Kasım 23 05:59

AKP VE CEMAATİN YALANI, TÜRKİYE’NİN TALANI

AKP VE CEMAATİN YALANI, TÜRKİYE’NİN TALANI

AKP VE CEMAATİN YALANI, TÜRKİYE’NİN TALANI

Cemaat ve İktidarın ortak tahribatları

Sözde çözüm süreci, PKK’yı özümseme sürecine dönüşüyordu. Başbakanın palavraları aksine, PKK’lı teröristler silahlarıyla birlikte İran, Irak ve Suriye’ye çekiliyordu. Murat Karayılan eşkiyasının açıklamalarından ve Batılı müttefiklerimizin tavırlarından, PKK’nın teröristlikten çıkarılıp, meşruiyet ve resmiyet kazanmış bir “halk ordusu”na dönüştürüleceği anlaşılıyordu. Böyle bir yapılanmanın, “istendiği anda ve oranda, Türkiye ve komşu ülkeler aleyhine çok daha rahat kullanılacağı” gerçeğini nedense hiç kimse gündeme getirmiyordu. Ve zaten AKP yalakası ve Yenişafak yazarı İbrahim Karagül, “Kahramanlık taslarken hırsızlığını anlatan Kıpti” misali, 25 Nisan 2013 tarihli “PKK’yı Kürt Petrolü Bitirdi” yazısında, Kuzey Irak petrollerini tamamen kontrol altına almak isteyen güçlerin PKK’yı Türkiye dışına çıkarıp, yeniden yapılandırmaya çalıştıklarını ağzından kaçırıyor, yani Erdoğan ve Öcalan’ın sadece bu sürece figüranlık yaptıklarını dolaylı itiraf ediyordu.

Bilindiği gibi Güneydoğu’da 220 bin asker görev yapıyor, bu sayı son yıllarda 170 bine indiriliyordu. İmralı müzakereleriyle birlikte durum değişiyor, asker mevcudu 130 bine düşürülüyordu. Türkiye’deki terörist sayısı konusunda sağlıklı bir bilgi yoktu. Kışı topraklarımızda geçiren terörist sayısının bin 500 civarında olduğu devlet yetkilileri tarafından belirtilirken, teröristlere göre ise bu sayı 800’ü bulmuyordu. Şimdi bunların çekilip çekilmeyeceği, çekilirse nasıl çekileceği tartışılıyordu. Teröristler çekilse bile sınır ötesinde siyasi ve askeri eğitimlerini sürdürecekleri belirtiliyordu. Çünkü, Kürt vatandaşlar için özerklik verilmesi halinde bunlardan o bölgenin silahlı gücü olarak yararlanılacağı ve bunun için kendilerine maaş da bağlanacağı konuşuluyordu...

Ayrıca bazı askeri uzmanlar teröristlerin bütün unsurlarıyla sınır ötesine çekilmeyeceğini ve güvenlik güçlerinin giremediği bazı yerleri terk etmeyeceğini söylüyordu. Böyle kritik önemdeki yerlere işler tersine gittiğinde yine ihtiyaçları olacağı belirtiliyordu. Türkiye’den çekileceği söylenen 800 teröristten sadece çeşitli katliamlara bulaşmış ve hakkında kesin yakalama emri çıkarılmış olan 300 PKK’lının yurt dışına çıkacağı, diğer 500 kişinin ise silahlarıyla kendi evlerine dönmeye başladığı anlaşılıyordu.

Evet, Türkiye bir terör örgütünden öte, sanki PKK devletiyle pazarlık yapıyor ve yeni Kürdistan’ın temel taşları döşeniyordu! “Büyük Kürdistan Türkiye’nin himayesine verilecek” palavrasıyla Türkiye göz göre göre bölünmeye hazırlanıyordu. Peki, Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türk azınlıklar niye “Biz özerklik ilan edip Türkiye’nin himayesine gireceğiz” diyemiyordu ve sahip çıkılmıyordu?

ABD’nin Mısır Üzerinden Türkiye Mesajları Recep Bey’in ve Gülen’in Son Çırpınışları

İktidarın ve Cemaat’in Mısır’daki askeri darbeyle ilgili tavırlarında çok açık bir terslik ve samimiyetsizlik sırıtıyordu. Bu darbeyi bizzat ABD’nin planlayıp arka çıktığını Amerikan basını bile itiraf ediyor, ama Ahmet Davutoğlu ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile görüşüp durumu düzelteceğini sanıyordu. Barack Obama buna darbe bile demiyor, ama kankası Recep Erdoğan demokrasi havarisi kesiliyordu. Ne yazık ki bu horozlanmaların ardından AKP iktidarı, askeri darbe ile gelen yeni Mısır yönetimi ile her türlü ilişkiyi devam ettirme kararı alıyor, yani Mursi’yi ve demokrasiyi resmen satıyordu. Avrupa ülkeleri, İslamcı Hükümet devrildi diye bayram ediyor, ama AKP kurmayları ve yalakaları hala AB’ye alınmak için çırpınıyordu.. Ve hele Fetullah Gülen, insana pes dedirten bir çelişki ve pişkinlik sergiliyordu. Çünkü henüz bir yılını bile doldurmadan gerçekten efsane hizmetler başaran ve dünya çapında atılımlar başlatan Erbakan Hükümetine karşı, televizyonlara çıkıp aleyhte kampanya açan ve bir nevi darbeye davetiye çıkaran Fetullah Gülen şimdi “Demokratik seçimle gelmiş Mursi’ye icraat yapma ve kendini kanıtlama fırsatı vermeden “sen bunu başaramadın” demek haksızlıktır, halka saygısızlıktır. Çünkü insanın bir yılda ağzını burnunu, sağını solunu tanıması bile imkânsızdır” anlamında laflar ediyor ve arka çıkıyordu. Acaba Erbakan’a yaptıklarından pişmanlık duyup günah mı çıkarıyordu? Yoksa….. Mısır’da iç savaş çıkmasını ve bu ülkenin parçalanmasını isteyen Yahudi Lobilerinin özel ricasıyla İhvanı Müslimin’i kışkırtmak için mi böyle davranıyordu? Ve bu bahane ile Mısır ordusu da iyice yıpratılıp, İsrail’in eli güçlendirilmek mi isteniyordu? Ve tam da böyle bir süreçte Rusya’nın İngilizce yayın yapan resmi kanalı RT’ye konuşan güvenilir bir kaynak, İsrail’in Suriye’nin Lazkiye askeri tesislerini vurmak için Türkiye’deki üsleri kullandığını belirtiyordu! Yani malum merkezler Recep Beye: “Bizim istediklerimizi yap, ama kendi istediğin gibi konuşup hava at!”demişler gibi davranılıyordu. Ve Sn. Erdoğan Mursi’ye destek mitingini kendisi yapmaya cesaret edemiyor, bu işi Saadet partisine bırakıyordu.

