Eylül 20 07:34

AKP “DİNİ SİYASETE”, CEMAAT İSE “DİNİ SİYONİZME” ALET ETMEKTEYDİ!

AKP “DİNİ SİYASETE”, CEMAAT İSE “DİNİ SİYONİZME” ALET ETMEKTEYDİ!

AKP “DİNİ SİYASETE”, CEMAAT İSE “DİNİ SİYONİZME” ALET ETMEKTEYDİ!

 Recep T. Erdoğan, 30 Mart 2014 Yerel Seçim sonrası yaptığı balkon konuşmasında, başta Cemaate ve tüm muhaliflere yine ağır hakaretlerle saldırıyor, bir nevi intikam çığlıkları atarak “Bunların kaçmasına bile izin vermeyeceğiz, inlerine girip temizleyeceğiz!” şeklinde tehditler savuruyordu. İngiliz Financial Times, Başbakan’ın bu sözleri üzerine “Gülencilere yönelik sert önlemler geliyor!” şeklinde yorumlar yapıyordu. Özetle seçim zaferi sonucu yumuşaması ve her kesimi kucaklaması beklenen ve zaten öyle olması gereken Recep T. Erdoğan, tam aksine daha da şımarıp taşkınlaşıyor ve; “İşte bu (acı ve alçaltıcı akıbet) sizin yeryüzünde haksız yere şımarıp şaşırmanız ve azgınca ölçüyü kaçırıp taşkınlaşmanız dolasıyladır!” (Mümin: 75) ayetinin tokadına uğrayacak günlere hazırlanıyordu.

Evet hırsızlıkların, yolsuzlukların, hukuki suçların ve ahlaki sorumlulukların seçim sandığında alınan sonuçlarla aklandığı havası oluşturanların ve hele ülkesinin geleceğini ve güvenliğini, şahsi ikbal ve ihtirasları uğruna malum odaklara rüşvet sunanların, Allah’ın “KAHHAR” sıfatından ve şehit atalarımızın bedduasından asla kurtulamayacakları ve derbeder olacakları dönem yaklaşıyordu.

“İnsanların mahrem hayatlarını kayıt altına almak, şantaj amaçlı kullanmak hem günah hem suçtur… Ancak cürümler apaçık hukuk ilkelerine göre ferdi olup cezaları da ferdi olmak durumundadır, “tüzel kişilikler”e ve bir yere “mensubiyeti dolayısıyla gruplar”a toplu ceza verilemez. Şimdi hükümete düşen mücrimleri teşhis ve tespit edip yargıya teslim etmektir. Ancak böyle yapılmayıp da bütün bir camia sürekli zan ve itham altında tutulur, her Allah’ın günü milyonlarca insan nefret objesi haline getirilir, toplum kutuplaştırılıp çatışma noktasına getirilirse büyük vebal olur.  En son Dışişleri bünyesinde Suriye konusuyla ilgili yapılan toplantının ses kaydının internete düşmesi -eğer doğruysa- ürkütücüdür, içeriği itibarıyla vahamet arz ediyor. Konuşulanların internete düşmesi devletin sır denen bir tarafının kalmadığını göstermektedir.

Pekiyi, bu dinlemeleri kim yapıyor? Eğer hâlâ “paralel yapı” diye suçu Hizmet’e atanlar varsa, bu aklı başında kimseye inandırıcı gelmez. Nitekim Odatv’ye açıklama yapan bir askeri kaynak “olayın iktidarın sözünü ettiği ‘paralel yapı’nın çok ötesinde” olduğunu söylüyor. Mesele tam da budur. Başından beri önce Hizmet’i, ikinci sırada AKP’yi ve son sırada diğer dinî grupların tümünü hedef alan “içeriden destekli uluslararası bir operasyon”la karşı karşıya bulunduğumuzu anlatmaya, her üç mecradaki grupları uyarmaya çalışıyorum… Sızdırmalar ya dört kişiden birinin eseridir veya dünyayı uzaydan kontrol edebilen “küresel ağabey”in yüksek donanım ve maharetinin ürünüdür. Eski ajan Edward Snowden, “NSA’nın 2009’da devreye giren MYSTIC adlı programla belirli bir “ülkenin” tüm telefon konuşmalarını dinlediğini söylüyor. 2011’den itibaren “RETRO” adı verilen bir programla bu sistem 30 gün geriye dönük olarak tüm konuşmaları da geri çağırabiliyor. Bunun için bu sisteme “zaman makinası” deniyor.

