Eylül 20 07:25

ATATÜRKÇÜLÜK VE MİLLİ GÖRÜŞÇÜLÜK ÇOK MU AYKIRI?

ATATÜRKÇÜLÜK VE MİLLİ GÖRÜŞÇÜLÜK  ÇOK MU AYKIRI?

Atatürk’ün ailesi ve yakınları:

O dönemler, Balkanlar ve Yunanistan Osmanlı-Türk toprağıydı. Tarih: 6 Mayıs 1876. Yer: Selanik. Bir Bulgar kızı, sevdiği tahsildar Emin Efendi ile evlenebilmek için Müslümanlığı kabul ediyor. Bulgarlar bu durumu sindiremiyor. Tesettüre girmiş kızı, jandarmaların elinden zorla alıp, kendilerine karşı koymaya çalışan 10 kadar Türk’ü de döverek, Amerikan Konsolosluğu'na götürüyor. Olayı duyan Selanikli Müslümanlar, “kızın dini ve ırkı ne olursa olsun, mademki çarşaf giymiştir. Bu kıyafette bir kadının çarşafının yırtılarak götürülmesi dine, millete, devlete hakarettir. Biz bunu hazmedemeyiz” diyerek Saatli Camii'nde toplanıyor. Kızın ABD Konsolosluğu’nda olduğunu öğrenince yabancı görevlilere hücum ediliyor. Alman konsolosu M. Abot ile Fransız Konsolosu M. Mulin’in öldürülmesi olayı, bir anda uluslararası siyasal krize dönüşüyor.

Başkent İstanbul; Avrupa’nın büyük devletleri savaş gemilerinin Selanik limanına gelip gözdağı vermesiyle, olayda adı geçen 53 Müslüman’ı ağır hapse, 6 kişiyi de idama mahkûm ediyor. Olayda elebaşı olduğu iddia edilenlerden biri de kızıl sakallarından dolayı “Kızıl Hafız” diye bilinen Hafız Ahmed ise, Atatürk’ün dedesi oluyor… Kızıl Hafız Ahmed, yedi yıl boyunca saklanacağı ve orada öleceği Makedonya dağlarına kaçıyor. Selanik Evkaf (Vakıflar) Dairesi’nde memur olan Ali Rıza Efendi, babası Kızıl Hafız Ahmed’i arayan jandarmalar tarafından birkaç kez karakola götürülüyor. Zübeyde Hanım, kayınpederinin dağa kaçmasını ve kocasının sürekli gözaltına alınmasını hep korkuyla izliyor. Çünkü henüz çok genç yaşta -yirmisinde- bulunuyor.

Sarışın bir kız aranıyor!

Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım’ın ne zaman evlendikleri tam olarak bilinmiyor. Tahmini olarak 1870’lerin başı zannediliyor. Rivayet odur ki: Ali Rıza Efendi bir gün rüyasında aksakallı nur yüzlü bir pir ve yanında sarışın bir kız görüyor. Pir, kızı göstererek; “Bu senin kısmetindir” diye müjde verip ortadan kayboluyor. Ali Rıza Efendi rüyasının etkisiyle ablası Nimeti’nin kızı Hatice’ye gidip, “bana evlenmek için sarışın bir kız bulun” diyor. O devirde bütün Müslüman çevrelerinde adet olduğu gibi görücüler sokaklara düşüyor. Sonunda Sarıgüllü Hacı Sofulardan Feyzullah Ağa’nın kızı; kumrala çalan sarışın, beyaz tenli, orta boylu, mavi gözlü, dalgalı kıvırcık saçlı Zübeyde’ye rastlanıyor. Annesi Ayşe Hanım kızının evlenmesine karşı çıkmasına rağmen sonunda ikna ediliyor. Zübeyde Hanım, Ali Rıza Efendi’nin ailesinin Yenikapı mahallesindeki evine gelin gidiyor. Ali Rıza Efendi, “Gülzar-ı Cennetim Zübeydem” diye hitap ettiği karısını çok seviyor. Zübeyde Hanım Yenikapı’daki evde üç çocuk dünyaya getiriyor: Ahmed, Ömer ve Fatma. Fatma daha yaşını dolduramadan ölüyor.

Baba asker oluyor!

Babası Hafız Ahmed’in Makedonya dağlarına gitmesinden birkaç ay sonra, Ali Rıza Efendi, Osmanlı-Rusya savaşı nedeniyle Selanik’te kurulan Asakir-i Mülkiye’ye, yani yardımcı askerler birliğine katılıyor. 35 yaşındaydı; okur-yazar olduğu için geçici olarak üsteğmen rütbesi veriliyor. Askerliği yaklaşık iki yıl sürüyor; Ayastefanos Anlaşması’ndan sonra askerliğe veda edip dönüyor. Askerlikten sonra Ali Rıza Efendi, Osmanlı-Yunanistan sınırındaki Olimpos dağının ormanlarla kaplı eteklerinde bulunan gümrük kontrol noktasına gümrük muhafaza memuru olarak tayin ediliyor.