Önce Mısır’da sahnelenen oyun ne ilk, ne de son oluyordu. Ayrıca oynanan oyunun gerçek adı “demokrasi” değil, “demokratur” oyunuydu.

Dünya sistemini elinde tutan ve asıl oyun kurucu olan Siyonizm’i, yaşadığımız çağda en iyi teşhis eden Başbakan Erbakan, ahir ömründe en çok bu konu üzerinde dururdu. Hocamız: “demokrasi”; halkın kendi kendisini yönetmesidir. “Demokratur” ise; halkın yönetime alet edilmesidir” diyordu. Demokratur hilesinin, yani Yahudi Lobilerinin tayin edip, halka seçtirdiği Sn. Abdullah Gül ve Recep T. Erdoğan’ın özellikle destekleyip İslam İşbirliği Teşkilatı’nın başına geçirdikleri Ekmeleddin İhsanoğlu ile Mısır’daki darbe dengeleniyordu. Erdoğan ve Gül güya darbeye karşı çıkıyor, ama İhsanoğlu Suudiler ve ABD ile birlikte davranıyordu.

Gül ve Erdoğan “Dış Güçlerin ve Faiz Lobilerinin” Siyonist yapılanmasına destek veriyordu!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Siyonist İlluminati’nin en önemli organlarından birinin (CFR’nin) Türkiye yapılanmasına onay verdikleri ortaya çıkıyordu. Konunun daha iyi anlaşılması bakımından önce İlluminati (Siyonizm’in Dünya Devleti) yapılanması hakkında çok kısa özet bir bilgi aktarmak gerekiyordu.

Dünyayı kendilerine “bilge adamlar” adını veren, 10 seçkin Yahudi yönetiyordu. İlluminati’nin şeytan şebekesi, dünyanın en güçlü baronlarından, yatırımcılarından, şirket başkanlarından ve siyasi kodamanlarından oluşuyordu. “İç çember” denilen en tepedeki bu 10 kişiye bağlı 300 kişi ise onların alt kadrosunda yer alıyor ve talimatlarını yerine getiriyordu. “İç çember” üyelerinin hepsi Dış İlişkiler Konseyi, Bilderberg, Trilateral Komisyon, Mason Locaları, Kafatası ve Kemik Tarikatı, Aspen Enstitüsü, Malta Şövalyeleri, Opus Dei, Roma Kulübü, Bohemian Grove, Dünya Ekonomik Forumu, Dünya Federalleri gibi Siyonist oluşumların üyesi oluyordu. Görüldüğü üzere Council on Foreign Relations (CFR–Dış İlişkiler Konseyi) Siyonizm’in Gizli Dünya Devleti’nin en önemli yapılanmalarından sayılıyordu. Ve gelelim CFR’nin Türkiye yapılanmasına…

CFR, AKP İktidarı sırasında Türkiye’de Global İlişkiler Forumu (GİF) adıyla örgütleniyor ve GİF, CFR’nin “Konseyler Konseyi” olarak nitelendirdiği yapılanmanın Türkiye ayağı olarak kuruluyordu. GİF (Türkiye’de Global İlişkiler Formu’nun) başında Rahmi Koç bulunuyor, Forumun Yönetim Kurulu üyeleri şu isimlerden oluşuyordu:

Başkan: Rahmi M. Koç

Başkan Yardımcısı: Memduh Karakullukçu

Başkan Yardımcısı: Hanzade Doğan Boyner

Üyeler: Lucien Arkas, Aslı Başgöz, Hasan T. Çolakoğlu, Salim Dervişoğlu, Suzan Sabancı Dinçer, Ali Doğramacı, Metin Fadıllıoğlu, Sönmez Köksal, Gülsün Sağlamer, Özdem Sanberk, Ferit Şahenk, İlter Türkmen.

Ve bakın GİF’in Yönetim Kurulu Başkanı Rahmi Koç neler söylüyordu:

“Çeşitli alanlardan seçtiğimiz arkadaşlarla Global İlişkiler Forumu’nu kurduk. GIF’i kurmadan evvel, Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Ali Babacan, Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Sayın Egemen Bağış ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Sayın Zafer Çağlayan ile konuyu görüştük ve öncelikle onların icazetlerini aldık.”

Evet, Rahmi Koç bunları anlatıyor, yapılanmaya Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan ile birlikte Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan, Egemen Bağış ve Zafer Çağlayan gibi AKP’nin “ağır” toplarının da destek verdiği görülüyordu.

