Kasım 23 06:04

ARINÇ VE ERDOĞAN’IN “ÖZGÜL AĞIRLIĞI” VE BARZANİ BORAZANLIĞI

ARINÇ VE ERDOĞAN’IN “ÖZGÜL AĞIRLIĞI” VE BARZANİ BORAZANLIĞI

ARINÇ VE ERDOĞAN’IN “ÖZGÜL AĞIRLIĞI” VE BARZANİ BORAZANLIĞI

Bir zamanlar Barzani şu tehditleri savurmuşlardı: “Türkiye Kerkük’e karışırsa, biz de Diyarbakır’a karışırız!” Recep Bey ise ona karşı: “Barzani muhatabım değil, haddini aşıyor; bu lafların altında kalıp ezilir. Bizim kim olduğumuzu tarih bilir, biz aşiret değiliz. Barzani (PKK) terör örgütüne yataklık yapıyor, bunun bedeli çok ağır olur”  şeklinde çıkışmıştı.

Şimdi ise resmi devlet töreniyle, büyük bir hürmet ve muhabbetle, hem de Diyarbakır’da karşılanıp ağırlanmaktaydı. BDP’nin bu ziyarete karşı çıkması ise, talimatla verilen rol icabıydı ve “hıyanete meşruiyet kazandırma” amaçlıydı. Toplum bu tiyatrolarla avutulup oyalanırken Türkiye adım adım karanlık bir mecraya doğru kaydırılmaktaydı.

Peşmergeler resmen NATO’ya çağrılmıştı!

İşgal ve kaos oluşturarak Türkiye’ye sorunsuz sınır komşusu bırakmayan Batı, Suriye’nin kuzeyindeki PYD’nin özerk yönetim kurma çalışmalarını gizlice desteklerken, Kuzey Irak’ta her geçen gün güçlenen Barzani Peşmerge Bakanlığını ilk defa NATO konferansına davet ederek ‘resmen’ destek sağlanmıştı. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Peşmerge Bakanlığı, ilk defa NATO tarafından düzenlenen uluslararası bir konferansa çağrılmıştı. Peşmerge Bakanlığı Sözcüsü Cebar Yaver, Belçika’nın başkenti Brüksel’de başlayan ve iki gün sürecek konferansta Kürt bölgesinin askeri gücünü temsilen katılacaktı. Peşmerge Bakanlığı’nın resmi internet sitesinden yapılan açıklamaya göre birçok ülkeden askeri komutanların katıldığı konferansta, “NATO’nun Ortadoğu ve Afrika’daki rolü, terörle mücadele ve NATO ile Federal Irak’ın ilişkileri” konuları ele alınacaktı. Konferansın Irak oturumunda özellikle son zamanlarda ülkede yaşanan şiddet olaylarının ve bunları önlemeye yönelik çözüm önerilerinin masaya yatırılacağı açıklanmıştı.

ABD masalları!       

PYD’nin Suriye’de özerk yönetim kurma çalışmalarını gizlice desteklerken, bir taraftan güya ‘endişeli olduğunu’ öne süren ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Psaki, “Suriye’de bağımsız bir Kürt bölgesi ilan etme çabalarına dair haberlerden kaygı duymaktayız. Politikamız daima Suriye’nin birliğini ve toprak bütünlüğünü, birleşik bir Suriye’yi destekleme yönünde oldu” açıklamasını yapmıştı. ABD olarak politikalarının güya “Suriye’nin birliğini ve toprak bütünlüğünü, birleşik bir Suriye’yi destekleme yönünde olduğunu” iddia eden Psaki, bu noktada Kürt Ulusal Konseyi’nin Suriye Ulusal Koalisyonu’na katılmasını olumlu bir işaret olarak gördüklerini vurgulamıştı.

4 ülkenin askeri ataşesi Hakkâri’de ne aramaktaydı?

Kanada, Hindistan, Güney Afrika ve Avustralya'nın askeri ataşelerinin, çözüm süreci kapsamında Hakkâri’ye gitmeleri kamuoyundan niye saklanmıştı?  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından başlatılan çözüm süreci kapsamında kentteki yetkililerden bilgi almak ve çeşitli konularda görüş alışverişinde bulunmak üzere Hakkâri’ye gelen Kanada Askeri Ataşesi Albay Christopher Kilford, Hindistan Askeri Ataşesi Albay Anil Pundir, Güney Afrika Askeri Ataşesi Albay Shawn Wright ve Avustralya Askeri Ataşesi Albay Jim Burns, ilk olarak Vali Necmettin Kalkan'a uğramışlardı. Basına kapalı gerçekleşen görüşmenin ardından Hakkâri Belediyesine geçen ataşeler, Belediye Başkanı Fadıl Bedirhanoğlu'yla buluşmuşlardı.

