Ağustos 25 22:12

AKLA, VİCDANA VE İMANA GÖRE: ÖLÇÜ ERDOĞAN VE FETULLAH MIYDI; YOKSA KUR’AN VE RESULÜLLAH MIYDI?

AKLA, VİCDANA VE İMANA GÖRE: ÖLÇÜ ERDOĞAN VE FETULLAH MIYDI; YOKSA KUR’AN VE RESULÜLLAH MIYDI?

Fetullah Gülen Wall Street Journal'dan sonra New York Times'da da: “Siyonist otoriteye itaat” fetvasını tekrarlıyordu (12 Haziran 2010); Milli Çözümün cesur uyarıları karşısında ise Sn. Erdoğan’la birlikte FETO’cular bizi hedef alıyordu.

Wall Street Journal'da (WSJ) çıkan Fetullah Gülen’in “İHH’nın İsrailli otoritelerden izinsiz Gazze’ye yardım girişimi yanlıştır” fetvasından hemen bir hafta sonrasında, hem ABD'nin hem dünyanın saygın gazetelerinden biri olan New York Times (NYT), bu konu hakkında bir röportaj-haber daha yayınlamıştı. Bu da Fetullah Gülen’in iddiasında hala ısrarlı olduğunun kanıtıydı. Türkiye’deki Fetullahçılar ve AKP taraftarları ilk fetvasını yontup kılıfına uydurmaya çalışırken, bu ikincisi onun ayarını iyice ortaya koymaktaydı. Georgetown Üniversitesinden Prof. Dr. John L. Esposito'nun; Fetullah Gülen'i, Tibet Lideri Dalai Lama'ya benzettiği yazıda, “Gülen'in barış ve küreselleşmeye, hoşgörüye, ABD-Türkiye ilişkilerinin güçlendirilmesine ve serbest pazar ekonomisine önem verdiğini”vurgulanmıştı. Bilindiği gibi Dalay Lama, ABD’nin kontrolünde Çin’i karıştırmak üzere safsata ve saptırmalarla dolu bir din uydurmuş insandı. Fetullah Gülen de, yine Ilımlı İslam safsatasıyla Türkiye’yi avucunda tutmak isteyen Siyonist Yahudi lobilerinin adamıydı.

New York Times gazetesi, “ABD eski Dışişleri Bakanı Madeleine K. Albright ve onun seleflerinden olan James A. Baker gibi Siyonist Yahudilerin de Gülen ile ilişkili olan grupların faaliyetlerinde konuşma yaptıklarını ve Gülen'e övgüde bulunduklarını”hatırlatmıştı. NYT muhabiri Knowlton, yazısında Gülen'i eleştirenlerin kendisini laiklik karşıtı olarak gördüğünü belirterek, ''Gülen bir anlamda, gelenekselle modern olanı harmanlamaya çalışıyor'' ifadelerini kullanarak, böylece Onun “İslami motiflerle Siyonist menfaatleri karıştırıp uzlaştırdığını” açığa vurmaktaydı.

Fetullah Gülen’in: “Benim bu hareketteki rolüm oldukça kısıtlı bir liderlik. Bir merkeze bağlılık ya da bir hiyerarşi yok" sözleri ise tevazu perdesi altında: “Bu hareketin kendi kontrolü dışında, Siyonist odaklarca organize edildiğinin” itirafıydı.

Fetullah Gülen için Houston Üniversitesi'nden sosyolog Helen Rose Ebaugh da NYT gazetesine verdiği demeçte: “Fatih Üniversitesi yönetiminin kendisine, Suudi Arabistan'ın önerdiği paranın kabul edilmesi fikrine Gülen'in, "Suudi hükümeti destek veriyor" şeklinde algılanacağı gerekçesiyle sert bir şekilde karşı çıktığını söylediğini anlatmıştı. Siyonist Yahudilerin ve emperyalist ABD yönetiminin her türlü destek ve yardımını hürmetle alıp, Suudilerin yardımını reddeden bu yaklaşımın sahtekarlığı ise sırıtmaktaydı.

Haberde, Gazze'ye yardım götüren gemiler konusunda Gülen'in, daha önce Wall Street Journal'a ifade ettiği görüşleri yinelediği belirtilerek: “Türk hükümetinin, İsrail'in yardım gemilerine müdahalesini şiddetle eleştirdiği bir dönemde, Gülen'in hatayı organizatörlerde bularak, “otoriteye karşı çıkmaktansa önceden İsrail yönetiminden izin alınması gerektiği” görüşünü aktarmıştı.