Demokratur (Demokrasi Derebeyliği) darbeler kadar zararlıdır!

Dış Güçlerle, gizli ve kirli ilişkilere girişen siyasi figürlerden cemaat rehberlerine hiç kimse, artık çelişkilerden kurtulamıyor, çırpındıkça daha çok batıyordu. Şimdi Mısır’da, Mursi’ye yönelik askeri darbeye güya karşı çıkıyor gibi davranan Fetullah Gülen, 28 Şubat tertibinde Erbakan’a yönelik postmodern darbeye niye arka çıktığını; “28 Şubat, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini de hızlandırdı”[1] sözleriyle savunmaya çalışıyordu.

Yani ABD Yahudi Lobilerinin tezgâhı ve yerli maşaların katkısıyla Erbakan’ın devrilmesini ve yerine AKP iktidarının getirilmesini ve adım adım ertelenen Sevr’in yürütülmesini “Türkiye’ye demokrasinin yerleşmesi” olarak gösteriyordu.

“Türkiye parçalansa, devlet paçavra olsa bile, yine de asker karışmasın” demek, ahmaklıktan da öte bir alçaklığı yansıtıyordu!

a) Bugün Türkiye’mizde 10 parti, 10 mezhep, 10 meşrep, 10 köken kaynaşıp birleşmiştir, ama hepsi tek MİLLET’tir.

b) Ordu da işte bu milletin bir kesimidir, yani kendisidir.

c) Adam öldürmek en büyük vebaldir, cinayettir, bir insanı haksız yere katletmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir. Ama çok istisnai ve zaruri durumlarda idam cezası da verilebilir ve saldırgan düşmanları veya terörist isyancıları bertaraf etmek gerekebilir.

Şimdi soralım:

1- Asker de bu milletin bir kesimi olduğuna göre; ülke bölünmeye giderse, milli birlik ve dirlik tehlikeye düşerse, devlet ve düzen dejenere edilirse ve sivil yönetim ve yetkililer de:

   Ya acziyet ve zafiyetinden

   Ya hıyanet ve işbirliğinden

Dolayı, ciddi ve tehlikeyi giderici tedbirleri geciktirirse;

O zaman hala “Ordu müdahaleye kalkışmasın, gerekirse demokrasi hatırına ülke parçalansın” denilebilir mi?

2- Dış güçler ve işbirlikçi hain çevreler –şimdiki gibi Kürt-Türk düşmanlığı- geçmişteki gibi Alevi-Sünni kamplaşması, sağcı-solcu kapışması, dindar-laik kutuplaşması başlatıp bir iç savaş çıkarırsa, buna rağmen demokrasi hatırına, yine de “Ordu bu işe bulaşmasın, gerekirse millet yıllarca birbirini boğazlasın; can, mal ve namus emniyeti, din ve düşünce hürriyeti ayaklar altına alınsın” denilebilir mi?

3- 31 Mart isyanı ne kadar haksız ve ahlaksız ise; 19 Mayıs ve sonrası Kurtuluş savaşı kıyamı da o denli lazım ve şanlı değil miydi?

Gezi kışkırtmaları ve Erdoğan’ın palavraları!

Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, Fetullah Gülen ağzıyla barışçıl mesajlar verip özür diliyor, Belediye Başkanı Kadir Topbaş Taksim projelerini askıya aldıklarını açıklıyor, İstanbul Valisi eylemci gençlere sıcak sevgiler sunuyor; ama Sn. Başbakan hala Mitinglerde kutuplaştırıcı ve kışkırtıcı bir dil kullanıyordu. Acaba iktidar kurmayları kendi aralarında “Başbakanımız havasını atsın, biz de toplumun gazını alıp dengeyi sağlayalım” diye danışıklı bir dövüş mü sergiliyordu, yoksa artık kimse kimseyi takmıyor, herkes bildiğini okuyor ve Erdoğan yalnızlığa mı itiliyordu?

Veya dış güçler ve faiz lobileri:

Sn. Recep T. Erdoğan Taksim’de başlatılan ve kısa zamanda bütün illerde yaygınlaştırılan protesto ve propagandaların “Kendisini parlatan ve yeterince yararlanıp yıpratan odaklarca artık gözden çıkarıldığı” mesajı da taşıdığını anlayınca iyice huysuzlaşıyor ve “arkamda %50 oyum var” kozuyla şantaj yapmaya başlıyordu. Bu tavrıyla halkı iyice kutuplaştırıp birbirine karşı kışkırttığını ve malum odakların işini kolaylaştırdığını bile fark etmiyordu. Cumhuriyet hükümetlerinden hiç birinin sağlamadığı vurgun ve soygun fırsatlarını sunduğu faiz lobisine gözdağı vermeye kalkışıyor, Koç Üniversitesinin Sarıyer’deki orman katliamını hatırlatıp hava atıyordu. Bu olayda bile gerçekleri çarpıtıyor, şecaat arz ederken şarlatanlığını yansıtıyordu. Olayın aslı şöyle gelişiyordu:

