Aralık 07 12:51

Atatürk'ün “Din Karşıtı!” Olduğunu Savunan: İSLAMCILARIN, ULUSALCILARIN VE SAĞCILARIN KAYPAK AYARLARI VE ORTAK AMAÇLARI

Atatürk'ün “Din Karşıtı!” Olduğunu Savunan: İSLAMCILARIN, ULUSALCILARIN VE SAĞCILARIN KAYPAK AYARLARI VE ORTAK AMAÇLARI

Mustafa Kemal'in bize emanet ettiği bu Devleti, Cumhuriyeti… Akıl ve bilim dayanaklı, Kur’an ve Sünnet kaynaklı gerçek ve örnek bir İslam düşüncesini… Çağdaş medeniyet ufkunu da aşacak milli ve insani kalkınma modelini ve adil bir düzen idealini; doğru anlamak, uygun yorumlamak ve doyurucu bir konsensüsle mirasına sahip çıkmak yerine, O’nu gâh faşist ve despotik saplantıların, gâh Darwinist ve komünist safsataların öncüsü gibi gösterme çabaları, Atatürk'e ve Türkiye’ye yapılacak en büyük kötülük sayılmalıdır. Elbette O da bir insandır; düşünce ve devrimlerinde yanıldığı noktalar vardır. Aşırıya kaçtığı veya noksan bıraktığı durumlar olacaktır. İçinde bulunduğu zor şartlardaki, Siyonist ve emperyalist odakların çok yönlü kuşatmasını kırma çabaları sırasındaki kararlarında bazı hatalar yapması ve yanılması gayet doğaldır. Hatta bunların bir kısmının kendisi de farkına varmış, düzeltmeye çalışmış ve bu konuda samimi itiraflardan sakınmamıştır.

Bu arada; bizi asıl ilgilendiren Atatürk’ün şahsi hayatı ve hataları değil; O’nun çok özel yetenekler ve özverili gayretlerle başarıp emanet bıraktığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve kurumları, hedeflediği ve ulaşmamızı vasiyet ettiği yüksek ufuklardır.

İşte Atatürk'ün; din ve imanla, ahlâk ve maneviyatla, Kur'an'a ve Resulüllah'a bakış açısıyla ilgili gerçek samimi ve hatta resmi görüşleri aşağıda sunulacaktır ve bunlar en sağlam kaynaklardan alınmıştır. Bunların tam aksine:

a) Ankara'da görev yapmış bazı büyükelçilerin…

b) Bir vesileyle Atatürk’le görüşmüş yabancı gazetecilerin…

c) Türkiye'de kalmış ve Atatürk’le tanışma imkânı yakalamış bazı diplomatların tuttuğu hatıra defterlerinin…

d) Atatürk'ün kendilerine mektup yazdığı iddia edilen kişilerin bazı ifadelerinin…

e) Veya Atatürk'le özel sohbetlerinde duyduklarını söyleyenlerin… Atatürk'ten imanla, İslam'la, Kur'an'la ve Resulüllah’la ilgili nakledilen ve yukarıda belirtilen görüşlerle çelişen beyanlarına itimat ve itibar edilmesi yanlıştır. Çünkü:

1- Bu yabancı ve çoğu Siyonist ve emperyalist kafalı kişilerin, Atatürk'ü dinsiz gösterme çabaları sırıtmaktadır.

2- Hatıra defterlerinde ve günlüklerde tarih, gün ve hatta saatler bile kaydedilirken, Atatürk’le görüştüklerini söyleyen ve Dine aykırı ifadelerini nakleden yabancı diplomat ve gazetecilerin bu aktarımlarında; bırakın gün ve saatleri, hatta ayları ve yılları bile yazılmamıştır. Eğer yazılsaydı, o gün ve saatte Atatürk'ün nerede bulunduğu saptanacak ve yalanları ortaya çıkacaktı.

3- Bu tür nakillerin;

a) Yanlış anlaşılma,

b) Noksan anlatılma,

c) Kendi yorumunu katma,

d) Gerçekleri kelime oyunlarıyla çarpıtma durumları yanında…

e) Kendi hedefleri ve ideolojileri doğrultusunda bir Atatürk imajı oluşturma amaçları taşıdığı asla unutulmamalıdır.

