Kasım 14 10:38

AHMAKLIK; ÇELİŞKİLERİN FARKINA VARMAMAKTIR!

AHMAKLIK; ÇELİŞKİLERİN FARKINA VARMAMAKTIR!

AHMAKLIK; ÇELİŞKİLERİN FARKINA VARMAMAKTIR!

 İnsana verilen AKIL; “şunlar doğru ise şunlar da doğrudur, bunlar yanlış ise bunlar da yanlıştır” şeklinde bir mukayese ve muhakeme (karşılaştırma ve uygun karar alma) hassasıdır. İyilikle kötülükleri, adaletle zulümleri, yararlı şeylerle zarar verenleri, güzellikle çirkinlikleri birbirinden ayıramayan, temyiz ve doğru tercih yeteneği bulunmayan insan, Kur’an’a göre hayvan ayarındadır.

Okuyup öğrenmeyen ve kendini yetiştirmeyen

Düşünüp değerlendirmeyen, doğru bilgiye ve gerçeğe önem vermeyen

Ülke ve bölge sorunlarını dert etmeyen

Sadece kendi “İşini, aşını, eşini, etiket ve şöhretini” hayatının tek ve kutsal gayesi haline getiren

Yöneticilerinin çelişkili söylem ve eylemlerinin farkına varmayan, onların kirli ve çetrefilli ilişkilerini sorgulamayan insanlar, sürü psikolojisiyle hareket eden kuru kalabalıklardır.

Bu nedenle; “ABD ile çok iyi ve yağlı ballı, ama İsrail’le sürtüşmeli ve kavgalı olunacağına” ve AKP’nin bu yöndeki tutarsız tavırlarına inanmak elbette saflıktır. Hatta, aynı Siyonist odakların güdümündeki oluşumların bazen birbirleriyle zıtlaşmaları ve atışmaları bile kendilerine verilen görev icabıdır. Şimdilerde çok konuşulan CEMAATLE HÜKÜMET kavgası da, bir nevi, aynı elin parmaklarının birbirlerinin yaralarını kaşıyıp kanatmasıdır. Çünkü aynı patronların piyonları, sadece Karagöz-Hacivat misali, sahneye çıkıp halkı oyalayan ve kendilerine verilen rolü oynayan figüranlardır. Bu figüranların, bazen kendilerini rollerine fazlaca kaptırmaları, hatta figüranlıklarının farkına bile varamamaları, kimseyi yanıltmamalıdır.

Fetullah Gülen Pensilvanya’daki şatosundan bol bol beddualar yaptığı ve itidali elden kaçırdığı sohbetinde “Haramiliği Allah biliyor, hırsızlığı Allah biliyor, rüşvetleri Allah biliyor” diyerek Başbakana gönderme yapmıştı. Amenna, böyle inanmayan dinden çıkardı. Ancak kendisine de sormak lazımdı: “Peki O Allah’ın (C.C) İslam ve insanlık düşmanı Siyonist Yahudi Lobileriyle, ABD’nin istihbarat birimleriyle işbirliği yapanları, Teslisci sapkın Haçlı Papa’lık misyonunun gönüllü piyonu ve parçası olanları bilmediğini mi sanmaktaydı?” Bu arada Hükümet, Fetullah Gülen ve ekibini iyice hırslandırıp hınçlaştıracak icraatlara yönelmiş, bütün kurumlardan Cemaat kadrolarını tasfiye girişimine yoğunlaştırmıştı. Bu karşılıklı hamlelerin ülkeyi hangi badirelere taşıyacağı ise, aklı erenleri kuşkulandırmaktaydı. Fetullahcı Hüseyin Gülerce, New York Times’e verdiği demeçte “AKP Hükümetinin dış politikada ABD çizgisinden uzaklaştığını ve maceraya atıldığını” söyleyerek AKP’ye karşı ABD’den medet ummaktaydı.

ABD Büyükelçisi Riccardone’nin, AB büyükelçileriyle yaptığı bir toplantıda, yolsuzluk operasyonlarını kast edip destekleyerek, Halk Bankası ve iktidarla ilgili “Bir imparatorluğun çöküşünü izliyorsunuz!” sözleri medyaya yansımış, ardından kendisi yalanlamıştı. Her nedense çoğu Yahudi asıllılardan seçilen Amerikalı diplomatın “el hareketi ve hakareti” bir anda gündemin ilk sıralarına taşınmıştı. ABD Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı, yani ikinci adamı Yahudi Doug Silliman’ın düşük zammı Washington’a şikayet eden 5 Türk personelle yaptığı toplantıda, bizimkilere el hareketi çekmesi birilerine yeni batmıştı. Diplomat “terbiyesiz” ilan edilmiş ve internet siteleri de haberi kullanmıştı. Ancak “terbiyesizlik” sadece el hareketiyle sınırlı sanılmamalıydı. Bu diplomatların Türkiye Cumhuriyeti devletini hiçe sayarak çok çirkin davranışlarda ve açıklamalarda bulunması da bu küstahlıklara katılmalıydı.