Rahmi Koç Üniversite kuracağız diye Sarıyer’deki binlerce dönümlük ormanı tahrip etme konusunda, dönemin İstanbul Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’la gizlice anlaştıkları konuşuluyordu. Hatta Belediye Encümeninde bizzat evet oyu veriyordu. Bu durumu haber alan rahmetli Erbakan Hoca hemen devreye giriyor ve Recep Beyi uyarıp ilgili ve yetkili birimleri dikkatli olmaları konusunda teyakkuza geçiriyordu. Recep bey Rahmi Koç’a “Ben razıyım amma Hoca engel oluyor, onu ikna etmeniz lazım” deyince, Rahmi Koç Erbakan’ı telefonla arıyordu. Tam o esnada bazı teşkilat mensuplarıyla sohbet yapan Erbakan Hoca, bu faizci ve rantiyeci kesimin gerçek ayarını ve amacını orada bulunanlara göstermek için telefonun ahizesini açıyor, konuşmaları onlara da dinletiyordu. O dönemde Adıyaman Gölbaşı Merkez İlçe Başkanı olan Adnan Uyar da bunlara şahit oluyordu. Rahmi Koç Erbakan Hoca’ya: “Sarıyer ormanları içinde kurulacak Üniversiteye engel olmamasını, seçimden birinci parti çıkmalarına rağmen iktidar fırsatı tanınmamasının nedenlerini hesaba katmasını” teklif ve tavsiye ediyor ve dolaylı teklif ve tehditler sunuyordu. Erbakan Hoca ise: “Bir köylü vatandaş ormandan bir eşek yükü odun kesse hemen hapse koyulduğu halde, yüzlerce yılda yetişmiş binlerce ağacın arsa açılmak üzere kesilmesinin ne hukuken, ne vicdanen asla kabul edilmeyeceğini, Üniversite yapmak için çok daha münasip ve boş arazilerin değerlendirilmesi ve hazır ormanı tahrip etmek değil, yeni ağaçlar dikilip, çevreye örnek olunması gerektiğini” söylüyor ve Rahmi Koç’a şunları hatırlatıyordu: “Bizim asıl derdimiz, ne pahasına olursa olsun iktidara gelmek değil, iktidarı ülkenin ve milletin hizmetinde değerlendirmektir. Halkın alın terinin ve Milli servetin nasıl talan edildiğini gösterip vatandaşı bilgilendirmek ve pansuman tedbirler değil, köklü çözümlerimizdir”

Bütün bunlara aldırmayan Rahmi Koç, büyük bir orman tahribatıyla Üniversitesini kuruyor, sonunda açılan mahkemeyi kaybetmesine rağmen, Kahraman Recep T. Erdoğan “Eh madem binalar tamamlandı, artık burada yapılacak eğitim ve öğretim hatırına Üniversiteyi yıkmayıp yerinde bırakalım” kararını alıyordu. Yahu, tenha yerlere ve tepelere binalar kurup içinde oturan vatandaşın evlerini başlarına yıkarken, şu Koç’un Üniversitesine hangi kanun ve vicdanla göz yumuyorsun? Diyen de maalesef çıkmıyordu.

Sn. Başbakan’ın bu çelişkili ve pişkin tavrı Libya saldırısında da sırıtıyordu. Bir hafta öncesinde: “NATO askerlerinin ve Avrupa güçlerinin Libya’da ne işi var?” Diye karşı çıkarken, birdenbire fikir değiştirip NATO ile birlikte Libya’ya hücum eden, 80 bin insanın katline ve Libya’nın tamamen tahribine sebebiyet veren Sn. Başbakan, bir de kalkıp: “Biz arabamıza koyduğumuz her litre benzine, “acaba masum bir Libyalının kanı karışmış mı?” diye vicdan azabı çekeriz” demekten sıkılmıyordu. Pişkinliğin bu derecesini kahramanlık ve dindarlık sananların bu gaflet uykusundan uyanacakları zaman da yaklaşıyordu.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın yargı itirafı!

 “Kaldı ki, son dönemde medyada sıklıkla yer alan bazı haber ve yazılar sayesinde Hizmet’e yakın olduğu iddia edilen yargı mensuplarının zaten tasfiye edildiği de kamuoyunun bilgisi dâhilindedir.”

Sözleri ise, itiraz görünümlü bir itiraftır ve Cemaat suçüstü yakalanmıştır.

a) “Hizmete yakın Yargı mensuplarının zaten tasfiye edildiği kamuoyunun bilgisi dâhilindedir” ifadeleri, Cemaate yakın ve yatkın yargı mensuplarının… Cemaatle irtibatlı olan Hâkim ve savcıların varlığını itiraf ve ikrardır.

b) Demek ki Cemaat ile Hükümet kavgası da yaşanmakta ki, yukarıdaki itiraflara göre, hükümet Cemaatçi yargı mensuplarını tasfiye edip etkisiz bırakmıştır.

c) Bu açık ve net beyanlar “Şecaat arz ederken sirkatini söylemek - yani kahramanlık taslarken hırsızlığını deşifre etmek” cinsinden bir ahmaklıktır ve tabi “Cemaatçi Yargı mensuplarının” varlığının kuru bir iddia ve iftira değil gerçek olduğunun ifşası ve ispatıdır.

d) Bu noktada, asıl sorun ve Türkiye için acil durum; Bir savcı ve hâkimin hukuka, kanunlara ve vicdanına göre değil de, herhangi bir cemaate, tarikata, partiye veya imtiyazlık kesime yakın olması, dolayısıyla bunlara karşı olanlara da peşinen önyargılı bulunması, hukuken yasak, vicdanen sakat ve ahlaken zaaftır ki, bu ülkemizdeki adalet sisteminin iflası anlamındadır ve baş suçlusu da Cemaattir. Ve acaba Cemaatin, kendilerini himayesine alan ve Fetullah Gülen’ce sığınılan ABD derin devleti (Yahudi Lobileri) ve küresel fitne merkezleri sayesinde böylesine palazlanıp şımardığı” yolundaki tartışmalar böylece haklılık mı kazanmaktadır?

Şimdi soralım:

   Hani yargıda, emniyet teşkilatında ve diğer devlet kurumlarındaki Cemaat yapılanması iftiraydı?

