Temmuz 04 08:50

ATATÜRKÇÜLÜK VE MİLLİ GÖRÜŞÇÜLÜK ÇOK MU AYKIRI?

ATATÜRKÇÜLÜK VE MİLLİ GÖRÜŞÇÜLÜK ÇOK MU AYKIRI?

ATATÜRKÇÜLÜK VE MİLLİ GÖRÜŞÇÜLÜK ÇOK MU AYKIRI?

Atatürk’ün ailesi ve yakınları:

O dönemler Balkanlar ve Yunanistan Osmanlı-Türk toprağıydı. Tarih: 6 Mayıs 1876. Yer: Selanik. Bir Bulgar kızı, seviştiği tahsildar Emin Efendi ile evlenebilmek için Müslümanlığı kabul ediyor. Bulgarlar bu durumu sindiremiyor. Tesettüre girmiş kızı, jandarmaların elinden zorla alıp, kendilerine karşı koymayan çalışan 10 kadar Türk’ü de döverek, Amerika Konsolosluğu'na götürülüyor. Olayı duyan Selanikli Müslümanlar, “kızın dini ve ırkı ne olursa olsun, mademki çarşaf giymiştir. Bu kıyafette bir kadının çarşafını yırtılarak götürülmesi dine, millete, devlete hakarettir. Biz bunu hazmedemeyiz” diyerek Saatli Cami'nde toplanıyor. Kızın ABD Konsolosluğu’nda olduğunu öğrenince yabancı görevlilere hücum ediliyor. Alman konsolosu M. Abot ile Fransız Konsolosu M. Mulin öldürülmesi olayı, bir anda uluslararası siyasal krize dönüşüyor.

Başkent İstanbul, Avrupa’nın büyük devletleri savaş gemilerinin Selanik limanına gelip gözdağı vermesiyle, olayda adı geçen 53 Müslüman’ı ağır hapse, 6 kişiyi de idama mahkûm ediyor. Olayda elebaşı olduğu iddia edilenlerden biri de kızıl sakallarından dolayı “Kızıl Hafız” diye bilinen Hafız Ahmed ise, Atatürk’ün dedesi oluyor… Kızıl Hafız Ahmed, yedi yıl boyunca saklanacağı ve orada öleceği Makedonya dağlarına kaçıyor. Selanik Evkaf (vakıflar) Dairesi’nde memur olan Ali Rıza Efendi, babası Kızıl Hafız Ahmed’i arayan jandarmalar tarafından birkaç kez karakola götürülüyor. Zübeyde Hanım kayınpederinin, dağa kaçması ve kocasının sürekli gözaltına alınmasını hep korkuyla izliyor. Çünkü henüz çok genç yaşta yirmisinde bulunuyor.

Sarışın bir kız aranıyor!

Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım’ın ne zaman evlendikleri tam olarak bilinmiyor. Tahmini olarak 1870’lerin başı zannediliyor. Rivayet odur ki: Ali Rıza Efendi bir gün rüyasında aksakallı nur yüzlü bir pir ve yanında sarışın bir kız görüyor. Pir, kızı göstererek, “Bu senin kısmetindir” diye müjde verip ortadan kayboluyor. Ali Rıza Efendi rüyasının etkisiyle ablası Nimeti’nin kızı Hatice’ye gidip, “bana evlenmek için sarışın bir kız bulun” diyor. O devirde bütün Müslüman çevrelerinde adet olduğu gibi görücüler sokaklara düşüyor. Sonunda Sarıgüllü Hacı Sofulardan Feyzullah Ağa’nın kızı; kumrala çalan sarışın, beyaz tenli, orta boylu, mavi gözlü, dalgalı kıvırcık saçlı Zübeyde’ye rastlanıyor. Annesi Ayşe Hanım kızının evlenmesine karşı çıkmasına rağmen sonunda ikna ediliyor. Zübeyde Hanım, Ali Rıza Efendi’nin ailesinin Yenikapı mahallesindeki evine gelin gidiyor. Ali Rıza Efendi, “Gülzar-ı Cennetim Zübeydem” diye hitap ettiği karısını çok seviyor. Zübeyde Hanım Yenikapı’daki evde üç çocuk dünya getiriyor: Ahmed, Ömer ve Fatma. Fatma daha yaşını dolduramadan ölüyor.

Baba asker oluyor!