Siyonist Yahudi Lobilerinin yarı resmi yayın organı olan New York Times’in bu röportaj ve yorumlarına ve Fetullah Gülen’in Dalay Lama’ya benzetilmesi ve dünya barışı diye ABD çıkarlarına hizmet ettirilmesi olayına, Zaman Gazetesinin ve Samanyolu TV.nin sahip çıkıp övgüyle aktarması da, Fetullahçıların Siyonist Yahudilerin ve emperyalist ABD’nin işbirlikçileri olduğu gerçeğini açığa vurmaktaydı.

Kur’an’a göre OTORİTE ne anlama geliyordu?

Otorite: Zorla veya gönül rızasıyla kendisine tabi ve taraf olunması istenen, güç ve yetkiyi ele geçiren devlet hâkimiyeti veya herhangi bir örgüt ve teşkilat disiplinidir. Bu “otorite”, ya meşru ve makbul bir adalet sistemine dayanır ki, buna Kur’an “Ulül Emr” (Emir ve yetki sahibi devlet yöneticileri) tabir etmektedir.

Veya bu otorite, zalim ve hain bir güç odağıdır ki, Kur’ana göre bunların tamamı “TAĞUT” hükmündedir. “Tağut” Ali Bulaç’ın Kur’an-ı Kerim Meali sözlüğünde de: Şeytani olan ve putlaştırılan, Allah’ın hükmünü tanımayan, zulüm ve zorbalık yolunu tutan her türlü güç merkezi veya zalim-kâfir kişi, şeklinde izah edilir.

Nurcuların özellikle kullandığı “Yeni Lügat”a göre ise:

Taği: Azgınlaşmış, sapıtmış, saldırganlaşmış, mütekebbir (gücüyle kibirlenip zorbalığa başlamış), Allah’a ve insan haklarına karşı isyana kalkışmış yönetimlerdir. Kur’anı Kerim, “Tağut”ların, yani zalim ve kâfir güruhların “otorite”sine uyanların ve onların batıl ve barbar hükümlerine kendi tercihiyle tabi olanların en tehlikeli MÜNAFIK’lar olduğunu şöyle haber vermektedir.

“(Ey Resulüm) Sana indirilen (Kur’an’a) ve Senden önce indirilen (Kitaplara)hakikaten inandıklarını ileri sürenleri (ve toplumda gerçek ve örnek mümin zannedilenleri) görmez misin? Ki bunlar TAĞUT’un önünde muhakeme olmayı (zalim ve kâfir otoritelere tabi olmayı) istemektedir; Oysa onlar onu (bütün şeytani odakları ve zalim kurallarını) red ve inkar etmekle emrolunmuş kimselerdi. (Ancak) Şeytanları(Siyonist ve emperyalist akıl hocaları) onları derin bir sapıklıkla saptırmak istemektedir. Onlara: (nefsi ve geçersiz yorumları bırakıp) “Allah’ın indirdiği (Kur’an’ın açık ve kesin hükümlerine) ve Resulünün (bildirdiklerine) gelin” denildiğinde, O MÜNAFIKLARIN senden süratle uzaklaşıp kaçtıklarını (ve Kur’an’ın hükümlerinden kaytardıklarını)görürsün”[1]

Allah’ın Lanetlediği Bilgiçler Kimler oluyordu?

Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri (ama bu bilgi ve becerilerini nefsi hevesler ve dünyevi hedefler için istismar edenleri) görmez misin? Onlar TAĞUT’a (Şeytani rejimlere ve zalim güçlere) ve CİPT’e (Siyonist ve Haçlı liderlere) inanıp (peşlerine takılıyorlar) ve (Saldırgan) kafirler için: Bunlar (hak hakim olsun diye fitne çıkaran(!))müminlerden daha doğru bir yoldadır” diyorlar. İşte bunlar (gibi zalimlerle işbirlikçi bilgiç takımına) Allah’ın lanetlediği kimselere ise, hiçbir yardımcı bulamazsın”[2]

Herkesin safı ve tarafı, onun gerçek sıfatını gösteriyordu!

“İman edenler (yeryüzünde hak ve adalet hakim kılınsın ve zulüm-sömürü düzenleri yıkılsın diye) ALLAH yolunda çarpışır (ve çalışır) lar. Kafirler (ve münafıklık edenler) ise TAĞUT yolunda (Batıl ve barbar nizamlar devamlı kalsın diye) çarpışır (ve çırpınır)lar. Öyle ise ŞEYTANIN DOSTLARI (olan bu zulüm taraftarları ve Tağuti otoritelerin savunucuları) ile mücadeleden geri durmayın. Hiç şüphesiz Şeytanın hilesi zayıftır. (Zafer inananların olacaktır)”[3]

Tağut’u (zalim ve kâfir otoriteyi) red ve inkâr etmeden, iman iddiası boşta kalıyordu!

“Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz (olgun ve uygun olan İslam yolu) sapıklıktan(bütün batıl yollardan) apaçık ayrılmıştır. Artık kim TAĞUT’u inkâr (red ve terk) edip ALLAH’a inanır (ve Kur’an’a dayanır)sa, o sapasağlam bu kulpa yapışmıştır; bunun kopması imkansızdır. Allah, iman edenlerin velisi (sahibi, hamisi ve yöneticisi) dir, ki onları karanlıklardan nura çıkarır. Kâfir takımının (ve münafıkların) velisi ise TAĞUT’(zalim ve şeytani güç odaklarıdır) ki, onları (İslam ve iman) nurundan (ayırıp küfür ve zulüm) karanlıklarına çıkarır… İşte bunlar cehennem ateşinin halkıdır ve orada süresiz kalacaklardır.”[4]

TAĞUT’lara hizmet ve ibadet edenlerin, imanla alakaları kesiliyordu!

“Deki, ben dinimi (her konuda esas alıp uyacağım hayat prensiplerimi) sadece Allah’a has kılarak (Kur’an ve sünneti ölçü tutarak) Allah’a ibadet ederim”[5]

“TAĞUT’a (zalim yönetimlere ve şeytani düzenlere) ibadet ve hizmet etmekten kaçınan ve içtenlikle Allah’a yönelip bağlananlar ise, onlar için bir müjde vardır; bu nedenle (Tağuti otoritelere tabi olanlara değil) benim (sadık ve samimi) kullarıma müjde ver.”[6]

“Andolsun biz her ümmete: “Allah’a kulluk yapın ve TAĞUT’tan kaçının!” diye bir elçi gönderdik. Böylelikle onlardan kimine (gerçekleri kabullenip Hakka ve hayra yönelene) Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine (Dünya rahatı ve menfaati için Tağut’a tapınan ve şeytani odaklara kapılan kesime) ise dalalet (sapıklık) hak oldu…”[7]

Allah münafıkları ve Din istismarcılarını “TAĞUT’A TAPINMAK” zillet ve rezaletine düşürüyordu!

“Deki: “Ey Kitap Ehli, sizler bizim sadece (ve şeriksiz biçimde) Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a) ve önceden indirilen (Kitapların aslına) inanmamızdan ve sizin çoğunuzun fasıklar (günaha ve haksızlığa düşkün insanlar) olmanızdan dolayı bizden kıcık alıyor (ve intikam için fırsat kolluyorsunuz.)

Onlara deki: Allah katında, sizin için kesinleşmiş bir ceza olarak (bu huysuzluk ve huzursuzluğunuzdan) daha şerlisini ve şerefsizini haber vereyim mi?

• (Böyleleri) Allah’ın lanet ettiği kimselerdir.

• Allah’ın onlara gazaplandığı ve kahrına uğrattığı kişilerdir.

• Onları MAYMUN’lara ve DOMUZ’lara çevirmiştir. (Maymunlar gibi batıyı ve batılı taklit etme, onların hizmet ve himayesine girme aşağılına düşmüşlerdir. Domuzlar gibi milli namus ve onurlarını kıskanmayan ve zalim güçlere kâhyalık yapan bir bayağılığa dönmüşlerdir.)

• Ve TAĞUT’a tapanlar (haline getirilmiş, zalim ve kâfir düzenlerin işbirlikçisi konumuna itilmişlerdir.)

İşte bunların mevkii (konumu) çok daha şerli ve şerefsizdir ve hak yoldan sapıtıp gitmişlerdir.”[8]

(Onlar) sizinle (karşı karşıya) geldiklerinde: “Biz inandık (Haktan tarafız. Ama zalimleri ise zahiren aldatıp oyalamakta ve dini hizmetlerimize fırsat kollamaktayız)”demektedir. Oysa onlar (gizli) inkârla (yanınıza) girmişlerdir ve yine onunla çıkıp gitmişlerdir. Allah (o münafıkların) gizli tutukları (hıyanet ve işbirliğini) daha iyi bilmektedir”[9]

Sadakallahül-Azim. Allahu Azimüşşan ve Kitabı olan yüce Kur’an kesinlikle doğru söylemekte, Hakkı ve hayrı bildirmektedir. Biz de Onu tasdik ederiz ve her konuda şaşmaz bir ölçü ediniriz.