Şu soru önemlidir: Bir NATO ülkesi olan Türkiye’de olup bitenlere NATO bigane midir? Yazık ki biz birbirimize düşerken, operasyonu planlayanlar hedeflerine adım adım ilerliyor. Hatırlayacak olursak ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger 11 Eylül saldırılarının hemen akabinde şöyle demişti: “Şimdi kültürler veya dinler arası bir çatışmadan çok, İslam dünyası içinde bir çatışma yaşanıyor… Mücadele asıl İslam dünyasında geçiyor.” İslam dünyası ve Türkiye bileşenlerine ayrılıp birbiriyle çatıştırılıyor. Gaflet içinde birbirimizi bitiriyoruz…”[1] diyen Ali Bulaç, bu sözleriyle Cemaatle Hükümeti dış güçlerin, daha doğrusu ABD derin devleti olan Yahudi Lobilerinin kapıştırdığını, böylece Türkiye’nin ve İslamiyet’in tahribine çalışıldığını dolaylı şekilde itiraf ediyordu!..

 

Diğer Fetullahçı Ali Ünal ise:

“Hz. Bediüzzaman (ra), “Her bâtıl mezhepte bir hakikat danesi bulunur ve bu mezhep, o dane üzerinde sümbüllenir.” der. Şia, Ehl-i Beyt muhabbeti ve bağlılığı hakikati üzerinde sümbüllenmeye durdu; fakat bu hakikati mecrasından siyasî alana taşırıp siyasî bir hizipleşmeye âlet etti ve katı bir azınlık mezhebi olarak, tarih boyu mücadelesini hep Müslüman çoğunluğa karşı verdi. Hz. Ali’nin (ra) kuduz hastalığı olarak nitelediği Haricîlik, hükmün Allah’a ait olduğu hakikatine dayandı; fakat bu doğruyu yanlışa âlet ederek, yine katı bir siyasî klik, bir terör örgütü gibi vücut buldu ve yüz binlerce Müslüman’ın kanının akıtılmasına sebep oldu. Evet, din siyaset temelli tanımlanıp, siyasîsosyal bir ideoloji, özellikle bir muhalefet ideolojisi haline getirilince mecrasından sapar. Bu sapma, siyasetin ve ideolojik katılığın tesiri altında tarafgirlik ve “meleği şeytan, şeytanı melek gösteren” inatla birleşince şeytan ölçüsünde bir tehlike haline gelir ve Hz. Bediüzzaman’a “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım.” dedirten de budur.

Evet, Türkiye’nin özellikle nihayet AKP iktidarıyla yaşadığı da farklı bir süreç değildir. İslâm ilim, ahlâk ve maneviyatı içinde bütünüyle yoğrulup şekillenemeden İslâm’ı siyasî bir ideoloji halinde benimseme, onu siyasete zemin kılma ve bu zemin üzerinde iktidara yürümenin varacağı başka bir netice olamazdı. Yolsuzluk, para ve güç zehirlenmesi, rüşvet çarkı, manevî-ahlâkî erozyon, halkı kamplaştırma, dış politikada fiyasko; suçüstü yakalanmayı hukuksuzluk, kanunsuzluk ve yaygarayla örtme çabası ve tarihte Haricîlerin yaptığı, Şia’nın yapageldiği gibi, İslâm’ı gerçekten temsil edenler aleyhinde her türlü yalan ve iftira üzerine kurulu bir propaganda ve karalama kampanyası. Ama, seçimlerin neticesi ne olursa olsun ve ülke çapında belki ağır bedeller ödenebilecek de olsa, inşallah Müslüman kitleler kendilerine teorik olarak anlatılamayan gerçeği yaşayarak görecek, “Camia” ülke içinde ve dışında çok daha güçlenerek ve prestiji artmış olarak bu badireden çıkacak, Türkiye’de şimdiye kadar ona şüphe ile yaklaşan bir kesimle de aralarında sağlam köprüler kurulacak ve İslâm, artık gerçek temsili ve temsilcileriyle tanınır ve anılır olacaktır”[2] sözleriyle:

a-    AKP’nin İslam tarihindeki Şiiliğin ve hariciliğin bir türevi olduklarını ve “Dini siyasete alet ettiklerini” savunuyordu.

b-    Ama Fetullahçıların, çok daha beter safsatasıyla “Dini Siyonizm'e ve Papalık Misyonu projelere alet ettiklerini” saklamaya çalışıyordu!

c-    Üstelik Ali Ünal, 12 yıldır, bütün güçleriyle “Dini siyasete alet eden” bu AKP’yi hararetle desteklediklerini herkesin unuttuğunu sanıyor, halkın aklıyla alay ediyordu.

d-    Yetmez “Türkiye’de şimdiye kadar (Cemaate) şüphe ile yaklaşan bir kesimle de aralarında sağlam köprüler kurulacak” diyerek CHP-Cemaat ittifakına işaret ediyor hiçbir zaman Milli ve haysiyetli değil, hep batıla hizmetçi ve sünepe siyasetin aleti olacaklarını ilan ediyordu.

e-    Ali Ünal’ın “Cemaatin, İslam’ın gerçek temsilcisi” olduğu iddiası ise asılsız bir safsata ve alakasız bir saplantıydı. Çünkü hiçbir mezhep, meşrep, hizip ve ekip, İslam’ı kendilerinin temsil iddiasına kalkışamazdı, bu diğer bütün Müslümanları dışlamak hatta sapkınlıkla suçlamak anlamını taşırdı. Oysa bütün Cemaat, tarikat, İslami teşkilat ve oluşumlar, her biri kendi alanında ve anlayışında, sadece İslam’ın hizmetçileri sayılırdı.