İşte bu yapılanlardan bazı örnekler:

• 12 Eylül öncesi, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nde ikinci katip olan Robert Alexander Peck, Amasya’da gizli görüşmeler yaparak, ildeki “Alevi-Sünni, Sağcı-Solcu” sayısını araştırmaya başlamıştı. Bu temaslar İçişleri Bakanlığı’nın dikkatini çekmiş, Amasya Valisi’ne olayın peşine düşmesi talimatı sonucu Amerikalı gözaltına alınmıştı. Ancak sonrasında zavallı vali “ödüllendirilerek” emekliliğine kadar hiçbir yere atanmamış, 20 yıl merkez valisi olarak kalmıştı. Dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş de 5 Ekim 1979 tarihinde, ‘Aynur Aydan tertibi’ nedeniyle istifa etmek zorunda bırakılmıştı.

• ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, Foreign Policy dergisine Temmuz 1993 tarihinde yazdığı bir makalede "Türkiye'nin parçalanabileceğini" ileri sürmekten hiç sakınmamıştı. Ve onların icazetiyle kurulan kahraman AKP’den, devam eden bu projeye tek kelimelik resmi bir yanıt çıkmamıştı.

• Eric Edelman’ın ABD’nin Ankara Büyükelçisi olduğu dönemde, Büyükelçilik bir resepsiyon ayarlamıştı. Bu resepsiyona Fener Rum Patriği Barthelemeos da çağrılmıştı. Ancak patrik davete “ekümenik” sıfatıyla çağrılmıştı. Türkiye tepkisini göstermiş, bizim yetkililer davete katılmamıştı. ABD Dışişleri Bakanlığı da bir açıklama yaparak “Bunu not ettik” şeklinde küstahlaşmıştı. (Önemli not: Çok kısa bir süre sonra Musul’da, Bağdat’taki Türk Büyükelçiliği’ne göreve giden 5 Özel Harekât görevlimiz baskına uğrayıp canlarına kıyılmıştı. Medya “teröristler yaptı” diye haber yaparken, dönemin Birinci Ordu Komutanı Hurşit Tolon “Biz de bunu not ediyoruz” diyerek Milli ve haysiyetli bir tavır takınmıştı.)

• Ross Wilson, Büyükelçiliği döneminde, 3 Ekim 2006 tarihinde Türkiye’deki siyasi tartışmaları “kakafoni” olarak tanımlayıp hakaret yağdırmış, ama ciddi, cesaretli ve resmi bir yanıt alamamıştı.

• ABD’nin Adana Konsolosluğundaki “diplomatlar” Batman’a giderek “Türklerden ayrı yönlerinizi ön plana çıkarıverin. Barzani’yi kabullenin, onunla ilişkilerinizi geliştirin” “önerisi” yapmış ve bölge halkını kışkırtmıştı. Bu olay, dönemin DEHAP Batman İl Başkanı Mehdi Öztüzün’ün 6 Şubat 2005 tarihinde yaptığı açıklama ile ortaya çıkmıştı. Daha sonra Öztüzün bu açıklamalarından dolayı ABD’nin Adana Konsolosu tarafından tehdide uğramış ve kendi partisinden de aforoz edilip atılmıştı. Marazlı medya ise bu konuyu hiç tartışmamıştı. 

• ABD’li diplomatlar PKK ile direk temas kurmuşlardı. Bu temaslar, 23 Ocak 2003 tarihinde Milliyet Gazetesi’nin manşetindeki fotoğrafla kanıtlanmıştı. Ama kahraman AKP sayesinde üzeri kapatılmıştı.

• Yine Yahudi Ross Wilson, PKK terörüne karşı sınır ötesi harekat tartışmalarında, Türkiye’nin içişlerine karışarak şu açıklamaları yapmıştı:

- “Kuzey Irak’a girmek iyi bir fikir değil. Tehlikeli sonuçlar doğurabilir diye” uyarıyoruz. (23 Nisan 2006)

- “Türkiye’nin sınırlarında güven sağlamasını anlayışla karşılıyoruz. Teröristler için hiçbir yerin barınak olmaması gerektiğine inanıyoruz. Ancak sınır ötesi operasyonun akıllıca olmayacağını da biliyoruz” (28 Nisan 2006)

- “Kuzey Irak’a tek taraflı bir operasyonun makul ve mantıklı olmayacağını söylüyoruz.” (18 Temmuz 2006)[1] 

Şimdi soralım: İran’ı vurmaya hazırlanan İsrail’e füze kalkanı desteği sağlayan Recep T. Erdoğan’ın, kurusıkı atıp tutması ne kadar inandırıcıydı?