Hakkâri’deki temaslarıyla ilgili özel toplantılar yaptıklarını belirten ataşeler, gezileriyle ilgili herhangi bir açıklamada bulunmayacaklarını söylemeleri kafaları karıştırmıştı. Recep Erdoğan Diyarbakır’da Barzani’yi ağırlarken İsrail’e yakınlığıyla tanınan bu ülkelerin askeri ataşeleri Hakkâri’de ne aramaktaydı?

Barzani gelmeden önce Biden’le görüşüp talimat almıştı.

16 Kasım 2013 Cumartesi Diyarbakır’da Başbakan Erdoğan’la kritik bir görüşme yapan Barzani, gelmeden önce sürpriz bir şekilde ABD Başkan Yardımcısı ile telefonda görüşüp bu ziyaretle ilgili özel talimatlar almıştı. Barzani’nin Erdoğan’dan hemen önce Biden’le görüşmesi anlamlıydı ve önemli bir ayrıntıydı.

ABD Başkan Yardımcısı Yahudi Joe Biden Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani ile telefonda görüşmesi ne anlam taşımaktaydı? Biden’in bu görüşmeyi, Barzani ile hafta sonu Başbakan Recep Erdoğan’la görüşmesinden önce yapması üzerinde nedense durulmamıştı. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, Biden ve Barzani’nin görüşmede güya “Irak’ın güvenlik meseleleri ve terör ağlarını tecrit etmek için Erbil ile Bağdat arasında yakın koordinasyon ihtiyacı” üzerinde konuştukları açıklanmıştı. Açıklamada, Biden’in, ABD’nin El Kaide’ye karşı Irak ile ortaklık kurmaya olan bağlılığını vurguladığı Barzani’yi Irak’ın yaklaşan Parlamento seçimlerinin idaresine yönelik yasanın geçirilmesinden dolayı kutladığı hatırlatılmıştı. Beyaz Saray açıklamasında, Biden ve Barzan’nin, Irak’ın Türkiye de dâhil olmak üzere komşularıyla ilişkiler inşa etmede sağladığı önemli “ilerlemeleri”(!) de ele aldığı hatırlatılmıştı.

Reuters Haber Ajansı’nın iddiasına göre: AKP hükümeti Barzani’yle çoktan anlaşmıştı!?

Bağdat'ı hiçe sayarak Barzani'yle masaya oturan AKP'nin, milyarlarca dolarlık petrol ve doğalgaz anlaşması imzaladığı ve ABD’nin de bunu onayladığı yazılmıştı. Türkiye’nin, Bağdat'ın tepkisine rağmen Kuzey Irak'la milyarlarca dolarlık petrol ve doğalgaz işbirliği anlaşması imzaladığı yazılmış, ama Türk yetkililerinden konuyla ilgili herhangi bir açıklama yapılmamıştı. Reuters'a bilgi veren bürokratlar ve görüşmelere yakın kaynaklar, varılan mutabakatta hem petrol hem de doğalgaz konularının olduğunu ve bu çerçevede Kuzey Irak'ın günlük petrol ihracatının ilerleyen dönemde 2 milyon varile ulaşırken, başlangıçta Türkiye'ye yılda 10 milyar metreküp doğalgaz akışının sağlanacağını açıklamıştı. Türkiye ile Kuzey Irak arasında son dönemde enerji konusunda atılan adımlar Ankara ve Bağdat arasında gerilime yol açmıştı. Merkezi Irak hükümeti Kuzey Irak yönetimi ile kendisinden bağımsız projeler üretmesine tepkisini Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız'a 4 Aralık 2012'de tarihinde hava sahasını kapatarak göstermeye çalışmıştı.

Reuters'ta yer alan habere göre, görüşmelere yakın bir kaynak, "Anlaşmanın dört ana ayağı doğalgaz, petrol, sahalar ve boru hatları. Bunların hepsinin teknik müzakereleri yapıldı. Ana konularda yüzde 100 anlaşma sağlandı. Geriye kalan bazı detaylar da haftalarla ifade edilecek bir zamanda tamamlanacak" ifadelerini kullanmıştı. Ekim ayında İstanbul'a gelen Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) Başbakanı Neçirvan Barzani de her iki tarafın da anlaşmanın ana hatlarını kabul ettiğini ve ikinci bir petrol ve gaz boru hattı için teknik ayrıntılar üzerinde konuştuklarını hatırlatmıştı.