Tuncay Güney “Fetullahçılığın, Siyonist odakların maşası!” olduğunu açıklıyordu!

Bir dönem Gülen hareketinde bulunan, hatta Fetullah Gülen’in çok yakınlarına kadar sokulan ve ifadeleri Ergenekon davalarına delil sayılan Tuncay Güney, Kanada'dan A Haber'e cemaatin bilinmeyenlerini ve kirli ilişkilerini açıklıyordu. JİTEM, Ergenekon, Gülen cemaati ve İşçi Partisi'nin içine sızdığı ve buralardan topladığı bilgileri Mehmet Eymür'e ulaştırdığı iddia edilen Tuncay Güney’in işyerinde, Ergenekon davasının başlamasına gerekçe gösterilen belgeler 2001 yılında bulunmuştu. Davanın iki iddianamesinde adı yüzlerce defa geçen "Ergenekon'un kilit ismi" Güney davada sanık ya da tanık değil firarî şüpheli olarak görünüyordu.

A Haber'de "Yaz-Boz" programında röportajı yayınlanan Güney'in tanıtıldığı anonsta;

“Cemaati kim kurduruyordu? Pensilvanya'da, güvenlik önlemleri neden artırılıyordu? Ordunun cemaatteki gölgesi kim oluyordu? Hoca, kimi görünce ayağa kalkıyordu? Altunizade'deki merkeze kimler gelip-gidiyordu? Hangi Armatör ABD'li petrol şirketinin bastığı Risale-i Nur'ları gemisiyle taşıyor ve milyarlar kazanıyordu? Cemaate asıl parayı veren, hangi ünlü Türk işadamı çıkıyordu? Gülen, yabancı istihbarat servisleriyle nasıl tanışıyordu? Bank Asya'yı kuran Yahudi fonu nerede bulunuyordu? "Sağ" görüşlü insanların öldürülmesi için suikast emrini kim veriyordu? Cemaatin 5 kasasından birini öldürmek amacıyla harekete geçen DHKP-C'yi kim son anda durduruyordu? Cemaat, hangi sorunları çözmek için, kime ne kadar rüşvet ödüyordu? Fetullah Hoca, kimler için "Dinlensin" emrini veriyordu? Hangi devlet adamlarına kadın servisi yapılıyordu?” Sorularının yanıtlandığını bildiriyordu.[3]

“Cemaatin kara kutusu” olarak tanıtılan Tuncay güney o röportajında:

Fetullah Hocanın ve kurmaylarının Rotary ve Lions kulüpleri ve mason localarıyla irtibatlarını

- 30 yıldır CIA ve MOSSAD güdümünde çalıştıklarını

- DHKP-C militanlarına nasıl yalvardıklarını ve şerlerinden kurtulmak için Doğu Perinçek’i aracı yaptıkları

- Cemaatin, mevcut ve muhtemel rakipleri hakkında hangi şantaj kaset ve belgeleri hazırlayıp, gerektiğinde kullanmak üzere sakladıklarını

- 31 Mart seçimlerinden sonra, Erdoğan iktidarını yıkmak, orduyu Mısır örneği müdahaleye zorlamak üzere faili meçhuller dahil hangi kışkırtıcı ve ortalığı karıştırıcı planlar yaptıklarını aktarıyor, ama Ali Ünal gibi yandaş ve yalaka yazarlardan tıs çıkmıyordu!?

- Yoksa TSK’yı karalamak ve komutanları hapse tıkmak için konuşurken doğru söyleyen ve iftiralarına rağbet edilen Tuncay Güney, şimdi Fetullahcılar hakkında konuşurken “asla itimat ve itibar edilmez, şarlatan bir adam!” mı sayılıyordu?

Hükümet-Cemaat atışması ve Bediüzzaman’ın siyaset anlayışı!