Ege denizi kıyısında Paşa Köprüsü denilen bu ıssız yer, Selanik’e 120 km uzaklığındaydı ama kara yolu gitmezdi. Yaşamak için uygun bir yer değildi; ne kasaba ne köydü; sadece görevlilerin ailelerinin kaldığı derme çatma birkaç ev ve gümrük kontrol binasından ibaretti. Üstelik Olimpos dağı Rum eşkıyalarla doluydu ve etrafı haraca kesmişlerdi.

Zübeyde Hanım iki çocuğuyla bu ıssız ve kasvetli yere gelmekten hiç hoşnut değildi. İkinci çocuğu Ömer’i ilaçsızlık ve bakımsızlıktan burada kaybetti. Fatma’dan sonra Ömer’i de kaybeden Zübeyde Hanım’ı bir korku saldı; “Ya Ahmed’ime de bir şey olursa?” Bu yüzden hep Selanik’e dönmek istedi.

Ali Rıza Efendi’nin görev yaptığı gümrüğün bütün işleri kereste ihracatı üzerineydi. Ali Rıza Efendi, görevi sırasında kereste tüccarıyla tanışıp arkadaşlığı ilerletti; sonunda memurluktan ayrılıp, kereste tüccarları Cafer Efendi ile ortaklık kurup ticarete girdi. 3 lira maaş aldığı devlet memurluğundan sonra bu ticaret Ali Rıza Efendi’ye para kazandırır hale gelmişti. Yoksulluk günleri geçmişti ve işte; bu nedenle Selanik’e dönmek isteyen eşinden hep sabır beklemişti.

Zübeyde Hanım dindar bir kadındı. Beş vakit namaz kılıyordu. Yaşam gücünü hep dualardan alıyordu. Ancak korktuğu oldu; son çocuğu Ahmed de vefat etti. Küçük çocuk sahil kenarındaki kumlukta açılan bir mezara defnedildi. O gece çıkan fırtına denizde dev dalgalar meydana getirmişti. Kıyıları döven dalgalar Ahmed’in minik cesedini yerinden çıkarmış, dağlardan inen aç çakallar kefen içindeki ufacık bedeni paramparça etmişti. Sabah haberi öğrenip olay yerine koşan Zübeyde Hanım, bu acılı manzarayı görünce şoke olup oracıkta bayılıvermişti. Paşa Köprüsü’nde yaşayan bir avuç insan Zübeyde Hanım’ı teselli etmek için ellerinden geleni yapmış, ancak Ahmed’in ölümü sonrası yaşananlar, Zübeyde Hanım’ın ruhsal dünyasını derinden etkilemişti. Günler geçti; Zübeyde Hanım’ın gözünün önünden o korkunç manzara bir türlü gitmemişti. Geceleri kâbus gördü sürekli. Üstelik hamileydi…

Ahmed’in ölümünden sonra Ali Rıza Efendi yine işinin başına döndü. Eve pek az uğruyor; günlerini işi nedeniyle ormanda geçiriyordu. Bir an önce para biriktirip bu kasvetli yerden kendini ve karısını kurtarmak istiyordu. Bu nedenle haraç isteyen Rum eşkıyaların tehditlerine bile aldırmıyordu. Kendi başına bir şey geleceğinden korkmuyordu ama eşi için kaygı duyuyordu. Eşini güvenlikli bir yerde rahat doğum yapması için Selanik’e götürmeyi uygun buluyordu. Artık ellerine iyi para geçiyordu; Ali Rıza Efendi, Ahmed Subaşı Mahallesi’nde üç katlı pembe boyalı bir ev kiraladı. Üftade isimli siyahi bir kadını da yardımcı tuttu. Ve tekrar işinin başına dönüp çalışmaya koyuldu.

Mustafa Doğuyor!

Zübeyde Hanım daha otuzuna gelmemişti. Ruhsal dünyası evlat acısı yaşayan tüm anneler gibi alt üst olmuştu. Yetmezmiş gibi, birkaç hafta sonra kocası Ali Rıza Efendi’yi Rum eşkıyalar kaçırıyordu. Ali Rıza Efendi yüksek bir fidye karşılığı özgürlüğüne kavuştu. Kereste ticaretini bıraktı. Zaten Osmanlı jandarması da, “Rum eşkıyalar barınmasın” diye ormanı yakmak zorunda kalıyordu.

Tüm bu olaylar, doğum tarihi yaklaşan Zübeyde Hanım’ın sinirleri allak bullak ediyordu. İyi annelik yapamayacağından, yeni doğacak bebeğinin de öleceğinden korkuyordu. Elinden tesbih, dudaklarından dua eksik olmuyordu. Bütün duaları doğacak bebeğinin sağlığı içindi. Bebeğinin kendisi gibi sarışın ve mavi gözlü olmasını istiyordu. Soranlara kız çocuğu istediğini söylüyordu ama içten içe erkek evlat arzuluyordu.