Bu tür çarpıtma ve uydurmaları anlamak için şu soru anahtar konumundadır:

“Din düşmanı, İslam karşıtı ve maneviyat inkârcısı” bir Atatürk imajı kimlerin işine yarayacaktır? Bundan aziz milletimiz, ülkemiz ve devletimiz mi kârlı çıkacak... Yoksa dış güçlerle, onların sağcı, solcu ve İslamcı işbirlikçileri mi nemalanacaktır?

En sağlam kaynaklardan alıntılarla aktardığımız bu inanç ve maneviyatla ilgili kanaatlerine aykırı olarak; hâşâ İslam’ı “Arap hurafesi”, Kur’an’ı “Muhammed düzmecesi”, Allah’ı ve maneviyatı “akıl ve bilimin reddettiği”, Dini “gericilik sebebi” sayan bir Atatürk; aşağıda paylaştığımız görüşlerinde münafıklık ve sahtekârlık mı yapmaktaydı? Kendi samimi düşüncelerini halkımıza anlatmaktan sakınacak kadar korkak ve kaypak bir insan mıydı? Hayatı boyunca riyakârlığa ve yaranmacılığa asla tenezzül etmemiş bir şahsiyeti “İslam’ı bitirmek ve insanımızı dinsizleştirmek için çabalamakla” suçlamak nasıl bir iz’ansızlık ve insafsızlıktı.

 Lütfen dikkat buyurun! Hem İslamcıların en sivri takımı… Hem ulusalcıların en sinsi tabakası… Hem Batıcı sağcıların en keskin adamları… Evet, hepsi birden niye acaba Atatürk’ü Dinsiz gösterme çabasındaydı?

İşte Atatürk’ün Din Anlayışı ve İslam’a Bakışı

"Biz biliriz ki Allah, Dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar istifade etsin, varlık (refah ve huzur) içinde yaşasınlar diye yaratmıştır. Ve azami derecede faydalanabilmek için de bugün, kâinattaki her şeyden esirgediği zekâyı ve aklı sadece insanlara vermiştir."[1]

"Biz ne Bolşevik’iz ne de komünist: Ne biri ne diğeri olamayız. Türkler milliyetperver ve dinlerine hürmetkâr bir millettir. Bizim hükümet şeklimiz tam bir demokrat hükümetidir." "Bizi yanlış yola sevk eden habisler, biliniz ki çok kere din perdesine bürünmüşlerdir." "Bizim dinimiz en tabii ve makul dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lâzımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur."[2]

"Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların, erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey; kadın ve erkek beraber olarak ilim ve kültür edinmeleridir. Kadın ve erkek, bu ilim ve kültürü aramak ve nerede olursa oraya gitmek ve onunla dolu olmak zorundadır. İslam ve Türk tarihi tetkik edilirse görülür ki bugün kendimizi bir türlü kayıtlara bağlı zannettiğimiz şeyler yoktur. Türk sosyal hayatında kadınlar ilim, kültür ve diğer hususlarda erkeklerden katiyen geri kalmamışlardır. Belki daha ileriye gitmişlerdir." "Bizim dinimiz milletimize aşağılık, miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Aksine Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin yücelik ve şereflerini muhafaza etmelerini emreder."[3]

"Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliğiyle (İslam’ın orijinal haliyle) dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinimize, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. (Çünkü Dinimiz) Şuura muhalif, ilerlemeye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor. Hâlbuki Türkiye'ye istiklâlini veren bu Türk milleti içinde; daha karışık, sun'î, bâtıl itikatlardan ibaret farklı bir din daha vardır. Fakat bunları benimsemiş olan cahiller, acizler, sırası gelince tenevvür edeceklerdir. (Aydınlanıp gerçek İslam’ı öğreneceklerdir.) Onlara ziyaya takarrüp etmezlerse (İslam’ın nuruna yanaşmazlar ise) kendilerini mahv ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız." (11 Şubat 1924, Tanin gazetesi)[4]

"Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı, İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır."[5]

"Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanın emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya (istismarcılık yapmamaya) çalışıyoruz, kasde ve fiile dayanan bağnaz hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere fırsat vermeyeceğiz." "Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, (her şeyden önce) Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz…" (1930)[6]