İran'a saldırı konusunda ABD kamuoyu kararsızdı, hatta karşıydı. Özellikle Irak ve Afganistan rezaletleri nedeniyle ABD'nin yeni ve daha büyük bir maceraya atılması bekli de bir felaketle sonuçlanacaktı. İsrail Dışişlerinin, Tiflis ve Yeni Delhi büyükelçiliklerine saldırı senaryoları da İran’ı suçlamak ve saldırıya zemin hazırlamak hesaplıydı. Tabi asıl hedefin İran değil, Türkiye olduğu ise, özenle saklanmaktaydı. MOSSAD'ın patronu Tamir Pardo'nun sessiz sedasız yaptığı ABD ziyareti, Washington'da öncelikli gündem maddesinin “İran’la uzlaşıp Türkiye’yi yalnızlaştırma hazırlığı” olduğunu bir kez daha ortaya çıkarmıştı. Pardo'nun temasları medyadan gizli tutulmuştu, ancak ABD Senatosu İstihbarat Komitesi Başkanı Dianne Feinstein'in bir televizyon programında ağzından kaçırdığı bu ziyaret, ortalığı karıştırmıştı.

Medyada çıkan haberlere göre, ABD istihbaratının en tepesindeki isim olan Ulusal İstihbarat Bürosu Başkanı James Clapper'ın yanı sıra, CIA Başkanı ve Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral David Petraeus, FBI Başkanı Rober Mueller ve Dianne Feinstein'in katıldığı istihbarat komitesi toplantısında Yahudi Pardo, 2012 yılının İran'ın nükleer silah üretme konusunda kritik yıl olduğunu hatırlatmıştı. Bunu bir ölüm kalım meselesi olarak gördüklerini anlatan Pardo, 2012 yılının bahar aylarında İran'ı vurma konusunda kararlı olduklarını vurgulamıştı.

İsrail yönetiminin İran'ın nükleer tesislerini vurma noktasındaki tehditleri son zamanlarda artmıştı. Özellikle Savunma Bakanı E. Ehud Barak'ın İran'a saldırı düzenlenmesi tezini ısrarla savunduğu konuşulmaktaydı. Nitekim, ABD medyası da ısrarla İsrail'in 2012 yılı  içinde İran'ı vuracağı iddiasını gündeme taşımaktaydı. "İsrail İran'ı vuracak mı?" sorusunu kapak konusu yapan New York Times Magazine, Ronen Bergman'ın; İsrailli bakanlar, komutanlar ve istihbarat yöneticileriyle görüşerek kaleme aldığı 13 sayfalık bir makalesini yayınlamıştı. Ehud Barak ve MOSSAD yöneticilerinin görüşlerine de yer verilen makalede, İsrail'in 2012'de İran'ı vuracağı yazılmaktaydı. Bu konuda ikinci önemli iddia ise Washington Post yazarı David Ignatius'tan gelmiş, dönemin  ABD Savunma Bakanı Leon Panetta'nın İsrail'in Nisan-Mayıs aylarında İran'ı vuracağını söylediğini açıklamıştı. NATO toplantısı için Brüksel'de olan Panetta, gazetecilerin bu iddiayla ilgili sorularına, "Yorum yapmıyorum" diye cevap verirken, "Haberi yalanlıyor musunuz?" ısrarı üzerine "Hayır, sadece yorum yapmıyorum. Ne düşündüğüm ve olayları nasıl gördüğüm sadece beni ilgilendirir" sözleri anlamlıydı.

Oysa bütün bunların, İran’ın Hasan Ruhani eliyle Uranyum zenginleştirmeyi %20’den %5’e çekmesi ve nükleer tesisleri Batılıların denetimine açıvermesi için birer şantaj olduğu İsviçre uzlaşmasıyla ortaya çıkmıştı. Ve gavurların asıl hedefi Türkiye’yi kuşatmaktı. Reza Sarraf’ın asıl patronu olduğu söylenen İranlı iş adamı ve Onur Air Hava Yolu şirketinin gizli sahibi Babek Zencani Tebrizli Yahudi asıllıydı ve operasyondan önce haberdar edilip kurtulmayı başarmıştı. Yoksa aynı gün Antalya’ya sahte bir pasaportla gelip Reza Sarraf ile buluşacaktı. Bu arada DSP Genel Başkanı Masum Türker’in İzmir Aliağa’da operasyonlarla ilgili olarak “Bunlara Hükümetin Abdullah Öcalan’a, Güneydoğu’daki Fetullahcı cemaatin ve diğer tarikatların etkinliğini kırıp BDP’ye ve PKK’ya meydan açacağı yolundaki taahhüt yol açmıştır” iddiaları üzerinde nedense hiç durulmamıştı.