Babası Hafız Ahmed’in Makedonya dağlarına gitmesinden birkaç ay sonra, Ali Rıza Efendi, Osmanlı-Rusya savaşı nedeniyle Selanik’te kurulan Asakir-i Mülkiye’ye yani, yardımcı askerler birliğine katılıyor. 35 yaşındaydı; okur-yazar olduğu için geçici olarak üsteğmen rütbesi veriliyor. Askerliği yaklaşık iki yıl sürüyor; Ayastefanos Anlaşması’ndan sonra askerliğe veda edip dönüyor. Askerlikten sonra Ali Rıza Efendi, Osmanlı-Yunanistan sınırındaki Olimpos dağının ormanlarla kaplı eteklerinde bulunan gümrük kontrol noktasına gümrük muhafaza memuru olarak tayin ediliyor.

Ege denizi kıyısında Papasköprüsü denilen bu ıssız yer, Selanik’e 120 km uzaklığındaydı ama kara yolu gitmezdi. Yaşamak için uygun bir yer değildi; ne kasaba ne köydü; sadece görevlilerin ailelerinin kaldığı derme çatma birkaç ev ve gümrük kontrol binasından ibaretti. Üstelik Olimpos dağı Rum eşkıyalarla doluydu ve etrafı haraca kesmişlerdi.

Zübeyde Hanım iki çocuğuyla bu ıssız ve kasvetli yere gelmekten hiç hoşnut değildi. İkinci çocuğu Ömer’i ilaçsızlık ve bakımsızlıktan burada kaybetti. Fatma’dan sonra Ömer’i de kaybeden Zübeyde Hanım’ı bir korku saldı; “Ya Ahmed’ime de bir şey olursa?” Bu yüzden hep Selanik’e dönmek istedi.

Ali Rıza Efendi’nin görev yaptığı gümrüğün bütün işleri kereste ihracatı üzerineydi. Ali Rıza Efendi, görevi sırasında kereste tüccarıyla tanışıp arkadaşlığı ilerletti; sonunda memurluktan ayrılıp, kereste tüccarları Cafer Efendi ile ortaklık kurup ticarete girdi. 3 lira maaş aldığı devlet memurluğundan sonra bu ticaret Ali Rıza Efendi’ye para kazandırır hale gelmişti. Yoksulluk günleri geçmişti ve işte; bu nedenle Selanik’e dönmek isteyen eşinden hep sabır beklemişti.

Zübeyde Hanım dindar bir kadındı. Beş vakit namaz kılıyordu. Yaşam gücünü hep dualardan alıyordu. Ancak korktuğu oldu; son çocuğu Ahmed de vefat etti. Küçük çocuk sahil kenarındaki kumlukta açılan bir mezara defnedildi. O gece çıkan fırtına denizde dev dalgalar meydana getirmişti. Kıyıları döven dalgalar Ahmed’in minik cesedini yerinden çıkarmış, dağlardan inen aç çakallar kefen içindeki ufacık bedeni paramparça etmişti. Sabah haberi öğrenip olay yerine koşan Zübeyde Hanım bu acılı manzarayı görünce şoke olup oracıkta bayılıvermişti. Paşaköprüsü’nde yaşayan bir avuç insan Zübeyde Hanım’ı teselli etmek için ellerinden geleni yapmış, ancak Ahmed’in ölümü sonrası yaşananlar Zübeyde Hanım’ın ruhsal dünyasını derinden etkilemişti. Günler geçti; Zübeyde Hanım’ın gözünün önünden o korkunç manzara bir türlü gitmemişti. Geceleri kâbus gördü sürekli. Üstelik hamileydi…

Ahmed’in ölümünden sonra Ali Rıza Efendi yine işinin başına döndü. Eve pek az uğruyor; günlerini işi nedeniyle ormanda geçiriyordu. Bir an önce para biriktirip bu kasvetli yerden kendini ve karısını kurtarmak istiyordu. Bu nedenle haraç isteyen Rum eşkıyaların tehditlerine bile aldırmıyordu. Kendi başına bir şey geleceğinden korkmuyordu ama eşi için kaygı duyuyordu. Eşini güvenlikli bir yerde rahat doğum yapması için Selanik’e götürmeyi uygun buluyordu. Artık ellerine iyi para geçiyordu; Ali Rıza Efendi, Ahmed Subaşı Mahallesi’nde üç katlı pembe boyalı bir ev kiraladı. Üftade isimli siyahi bir kadını da yardımcı tuttu. Ve tekrar işinin başına dönüp çalışmaya koyuldu.