   Hani bu yapılanma nedeniyle, iktidarın kendi yetki alanının daraltılmasına karşı çıkması ve Fetullahçıları tasfiye çabası yalandı?

   Hani Cemaat, iktidarın yetki sınırlarına karışmaz ve tasarruflarından gocunmazdı?

   Hani Cemaatin siyasi hedefleri ve ABD adına sisteme müdahil olma gayretleri olamazdı ve bunlar kasıtlı ve asılsız iddialardı?

“Alternatif iktidara giden yol, Pennsylvania’dan (Fetullah Hoca’dan) mı geçiyor?” diye soran, Sabataist Mehmet Barlas bile Sabah’taki köşesinde:

“28 Şubat Darbesi sürecinde bir müddet Zaman’da yazdığını, ama (Mason) Mesut Yılmaz’ı eleştiren yazılarının Cemaat kurmaylarınca makaslandığını, o dönemde Mesut Yılmaz’a gösterilen muhabbet ve hoşgörünün, bugün Erdoğan’dan esirgenmesini bir türlü anlayamadığını” yazmaktadır. Oysa Sn. Barlas Cemaatin de Hükümetin de, Siyonistlerin ve Sabataistlerin güdümünde olduklarını ve küresel tahterevallide yöresel denge rolü oynadıklarını herkesten daha iyi bilmesi lazımdı.

AKP ve Cemaat gibi gafleti uzun olanların devleti kısa, akıbeti hüzün olacaktır. Mısır’da “dinciler devrildi, dinsizler sivrildi” diye bayram edip korkunç katliamları meşru sayan ve her fırsatta İslam’a kin kusan ulusalcı solcuların ve Pakradun (Yahudilikten Ermeniliğe, oradan da Darwinist sosyalistliğe geçen) Devrimbazların din istismarcısı ılımlı İslamcılardan ne farkı vardır? Emperyalist Amerika ve Avrupa’nın tezgâhlayıp arka çıktığı Mısır darbecilerine alkış tutan ulusalcıların bu sahtekârlığı sırıtmakta ve boyalı maskeleri yüzsüz yüzlerinden akmaktadır.

Ekrem Dumanlı’nın ayarı ve uyarıları!

“Terör örgütü liderleri, PKK’nın düzenli orduya geçişini, yeniden yapılanma içinde olduklarını ballandıra ballandıra anlatıyor, gazeteler de bunlara yer veriyor. E hani silah bırakacaklardı, hani “silahsız çözüm” üzerine uzlaşılmıştı? Çözüm süreci adına devlet cephesi bu kadar iyi niyetli iken örgüt ne yapmaya çalışıyor? Anlayan var mı? “Çözüm sürecine” iman derecesinde sahip çıkan ve en küçük kaygıyı hıyanet gibi görenlerin bu durumu açıklaması gerekmiyor mu?

Mısır’da yaşanan korkunç hadiseler öfke patlamalarına yol açıyor. Batı’nın sessizliği, bazı İslam ülkelerinin desteği vs. Bu arada İslam İşbirliği Teşkilatı’na (dolayısıyla genel sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’na) karşı ağır laflar söyleniyor. Sanki Ekmeleddin Bey değil de bir başkası bu görevde olsaydı Teşkilat sorunları çözecekmiş gibi yapmak yanlış.”[2]

“Siyonizm’in; Öcalan’la da, Erdoğan’la da işi tamamlanmıştı!”

Haftalar ve aylar öncesinden, Milli Çözüm Dergisi’nin hem yazılarında hem de konferanslarında ısrarla hatırlattığı: “PKK’nın, sözde Kürdistan’ın “öz savunma gücü” olarak yeniden yapılandırıldığı, tüm Güneydoğu’nun yeni Afganistan’a çevrildiği ve uyuşturucu tarlalarının hızla yaygınlaştırıldığı” şeklindeki uyarılarını, “AKP’nin çözüm sürecini karalama girişimleri ve Ahmet Akgül’ün komplo teorileri” olarak yorumlayanların, Şırnak-Cizre’deki PKK çapulcularının resmigeçit töreniyle ve Lice’deki karakol baskınıyla birden bire gözleri açılıyordu. Ve hele AKP’nin ve Recep Bey’in sayesinde ve gaflet siyasetiyle Suriye’nin kuzeyinde güçlenen ve özerklik ilan eden PYD’nin (Suriye PKK’sı) Esad muhalifi El Nusra ile çarpışıp sonunda Türkiye sınır bölgesindeki bütün karakolları ele geçirmesi herkesi şaşkınlığa uğratıyordu.

PKK'nın Güneydoğu’da, özellikle de kırsalda bölgesel kolluk kuvveti gibi davranmaya başladığına dair haberleri epeydir alınıyordu. Kendilerine “Öz Savunma Gücü” adını veren bazılarının yol kesip kimlik kontrolü yaptıklarını, piknikte eğlenen bazı gençleri sorgulamaya kalktıklarını, hatta dövüp arabalarını yaktıklarını, ormana giden köylülerin önünü kesip ağaç kesme izninin bundan böyle PKK’dan alınacağını hatırlattıklarını daha önce de duymuştuk. Cizre olayı yeni bir sinyal oldu. Anlaşılan o ki, bazıları silahların bırakılıp demokratik siyasete geçilmesini, Kürt bölgesinin PKK'nın (ya da PKK artıklarının) hâkimiyet alanı haline gelmesi; adı konulmamış bir "kurtarılmış bölge" yaratma fırsatı olarak anlıyordu. Normalleşme sağlandıktan sonra da, PKK'nın bölgedeki prestijinden (ve aynı zamanda yıllar yılı yarattığı korku ve panikten) yararlanarak özerk bir konum elde edebileceklerini sananlar fiilen harekete geçiyordu” tespitleri gerçeği yansıtıyordu.

