir düzen kurulmasıdır. Devrimlerden farkı, devlet içinde veya devlet kademelerinde etkinlik kazanmasıdır. Yani esas itibariyle; hegemonya çeperindeki inisiyatif ve eylemlerle yeni bir irade beyanıdır. Başka bir ifadeyle: Hiçbir toplumsal dinamik, devlet içi desteği ve derin beyin projesi olmadan başarıya ulaşamayacaktır. Bunun gibi, Avrupa’daki sınıfsal çatışmalar ya da Amerika’daki iç savaşlar türünden-örgütlü halk müdahalesi olmadan, bütün çelişki ve çatışmaların sadece “devlet bağlamında” sahneye çıkıp çözülmesi de imkânsızdır. Yani Restorasyon, seçkinler öncülüğünde yeni tanzimin yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşme olayıdır.Restorasyonlar, sonuçları itibariyle “pasif devrimler” olarak nitelenebilecek köklü değişimlere yol açtığı gibi, bazen de var olan statükonun korunması ve ömrünün uzatılmasını sağlayacak tedbirler düzeyinde de olmaktadır. Tarihin kırılma anları bu yöntemle ve daha az sakıncalı biçimde ortaya çıkmaktadır.

Yine tıpkı devrimlerdeki gibi her restorasyon süreci, başlangıcında ya da sonucunda; yeni elitlerin sahneye çıkmasını sağlamaktadır. Bizans’ın fethi sonrasındaki Osmanlı’da beylikler koalisyonu görünümündeki “devletlü sınıfların” yerini, bu sefer “devşirme elitler”almış, Tanzimat sonrası kurulan modern okullarda yetişen aydın-bürokrat kadrolar ise, meşrutiyet ve cumhuriyetin yeni elitleri olarak sahneye çıkmışlardır. Elit dönüşümü, düzenin yenilenmesinin vazgeçilmez kuralıdır. Yeni ve milli bir değişim yaşanacak -ki bu kaçınılmazdır- o takdirde bu yeni dönem ve düzene uygun kadrolara kapı açılacaktır.

Restorasyonlar, doğanın sürekli kendini yenilemesi gibi; toplumların ve düzenlerin de mecburi yenilenme dönemleri ve gereksinimleri olduğunu ve bu yeteneği olmayanların tasfiye edildiğini göstermektedir. Bu değişim ve yenilenme, adeta tarihin çarkını döndüren bir dinamo etkisine sahiptir. Şüphesiz her yeni iyi, her eski de kötü sonuçlar doğuracak değildir. Ama değişim, her tür sonucuyla birlikte tarihin değişmez yasası ve tabii sürecidir.

Devamını okumak için tıklayınız.

Yorum Yaz