Bediüzzaman’ın, kendi döneminin özel şartları gereği başvurduğu bazı taktik ve tavsiyelerinin… Hatta sonunda pişmanlık duyacağı:

- Mason İttihatçılara destek sağlamak

- Abdülhamit Han’a karşı safta yer almak

- Ve, huzurlu bir ölümü bile kendisine reva görmeyecek ve daha önceki uyarılarını dikkate almadıkları için talihsiz bir darbe ile devrilecek olan Menderes iktidarına aşırı ve yararsız bir tarafgirlik tavrı takınmak gibi şahsi girişimlerinin, sanki “dini bir vecibe” ve “edile-i şeriye” gibi gösterilip istismar edilmesi, maalesef hala sürdürülmektedir. Sonunda “Başörtülüler Arabistan’a gitsin!” “Kur’an’daki hüküm ayetleri artık geçersiz ve gereksizdir!” diyerek ayarını ortaya koyan Süleyman Demirel’in, yıllarca peşinden giden ve onun mel’anetlerine hikmet ve mazeret üreten Nurcu kardeşlerin; artık düşünmeleri, ve hem Üstadı, hem Risale-i Nurları, Kur’ani hüküm ve hakikatler ışığında anlamaya yönelmeleri gerekmektedir. Geçmişteki hataları bugün de AKP için tekrarlamaları üzüntü ve hayret vericidir.

Evet, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri kendi asrının müceddidi olan[4] çok önemli bir şahsiyettir. Ülkemizdeki din tahribatına karşı verdiği örnek ve yüksek mücadelesi ve özellikle “iman, ihlâs, takva, nefsanî duygu ve dünyalıklardan uzak durma ve insanlığa faydalı olma” esaslarını ders veren Risale-i Nur külliyatını meydana getiren çok güzel ve mükemmel eserleri, değerini her zaman muhafaza edecektir. Ve zaten ümmetin hasretle beklediği ve kendisinden sonra geleceğini müjdelediği ZAT için de: “Sonra gelecek O mübarek zat; Risale-i Nur’u bir programı olarak neşr ve tatbik edecek”[5] demekte ve böylece Risale-i Nurun bütün ülkelerde, inşallah bozuk felsefe dersleri yerine; iman hakikatleri ve İslam ahlakı olarak okutulacağını ve pek çok ilmi ve insani hükümlerinin, devlet eliyle resmen tatbikata koyulacağını haber vermektedir.

Hz. Üstadın siyaset anlayışına gelince:

1- Bediüzzaman siyaset kavramını bazen “Adil bir devlet ve hükümet modelinin tarifi...”

2- Bazen de: “ilahi ve evrensel saadet kanunlarının tatbiki” olarak ifade etmektedir.

“Hak ve adaletle halkın yönetilmesi” anlamındaki “Siyaset” için, zaten mücadelesinin bir amacı olduğunu, “İslam’ın bir hakikatine, her gün bin başımı vermeğe razıyım” anlamındaki sözleriyle dile getirmektedir. Zira bu gerçek anlamıyla siyaset; “İslam’ın tatbikini, Hak ve adalet hükümetini, Efendimizin (SAV) Sünnetini ve Raşit Halifelerin hayat sistemini” içermektedir.

Ancak:

A- Dünya hesabına ve sadece palavra ve politikayı esas alan particiliğe temelden karşıdır:

a) Devlet ve hükümet imkânlarını ve iktidarını, küfür ve zulüm hesabına kullanmak ve böylece ülkede ve yeryüzünde haksızlığı ve ahlaksızlığı yaygınlaştırmak,

b) Müslümanların dini duygularını ve İslam’ın yüce değerlerini dünyalık makam ve menfaatler için istismara kalkışmak,

c) Müslümanlar arasında vahdet ve uhuvveti (birliği ve kardeşliği) bozucu kısır kavgalara ve kutuplaşmalara sebep olmak ve zalimlere tabi ve taraftar bulunmak şeklindeki, batıl ve bozuk siyasi anlayış ve davranışlardan ise, Bediüzzaman şiddetle sakınmakta ve bu tür siyasetler için “Euzü billhiminşeytani ve siyaseh - Şeytandan ve onun razı olduğu siyaset anlayışından Allah’a sığınırım” buyurmaktadır.

B- Dava adına, siyaset ve partiyi bir araç olarak kullanıp, İslamî ve insanî amaçlara ulaşmayı ve bu yolla dine ve millete hizmette bulunmayı hedef alan bir siyaset için ise, üstadın iki temel prensibi vardır:

1- İnancımıza ve insanımıza hizmet adına ortaya çıkacak olan bir partinin, kurucularının ve kurmaylarının en az yüzde 60-70’i mü’min ve mütedeyyin (dindar ve dürüst) olmalı, yani o parti Mason ve münafıkların güdümünde bulunmamalıdır. Çünkü:

“Hakikatı İslamiye bütün siyasetin fevkinde (üstünde)dir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. (Ama) Hiçbir siyasetin haddi değil ki İslamiyet’i kendine alet etsin”.[6]