İran'a yönelik saldırı ihtimali, ABD başkanlık seçimlerinin de en önemli tartışma konusuydu. Aralarında adaylık konusunda kıyasıya rekabetin yaşandığı Cumhuriyetçi aday adayları, askeri bir müdahale konusunda ısrarcı olurken, İsrail'in saldırı çağrısına mesafeli duran Obama'nın, yaptırımlara ağırlık verilmesi taraftarı olduğu belirtiliyordu. Peki, ABD yönetimi İsrail'in ısrarları yüzünden İran'a müdahaleyi göze alır mıydı? İran'a saldırı konusunda ABD kamuoyu kararsızdı. Özellikle Irak ve Afganistan tecrübesi nedeniyle ABD'nin yeni ve daha büyük bir maceraya atılmasına çok sıcak bakılmıyordu. Ancak Ulusal İstihbarat Bürosu Başkanı James Clapper'ın yaptığı açıklama son derece ilginçti. İran'ın ABD topraklarında terör saldırılarına hazırlandığını iddia eden Clapper, ABD Senatosu İstihbarat Komitesi'ne sunduğu yıllık Küresel Tehdit Değerlendirmesi raporunda İran'ı ABD'ye yönelik en ciddi tehdit olarak gösteriyordu. Clapper, Bin Ladin'in öldürülmesi sonrasında El Kaide'nin ABD topraklarına yönelik saldırılar açısından ikinci plana indiğini, asıl tehdidin ise artık İran'dan beklenmesi gerektiğini söylüyordu.

Clapper'ın açıklamaları, bazı medya organları tarafından "false flag" yani "sahte bayrak" operasyonu olarak değerlendiriliyordu. Kamuoyunu yanıltmak için tasarlanan ve belli bir ülke tarafından yapıldığı izlenimi verilen eylemlerle, söz konusu ülkenin hedef haline getirilmesini amaçlayan "sahte bayrak" operasyonuyla ABD içinde İran'a tepkilerin arttırılabileceğini belirten medya organları, 11 Eylül saldırısının da benzer bir uygulama olduğu iddiasını ortaya atıyordu.

Bunun gibi Ekim 2011'de İranlı teröristlerin Suudi Arabistan'ın Washington büyükelçisine suikast planı yaptıkları iddia edilmiş, bir Hollywood filmini andıran plan ABD medyası tarafından bile kuşkuyla karşılanmıştı. Bu olay ve Clapper'ın açıklamaları, ABD ve başka ülkelerde İranlılar tarafından yapıldığı söylenen bir takım eylemlerle dünya kamuoyunda İran karşıtı bir havanın oluşturulması mı sağlanacak sorusunu akla getiriyordu. Bu arada, “Ya İran ve Suriye anlaşıp, Hizbullah’ı da yanlarına alıp Golan Tepelerine ve İsrail’e saldırırsa ve tabi Çin ve Rusya'yı da arkalarına alırsa?!” sorusu safdiriklerin değil, sadece Siyonistlerin uykusunu kaçırıyordu.

Hatırlayalım: 2012’de İran'ın Tahran Araştırma Reaktörü'nde kendi ürettiği nükleer yakıt çubuklarını kullanmaya başladığı açıklanıyordu. İran devlet televizyonu, yerli üretim dördüncü nesil uranyum zenginleştirme santrifüjlerinin de kamuoyuna sunulduğunu duyurmuştu. İran kendisine 1 Temmuz 2012 tarihinden itibaren petrol ambargosu uygulama kararı alan 6 Avrupa Birliği ülkesine petrol ihracatını durdurduğunu açıklıyordu. Bu ülkelerin Hollanda, İspanya, İtalya, Fransa, Yunanistan ve Portekiz olduğu belirtiliyordu. Hayret, bunların üzerinden bir yıl geçmeden İran’da Cumhurbaşkanı değişiyor ve Hasan Ruhani Batılı ülkelerle ve onların istediği kriterlerle nükleer uzlaşmaya varıyordu. Bütün bunlar, yolsuzluk operasyonuyla ilgili AKP yandaşlarının “Türkiye Halk Bankası üzerinden İran’a yönelik ambargoları deldiği ve ülkemize milyarlarca dolar döviz getirdiği için, bu komplolar dış mihraklar ve içteki taşeronlarca hazırlanmıştır” iddialarını boşa çıkarıyordu. Çünkü İran ile Batı, bu olaylardan aylar öncesinde zaten uzlaşıp anlaşıyordu.

İşte yalakaların tutarsız yorumları!

O süreçte "Bu krizden kimler çıkar sağlayabilir? Türkiye dışından en büyük çıkarı sağlayacak ülke İsrail olarak görülüyor. Bu krizin çıkartılmasını tahrik eden İsrail-MOSSAD planı, bir yandan Başbakan'dan Davos'taki 'one minut'in intikamını alırken, bir yandan da MİT'in başında kendileri açısından tehlikeli gördükleri, gayretli ve vatansever bir devlet yetkilisini yıpratarak MİT'e darbe vurmaya çalışıyorlar" diyen AKP yalakası Hasan Celal Güzel açıkça gerçekleri çarpıtmaktaydı.