GKB Sn. Necdet Özel'e anlamlı bir mektup yazılıyordu!

Emekli Öğ. Kd. Alb. Candan Yıldızhan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’e bir mektup yazıyor bir suretini de Arslan Bulut’a gönderiyordu:

“Sayın ‘Özel’ Orgeneralim;

   Ülkemizin ve milletimizin bölünmez bütünlüğüne kast içinde olduğu her eylemi ve beyanı ile açık olan terör örgütü tarafından 20 Haziran 2013 tarihinde Hakkâri ili Yüksekova ilçesi İkiyaka Dağları’ndan Asayiş Kolordu Komutanınızın da içinde hazır bulunduğu komuta kontrol helikopterine ateş açılmıştır. Ancak makamınızca bu durum karşısında kamuoyuna sadece; ‘kaçınma manevrası yapılarak ateş bölgesinden süratle uzaklaşıldığı’ şeklinde bir açıklama ile yetinilmiş ve adeta teröristlerden kaçıldığı beyan edilmiştir. Makamınızca bölücü teröristlere yönelik meşru müdafaa hakkını kullanacak bir irade ve kararlılık sergilenememiştir.

   Kamuoyu, mevcut iktidarın icraatlarına yönelik demokratik (görünümlü kaotik N.G.) eylemler ve bunlara yönelik hükümetin sergilediği hukuk dışı tepkilerle meşgul olurken; bölücü terör örgütü ve uzantısı oluşumlarca Güneydoğu Anadolu Bölgesi ‘Kuzey Kürdistan’ olarak ilan edilmiştir. Bu doğrultuda Diyarbakır’da ‘Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’ adı altında düzenlenen konferansa ve bu konferansta alınan bölünme kararlarına makamınızca kör ve dilsiz kalınmak suretiyle bir anlamda onay verilmiştir.

   Şırnak’ın Cizre ilçesinde bölücü teröristlerce ‘Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi’ adı altında sözde ’asayiş’ birimleri oluşturulmasına; yol kesip, kimlik kontrolü yapmalarına kayıtsız kalmak suretiyle, bölünmeyi realize ve sembolize eden bu girişimlere makamınızca daha etkin tedbirler beklenmektedir.”[3]

Erdoğan’ın açılım safsatasına meşruiyet kazandırmak için “Erbakan’ın da Apo ile görüşmeler yaptığı” iddiaları tam bir sahtekârlıktı. KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık ağzıyla bu tür yalanlar yayılıyordu. Böylece eli kanlı terörist başlarının sözleri tarihi kanıt ve hukuki tanık muamelesi görüyordu!

İsmail Nacar’ın Sapla Samanı Karıştırması ve Gerçeği Saptırması:

Bir zamanlar koyu ülkücü olan ve Gladyonun gizli güdümünde olduğu sonradan anlaşılan “Milliyetçi komando” teşkilatını kuran; üniversite tarih bölümünde okumuş, ama İslami konulara da ilgi duymuş birisi olan; haklı olduğu yanları bulunsa da, tasavvuf ve tarikat gerçeğine kökten düşmanlığının altında Malatya’da yaşayıp ölen rahmetli Sait Çekmegil’in etkisi sırıtan; ve bazı merkezlerin kendisine bilgi sızdırıp “reklam ajansı” gibi kullandıkları anlaşılan; çok sığ ve sınırlı dini bilgisine rağmen, âlimlik ve bilgiçlik havası atan İSMAİL NACAR, bir TV kanalına çıkarılıp (Fatih Altaylı’ya) şunları söylüyordu:

“Sağ veya sol, her iktidar ABD’ye yaranmak ve yaslanmak ihtiyacını duymuştu. Ama Erbakan’da bu yoktu…” (Zaten bu milli, haysiyetli ve cesaretli tavrı yüzünden hedef tahtasına konmuştu.)

“PKK’yı tasfiyeye ABD’nin karar verdiği anlaşılıyordu. Ve bu konuda AKP’ye destek veriyordu.” (Doğru, çünkü PKK siyasallaştırılıp, kandilden Meclise taşınıyordu. Ve 2. İsrail olacak Büyük Kürdistan projesinde, BOP Eş başkanı olarak Recep Bey ve ekibi, taşeron olarak kullanılıyordu)

Ve İsmail Nacar:

“AKP çok akıllı bir dış politika izliyor, içte ve dışta hayranlık kazanıyor” diyerek açıkça AKP yalakalığı ve tabi Siyonizm'in propagandasını yapıyordu.

Sn. Nacar, bütün bu girişlerden ve “rüşveti kelam” cinsinden sözlerinden sonra asıl içindekini kusuyor ve Erbakan Hoca'yı “Abdullah Öcalan’la görüşme imkânları arayan Başbakan” olarak göstermek için:

   Yanlışlarla doğruları harmanlıyor.

   Kendi yorumlarını yaşanmış gibi aktarıyor.

   Hayallerle hakikatleri karıştırıyordu.

“Bizi alıp Başbakan’a (Erbakan Hoca’ya) götürdüler. Biz; ordu, MİT ve diğer ilgili devlet kurumlarıyla ve koalisyon ortağı (Tansu Çiller Hanımla) konuşup ortak bir karar alınmış olarak, benden: “Öcalan’la devlet arasında aracı olmamın isteneceğini” beklerken, Erbakan dönüp:

“Madem gelmişsin, onlarla görüşürsen söyle, derhal silahı bırakıp teslim olsunlar, yoksa çok pişman ve perişan olacaklar!” anlamında şeyler söyleyince, şaşırıp kaldım..”