2- Üstat ayrıca: “Şimdilik bu vatanda dört parti var. Biri Halk Partisi,  biri Demokrat, biri Millet diğeri de İttihadı İslam’dır. İttihadı İslam Partisi (idarecileri) yüzde altmış yetmişi tam mütedeyyin olmak şartıyla şimdiki siyaset(te görev) başına geçebilir. Dini siyasete alet etmek değil, belki siyaseti dine alet etmeğe çalışabilir.  Fakat çok (uzun bir) zamandan beri (halkımız arasında maalesef) terbiye-i İslamiye(nin) zedelenmesiyle ve mevcut (hakim zihniyet ve) siyasetin cinayetine karşı dini alet etmeğe mecbur kalacağı cihetiyle, şimdilik o parti  (siyasete girişmemek ve) başa geçmemek lazımdır”[7] buyurarak siyaset cephesinde İslami bir hizmet ve hareket için zaman ve zeminin de müsait olması gerektiğine dikkat çekmiştir. Zira dünya Siyonizm'inin iki kolu gibi davranan ve ülkemizde sağ-sol diye ortaya çıkanMasonluk ve Komünistlik gibi... Sonunda anarşi ve ahlaksızlığı doğuran ve her tarafı ele geçiren zındıklık ve dinsizlik hareketlerine karşı[8] yeterli ve tutarlı olamayacak ve başarısızlıkla sonuçlanacak siyasi girişimler elbette gereksiz ve bereketsizdir.

Bu gerçeği çok iyi fark eden Üstat, bütün gayret ve himmetini “tahkiki iman” (Temel imani gerçekleri ve İslami prensipleri yerleştirmek) hizmetine hasretmiş, ilim ve medeniyet adına yapılan ve moda gibi yaygınlaşan dinsizlik felsefesine ve inkârcılık düşüncesine karşı iman hakikatlerini izah ve ispat eden eserleri ders vermiş ve neşretmiştir. Bu çok kıymetli hizmetlerinden ve pek kerametli hallerinden dolayı kendisine beklenen Mehdi olduğunu söyleyen bir kısım talebelerine ise: “(Hayır benim için sadece belki müceddittir, onun pişdarı (Mehdiyet’in ön hazırlıklarını yapan)dır denilebilir.[9] Buyurmuş ve: “Bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek Zat, Risale-i Nur’u bir programı olarak neşr ve tatbik edecek. O zatın ikinci vazifesi ise Adalet nizamını icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife (Bize verilen imanı tahkik hizmeti) maddi kuvvetle değil,  belki kuvvetli itikat, ihlâs ve sadakatle (mümkün) olduğu halde,  bu ikinci  (Hukuk nizamını icra ve tatbik) vazife(si ise) gayet büyük maddi  (ekonomik ve askeri) bir kuvvet ve (siyasi) hâkimiyet lazım(dır) ki o ikinci vazife tatbik edilebilsin. (Beklenen ve bizden sonra gelecek olan) o zatın üçüncü vazifesi (ise) Hilafeti İslamiyeyi, İttihadı İslam’a bina ederek, İsevi Ruhanileriyle de ittifak edip din-i İslam’a hizmet etmektir. (Yani beklenen Zat İslam Birliğini ve hâkimiyetini sağladıktan sonra bütün dünya Müslümanlarını organize bir güç halinde toparlayacak ve bir kısım Hıristiyan ülke ve liderleriyle bile irtibat ve ittifak kuracak ve sonunda Siyonizm'in zulüm saltanatını yıkmış olacaktır) Bu bakımdan bize o gelecek zatın ismini vermek ve Mehdi demek yanlış olur.  Hem üstelik “Ehli siyaset evhama (korku ve telaşa) bir kısım hocalar ise itiraza başlar”.[10]

Üstadın bu ifadelerinden de anlaşılıyor ki, kendisinden sonra geleceğini müjdelediği “o zat” hem siyasetten çıkacak, hem de bilinen klasik manada bir Hoca-din adamı olmayacaktır.  Zira siyasilerin korku ve telaşı, kendi metot ve meslekleriyle onlara rakip çıkacağı ve şeytani saltanatlarını yıkacağı içindir. Hocaların itirazı ise, O zatın mollalar ve müderrisler içinden çıkacağını beklemeleri yüzündendir. 

Üstad Bediüzzaman Hazretleri siyaset ve particilikle inancımıza ve insanımıza hizmet etmeye karşı değildir. Ancak kendi yaşadığı zaman ve zeminin siyasetle uğraşmaya müsait ve münasip olmadığını söylemekte ve siyaset sahasındaki mutlu ve mesut halet ve hareketlerin kendisinden sonra gelecek Zat tarafından yürütüleceğini müjdelemektedir: 

“Ve bu nurdur ki, eskiden de tahayyül ve tahminin ile geniş dairede ve siyaset aleminde gelecek Mes’udane ve dindarane haletlerin ve vaziyetlerin mukaddimesi ve müjdecisi iken; bu muaccel (peşin ve hazır) ışığı O müeccel (ileride gelecek) saadet (olduğunu zan ve) tasavvur ederek eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordum”.[11] İtiraf ve ifadeleriyle: siyaset sahasında çok bereketli hizmetlerin yapılacağına dair bazı manevi ışık ve işaretler gördüğünü ve bu hevesle İttihat ve Terakki saflarında siyasete girdiğini, ancak sonradan kendisinin Risale-i Nur yoluyla iman hakikatlerini yaymak ve yerleştirmek suretiyle ileride gelecek ve siyaset cephesinde zuhur edecek mutlu ve mübarek hizmetlere zemin hazırlamakla vazifeli olduğunu fark ettiğini beyan etmektedir.