Mustafa Doğuyor!

Zübeyde Hanım daha otuzuna gelmemişti. Ruhsal dünyası evlat acısı yaşayan tüm anneler gibi alt üst olmuştu. Yetmezmiş gibi, birkaç hafta sonra kocası Ali Rıza Efendi’yi Rum eşkıyalar kaçırıyordu. Ali Rıza Efendi yüksek bir fidye karşılığı özgürlüğüne kavuştu. Kereste ticaretini bıraktı. Zaten Osmanlı jandarması da, “Rum eşkıyalar barınmasın” diye ormanı yakmak zorunda kalıyordu.

Tüm bu olaylar doğum tarihi yaklaşan Zübeyde Hanım’ın sinirleri allak bullak ediyordu. İyi annelik yapamayacağından, yeni doğacak bebeğinin de öleceğinden korkuyordu. Elinden tespih, dudaklarından dua eksik olmuyordu. Bütün duaları doğacak bebeğinin sağlığı içindi. Bebeğinin kendisi gibi sarışın ve mavi gözlü olmasını istiyordu. Soranlara kız çocuğu istediğini söylüyordu ama içten içe erkek evlat arzuluyordu.

Ve isteği oldu; tıpkı kendisi gibi sarışın mavi gözlü bir oğlu oldu… Ancak korkuları ve kapıldığı vehimler sonucu oğlunu emziremiyordu, çünkü sütü kesiliyordu. Yeni doğan bebeğin yüz hatları tıpkı babasıydı. Ali Rıza Efendi oğlunun kulağına eğilip adını fısıldadı; Mustafa! Mustafa; Ali Rıza Efendi’nin daha minik bir bebek iken kaza sonucu beşikten düşüp ölen kardeşinin adıydı…”[1] tespitleri tarihi gerçekleri yansıtmaktaydı. Ve işte bu ailesinin ve geçmişinin Atatürk’ün manevi dünyasının oluşmasında önemli bir payı vardı. İşte Mustafa Kemal böylesine dindar ve asil bir Müslüman Türk evladıydı.

Atatürk’ün Milli ve Manevi Yapısı

“Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak ne Batılılaşacaktır. O sadece özleşecek (milli ve manevi yapısına bağlı) kalacaktır.”[2]

"Memleketimizin hali, memleketimizin içtimai şeraiti dinî ve millî ananelerinin kuvveti Rusya'daki komünizmin bizde tatbikine müsait olmadığı kanaatini teyit eder bir mahiyettedir."

"Bolşevizme gelince, onun bize nüfuz etmesini önleyen dinimiz, ananelerimiz ve sosyal bünyemiz göz önüne alınırsa, bu doktrinin memleketimizde hiçbir şansı olmadığı anlaşılır. İçtimaî nokta-i nazardan dinî kaidelerimiz bizi Bolşevikliği kabul etmekten alıkoymaktadır. Hatta, Türk milleti, lüzumu halinde, ona karşı savaşmağa hazırdır.”[3]

“Sosyalist filan bizim anlayamayacağımız, karışık bir zihniyetin ifadesidir. Sosyalist, bilmem nelist bilmiyoruz, vatan, millet, milliyetçilik biliyoruz.”[4]

İşte bu yüzden 12 Mart 1925’te Atatürk’ün “Aydınlık” ve “Orak Çekiç” adlı komünist ve Marxist dergileri kapattığını görüyoruz.

Atatürk’ün Masonluk ve Siyonizm anlayışı:

“Biliyoruz ki, ırk, milliyet farkı olmaksızın masonluğa herkes girebilir. Orada herkes usulü dairesinde masonluğun mukadderatına hâkim olabilecek mertebelere çıkabilir. Demek ki bir Rum, bir Yahudi, bir Ermeni de böyle bir teşekkülün başına şef olarak geçebilecek ve Türk masonluğunu idare edecek… Hatta ne bileyim bir Fransız bile, bir Yunanlı bile. Bütün bunlara göz yumacağız, masonluk milliyetçiliktir diyeceğiz öyle mi? Bu nasıl olur? ve buna kim inanır?!”