Benzer yorumlar yıllardır devam ediyordu. Ancak, bu yorumu bir gazetede İsrail-ABD tatbikatı ile ilgili olarak "İsrail attı, Kürecik seyretti" başlıklı haber ile birlikte değerlendirince ister istemez insanın kafası karışıyor ve "Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" demekten kendisini alamıyordu. Yani İsrail'in ülkemize yönelik faaliyetleri biliniyorken, her türlü terör olaylarına destek verdiğine dair devletin elinde bilgiler varken ve son olarak yaşanan MİT krizinin arkasında İsrail-MOSSAD'ın olduğu hususunda tereddütsüz yorumlar yapılıyorken Malatya'ya yerleştirilen Füze Kalkanı'nın anlamı ne oluyordu? Bir ülke aleyhine bir başka ülkenin istihbaratına hizmet edecek, onun güvenliğini korumaya dönük bir sisteme ülkemiz topraklarında niçin izin veriliyordu? Bu noktada yukarıya başlığını aktardığım haberin özetini vermek ve okuyucularımı konu üzerinde bir kez daha düşünmeye davet etmek istiyorum: "ABD ile İsrail, İran'ın olası füze saldırısının tatbikatını yaptı. Bir F-15 uçağından İsrail yönüne atılan füze, hem İsrail'deki hem de NATO'nun füze kalkanı projesi kapsamında Malatya Kürecik'te kurulan radardan an be an izlendi. İsrail basınına göre tatbikat için İsrail'le veri paylaşımına çekince koyan Türkiye'den izin alındı." Şimdi bir yandan İsrail'in ülkemiz aleyhine faaliyetleri hususunda Sn. Başbakan gibi horozlanıyoruz, ama aynı İsrail'i güya İran'dan gelecek bir tehlikeye karşı koruma görevini biz üstleniyoruz.! Bunun mantığı olabilir miydi? Bir ülke düşmanını korumak için hem dostluklarını ve ilişkilerini tehlikeye atar hem de kendi topraklarını saldırıya açık hale getirir miydi? Yani biz dost ve düşmanımızı bilemiyor muyuz? Yoksa biliyoruz da ABD-İsrail ortaklığına mahkûm muyuz?[2]

Zinayı suç olmaktan ve ceza almaktan çıkaran, ilköğretim ve liselerde Milli Eğitim tavsiyeli yardımcı ders kitaplarında açıkça porno reklamı ve şehvet azdırıcılığı yaptıran bir AKP’nin “Dindar nesil yetiştirme” iddiaları ne derece tutarlıydı?

İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından öğrencilere okuma alışkanlığı kazandırmak ve bu alışkanlığın sürekliliğini sağlamak amacıyla yürütülen 'Yazarlar Okullarda' projesi kapsamında dağıtılan kitaplarda skandal ifadelere rastlanmıştı. Kayaşehir Anadolu Lisesi ve Bahçeşehir Atatürk Anadolu Lisesi öğrencilerine dağıtılan kitaplarda pornografik ve İslam inancını aşağılayıcı ifadeler olduğu ortaya çıkmıştı. Öğrencilere dağıtılan Nilüfer Kuyaş'ın yazdığı 'Adadaki Ev' isimli romanda eşcinsellik ve grup seks övülürken, nikâh ve İslami değerlerin aşağılandığı gözlerden kaçmamıştı. Üstelik bu pornografik, ahlaksız ifadelerin yer aldığı kitaplar belli bir ücret karşılığı öğrencilere zorunlu olarak satıldığı anlaşılmıştı.

Eş cinsellik övülüyordu!

Dağıtılan kitapların 354. ile 363. sayfaları arasında geçen ifadeler kitabı okuyan öğrencileri şoka sokup yüzünü kızartmıştı. Kitapta: "... Esra için önemli olan Vassa'ya (bayan) bir gece daha sahip olmaktı...  (Ayhan Ömer'e)  benim de bazı hislerim var, belki de iki taraflıyım, dedi. Ne önemi var ki, birbirimize sarıldık sonunda... Esra'nın önü sıra yürüyen iki adam da eşcinsel değildi ama birbirlerini arzuladıklarını görmüştü" ifadeleri yer almaktaydı. Esra'nın o an çılgınca bir fikir geldi aklına. Oracıkta şimdi, ikisiyle birlikte (iki erkekle aynı anda) sevişmek istiyordu. İkisini de elinden tutup kendine çektiğini, onların da bunu bekliyormuş gibi hevesle üzerine eğildiklerini, hiç bir şey konuşulmadan öpüşmelerin, okşamaların yoğunlaştığını...” yazmaktaydı.

Nikâh aşağılanıyor, zinaya teşvik ediliyordu!

Çocukların aklını bulandırmak için dağıtılan bu ahlaksız kitabın devamında nikâhın ve bekâretin önemsiz olduğu vurgulanırken çocuklar açıkça zinaya teşvik ediliyordu. İşte kitapta geçen o ahlaksız ifadeler: “... Erkekleri tanımak da bekâret mührünü çözmekten geçiyor. Zaten evliliğe karşısın, o garip kurum sana göre her kötülüğün kaynağı... Şimdi tek pişmanlığı, Reşit'e (kocası) bakire gelmiş olmak. Evlilik öncesi Kayahan'la (eski sevgilisi) ya da başka bir erkekle sevişmemiş olmak” (syf. 240)

Milli değerler de horlanıyordu!