Zira “Bu zamanda ehli İslam’ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalalet (sapıklık)la kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun yegâne çaresi ise, Nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun.. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa (ve hakim gelinse o taktirde) kâfirler münafık derecesine iner. Münafık (ise) kâfirden daha fenadır. Demek (ki) topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer saklanır (açık inkâr, gizli) nifaka inkilab eder. Hem Nur, Hem Topuz.. İkisini Bu Zamanda Benim Gibi Bir Aciz Yapamaz!.. “Onun İçin bütün kuvvetimle nur’a sarılmağa mecbur olduğumdan, siyaset topuzu(na) ne şekilde olursa olsun, bakmamak lazım geliyor. Amma maddi cihadın muktezası (icap ve ihtiyaçları) ise: O vazife şimdilik bizde değildir. Evet, ehline göre kâfirin veya mürtedin tecavüzatına sed çekmek için (siyasi güç ve) topuz lazımdır. Fakat (bizim) iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa (şimdilik ancak nur’a kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz (ve bu şartlarda siyasetle uğraşacak ve başarılı olacak halimiz) yok!...[12] Diyerek, üstat, haklı olarak, iman hizmetinde bulunanların ve başta nurcuların, özellikle kısır siyasi çekişmelerin dışında kalmalarını ve çok mecbur kalsalar da “siyaseti dine alet etmemelerini” ve en azından İslami gaye ve gayretler içinde olan partiyi desteklemelerini öğütlemiştir.[13]

Bediüzzaman Hazretleri: “Risale-i Nur (ve iman hakikatleri) mal-ı umumi (toplumun hepsinin ortak malı ve ihtiyacı) olduğundan, hizmet-i Kur’aniyede bulunan nur şakirdleri tarafgirliklere giremezler” “Hem milletin her tabakasının (iktidara) muvafıkı ve muhalifi(nin), (devlet) memurunun ve amisinin (sade vatandaşın) o hakikatlerde hisseleri var ve onlara (Risale-i nura) muhtaçtırlar. (Bu bakımdan)   Risale-i nur şakirtleri tam tarafsız kalmak için siyaseti ve maddi mübarezeyi  (menfaat çekişmesini) tam(amıyla) bırakmak ve hiç karışmamak lazım gelmiş...”[14] diyerek o dönemde, Nurcuların kesinlikle partiler dışında kalmalarını istediği halde, maalesef bu talimat ve tavsiyesine pek uyulmamış ve “şimdi (ülkemizde ve yeryüzünde) hükmeden (Masonluk ve komünistlik gibi Siyonizm'in güdümünde) öyle kuvvetli cereyanlar içinde, siyasete girenlerden hiçbir kimse istiklâliyetini ve ihlâsını (vicdani bağımsızlığını ve Allah rızasını) muhafaza edemez... Her halde (Masonluk gibi hakim ve zalim) bir cereyan Onun (hizmet ve) hareketini kendi hesabına alacak, dünyevi maksatlarına alet yapacak. O hizmetin kutsiyetini bozacak”[15] diyerek ikaz ve işaret buyurduğu ve korktuğu bu duruma düşmekten pek çoğu kurtulamamıştır. 

Hz. Üstat: “Dindar demokratların hususen Adnan Menderes gibi zatların hatırı için, otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete (sadece) bir iki gün baktım.”[16] Dediği halde pek çok nurcu kardeşimiz Demokratın devamı olmak iddiasında ve aslında masonların komutasında bulunan partilerin,  bir zaman gençlik kolları ve sanki yan kuruluşları gibi çalışmış ve çirkin siyaset oyunlarına bulaşmışlardır. Süleyman Demirel’in cılkı çıkınca bu sefer 22 İslam ülkesinin parçalanmasını amaçlayan BOP eşbaşkanlarının, yani Siyonizm'in kâhyalarının peşinden koşulması ne kadar acıdır.

Üstat bütün himmetini ve hizmetini Risale-i Nur’un okunmasına ve yayılmasına hasrettiği ve talebelerine de ısrarla bunu emrettiği ve hatta Eşref Edib’in Sebiürreşat dergisinde Risale-i Nur’u öven yazılar yazmasını bile hoş görmediği halde, zamanla bir kısım nurcular tamamen gazeteciliğe başlamış ve Risaleleri ikinci üçüncü plana atmışlardır.