Ve isteği oldu; tıpkı kendisi gibi sarışın mavi gözlü bir oğlu oldu… Ancak korkuları ve kapıldığı vehimler sonucu oğlunu emziremiyordu, çünkü sütü kesiliyordu. Yeni doğan bebeğin yüz hatları tıpkı babasıydı. Ali Rıza Efendi oğlunun kulağına eğilip adını fısıldadı; Mustafa! Mustafa; Ali Rıza Efendi’nin daha minik bir bebek iken kaza sonucu beşikten düşüp ölen kardeşinin adıydı…”[1] tespitleri tarihi gerçekleri yansıtmaktaydı. Ve işte bu ailesinin ve geçmişinin Atatürk’ün manevi dünyasının oluşmasında önemli bir payı vardı. İşte Mustafa Kemal böylesine dindar ve asil bir Müslüman Türk evladıydı.

Atatürk’ün Milli ve Manevi Yapısı

“Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak ne Batılılaşacaktır. O sadece özleşecek (milli ve manevi yapısına bağlı) kalacaktır.”[2]

"Memleketimizin hali, memleketimizin içtimai şeraiti, dini ve milli ananelerinin kuvveti; Rusya'daki komünizmin bizde tatbikine müsait olmadığı kanaatini teyit eder bir mahiyettedir."

"Bolşevizme gelince, onun bize nüfuz etmesini önleyen dinimiz, ananelerimiz ve sosyal bünyemiz göz önüne alınırsa, bu doktrinin memleketimizde hiçbir şansı olmadığı anlaşılır. İçtimaî nokta-i nazardan dinî kaidelerimiz bizi Bolşevikliği kabul etmekten alıkoymaktadır. Hatta, Türk milleti, lüzumu halinde, ona karşı savaşmaya hazırdır.”[3]

“Sosyalist filan bizim anlayamayacağımız, karışık bir zihniyetin ifadesidir. Sosyalist, bilmem ne list bilmiyoruz, vatan, millet, milliyetçilik biliyoruz.”[4]

İşte bu yüzden 12 Mart 1925’te Atatürk’ün “Aydınlık” ve “Orak Çekiç” adlı komünist ve Marxist dergileri kapattığını görüyoruz.

Atatürk’ün Masonluk ve Siyonizm anlayışı:

“Biliyoruz ki, ırk, milliyet farkı olmaksızın masonluğa herkes girebilir. Orada herkes usulü dairesinde masonluğun mukadderatına hâkim olabilecek mertebelere çıkabilir. Demek ki bir Rum, bir Yahudi, bir Ermeni de böyle bir teşekkülün başına şef olarak geçebilecek ve Türk masonluğunu idare edecek… Hatta ne bileyim bir Fransız bile, bir Yunanlı bile. Bütün bunlara göz yumacağız, masonluk milliyetçiliktir diyeceğiz öyle mi? Bu nasıl olur ve buna kim inanır?!

Nazarı dikkatimi celbeden cihetlerden birisi de; Türkiye’ye Protestan ve genç Hristiyanlık propagandası için gelen misyonerlerin mason olmasıdır. Elbette günün birinde Türk milleti ve onun hükümeti bunların hesabını soracaktır. Herhalde yanlarına kâr kalmayacaktır.”[5]

“Masonluk, Siyonist Yahudilerin elinde bir soygunculuk vasıtası olmuştur.”[6]

“Liberalizm, sömürgelerde uygulanmış bir sistemdir! Hâlbuki biz sömürge değiliz ve olmayacağız. Liberalizmi düşünmek inkılâbı inkâr etmektir.”[7]

Atatürk'ün Konya Türk Ocaklarında Konuşması: “Dinimizin Yozlaştırılması!”

“Zihniyeti zayıf, çürük, hastalıklı olan bir toplumun bütün çalışmaları boşunadır. İtiraf mecburiyetindeyiz ki bütün İslâm Âleminin sosyal topluluklarında hep yanlış zihniyetler hüküm sürdüğü içindir ki, doğudan batıya kadar İslâm memleketleri; düşmanların ayakları altında çiğnenmiş, düşmanların esaret zincirine geçmiştir.

Yine ilmen, fennen, maddeten görüyorsunuz ki herhangi bir kavim yeni şekil alınca, devleti bütün esaslarıyla kabullenmekte, sürdürmekte zorlanıyor. Daima uzun bir geçmişin kendi varlığında yaşadığını görüyor. Daima yüzlerce yıllık medeniyetinin kendi sosyal bünyesinde kararlaştırdığı alışkanlığa, inançlarına bağlı kalıyor ve böyle her yeni bir şey alan kavimlerde yeniyle eskinin birbirine karıştığını, yeni şeyin asıllarıyla kendinden var olan eski esasların birbirine karıştığını görüyoruz. Bu tabii kaide, İslâm'ı kabul eden milletlerde de aynen meydana çıkıyordu. Kutsal İslâm dininin çok ulvî, çok değerli esas ve gerçeklerini; bu milletler olduğu gibi almamakta direndiler.

Devamını okumak için tıklayınız.

Yorum Yaz