Eski Zaman yazarlarından ve Fetullah yalakalarından Abdülhamit Bilici; “Dış politikada Erbakan-Erdoğan farkı!” yazısında geç de olsa şu gerçekleri dile getiriyordu:

Belçika'nın Anvers kentinde Türk sivil toplum örgütlerinin temsilcileriyle buluşan Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, AKP hükümetinin Mavi Marmara trajedisi sonrası yaşadığı bir hayal kırıklığına dikkat çekiyordu. Dünyanın dört bir tarafında vicdanı olan herkesin İsrail'in işlediği bu devlet terörü karşısında çok ciddi bir duyarlılık sergilediğini vurgulayan Bağış, bu kanlı saldırı karşısında bazı Müslüman ülke liderlerinin, Papa 16. Benediktus'un gösterdiği hassasiyeti dahi gösteremediğinden yakınıyordu. Bağış'ın bu eleştirisinde haksız olduğunu kim söyleyebilir? Dünyanın en stratejik bölgesinde yer alan, en stratejik maddeleri kontrol eden ve 1 buçuk milyar gibi devasa bir nüfusa sahip olan İslam dünyasındaki yönetimlerde biraz duyarlılık olsa Gazze'deki dram yıllardır sürer miydi?” diye soruyor, böylece çok ucuz bir hamaset yapıyor ama nedense:

İsrail’in Gazze’ye yardım gemilerine yönelik bu vahşi saldırıları karşısında, bırakın vicdanlı ve duyarlı bir Müslüman din adamını, hatta insaflı bir papaz ve haham kadar bile tepki koyamayan, hatta “meşru otorite” kabul ettiği İsrail’i dolaylı haklı çıkaran şu Fetullah Hocalarının talihsiz tavrına hiç değinmiyordu. Ardından, AKP hükümetine ve devlet yetkililerine: “Aman ha İsrail’le ters düşmeyin, ABD ile sakın didişmeyin. Haddinizi bilin ve başınıza belayı davet etmeyin” anlamında münafıkça uyarılarda bulunuyordu.

“Ancak Bağış'ın Müslüman yönetimleri hedef alan bu eleştirisi, Türkiye ve AK Parti iktidarı için de dersler içeriyor. Demek ki, kendi içinde hâlâ ciddi sorunlarla boğuşan ve henüz dünya dengelerinde layık olduğu konumun uzağında bulunan Türkiye'nin, dış politikada daha dikkatli olması ve asla Müslüman yönetimlere güvenerek hareket etmemesi gerekiyor”diyordu.

Abdülhamit Bilici, bizim yıllardır haykırdığımız, ama bazılarına bir türlü inandıramadığımız: “Necmettin Erbakan İslam’ın ve mazlumların, Recep Erdoğan ise haçlı Batının ve Barbarların hizmetkârıdır” gerçeğini şöyle itiraf ediyordu.

“İslam dünyasının farklı köşelerinden insanlarla Washington'da katıldığımız bir panelde İhvan hareketine bağlı bir genç olan İbrahim Hudeybi, AKP tecrübesini incelerken Başbakan Erbakan ve Başbakan Erdoğan'ı, dış politika açısından karşılaştırmış ve tercihinin ikincisinden yana olduğunu söylemişti. Panele katılan isimler, iki liderin dünyaya bakışları arasındaki farkı şöyle özetliyordu: Erbakan, ilk gezisini Tahran'a yaparken, Erdoğan Brüksel'i tercih etti. İslam birliği idealini öne çıkaran Erbakan, D-8 adındaki oluşum için çaba harcarken, Erdoğan AB'ye önem verdi. Çünkü Erdoğan, Erbakan'ın soğuk baktığı AB sürecinin, demokrasi için önemini kavramıştı. Erdoğan'ın Batı siyaseti, İslam dünyasını unutmak değildi. İlk kez, Erdoğan döneminde İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliği'ne bir Türk seçilmişti.

Erbakan, bir dinî lider gibi ortaya çıkarken, Erdoğan siyasî bir liderdi. Erdoğan, manevî bir lider değil, ortalama bir Türk vatandaşıydı. Bir yanda Avrupalı liderlerle futbol oynuyor, şakalaşıyor; diğer yanda Peres'e 'one minute' diyor; Obama ile Putin'le ilişki kurduğu gibi taksici ile esnafla da konuşabiliyordu” diyen yazar pazarlıklı bir BOP eşbaşkanını, yüzyılın kahramanı gibi yutturmaya çalışıyordu.

Oysa, AKP’nin “Eksen”i, Milli Görüş’e hıyanet ederken kayıyordu ve artık Şeytani Güçlerin hizmetkârlığını yapıyordu!

Devamını okumak için tıklayınız.

Yorum Yaz