“Nazarı dikkatimi celbeden cihetlerden birisi de; Türkiye’ye Protestan ve genç Hıristiyanlık propagandası için gelen misyonerlerin mason olmasıdır. Elbette günün birinde Türk milleti ve onun hükümeti bunların hesabını soracaktır. Herhalde yanlarına kâr kalmayacaktır.”[5]

“Masonluk Siyonist Yahudilerin elinde bir soygunculuk vasıtası olmuştur.”[6]

“Liberalizm sömürgelerde uygulanmış bir sistemdir! Hâlbuki biz sömürge değiliz ve olmayacağız. Liberalizmi düşünmek inkılâbı inkâr etmektir.”[7]

Atatürk'ün Konya Türk Ocaklarında Konuşması:Dinimizin Yozlaştırılması!”

“Zihniyeti zayıf, çürük, hastalıklı olan bir toplumun bütün çalışmaları boşunadır. İtiraf mecburiyetindeyiz ki bütün İslâm Âleminin sosyal topluluklarında hep yanlış zihniyetler hüküm sürdüğü içindir ki, doğudan batıya kadar İslâm Memleketleri düşmanların ayakları allında çiğnenmiş, düşmanların esaret zincirine geçmiştir.

Yine ilmen, fennen, maddeten görüyorsunuz ki herhangi bir kavim yeni şekil alınca devleti, bütün esaslarıyla kabullenmekte, sürdürmekte zorlanıyor. Daima uzun bir geçmişin kendi varlığında yaşadığını görüyor. Daima yüzlerce yıllık medeniyetinin kendi sosyal bünyesinde kararlaştırdığı alışkanlığa, inançlarına bağlı kalıyor ve böyle her yeni bir şey alan kavimlerde yeniyle eskinin birbirine karıştığını, yeni şeyin asıllarıyla kendinden var olan eski esasların birbirine karıştığını görüyoruz. Bu tabii kaide, İslâm'ı kabul eden milletlerde de aynen meydana çıkıyordu. Kutsal İslâm dininin çok ulvî, çok değerli esas ve gerçeklerini bu milletler olduğu gibi almamakta direndiler.

İslâmiyet'in ilk parlak devirlerinde geçmişin mahsulü olan sağlıksız adetler bir zaman için kendini gösterememiş ve yüze çıkamamışsa da, biraz sonra İslâmiyet'in gerçeklerine sarılmaktan İslâm esaslarına göre hareket etmekten çok, geçmişin mirası olan adet ve înançları, dine karıştırmaya başlamıştır. Bu yüzden İslamiyet'e dâhil bir takım kâvimler,  İslâm oldukları halde düşmeye, sefalete, geriliğe maruz kaldılar.

Geçmişlerinin kötü ve batıl alışkanlıkları ve inançlarıyla İslâmiyet'i karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslâmiyet'ten uzaklaştıkları için kendilerini düşmanların esiri yaptılar.

Bu İslâm kavimlerinin içinde, bizim memleketimiz olan Türkler, Milli gelenek ve görenekleri itibarıyla sağlıksız düşüncelerden uzaktır, Türk toplumlarının gelenekleri gerçek İslâmiyet'e, uygun ve yakındı. Lakin Türkler bulundukları yer yaşadıkları bölgeler itibarıyla bir taraftan İran, diğer taraftan Arap ve Bizans milletleriyle temas halindeydiler. Şüphe yok ki temasların milletler üzerinde etkileri görülür. Türklerin temas ettiği milletlerin o zamanki medeniyetleri ise çökmeye başlamıştı. Türkler bu milletlerin kötü adetlerinden, fena yönlerinden etkilenmekten nefislerini men edememişlerdir. Bu hâl kendilerinde bozukluk, cehl ve insanlıktan öte zihniyetler doğurmasından uzak kalmamıştır. İşte gerileyişimizin belli başlı sebeplerinden birini bu nokta teşkil ediyor. Hz. Muhammed’i ve O'nun nasıl bir din müessisî ve dinî bir Devlet Reisi olduğunu anlayabilmek için kendisinin bilhassa, askeri faaliyetlerini tetkik etmek lazımdır… Muhammed (sav) adındaki büyük şahsiyet bizatihi mütehassıs, mütefekkir, müteşebbis ve muasırlarının en yükseği olduğunu yaptığı işlerle ispat etmiş bir varlıktı.”[8]

Müslümanlık; Türk'ün Milli (fıtri ve tabii) Dinî ve Ruh Mayası!..