Hz. Üstat, “Bu on sekiz senedir sizlere müracaat etmedim ve hiçbir gazete okumadım. Üç senedir burada işitilen radyoyu dinlemedim. Ta ki Kutsi hizmetimize manevi bir zarar gelmesin. Bunun sebebi şudur ki: iman hizmeti ve iman hakikatleri, bu kâinatta her şeyin fevkindedir, hiçbir şeye tabi ve alet olamaz.”[17]  dediği halde, bazı nurcu kardeşlerin açtığı radyo ve televizyon kanallarında, Risale-i Nur’dan bir cümle duymak için maalesef saatlerce beklemek, bizleri üzen ve düşündüren bir olaydır. 

Üstat Bediüzzaman’ın insanlığa hayat ve huzur verecek derslerini ve düsturlarını anlamak ve uygulamak ise, hepimiz için gereklidir ve görevimizdir.  Ancak ve ne var ki; hem peygamberlere hem de böylesi müceddid ve rehberlere özellikle kendi sağlığında yeterli ve gerekli ilgi gösterilmemiştir. Vefatından sonra da istismar edilmek istenmiştir.

Bakınız, bir uyarıcı ve kurtarıcının geleceğini bildikleri ve bekledikleri ve bunu zaten Allah’tan ısrarla istedikleri halde özellikle “Kitap ehlinin ve dindar çevrelerin” tavrını şu ayetler ne güzel izah etmektedir: 

“(Onlar) Şayet kendilerine inzar (ikaz ve irşat) edici (bir peygamber ve önder) gelirse,  diğer milletlerden daha önce hidayete tabi olacaklarına (ve o davetçiye sahip çıkacaklarına) dair bütün güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi. Fakat (ne yazık ki) Onlara (istedikleri ve bekledikleri uyarıcı (Peygamber) gelince,  bu durum onların haktan uzaklaşmalarını artırmaktan başka işe yaramadı. 

(Bunun sebebine gelince) Çünkü onlar yeryüzünde (bulundukları ülkede ve mevcut batıl düzende hak etmedikleri makam ve menfaatlerle) büyüklük taslıyor ve (bu sömürü sistemleri yıkılmasın diye Hakkı hakim kılmak isteyenlere karşı müşriklerle beraber) kötü tuzaklar kuruyorlardı. Hâlbuki  (eninde sonunda mutlaka) bu kötü tuzaklar onu kuranların başına geçecek ve herkes kendi kazdığı kuyuya düşecektir. Bu Allah’ın değişmez sünnetidir.”[18]

- Evet, işte tarih… Hz. Musa’nın şeriatını ihya ve icra etmek için geldiği halde, Hz. İsa’ya (AS) ilk düşmanlığı maalesef Yahudiler yapmışlardır.

- Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin geleceğini ve hatta ismini ve işaretlerini bildikleri ve bekledikleri halde  “ehli kitap” Ona haset,  hakaret ve hıyanette bulunmuşlardır. 

İslam tarihindeki mücedditlerin durumu da aynıdır:

- Bir İmam-ı Azam Hazretlerine en büyük sıkıntıyı, taklitçi ve taassupçu alimler açmışlardır. Zalim idareciler tarafından dövülerek şehit edilmesi karşısında bile maalesef suskun kalmışlardır.

- Ve asrımızda bir Bediüzzaman Hazretlerine ilk sahip çıkması gereken medrese ve tekke ehli,  maalesef “nur’lardan” yararlanmaya ilgi ve ihtiyaç duymamışlar ve Hz. Üstadı şanlı mücadelesinde yalnız bırakmışlardır.

- Ve yine Risale-i Nur pek çok yerde Milli Görüşü işaret ettiği ve açıkça müjdelediği halde,  maalesef nurcu kardeşler bu davaya gerektiği gibi sahip çıkamamışlardır...

 Bu  “taassup inadı ve haset damarı psikolojisini” izah ve ifade eden ayeti kerime:

“Kitap ehlinden çoğu, “Hak” (Hakikat) kendilerine apaçık bir şekilde belli olduktan sonra,  sırf nefislerini (kuşatan içlerindeki) kıskançlıktan dolayı, sizi imanınızdan (ve inandığınız davadan) döndürmeye çalışırlar.”[19]

Evet, şahsen Milli Görüş Hareketinin ve muhterem Liderinin, Haklı ve hayırlı bir yolda olduklarına kanaat getirmemiz ve bu sahada çalışmaya karar vermemiz hususunda; Risale-i Nur’un işaret ve beşaretleri en büyük dayanağımız ve fikir kaynağımız olmuştur. 

Çünkü Üstat Hazretlerinin “Batı (alemi) Fen ve Sanayi silahı ile bizi istibdad-ı manevi (baskı ve esaret) altında eziyor. Onlara karşı maddeten terakki etmek ve sanayileşmek şarttır.”[20] “İ’la’yı kelimetüllah ise, şu zamanda maddeten terakkiye mütevakkıftır. (İlahi kelamın ve adalet nizamının hâkimiyeti ekonomik yönden kalkınmaya bağlıdır)[21] Diye haber verdiği, ağır sanayi ve ekonomik kalkınma hamlesini başlatan Milli Görüştür. 