Mesut Barzani, deneyimli, sinsi ve tehlikeli bir uluslararası siyasi figürandır ve ABD Yahudi Lobilerinin ve İsrail’in özel adamıdır. Kendisini, Kürtler aleyhine yazılmış bir senaryonun parçası konumuna düşürmeye asla yanaşmayacaktır. Siyonist odakların güvenilir adamı olan “Barzani’ye karşı Türk istihbaratının Abdullah Öcalan’ı sahaya sürdüğü” şeklindeki iddiaları da hesaba katmalıdır. Batının çıkarları tüm bölgeyi etkileme kapasitesine sahip barış sürecinin; (Türkiye’nin bölünmesinin), doğrudan Kürt muhataplarının ‘ortak projesi’ haline getirilmesine bağlıdır. Bu da İmralı, Kandil ve BDP’nin tatmin edilmesiyle yakından alakalıdır. Bu bağlantıya artık Suriye PKK’sı (PYD) ve Rojava da katılmıştır. PYD, “Kuzey Suriye Federe Devletini”, Kamışlı toplantısında resmen açıklamıştır. Salih Müslim, bunun bağımsızlığın ilk adımı olduğunu vurgulamıştır.

Başbakan Erdoğan, 6 Ağustos 2007’de Irak Başbakanı Nuri el Maliki’nin Türkiye ziyareti öncesinde yaptığı açıklamada; “Irak Cumhurbaşkanı ve Başbakanı ile görüşürüm. Herhangi bir aşiret lideriyle görüşmem. Barzani veya bir başkasıyla bir arada olmayacağım. KDP, PKK’yı desteklemektedir” sözüyle çizgisini belirlemiş olmasına rağmen, ABD’nin Irak’ı terk ettiği 2011’den itibaren Nuri El Maliki’nin hızla Tahran’a yakınlaşması ve Türkiye’yi dışlayıcı politikaların içerisinde yer alması, Erdoğan Hükümeti’nin Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’yle daha sıcak bir yaklaşım içerisine girmesine yol açması, dış güçlerin planıdır.

19 Kasım 2011’de idamla yargılanan Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık el Haşimi’nin Türkiye tarafından korumaya alınması, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 1–2 Ağustos 2012’de Erbil ve Kerkük’ü ziyaret etmesi, Türkiye ile Irak arasındaki ilişkileri kopma noktasına taşımıştır. Benzer şekilde, Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile Irak Hükümeti arasında yaşanan gerilim, Türkiye-Kuzey Irak ilişkilerinin doruk noktasına çıkmasına vesile olmuştur.

AKP Hükümeti ile KDP’yi yüz yüze (vis-à-vis) getiren Irak’taki politik gelişmeler, Mesut Barzani’yi bir aşiret lideri olarak tanımlayan ve kendisiyle görüşmeyeceğini 2007’de beyan eden Başbakan’ın geri adım atmasına neden olmuştur. Oysa Diyarbakır’da Başbakan Erdoğan’ın yanında yer alan Mesut Barzani’nin aslında 2007’deki görev ve sıfatı ne ise, bugün de aynıdır.

Bugün, Kuzey Irak’ta Türkiye’nin çoğu Fetullahçılara ait on yedi okulu, beş bankası, altı yüz inşaat firması ve binlerce çalışan insanı bulunmaktadır. Bugün Türkiye’nin 27 milyar dolarlık Ortadoğu ihracatının önemli bölümünü Irak oluşturmaktadır. 2012’de Türkiye’den Irak’a yapılan 10.756.777 milyar dolarlık ihracatın yaklaşık yüzde yetmişini Kuzey Irak Kürt Bölgesi’ne yapılan ihracat oluşturmaktadır. Türkiye’nin bu bölgeye olan ihracat hacmi, ABD’ye yapılan 5.478.447 milyar dolarlık ihracat hacminden daha büyük rakamlara ulaşmıştır.

Son günlerde Rojava olarak adlandırılan Kuzey Suriye’de yaşanan çatışmalar ve mevzi kapma yarışları, Irak’taki terör olaylarının hızlı tırmanışı, Türkiye ve Kuzey Irak’taki tüm denklemleri altüst edebilecek etkenler olmaktadır. İşte bu noktada Mesut Barzani ve Erdoğan yakınlaşması da zorunlu bir tavırdır” diyen Doğan Bekin’in, bu gelişmelerin tesadüfen mi, yoksa ABD’nin stratejik projeleriyle mi meydana geldiğini yazması lazımdı.

Bülent Arınç’ın “Özgül Ağırlığı” Kaç Gramdı?