"Din vardır ve elbette lâzımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz vardır. Malzemesi iyi ve sağlamdır; fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramıştır. Harçlar döküldükçe, yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş ve dikkate alınmamıştır. Aksine olarak birçok yabancı unsurlar karışmış, zoraki –tefsirler, hurafeler– binayı daha fazla hırpalamıştır. Bugün bu yıpranmış binaya dokunulamaz, (gerçek temelleri esas alınıp) tamir de yapılmazsa zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde yeni bir bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır." "Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz." "Dinimizin tavsiye ettiği tesettür hem hayata hem fazilete uygundur. Kadınlarımız, şeriatın tavsiyesi, dinin emri mucibince tesettür etselerdi ne o kadar kapanacaklar, ne o kadar açılacaklardı. (Bu durumda) Tesettür-ü şer’i (şeriatın örtünme emri) kadınlar için mûcib-i müşkilat (sıkıntı kaynağı) olmayacak, kadınların hayât-i mâişette ve hayât-ı içtimâîyede, hayât-ı iktisâdiyede, hayât-ı mâişette ve hayât-ı ilimde erkeklerle teşrîk-i faaliyet etmesine mâni bulunmayacak bir şekl-i basittedir. Bu şekl-i basit (sade ve kolay şekli), heyet-i içtimâiyemizin ahlâk ve adabına da mugayir (aykırı) değildir."[7] diyen bir Atatürk’ü anlamayan ya ahmaktır ya da şeytanlık yapmaktadır.

"Efendiler… Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lâzım geldiğini düşünmek, danışmak için yapılmıştır. Millet işlerinde her kişinin zihninin başlı başına çalışması lâzımdır. İşte biz de burada din ve dünya için geleceğimiz ve istiklalimiz için ve en çok millî egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncelerimi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerini anlatmak istiyorum. Millî ülküler, millî irade yalnız şahsın düşünmesinden değil, tüm millet fertlerinin ülkülerinin toplamıyla yaratılır…" "Efendiler; camiler ve mukaddes minberleri halkın ruhani, ahlâkî gıdalarına en alî, en feyyaz membalarıdır. Binaenaleyh camilerin, mescitlerin minberlerinden tenvir ve irşat edilecek kıymetli hutbelerin muhteviyatının halka ittilâ imkânını temin, Şer'iye Vekâlet-i Celîlesi'nin mühim bir vazifesidir. Minberlerden halkın anlayabileceği lisanla onların ruh ve dimağlarına hitap olunmakla Ehl-i İslâm'ın vücudu canlanır, dimağı saflanır, imanı kuvvetlenir; kalbi cesaret bulur. Fakat buna nazaran hutebât-ı kirâmın (muhterem hatiplerin) haiz olmaları lâzım gelen evsâf-ı ilmiye, liyâkat-ı mahsûsa ve ahvâl-i âleme vukuf (dünyanın gidişatından ve sorunlarından haberdar olmak) hâiz-i ehemmiyettir."[8]

"Bizim kadın hayatımızda kadının tarz-ı telebbüsünde (örtünme tarzında) teceddüt (yenilik) yapmak meselesi mevzu-u bahs değildir. Milletimizde bu hususda yeni şeyleri bellettirmek mecburiyeti karşısında değiliz. Belki ancak dinimizde, milletimizde, tarihimizde zaten mevcut olan âdât-ı mergûbeye intizâm-ı cereyan vermek (rağbet edilen geleneklere bir çekidüzen vermek), mevzu-u bahs olabilir. Biz bağlı başımıza, kendi arzumuza, kendi terbiye ve seviyemize göre istediğiniz kıyafeti ihtiyar eyleyebiliriz. Ancak bütün milletin şâyân-i kabul göreceği şekilleri, bütün milletin hayatında kabiliyet-i tatbîkiyesi olan kıyafetlere herhâlde temâyülât-ı umûmiyede (toplumun genel adet ve kabulünde) aramak ve o şekillerin muvaffakiyetini temâyülât-ı umûmiyeye tevafukta (genel tercihlere uygunlukta) görmek lâzımdır."[9]

Devamını okumak için tıklayınız.

Yorum Yaz