Liselere dağıtılan Nilüfer Kuyaş'ın 'Adadaki Ev' adlı kitabında milli değerlerimiz de aşağılanmaktaydı. Ayrıca anneye ve babaya saygının da hor görüldüğü bu kitapta öğrencilerin büyüklerine hürmet ve edep duyguları yok edilmeye çalışılmaktaydı. Konu ile ilgili kitapta: “...Ömer, büyük bir Cummings hayranı; arada senin hatırın için Türk şairleri de okuyor ama küçümseyerek. Türkçeden ve Türkiye'den nefret ediyor, kaçmak istiyor, kaçışı da İngilizce şiir okumak” (syf: 93) ifadeleri yer almaktaydı. Ve her ne hikmetse, dershanelerine dokunulunca arslan kesilen Cemaat yetkilileri bu din ve ahlak tahribine tamamen sessiz ve tepkisiz kalmışlardı.

Toplu iğne dahi üretemediğimiz yıllarda Milli Görüş Lideri Merhum Erbakan’ın kurduğu yüzde yüz yerli sermayeli “Gümüş Motor”un kapısına kilit vuran bir AKP iktidarından milli ve haysiyetli atılımlar beklemek, akıllılık mıydı, yoksa alıklık mıydı?

AKP eliyle Gümüş Motor’un tasfiyesi yürekleri yaralamıştı. Oysa, ABD, 2009 yılında ülkenin sembol markası olan General Motors'un batmasına göz yummamış, verdiği 52 milyar dolarlık devlet desteği ile kurtarmıştı. Türkiye ise ilk milli sanayi örneği olan dizel motor üreten Gümüş Motor'a sahip çıkamayan bir ülke konumundaydı. Bu tablo; “motorda sembolik şirketine dahi sahip çıkamayan bir AKP’nin nasıl olacak da yerli otomobil yapabilecek?” sorusunu akıllara taşımalıydı. Hyundai ve Kia yokken, Erbakan Gümüş Motoru üretiyordu! Hyundai ve Kia'nın esamesinin okunmadığı yıllarda ilk dizel motorunu 'Gümüş Motor' olarak üretmeye başlayan ve Erbakan'ın ismiyle birlikte anılan Pancar Motor, ilk kez 1992 yılında ciddi bir ekonomik krize girmişti. Yerli sanayinin canlı örneği olan fabrikada yaşananlara duyarsız kalmayan dönemin DYP-SHP hükümeti, fabrikanın yaşaması için hibe kredi desteği sağlamıştı. “Yerli otomobil” için halkın avutulduğu bir dönemde Erdoğan hükümeti, fabrikada yaşananlara duyarsız kalarak kapanmasına yol açmıştı. Çünkü AKP, Erbakan’a ait ne varsa kökünü kazımak için iktidara taşınmıştı.

PKK’nın şehir yapılanması olan, KCK terör teşkilatını MİT elemanlarına kurdurtan ve eylem yaptıran bir iktidardan, anarşiyi bitireceğini ummak akılla bağdaşmazdı!

Kurumlar arası güven bunalımı, Hükümet-Cemaat kavgası ülkeyi kaosa sokmaktadır!

“Bilindiği gibi bu kriz, PKK/KCK soruşturmasını yürüten savcılığın MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski MİT Müsteşarı Emre Taner ve eski MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş'in "şüpheli" sıfatıyla ifadeye davet edildiğinin ortaya çıkmasıyla başlamıştı. Bir yanda cemaatin okullarında, dershanelerinde, gazetelerinde, televizyonlarında, dernek ve vakıflarında görev alan, adlarını bildiğimiz, kendilerine kolaylıkla ulaşıp konuşup tartışabildiğimiz bir “sivil” kanat; diğer yanda cemaatin özellikle devlet içindeki kadrolaşmasını yürüten, bu kadrolar aracılığıyla değişik stratejileri hayata geçiren, kim olduklarını bilmediğimiz, dolayısıyla kendilerine ulaşma imkânımızın bulunmadığı “sivil olmayan kanat.” Cemaatin şeffaf olmadığını ileri sürdüğümüzde bu ikinci “sivil olmayan kanat”a atfedilen bazı faaliyetleri esas olarak gündeme getiriyoruz ama cevap, büyük ölçüde şeffaf faaliyetler yürüten “sivil kanat”tan geliyor: “Daha ne kadar şeffaf olalım?” diye soruya soruyla cevap veriyorlar.[3]