İtirafıyla İsmail Nacar; Başbakan Erbakan’ın ve devlet organlarının, “APO’ya özel elçi sıfatıyla ve gayrı resmi özel arabulucu rolüyle” kendisinin muhatap olacağını umarken… Veya malum merkezler, onu bu yönde doldurup kurgulamışken... Erbakan Hoca’nın böylesine ferasetli ve haysiyetli tarzı ve devlet adamlığı tavrı karşısında hayal kırıklığına uğruyor ve haddini hatırlıyordu. Yani Hoca, dış güçlerin ve işbirlikçi çevrelerin hazırladığı basit ve fasit senaryoları, böyle bir manevrayla boşa çıkarıyordu!..

Faiz Lobileriyle AKP+Cemaat ortaklığı!

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Barzani’ye biat sunmaya ve Irak’tan koparılan Kürdistan’a fiili resmiyet kazandırmaya yönelik Erbil ziyaretinde: “PKK ile girişilen barış süreci için, Kürtlerin tatmin, Türklerin ise ikna edilmesi” gerektiğini söylüyor ve baklayı ağzından çıkarıyordu. Böylece birçoğu Sabataist-Mason kökenli ve resmen KCK’li, gerisi de Cemaatçi ve İslamcı geçinen AKP hizmetçisi olan “Akil Adam”ların ne maksatla oluşturulduğunu da itiraf ediyordu.

Nafiz Can Paker kim oluyordu?

Doğu Anadolu Bölgesi Akil Adamlar heyeti başkanı Nafiz Can Paker 1942 İstanbul doğumludur. Mesleği makine mühendisi, yönetici ve sivil toplumcudur. Can Paker, sırasıyla Robert Koleji, Berlin Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Columbia Üniversitesi'nde okumuş, Yıldız Üniversitesi ve Columbia Üniversitesi'nde lisansüstü ve doktora talebesi olmuştur.

TÜSİAD, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, TESEV gibi genellikle Sabataist (Yahudi dönmeleri)nin güdümündeki ve Masonların denetimindeki birçok sivil toplum kuruluşunun yönetiminde yer alıyordu.. Robert Kolej Mütevelli Heyeti, Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti, ENKA Okulları Danışma Kurulu üyeliği gibi görevler üstleniyordu. Ayrıca Yahudi spekülatör George Soros tarafından kurulan Açık Toplum Enstitüsü Türkiye Danışma Kurulu üyeleri arasında bulunuyor ve danışma kurulu başkanlığı yapıyordu.

Can Paker uzun yıllardır politika ile ilgileniyor, bir dönem Deniz Baykal’ın danışmanlık görevini de üsleniyordu. Politik olarak liberal-demokrat çizgide olduğu biliniyordu. Can Paker; Sabataist ailelerin kurduğu Şişli Terakki Lisesi Yönetim Kurulu üyesi olan kuzeni Lütfü Paker’in kız kardeşi Mihriban Paker ile evli bulunuyordu. Mehmet Barlas'ın gazeteci eşi Mecbure Canan Barlas’ın ağabeyi oluyordu. Ayrıca Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyeliği yapıyordu.

Can Peker’in de içinde bulunduğu TÜSİAD’çılar Erbakan’ın demokratik seçimler ve usullerle kurduğu Refah-Yol’u yıkmaya çalışıyordu.

Fetullahçı Bülent Arınç’ın Gaby Levy ile yakınlığı!

1860 yılında Suriye’den Alanya’ya kaçan Kripto Sebatay Ahmet Neşşar’ın (Denizli Milletvekili Ahmet Uğur Neşşar’ın Dedeleri mi?) Kızı Raziye’nin, Bergama dönmelerine gelin gitmesiyle doğan kızı Sevdiye Hanım’ın nesi olduğunu, Bülent Arınç’a sormak lazımdı. Bu Bergama Yahudileri, İsrail Büyükelçisi Levi’nin ve CHP Manisa Milletvekili Mason Şahin Mengü’nün de ortak akrabaları mıydı!? Ve Sn. Bülent Arınç’ın oğlunun düğününe İsrail Büyükelçisi Levi’nin şeref konuğu gibi katılması, acaba derin bir akrabalık bağı mıydı, yoksa sadece siyasi bir gönül yakınlığı mıydı?[4]

AKP ve Cemaatle İlgili Tenkitlerimiz milli ve manevi mesuliyetimiz icabıdır

Hem karşılaştığımızda, hem telefon konuşmalarımızda:

   Hükümete ve Cemaate haksız yere saldırdığımızı ve hayırlı hizmetlerini hesaba katmadığımızı

   Milli Görüşçülükle Atatürkçülüğün asla uyuşmadığını ve bu nedenle gereksiz ve temelsiz iddialara kalkıştığımızı

   “Adil Düzen”in, içi doldurulmamış sloganik bir söylem olduğunu, böylesi hamasi ve hayali projelerle, reel bir sistem olan “Küresel Düzen”in karşısına çıkılamayacağını

   “Siyonizm’in yakında çökeceği ve Adil Düzen’in hâkimiyeti” konusunda insanları boşuna umutlandırdığımızı

Hatırlatıp bizi uyaran, hatta yumuşak şekilde “fesatçılıkla” suçlayan dostuma, önce hakkımızdaki duygu ve düşüncelerini açıkça paylaştığı ve “paylar gibi” davransa da, arkamızdan konuşmadığı için, tebrik ve takdirlerimi sunuyorum. Ayrıca, bu konulardaki gerçeklerin açıklanmasına vesile oldukları için de kendilerine teşekkür ediyorum.