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, son öğrenci evi tartışmasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la farklı düşündüğünü ve “ofsayda düştüğünü” açıklamış ve dolaylı da olsa bir özür beklediğini imaya çalışmıştı. Başbakanla “neredeyse” ipleri kopardığı sanılmıştı ama o tıpış tıpış Diyarbakır gezisine katılmıştı. Oysa Başbakan Erdoğan, Bülent Arınç’ı ilk kez ofsaytta bırakmamıştı. Hatırlayınız: Bülent Arınç Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep Güven’in “Dağda ölen PKK’lıya ağlamayan insan olamaz” sözlerine destek çıkmış ve “Şahsi takdirlerimi sunuyorum” diye hava atmıştı. Başbakan Erdoğan ise Arınç’ın ardından “Askerlerimizi öldüren teröristlere ağlamayız. Bu böyle.” diye uyarmıştı. 

Açlık grevleriyle ilgili olarak BDP’nin samimiyetine güvendiğini söyleyen Arınç’ın sözlerine Başbakan Erdoğan Trabzon’dan tam tersi yönde bir değerlendirme yapmıştı.  Erdoğan ise “Bu açlık grevleriydi, ölüm oruçlarıydı bunlar şantajdır, bunlar blöftür, bunlar şovdur. Şimdi de milletvekilleri yapıyorlarmış. Ne yapıyorlarsa yapsınlar. Bizim görevimiz bellidir. Biz sağlıkla ilgili gerekli müdahaleyi yaparız” diye çıkışmıştı.

 6. İdari Mahkemesi’nin, Taksim Topçu Kışlası projesine karşı açılan davada yürütmeyi durdurma kararı vermesiyle ilgili Bülent Arınç, mahkeme kararını isabetli bulurken Başbakan Erdoğan kararın aceleyle alındığına işaret ederek, mahkemeye itiraz edeceklerini açıklamıştı. Erdoğan, bir gazetecinin, “Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Türkiye ve İsrail’in facianın veya saldırıların durdurulması konusunda görüşmesi lazım” yönünde bir açıklaması oldu.” hatırlatması üzerine “İsrail ile kim görüşecek? İsrail ile şu anda görüşebilecek en ideal yer BM Güvenlik Konseyi’dir. Bir de İsrail ile münasebetleri yerinde olan ülkeler görüşmelidir. İsrail ile görüşme noktasında herhangi bir bağlantımız yok” diyerek dolaylı azarlamıştı.

     Başbakan, Arınç’ın 17 Haziran’daki “Öcalan’a ev hapsi tartışılabilir” açıklamasına basın önünde tepki gösterip yalanlamıştı.

     Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Özel yetkili mahkemelerin yerine terör mahkemelerinin gelmesiyle ilgili bir çalışma yaptıklarını açıklamış Bülent Arınç ise farklı bir görüş ortaya atmıştı. Sonuçta özel yetkili mahkemeler kaldırılmıştı, Atalay’ın bu görüşleri, Erdoğan’ın değerlendirmelerini yansıtmaktaydı.

     “Biat edilecek bir insan varsa, bunu benim Erbakan Hoca’ya yapmam lazımdı. Ben biat etmedim, edilseydi ona ederdim. Bunun için Recep Tayyip Erdoğan’a da biat etmemiş adamım.” diyen de yine Bülent Arınç bu sözleriyle de yalatılmıştı.

Evet, bunların özgül ağırlığı da, özgüveni ve saygınlığı da, işte bu kadardı.

Bülent Arınç’ın Perde Arkası!

Şimdi 2009’un Aralık ayı ortalarına dönelim ve Bülent Arınç’a “suikast” girişimini hatırlayalım.

Bugün açıktan patlayan derin kavganın okyanus ötesi boyutlarını anlayabilmek için o günleri iyi anlamak lazımdır. Dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, karargâhtaki tüm asker hâkimlerin “kanuna aykırı” itirazlarına rağmen AKP Hükümetinin ‘Kozmik Oda’ya girmesine, “engelliyor görüntüsü vermemek” gerekçesiyle müsaade etmişti. ‘Kozmik Oda’da, o günlerde neyin arandığına dair bir sürü haber ve iddia ortaya atılmıştı.

‘Kozmik Oda’ operasyonunun en önemli gerçeği ise şuydu; Amerikalıların Kuzey Irak’taki bütün pisliklerini tespit eden Özel Kuvvetler Komutanlığı, görüntülüler de dâhil belgeleri arşivleyip saklamıştı. Amerika’nın, PKK’ya ve Barzani’ye verdiği destekleri de kayda almıştı. Amerika da bunun farkına varmıştı. Nasıl mı?.. Hatırlarsınız, emekli Orgeneral Edip Başer’in istifası ile sonuçlanan ABD-Türkiye arasında PKK ile mücadele komisyonu vardı. Son görüşmelerin birinde Türkiye Özel Koordinatörü Edip Başer, Amerikalı muhatabı emekli Orgeneral Joseph Ralston’un önüne çok önemli bir belge koymuştu. Tabiri caizse bu belgenin karşısında ABD’li general şaşırıp kalmıştı. Sonra da “Bülent Arınç’a suikast” senaryosu ile Genelkurmay’ın ‘Kozmik Oda’sına dalmışlar ama havalarını alıp artlarına baka baka çıkmışlardı.