Belli bir aşamasından itibaren Fetullah Gülen, kayda alınıp yayınlanan sohbetleri aracılığıyla kavgaya bizzat dâhil olmuştu. Başbakan R. Tayyip Erdoğan da nihayet, verdiği sert mesajlarla sürece dâhil oldu. Bundan böyle “cemaat-hükümet”ten ziyade “Gülen-Erdoğan” kavgasından söz etmek doğru olacak. Başbakan’ın Haziran 2012’de Türkçe Olimpiyatları sırasında yapmış olduğu “yurda dönme çağrısına” Fetullah Gülen’in neden olumlu cevap vermediği son gelişmelerle daha iyi anlaşılıyor olsa gerek. Kendisi, herhâlde Taraf Gazetesi’nde yayınlanan belgelerden bir şekilde haberdardı. Bu da bize tarafların birbirlerine karşı duydukları güvenin derecesini gösterebilir.[4]

3 Mart 2011 günü Ahmet Şık gözaltına alındığında, evinin önünde bekleyen gazetecilere şöyle seslenmişti: “Dokunan yanar arkadaşlar!” Ahmet haklıydı. Onun medya-polis-yargı üçgeninde kotarılan bir tezgâhla özgürlüğünden mahrum edilmesinin nedeni Fetullah Gülen cemaati üzerine kaleme aldığı ama daha bitirmediği kitaptı. Ahmet haklıydı çünkü Hanefi Avcı, Eskişehir Emniyet Müdürüyken yayınlattığı “Haliç’te Yaşayan Simonlar” adlı kitabında cemaati hedef aldığı için uydurma suçlamalarla içeri atılmıştı. Ahmet haklıydı çünkü, kendisiyle aynı gün gözaltına alınan gazeteci Nedim Şener’in kabahati de, Ergenekon soruşturmasını yürüten ve cemaate yakın oldukları söylenen bazı polis şeflerinin Hrant Dink suikastıyla ilişkileri olduğu iddiasını araştırmalarıyla sürekli gündeme taşıyordu. Bu süreçte AKP hükümeti ve onun destekçileri berbat bir sınav veriyordu. Cemaatin Ergenekon bahanesiyle kendi “özel” işlerini devletin imkânlarıyla görüyor olmasından rahatsız oldular ama ittifakın bozulmaması için bunlar sineye çekiliyordu.[5] 

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Washington’da Türki Amerikan Birliği (TAA) temsilcileriyle kahvaltı yapmıştı. 2010 yılı Mayıs ayında ABD çapında 200’ü aşkın kuruluşun bir araya gelmesiyle Washington’da kurulan TAA, Fetullah Gülen cemaatine yakındı. Yine, cemaatin Washington’daki ana kuruluşu olan Rumi Forum, CHP heyetinin en genç isimlerinden Bursa Milletvekili Aykan Erdemir ile farklı düşünce kuruluşlarından bir grup Amerikalıyı öğle yemeğinde bir araya toplamıştı. Aslında bu tür temas ve ilişkilerin son derece normal karşılanması gerekirken. CHP ile cemaatin arasındaki mesafenin uzaklığı, gerekse cemaatin AKP hükümetiyle her geçen gün daha da şiddetlenen bir kavga içerisinde olması, bu iki buluşmayı olağanın üstünde anlamlı kılmakta ve Gülen cemaatiyle CHP arasında bir yakınlaşmanın başladığı sonucuna ulaştırmaktaydı”[6] diyen Ruşen Çakır bazı doğru tespitler yapmakta ve tabi tercihini Cemaatten değil, Hükümetten yana kullanmaktaydı.

Vize anlaşması: Türkiye’nin AB’nin göçmen toplama merkezi yapılmasıdır!

Avrupa Birliği’nin kapısında 60 yıldır bekletilen Türkiye’nin şimdi vizesiz seyahat anlaşması yapmış olmasının başarı diye sunulması toplumun aldatılmasıdır. Vizesiz seyahat anlaşması ile Türkiye büyük bir yükün altına sokulacak, özellikle geri kabul anlaşması ile ülkemiz milyonlarca kaçak mültecinin toplanma kampı halini alacaktır. Türkiye’nin AB ile vizesiz seyahat anlaşmasının ülkemizi göçmen toplama merkezi haline getireceği tehlikesini kimse görmüyordu. “1 Aralık 1964”te yürürlüğe giren  “Ankara Anlaşması” ve “Katma Protokol” çerçevesinde AB içerisinde serbest dolaşımından yararlanma hakkı veriliyordu. Anlaşma gereği, serbest dolaşımının 1986’da tamamlanmış olması henüz daha gerçekleşmiyor ve telafi edici formüller de geliştirilmiyordu. AB’nin; zaten yapılmış anlaşmalar gereği Türkiye’nin hakkı olan vize muafiyeti anlaşmasına karşılık, Türkiye üzerinden gelecek göçmenlerin geri iadesi şartını getirip, “Türkiye’nin 16 Aralık 2013 tarihinde imzalamış olduğu “Geri Kabul Anlaşması” ile ülkemizin kaçak göçmen kampına çevrilmesi amaçlanıyordu. Türkiye üzerinden geçerek AB ülkelerine giren düzensiz göçmenlerin Türkiye’ye iadeleriyle göçmen kampları oluşturulacaktır. Milyarlarca lira para harcanacaktır. Bugüne kadar kabul etmediği Kıbrıs Rum kesimini Türkiye kabul etmek zorunda kalacaktır. Türkiye üzerinden, belki de başka yollarla Avrupa’ya giden tüm göçmenleri, ister Afrikalı olsun, ister Iraklı Türkiye geri alıp burada beslemek zorunda kalacaktır. Kendi insanlarımızın önemli bir kısmı, zaten sıkıntılarla boğuşurken, bütün Avrupa’nın masrafına dahi dayanamadığı göçmenler için Türkiye AB’nin göçmen toplama merkezi halini alacaktır.