Öncelikle bizi tenkit, hatta tahkir ettikleri hususlardaki kanaat ve gayretlerimizin, öyle kendi kafamızdan ve kuruntularımızdan kaynaklanan “saplantı ve saptırmalar” olmayıp, Kur’an-ı Kerim ayetlerinin ve Hadis-i Şeriflerin açık buyruklarına, geçmişteki ve günümüzdeki ilim ve irfan erbabının beyanlarına dayandığını, Müslümanların ve insanlığın ihtiyaçlarını karşılamayı ve bu zillet ve sefaletten kurtarmayı amaçladığını, özellikle belirtmek istiyorum.

AKP Hükümeti ve Fetullah Gülen Hareketi ise, ettikleri hizmetler, verdikleri hezimetlerin yanında hiç kalan oluşumlardır. Kur’an’ın günah-sevap kefesinde ve vicdan terazisiyle tartıldığında korkunç tahribatları ortaya çıkmaktadır!

Cemaat:

   Sözde değil, ama fikren ve fiilen Kur’an’ın şeriat hükümlerini ve İslami adalet ölçülerini gereksiz saymakta

   Haçlı emperyalistlere ve Siyonist Yahudilere yaranmak hatırına, Kelime-i Şehadet’in “Muhammedün Resulüllah” rüknünü bile kaldırmakta

   “Dinler Arası Diyolog” safsatasıyla, batıl ve bozuk felsefelerle İslamiyet’i karıştırıp-barıştırıp yozlaştırmakta

   ABD ve AB’nin Müslümanlara ve mazlum insanlığa yönelik işgal ve sömürülerine taşeronluk yapmakta

   Zalim ve kâfir odakların cinayet ve rezaletlerine mazeret ve meşruiyet uydurmakta

   Cihat (Devlet ve hâkimiyet) ruhu köreltilip, küresel emperyalizmin dindar ve demokrat gönüllüleri haline getirilmiş bir nesil hazırlamakta

   İslami temellere ve insani hedeflere odaklı saf ve sağlam hareketleri körletip kısırlaştırmaktadır.

Bu Milli ve manevi tahribatlarını kesin belgelerle anlattığımız 900 sayfalık “Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık” kitabımıza bir satır itiraz bile yapılamamıştır. Açtıkları mahkemeler de bizim lehimize sonuçlanmıştır. Ve yine 1200 sayfalık “Cumhuriyet Türkiye’sinde Nifak Hareketleri” kitabımız, bunların sapkınlık bataklığını ve karanlık bağlantılarını ortaya koymaktadır.

Rahmetli Erbakan’ı önlemek için diğer İslamcı hareketler desteklenip öne çıkarılmıştır:

Yıllardır dile getirdiğimiz ve dikkat çektiğimiz bir gerçek var:

Kendi sinsi sömürü saltanatlarını yıkacak, adil ve asil bir devrim yapacak beyin ve becerinin sahibi Erbakan olduğunu fark eden Siyonist şeytanlar ve masonik maşalar: Milli Görüşü etkisiz kılmak ve desteksiz bırakmak üzere:

a-  Diğer “dindar ve muhafazakâr” partileri cilalayıp parlatmaya başladılar.

b-  O güne kadar “gerici ve tehlikeli” gördükleri bazı İslami hizmet ve hareketleri gündemine alıp öne çıkardılar.

c-  Eski “Akıncı”lardan “şeriatçı”lardan birkaç kişiyi ayartıp vitrine koydukları “İrancı, Hizbullahçı, İBDACI” gibi Radikal İslamcı terör hareketlerini, Milli Görüş’ün bir uzantısı gibi takdime çalıştılar.

d-  Bunlar işlettikleri vahşet ve dehşet görüntüleriyle ürküttükleri toplumu; “Ilımlı İslam”ın temsilcisi Fetullah Gülen’e ve AKP’ye yöneltmeyi başardılar.

e-  Daha önce Özal hareketini de bu amaçla, yani Erbakan’dan kurtulmak hesabıyla ve “O’nun bir devamı” propagandasıyla iktidara taşıyıp, ekonomik, sosyal ve siyasal büyük tahribatlar yaptılar.

f-   Milli Görüş partilerini parçalamak ve Erbakan’ı suçlu ve sorumlu konuma düşürecek yanlışları yaptırmak üzere de, Hoca’nın yakın çevresine “kendilerine yatkın” adamlarını soktular…

Suriye’nin karıştırılması ve büyük hesaplaşmanın yaklaşması

Maalesef, ülkemiz ve milletimiz belki de tarihin en sinsi ve tehlikeli bir sürecini yaşamakta, parçalanma ve dağılma aşamasına dayanmış bulunmaktadır. Rahmetli Erbakan Hoca’nın ifadesiyle “Artık toprak ayaklarımızın altından kaymaya başlamıştır” Bir ruh için beden ne ise, bir millet için de vatan aynı konumdadır. Vatanı işgal edilen veya bölünüp başka güçlerin güdümüne giren bir toplum: Hürriyet ve huzurunu, namus ve onurunu ve haysiyetli millet şuurunu kaybetmiş olacaktır.

   Bugün İsrail’i kurmak ve Siyonizm’in Dünya hâkimiyeti hedefine kavuşmak üzere BOP istikametinde ve böylesine yabancı ve Türkiye’yi de yıkıcı bir projede, dış odaklarca Başbakanımıza verilen eşbaşkanlık sayesinde:

1-   Irak fiilen üçe parçalanmıştır.

2-   Libya NATO tahribatıyla ikiye ayrılmıştır.

Yorum Yaz