Münir Hayri Egeli’nin hatıralarında anlattığına göre Atatürk'ün huzurunda bulunanlardan birinin "Türklerin milli dininin Şamanlık olduğunu" söylemesi üzerine Atatürk:

"Ahmak! Müslümanlık Türk'ün milli dinidir. Müslümanlığı Türkler yaymışlar ve Türkler kendilerine göre en geniş manasıyla anlamışlar ve benimsemişlerdir..." demiştir.[9]

“Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslâm'ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın; bu şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı.”[10]

“Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz”

“Allah'ın emri çok çalışmaktır. İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan ziyade çalışmağa mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak terlemek değildir. Zamanın icaplarına göre ilim ve fen her türlü medeniyet buluşlarından azami derecede istifade etmek zaruridir. Hepimiz itirafa mecburuz ki, bu husustaki hatalarımız çok büyüktür.”

“Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor.”

“Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Şuura aykırı ilerlemeye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor. Hâlbuki Türkiye'ye bağımsızlığını veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, sun'i, batıl inançlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu, cahiller, bu acizler sırası gelince, aydınlanacaktır. Onlar ışığa yaklaşmazlarsa, kendilerini yitirmiş ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız.”

“Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alakası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler zamanın yeniliklerine uymayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı İslamların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın hoca olmak sarıkla değil, beyinledir.”

Allah'ın dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar istifade etsin, varlık içinde yaşasın diye yaratılmıştır ve azami derecede faydalanabilmek için de, bütün yaratıklardan esirgediği zekayı, aklı insanlara vermiştir” diye inanan ve konuşan bir önder elbette milli şuurludur, elbette manevi huzurludur.. T.C. 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın; “Atatürk yaşasaydı elbette Milli Görüşçü olurdu” sözleri, yerden göğe kadar haklıdır ve doğrudur.

Laiklik anlayışı

29 Ekim 1933. Atatürk Müslümanlığı şu sözlerle övüyor: “Müslümanlık gerek müsamahakârlık gerek vicdani hürriyeti bakımından dünyadaki inanılan akidelerin prensip itibariyle en üstünüdür.”

“Müslümanlık, son 5-10 asır içinde hükümdarların Onu kendilerine iktidar vasıtası olarak kullanmak istemeleri ve sözde din adamlarının imanlarını menfaatlerine feda ederek istenilen “fetva”ları vermeleri yüzünden esas kuruluşundan o kadar ayrılmıştır ki Peygamber devirlerine ermiş olanlar yeniden dünyaya gelseler bu hurafelerle dolu itikatları görünce, mutekitlerini müşrik sanacaklardır.”[11]

“Bizim dinimiz makul ve en tabi bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabi olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lâzımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dini emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde, ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.”[12]

“Din insanların gıdasıdır. Dinsiz adam boş bir eve benzer, insana hüzün verir. Mutlaka bir şeye inanacağız. Bu dinlerin en sonuncusu elbette en mükemmelidir. İslâm dinî hepsinden üstündür.”[13]

"Hz. Muhammed Allah'ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim senin adın silinir, fakat sonsuza kadar O, ölümsüzdür.”[14]

Komünizmin ve Sovyetlerin dağılacağı öngörüsü ve tarihi uyarısı

Sovyetler birliği yıkılmadan tam 56 yıl önce Atatürk Sovyetlerin bir gün yıkılacağını bunun için oradaki dili ve dini bir olan kardeşlerimizin olduğunu, İslâm dinine vurgu yaparak bu konuda hazırlıklı olmamız gerektiğini belirtmiştir. İşte 29 Ekim 1933 yılında bu konuda söylediği sözler:

“Ülküler devlet tarafından açıklanmaz, milletçe yaşanır. Dil bir köprüdür! İnanç bir köprüdür! Tarih bir köprüdür! Bugün Sovyetler birliği dostumuzdur. Komşumuzdur. Müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler yarın avuçlarından kaçabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir... Bu bizim dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir.

Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanırlar. Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür... Tarih bir köprüdür... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (dış Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekir.“[15]

 “Atatürk Yaşasaydı, Milli Görüşçü Olacaktı” (Prof. Dr. Necmettin Erbakan)

CIA Türkiye Masası eski şefi, ABD’deki Siyonist Yahudi Lobilerinin etkili ismi, Fetullahçıların ve AKP iktidarının destekçisi Graham E. Fuller’in yazdığı “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabı (Timaş yy. Mustafa Acar çevrisi) dikkatle okunduğunda, özet olarak iki ekolün tasfiye edilmesi gerektiğini, iki oluşumun da sahiplenilmesini öğütlediği görülecektir.