Recep Erdoğan ile Fetullah Gülen cemaati arasında en kritik zamanlarda Bülent Arınç, hem elçilik hem de arabuluculuk yapmışlardı. Recep Erdoğan’ın yakın çevresinden edindiğimiz bilgilere göre; Başbakan özellikle en son Gülen görüşmesi ile ilgili Bülent Arınç’ın kendisine tam bilgi aktarmadığı, hatta yanılttığı kanaati taşımaktaydı. Ve hatta AKP kulislerinde, Erdoğan’ın kendisine yakın çok önemli bir bürokrata, Bülent Arınç’ın kimlerle görüşüp ne yaptığının daha yakından izlenmesi için talimat verdiği konuşulmaktaydı.[1] 

Ülke gündemine dair bazı konularda yaptığı açıklamalar Başbakan Erdoğan tarafından tekzip edilen ve son olarak da öğrenci evleri konusundaki açıklamasıyla Başbakanla ters düşen Bülent Arınç uzun yıllar emek verdiği siyaset arenasından çekilme sinyali bir sızlanma ve nazlanma mıydı, yoksa yeni bir oluşum hazırlığı mıydı?

Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, aktif siyasete son vermenin ya da noktalamanın bütün siyasetçiler için geçerli olduğunu açıklamıştı. Arınç’ın “artık aktif siyasete son vermek gerektiğine inanıyorum. Her siyasetçinin belli bir zamanda aktif siyaseti noktalaması ya da ara vermesi gerekiyor.” sözleri hala tartışılmaktaydı.

AKP'den Arınç'a sansür mü uygulanmıştı? Bülent Arınç, Erdoğan'a sitem edince ortalık karışmıştı. İddialara göre AKP, Bülent Arınç'ın konuşmalarının yayınlanmaması için medyaya müdahaleye kalkışmıştı. Ankara'da özellikle de muhalefete yakın kulislerde dolaşan iddialara göre AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik, bizzat devreye girmiş ve özellikle haber kanallarından olayın büyütülmemesi ricasını aktarmıştı.

Arınç Guruba katılmamış ama Diyarbakır Heyetine katılmıştı

Başbakanın “kızlı erkekli öğrenci evlerine müdahale edeceğiz” açıklamasını yalanlayan, ancak Başbakanın sözlerinin arkasında durması üzerine şaşkınlaşan Bülent Arınç, TRT ekranlarında açıkça Başbakanın tavrını yanlış ve sakıncalı bulmuşlardı. Arınç “Kızılcahamam kampında duyduklarımı söyledim dedi. Ben bildiklerimi söylerken yanlış yapmadım Başbakan da öyle bir şey demedi. Ama daha sonra ben sözlerimin arkasında dururum dedi ve tezatlık oluştu. Başbakanın sözlerinden ben sorumlu değilim. Bu çelişkinin sebebi ben değilim” diye sızlanmıştı. Ancak “özgül ağırlığı” gereği çok çabuk yumuşayan Arınç, Diyarbakır’da Yahudi Barzani’yi ağırlama şerefinden mahrum kalmamışlardı.

Fetullah Gülen, herkül.org sitesinde: Dershaneleri kaldırmaya çalışanların, bu hizmet hareketinin kökünü kurutmayı amaçladıklarını belirtip, onları (Erdoğan’ı ve kurmaylarını) Firavun’a, Karun’a ve Samiri sapkınına benzetip uyarmışlardı. Daha sonra biraz sıkıştırılınca, bu çıkışlarının da arkasında mertçe duramamış, “Kim üstüne alınırsa kendi hatasıdır” gibi demagojilere sığınmıştı.

Zaman yazarı Hüseyin Gülerce dershanelerin dönüştürülmesiyle ilgili: “Akıl alacak gibi değil. Nereden bakarsanız bakınız, eğitim-öğretim anlayışı, serbest teşebbüs hürriyeti, demokrasi, insan hakları ile kısacası hiçbir şekilde izah edemeyeceğiniz bir gayretle karşı karşıyayız. AK Parti hükümetinin 11 yıllık demokratikleşme iradesiyle çelişen, vesayet zihniyeti ile örtüşen bu tavrını izah etmek çok zor. Allah aşkına bu hükümete destek verenler, Sayın Başbakan’ı samimiyetle destekleyenler, yardımcı olsun. İkna edebilecek bir gerekçe, bir sebep söylesinler… Şahsen ben bu durumu, hâlâ korumakla beraber hüsnü zannımla izah edemiyorum.