Risale-i Nur’larda “Nev-i beşeri (insanlık alemini) umumi felaketlere sürükleyen ve Bolşevikliğe (komünistliğe ve anarşistliğe) sevk edip, terakkiyatı ve asayişi  (çok yönden gelişmeyi ve genel huzuru ve emniyeti) mahveden (her türlü haksızlık ve ahlaksızlığın) kökünü kesecek iki şeydir: 1-Vücub-u zekât 2-Hurmet-i Riba”[22] (Zekâtın mecbur tutulması ve faizin yasaklanması) diye anlatılan gerçeği: 

1- Sermaye ve üretimden alınacak tek cins verginin (zekât) uygulanacağı

2- Ve faizin her türlüsünün kaldırılacağı Adil Ekonomik Düzen programları ile ortaya çıkan, Milli Görüş’tür.

Bediüzzaman’ın (RA) “İnşallah ileride, Cemahir-i müttefika-i Amerika gibi, Cemahir-i müttefika-i İslami’ye de meydana gelecektir.”[23] (Yani 50’ye yakın ülke bir araya gelip Amerika Birleşik Devletlerini kurduğu gibi, inşallah ileride Müslüman ülkeler birliği de oluşacaktır) diye işaret ettiği “İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı” gibi vahdet ve kuvvet unsurlarını savunan, İslam’ın ittihad ve ittifak şartlarını amaçlayan ve hazırlayan, Milli Görüştür.

İşte bunun gibi hüccet derecesine ulaşan pek çok işaret gösteriyor ki, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin: “İleride geniş dairede ve siyaset aleminde gelecek mesudane vaziyetler...”[24] Diye müjdelediği ve O mutlu ve mes’ut gelişmelere zemin hazırlamakla görevli olduklarını söylediği hizmet, Milli Görüştür, Erbakan hareketidir. AKP ise Milli Görüş’ün takipçisi değil, sadece taklitçisi ve tahripçisidir. Evet, tarih boyunca ehli kitabın ve dindar grupların yakasını bırakmayan “haset, inat ve taassup” damarı terk edilip,  izan ve insaf ölçüleriyle dikkat edilse, bizim söylediklerimizin ne kadar haklı olduğu görülecektir.

Bu konuyu Üstadımızın çok önemli bir tespit ve teşhisiyle kapatalım: 

“Hiçbir fasık (günahkâr) yoktur ki (kendisinin) salih olmasını (kötülükten kurtulmasını) temenni etmesin. Ve (hele) amirini ve reisini (yöneticilerini ve hükümet yetkilerini) mütedeyyin (dindar ve dürüst) görmek istemesin. (Kalbinde imanı bulundukça fasık bile olsa bunların mutlaka arzu eder) İlla ki,  eliyazübillah, irtidat ile vicdanı tefessüh edip yani (ancak Allah korusun, gizli bir dinsizlikle vicdanı bozulmuş olup) yılan gibi başkalarını zehirlemekten zevk alan kimseler ancak, Emperyalist ve Siyonist zalimleri ve işbirlikçilerini destekleyebilir; içkiyi, kumarı, faizi ve fuhşu yaygınlaştıran, İslamiyetsiz zihniyetleri ve istikametsiz şahsiyetleri idareci seçip milyonlarca insanımızın ekonomik ve ahlaki yönden sefalete sürüklenmelerine sadece münafıklar razı olabilir)[25]

 

 --

Mayıs 2014 - Milli Çözüm Dergisi

 

 

 


[1] Zaman / 31. 03. 2014

[2] Zaman / 31. 03. 2014

[3] İnternethaber / 29.03.2014

[4]  Sikke-i Tasdik-i Gaybi 2. Mektub

[5]  Sikke-i Tasdiki Gaybi

[6]  Hutbe-i Şamiye: 50

[7]  Emirdağ lahikası 2-132

[8]  Emirdağ Lahikası: 2:24

[9]  Sikke-i Tasdiki Gaybi: 8

[10]  Sikke-i Tasdiki Gaybi: 8

[11]  Kastamonu Lahikası: 20

[12]  Lem’alar: 96

[13]  Emirdağ Lahikası 2: 138

[14]  Şualar: 325

[15]  Şualar: 325

[16]  Emirdağ Lahikası 2: 132

[17]  Kastamonu Lahikası: 99

[18]  Fatır: 42-43

[19]  Bakara: 109

[20]  Hutbe-i Şamiye

[21]  Münazarat sh. 30

[22]İşaretül İcaz sh.  48

[23]  Hutbe-i Şamiye

[24]  Kastamonu Lahikası sh. 20

[25]  Lem’alar: 122

Yorum Yaz