Dolaylı ifade ve işaretlerle Türkiye’de tasfiye edilmesi gerektiğini, yani ülke ve bölge barışı dediği kendi Siyonist ve emperyalist hedefleri ve hâkimiyetleri için tehlikeli gördükleri iki ekol:

1- Milli ve müstakil (bağımsız) düşünceye dayalı, AB içinde erimeye ve ABD’ye gizli sömürgeciliğe kapalı olan KEMALİZM

2- Abdulhamit’in Pan-İslamist projelerini dirilten ve adım adım hayata geçiren ve böylece dünya barışı ve demokrasi yarışı (dedikleri Amerikan-İsrail hegemonyası)nı tehdit eden ERBAKANİZM…

Siyonist CIA şefi Graham Fuller bu iki tehdit ve tehlikeye karşı panzehir olmak cinsinden iki oluşumu ise umut ve kurtuluş gibi göstermektedir:

1- Çetin Altan ve oğulları gibi eski solcuların, Taha Akyol ve Nazlı ılıcak gibi eski sağcıların, Fehmi Koru ve Mehmet Metiner gibi eski İslamcıların uydurup sahiplendiği ve Batı emperyalizmine entegrasyonun hedeflendiği 2. Cumhuriyetçilik.. Ki Graham Fuller de kitabına bu nedenle: “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” ismini vermektedir.

2- Ilımlı, yani Siyonizm’e bağımlı İslam safsatasıyla yozlaştırılmış, adalet ve hâkimiyet esası kısırlaştırılmış bir din anlayışının simgesi ve sahte Yeni Osmanlı modelinin halifesi olarak gösterilen Fetullah Gülen hareketi…

Graham Fuller, rakamları çarpıtarak, azaltıp çoğaltarak, Türkiye’deki Kürt ve Alevi kesimi açıkça kışkırtıyor:

“Türkiye, İran, Irak, Afganistan ve Pakistan gibi bölgedeki birçok ülkeye benzer şekilde, dini ve etnik açıdan çeşitlilik arz eden bir yapı sergilemektedir. Dini açıdan Türkiye nüfusunun %99.8'i Müslüman’dır. Mezhep açısından bakıldığında ise, güçlü bir cemaatsel kimlik duygusuna sahip hatırı sayılır (yüzde 30) bir Alevi (heterodoks Şii) topluluk mevcuttur. Buna ilave olarak, Türkiye açıkça çoklu bir etnik yapıya sahiptir; Ülkedeki en büyük etnik azınlık olan Kürtler, nüfusun yaklaşık %20'sini temsil etmekte ve Türkçe olmayan, Farsça ile akraba bir dil konuşmaktadırlar. Kürt nüfus, Özellikle son yıllarda modern Türkiye Cumhuriyeti'nin başına ciddi ayrılıkçılık ve kalkışma sorunları açmıştır; ancak Ankara, yavaş yavaş bu sorunları bilgece ele almayı öğrenmeye başlamıştır.”

ABD İçin Türkiye'nin Önemi

Modern Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri, Türkiye'nin seçkin egemenleri stratejik, kültürel, ekonomik ve psikolojik nedenlerle kendilerini Batı ile özdeşleştirmişlerdir. Bu özdeşleştirme Ankara'nın zamanla hem Avrupa ile hem de -Özellikle Sovyet tehdidinin yükselişiyle II. Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'nin jeopolitik önemini anlamış olan- ABD ile yakın askeri-stratejik ilişki kurmasına önayak olmuştur. Doğu Akdeniz, Balkanlar, Mezopotamya, İran ve enerji zengini Kafkaslara komşu olan Türkiye, bir Akdeniz ve Ege gücüdür ve İstanbul'u ortasından kesip geçerek Asya ile Avrupa'yı birbirinden ayıran, Rusya'nın Karadeniz'den çıkışını engelleyen Boğazları kontrol etmektedir. Türkiye'nin yönelimi ve stratejik coğrafyası, ülkenin NATO'ya üye olmasında ve Doğu Akdeniz ve Karadeniz bölgeleriyle ilgili Batılı stratejik planlara dâhil olmasında etkili olmuştur.[16]