Çünkü eğitimdeki fırsat eşitsizliğini dershaneler önlüyor. Eğitim kalitesinin düşük olduğu varoşlardan, en ücra kasabalarından nice fakir öğrenci Türkiye’nin en iyi üniversitelerini dershaneler sayesinde kazandı. Bunun binlerce örneği var. Ama fakir olup da, imkânı olmayıp da “dershaneye gidemedim, üniversite kazanamadım” diyen tek bir örnek, evet tek bir örnek gösteremezsiniz. Çünkü zeki, başarılı öğrencileri kontenjan olarak kayıt yapmak için dershaneler yarış ediyor. Katsayı adaletsizliğine karşı hak ve hukuk mücadelesini kazanan bu hükümet, dershaneleri kapatmakla, imam hatip ve meslek lisesi mezunlarının önünü, katsayı adaletsizliğinden daha beter şekilde kesmiş olacak. Bunu kaçtır yazıyorum, bana; “hayır, öyle olmayacak” diyen, diyebilen tek kişi çıkmadı” diyerek, AKP iktidarına ve Erdoğan’a sataşmıştı.

Gül-Gülen, Erdoğan’ın İstanbul'u kaybetmesini mi istiyorlardı?

Bazılarına göre Fetullah Gülen ve Abdullah Gül şöyle bir hesap yapıyordu: "Tayyip Bey İstanbul'u kaybederse yerinde kalamaz.." deniyordu. Yani Erdoğan başladığı yerde bitirilmek isteniyordu. "İstanbul'u kaybederse, cumhurbaşkanlığı iddiası biter" diye düşünülüyordu. Demek ki Abdullah Gül koltuğunu bırakmaya yanaşmıyordu. İngiliz The Guardian gazetesinin de Gül'le söyleşiye uygun gördüğü başlığı: "Gül, cumhurbaşkanlığı için mücadele sinyali verdi" (4 Kasım) bu mesajı veriyordu.

Peki, acaba Cemaat, Erdoğan karşıtlığında gittikçe neden sertleşiyordu? Söylenene göre, bürokrasi ve kurslar dışında, önemli bir alanda daha operasyon bekleniyordu. Asıl Mustafa Sarıgül meselesine gelince; Medya.. Sermaye.. Cemaat.. Dışarısı.. Neden Sarıgül'ü parlatma kampanyası yürütülüyordu?

Bir: Erdoğan'ı İstanbul'da ancak Sarıgül’ün yıkabileceğine inanılıyordu.

İki: Erdoğan zaten tökezliyordu. Erdoğan sonrasında kendi adamlarının vaziyete hâkim olması amaçlanıyordu.

Bazı İslamcı aydınlarla: "Toplum Tayyip Bey'den bıktı" mesajı veriliyordu. "Tanınmamış, fakat temiz bir isim bile.. İstanbul'u AKP'den alabilir" Şeklinde yorumlar yapılıyor ve “Kılıçdaroğlu’nu getiren kuvvet Sarıgül’ü haydi haydiye getirir!” diye ekleniyordu.

Dershane Savaşları

Yıllardır konuşulan, ne zaman patlak vereceği konusunda geri sayım başlatılan ‘dershane’ler ülkenin bir numaralı gündemi haline getirilmişti. Manşetler ve ekranlar hemen devreye girmiş, kalemler kınından çekilmiş, TV stüdyolarında dershane seferberlikleri ilan edilmişti. Medya adeta ikiye bölünmüş vaziyetteydi. Bir tarafta 12 yılda Milli Eğitim’de tam beş bakan değiştiren, eğitimi yapboz tahtasına dönüştüren;  ‘dershaneleri kapatırız ha!’ sopasını her fırsatta koz olarak kullanmayı ihmal etmeyen iktidar; diğer tarafta 12 yıl boyunca tel tel dökülen hem Milli Eğitim’deki hem de birçok alandaki sıkıntıları ‘dershanelerin selameti’ için görmezden gelen, ama konu ‘dershanelere’ gelince gözünü budaktan sakınmayan Fetullahçı medya grubu görülmekteydi. Aslında ‘eğitim’ kimsenin umurunda bile değildi.

 Bu sorulara cevap vermeden dershane tartışmasını sağlıklı bir konuma oturtmak mümkün değildi.