Maalesef, son İstanbul merkezli operasyon birçok önemli gelişmenin perde gerisinde kalmasına yol açmıştır. Ortadoğu’da iyice köşeye sıkışan ve yalnızlaşan Türkiye, yeniden ağırlığını Avrupa ve İsrail’e çevirdiği bir ortamda, bu operasyonun yaşanması bir anda gündemin değiştirmiş bulunmaktadır. Oysaki Avrupa’nın doğu sınırının korunması amacıyla Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Barroso Komisyonu’nda Avrupa Komisyonu’nun İçişlerinden sorumlu Komiseri Anna Cecilia Malmström ile Ankara’da imzaladığı “Göçmen Anlaşması” (Migrant Pact) ile bir bakıma Avrupa’nın en büyük kâbusu niteliğindeki kaçak göçmen sorununun `geri kabulü’, Türkiye açısından büyük risk ve tehlike taşımaktadır.

 Bu arada, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’nin 27–28 Ocak tarihinde Türkiye’ye yapacağı ziyaret de bu noktada önem kazanmaktadır. AKP Hükümeti, Sinop’ta yapılacak 22 milyar dolarlık nükleer santral ihalesini Fransız-Japon konsorsiyumu olan; `Japon Mitsubishi Heavy Industries Ltd, Itochu Corporotion, Fransız GDF Suez’e vererek, bir bakıma François Hollande’nin 22’inci faslın açılmasına yönelik siyasi engelini kaldırmıştır. Başbakan, cebinde taşımaktan gurur duyduğu, “AB Müzakere Tablosu”, son Fransa örneğinde görüldüğü gibi, AKP iktidarının ekonomik tavizler vererek, Avrupa Birliği yolunda yeni fasılların açılmasını sağlamaya çalışacağının bir kanıtıdır. Türkiye, AB katılım müzakerelerinde üç yıllık müzakereler sonucu Fransa ve Almanya’nın siyasi engel koyduğu 22 numaralı “Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu” faslının Başbakan Erdoğan’ın 29 Ekim 2013’te Japonya Başbakanı Shinzo Abe ile imzaladığı Sinop Nükleer Santrali’nin hemen sonrasında 05 Kasım 2013’te açılması tesadüfî sanılmamalıdır, çünkü Japonya Siyonist Batının bir parçasıdır.  Anlaşılan o ki, Türkiye; `vuruşa vuruşa’ değil, `taviz vere vere’ AB yolunda yol almaya çalışmaktadır. 22 milyar dolarlık Sinop Nükleer Santrali ihalesi, beraberinde 22’inci faslın açılmasını getirmesi bu gerçeği açığa vurmaktadır.[7] 

Rahmetli Erbakan Hoca’nın bir kerameti daha ortaya çıkmaktadır. 21 Aralık 2010 tarihinde HaberTürk’teki bir konuşmasında:

“Tayyip eskiden talebemizdi, her insan gibi kendisini severiz; ama Türkiye’yi daha çok sevdiğimiz için bu yanlışlarına müsaade etmeyeceğiz, kendisini değiştireceğiz ve ülkeye faydalı işlerde kullanılacak hale getireceğiz”[8] diyerek:

a- Cemaat görünümlü CIA-MOSSAD tezgâhının bozulacağını

b- Milli odakların, AKP’nin tahribatlarını tamire çalışıp, hayırlı ve yararlı sonuçlara yol açılacağını

c- Türkiye’nin; hain güçlerin ve gafil işbirlikçilerin elinde bırakılmayacağını büyük bir basiretle (ön görüyle) ortaya koyuyordu.

 

--

Mayıs 2014 - Milli Çözüm Dergisi

 


[1] 11 Nisan 2010 / C. Bozkurt / odatv.

[2] Abdülkadir Özkan / Milli Gazete

[3] 13.12.2013 / Vatan

[4] 09.12.2013 / Vatan

[5] 07.12.2013 / Vatan

[6] 04.12.2013 / Vatan

[7] 21.12.2013 / Milli Gazete / Doğan Pekin

[8] Saadet.org

Yorum Yaz