1-       İktidar ile cemaat arasındaki gerilim dershanelerin kapatılmasını öngören yasal çalışma ile bir medya savaşına dönüşmekteydi. Başta Sabah ile Zaman’ın karşılıklı manşetleri ile kılıçlar çekilirken Star ve Yeni Şafak gazeteleri de kavgaya girişmiş, birbirine sert suçlamalar yöneltilmişti. Bu açık ve aşağılık bir menfaat mücadelesiydi.

2-       Daha düne kadar Başbakan’ın uçağından inmeyen, iktidara yakın olmanın avantajlarından yararlanan, rantları paylaşan, şanlı köşe yazarları, ‘iktidarın vazgeçilmez genel yayın yönetmenleri ve yorumcuları, dershane polemiği yüzünden birbirine girmişti. Bunların arasında, “Basında etik ve ahlâk, editöryal bağımsızlık” konulu kitap yazan genel yayın yönetmenleri acaba bugüne kadar iktidarın basına yönelik ambargolarına nasıl bir duruş sergilemişti?

3-       12 Yıllık AKP iktidarı döneminde eğitim yap-boz tahtasına dönüşmüş 5 Milli Eğitim Bakanı değişmişti. Bugüne kadar gelen her Milli Eğitim Bakanı farklı bir sistem uygulayarak eğitimi altüst etmişlerdi. Durum yıllardır böyle olmasına rağmen şimdi belli bir kesim yeni uyanmış gibi Milli Eğitim Bakanı’na ve eğitim sistemine savaş ilan etmişti. Neden şimdi? Sebep, sadece dershanelerin kapatılmak istenmesi mi? Sebep sadece buysa buradaki samimiyeti sorgulamak gerekmez miydi?

4-       İktidarı boyunca Milli Eğitim’i böylesine kötü yöneten hükümet, Milli Eğitim’de köklü bir yapılanmaya gideceğine neden konuyu sadece dershanelere indirgemişti? Milli Eğitim’deki bugünkü kördüğümün tek sebebi dershaneler miydi?

5-       Bu iktidarın 12 yıl boyunca hiç yanlışı görülmemiş miydi? Bugün dershanelerin kapatılmak istenmesine karşı savaş baltalarını çıkaranlar bu hükümetin herhangi bir yanlışını bugüne kadar manşetine çekip de neden gereken ikazları yapmayıp, yol göstermemişti? Her şey dershane ve rantiyeden mi ibaretti?

6-       Diğer taraftan dershanelerin kapatılmasına karşı çıkanlar neden sadece ‘dershaneleri’ eğitim sistemi merkezi gibi görmekteydi? Dershanesiz bir eğitim sistemi için neden İlmi ve Milli bir sistem önerileri üretilmemişti?

7-       Dershanelerin yüzde 20 kadarının cemaate ait olduğu ifade edilmekteydi. Eğer gerçek böyleyse neden en sert tepki “cemaat”ten gelmişti? Sert çıkışın ardında yatan başka nedenler var da bunlar bahane mi edilmişti?

8-       Bu tartışmada iktidarın samimiyetini masaya yatırmak gerekirdi. İktidar dershaneleri kapatırken binlerce özel dershane çalışanına “devlet kadrosu” vaat etmişti. Atama bekleyen on binlerce öğretmen dururken bu tavır, cemaate bir taviz ve rüşvet değil miydi?

Öğrenci evleri AB müktesebatına aykırı olamazmış!

Zaman Gazetesi yazarı Şahin Alpay, Sabah Gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak, Bugün Gazetesi yazarı Gülay Göktürk, Yeni Şafak Gazetesi yazarı Ali Bayramoğlu... Bunlar, yıllardan beri milletin sahip olduğu değerleri savunan ve AKP’ye arka çıkan bir noktada duruyor gibi davranmıştı. Bu sayede uzun yıllar yandaş gazetelerde kendilerine köşeler ayrılmış ve geniş kitlelerin sevgisini kazanmışlardı. Ama iş değerler çatışmasına gelip dayandığında, bunlar milletin değerlerini bırakıp, Batı değerlerinden yana açık tavır koymuşlardı. “Karışmayın gençler ne istiyorsa onu yapsınlar” demeye başlamışlardı. Hep bir ağızdan yetkilileri uyarıp AB Müktesebatını hatırlatmışlardı.

Oysa batı medeniyeti tamamen çürüyüp yozlaşmış, bozulma/kokuşma batı sisteminin tüm birimlerini sarmıştı. İstatistikî veriler ortadaydı. Toplumun temeli kabul edilen aile yok olmayla karşı karşıyaydı. Avrupa’da evlilikler giderek azalmıştı, AB ülkelerinde doğan çocukların yarıdan fazlası resmen evlilik dışı doğmaktaydı. Fransa’da 1960 yılında doğan çocukların yüzde 6’sı evlenmemiş bireylerin çocuğu iken bu oran 2009 yılında yüzde 54’e fırlamıştı. Aynı tarihler baz alındığında diğer AB ülkelerinde de durum aşağı yukarı aynıydı. İsveç’te bu oran yüzde 11,3’ten yüzde 54,4’e İngiltere’de yüzde 5,2’ten 46,3’e çıkmıştı. (EUROSTAT, Demography Report 2010, Belçika, 2011, s.69). Böylesine yozlaşmış Avrupa Birliğine girmek için can atmak ve hele AB’nin kriterleri diye Milli ve Manevi değerlerimizin altına dinamit koymak ancak marazlı münafıklara ve hidayeti kararmış vicdansızlara yakışırdı.

Erbakan'ın yolu ile Erdoğan’ın yönü tamamen ayrıdır ve aykırıdır!

Başbakan Sayın Erdoğan başı sıkıştıkça ve özel ortamlarda “Yolumuz Erbakan’ın yolu!” ya da “Liderimiz Erbakan!” ve benzeri söylemlere sarılması tam bir istismardır. Oysa partisinin siyasetine ve kendisinin zihniyetine bakıldığında, Merhum Erbakan’a ve Milli Görüş’e taban tabana zıt olduğu anlaşılmaktadır. Hatırlayınız Merhum Hocamızı yetkisiz mahkemelerde, lehindeki delilleri yok sayarak, yüz kızartıcı sahtekârlık suçu isnadı ile mahkûm etmişlerdi. Hukuk yollarının kavşakları tutulmuş olduğundan yapacak bir şey kalmamış, çaresiz hapse girmesi iktiza etmişti. Ama hastaydı. Yürümekte zorluk çekiyordu. İşte o son gece Erbakan Hocamızın evinin etrafı emniyet kuvvetlerince sarılmış ve hapse götürülmeye çalışılmıştı. Bugün “yolundayız” diye açıklama yapanlar o gün Hocamızı zorla alıp, basının gözü önünde hapse götürmek istiyorlardı. Ayrıca da polisler eve gelmeden önce de el altından “Erbakan’ı zorla almaya geliyorlar, onu evden çıkarıp başka yere götürsünler” diyerek bir de haber uçurmuşlardı. Bununla Erbakan Hocamın polisten kaçacağını ve bu küçük düşürücü olayı basında manşet yaparak onu halkın gözünde karalayacaklarını umuyorlardı. O gece neler olduğunu söz uzamasın diye yazmıyoruz.

Ertesi günü hastaneye gidilmiş, tekerlekli sandalyeye oturtulan Merhum Erbakan, hasta haliyle o servisten bu servise koşturulmuş ve sağlığıyla ilgili gerçekleri rapora bağlanmıştı. İşte o süreçte Sayın Recep Erdoğan’ın bu konudaki açıklamaları Erbakan Hocamız hakkındaki gerçek kanaatlerini ve kendi karakterini gün gibi ortaya koymaktaydı:

“Hapse girmemek için tekerlekli sandalye ile hastane hastane dolaşan adam…”

Sayın Başbakan, göreve gelmesinden itibaren, eski liderlerin tamamını basının da gözü önünde tek tek ziyaret etmiş, görüşlerinden istifade ettiğini açıklamıştı. Ama biliyor musunuz, bunun tek istisnası Merhum Erbakan’dı. Onu asla ziyaret etmemiş, hatırını sormamıştı. Eşi Nermin Hanımefendi’nin vefatındaki birkaç dakikalık taziye ziyaretini kimse bu konuda yapılmış bir ziyaret sayamazdı ki yüz yüze tek görüşmeleri de buydu.

Kısa aralıklarla uzunca sayılabilecek bir süre hastanede tedavi gören ve arkasından da aynı hastanede vefat eden Merhum Erbakan Hocamızı, hayatta olan liderler ziyaret ederek helallik almışlardı. Hatta Süleyman Demirel bile bunlar arasındaydı. Hastane ve tedavi sürecinde her gün başhekimlikten bilgiler aldıkları yönde haberler yazdıran Sayın Abdullah Gül ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan, kendisine bir ziyaret yapma ve helallik dileme ihtiyacı duymamışlardı.[2] 

Çünkü Erbakan’a ve hak davasına hıyanet karşılığı o makamlara taşınmışlardı; Siyonist odakları kızdıracak bir tavırla, Erbakan’ı ziyaret edip hatırını sormak, bunların haddini çok aşardı.

--

Ocak 2014 - Milli Çözüm Dergisi

 


[1] Ahmet Takan Yeniçağ

[2] ekremsama@hotmail.com

Yorum Yaz