Ulusötesi Etnik Sorunlar

Kürt Sorunu

Osmanlı İmparatorluğu'nun çok etnik unsurlu yapısında "Kürt sorunu" diye bir soran yoktu. Ne var ki, yeni milliyetçi Türkiye Cumhuriyeti'nin "Türk" adında tek bir etnik kategori yaratma kararlılığıyla, bir Kürt problemi ortaya çıkmıştır. Bu sorun, bugün tek başına Türkiye'nin iç siyasi hayatı, güvenliği ve dış politikası ile bölgedeki dış ilişkileri üzerinde en büyük etkiye sahip sorun durumundadır. Gerçekten de, yirminci yüzyılın büyük bölümünde, Türkiye içinde yaşayan Kürtler etnik kimliklerinin resmen tanınması, bir dereceye kadar kültürel Özerklik, ülkenin Kürt bölgesinde daha iyi ekonomik koşullar ve nihayet, basın ve eğitim alanında Kürtçe'yi kullanma hakkı için uzun süren bir mücadele içinde olmuşlardır.

Kendi kimliklerini ileri sürmedikleri müddetçe Türkiye içinde Kürtler aleyhine formel bir ayrımcılık söz konusu değildir. Orada herkes "Türk'tür. Bu, vatandaşlık açısından kuşkusuz doğrudur, ancak etnisite veya kültür açısından doğru değildir.[17]

Kuzey Iraktaki Kürdistan öteki bütün Kürtler için geniş ve cazip bir alan haline getirir. Bu takdirde Kürtler sınırın öte yakasına, Türkiye'ye bakacak ve karşılarında, etnik meselelerini çözmüş, ülke dışındaki Kürtler açısından cazip bir ortak haline gelmiş ve nihayet, Avrupa'ya açılma imkânı olan demokratik bir devlet göreceklerdir.

PKK Türkiye'ye dikkate değer şekilde meydan okumaktadır: Bütün Kürtlerin tek bir devlet çatısı altında birleşmesini öngören Pan-Kürdist bir ideale sahip ilk ve tek Kürt hareketidir. Yerelciliğin-ki her yerde Kürt siyasetinin tarihsel kusurudur- kabileciliğin, hatta dilsel farklılıkların üzerine çıkabilen, uluslararasılaşmış, reformist, seküler, solcu ve dolayısıyla da "modern''' bir harekettir. Teorik yönden parlak olmakla birlikte Öcalan, hareket üzerinde katı bir Stalinist kontrol tarzı uygulamış, dolayısıyla PKK asla demokratik olmamıştır. Ülkedeki Kürt liderliğin daha demokratik ve daha ılımlı ellere kaymasına rağmen başka yerlerdeki Kürtler arasında da kayda değer bir duygusal desteğe sahip olan Öcalan bugün Türkiye'de müebbet hapis cezasına mahkûmdur.

Her ne kadar Kürt sorunu Türk siyasetinde, özellikle de orduda ve milliyetçi çevrelerde çalkantılı bir mesele olmaya devam etse de acı gerçek şudur ki, Türkiye, kendi iç Kürt sorununa tatminkâr bir çözüm bulmadan Irak, İran ve Suriye ile asla normal ve istikrarlı ilişkiler geliştiremeyecektir.[18]

Ankara, Saddam'ın devrilmesinden beri Amerika Birleşik Devletleri'nin de İsrail'in de Ankara'nın terörizmle ilgili baş kaygısı olan PKK ile pek ilgilenmediklerinin farkındadır. Gerçekten de İsrail dünyadaki Kürtlerin kötü durumuna her zaman biraz gizli bir sempati göstermiş, PKK'ya karşı Ankara ile işbirliğinden kaçınmış, duruma esas itibariyle Türkiye'nin bir iç meselesi olarak bakmıştır.[19] İtiraflarından sakınmamıştır.

Osmanlı’nın Meşruiyeti, Mirası ve Özeklik Hazırlığı

“Osmanlı İmparatorluğu'nun uzun ömürlülüğü büyük ölçüde Müslümanlar arasında sahip olduğu meşruiyet sayesinde olmuştur. Yöneticilerin, sınırların ve imparatorlukların değiştiği bir çağda, Osmanlı iktidarının Arap dünyasına yayılması göze batan bir etnik ton içermemiş, iktidarın yayılması, inanç adına yapılmıştır. Kendilerinden önceki Selçuklu Türkleri gibi, Osmanlılar da hayır kurumları, eğitim teşekkülleri ve İslami mahkemeler ile örülü yeni kentsel düzenler kurmuşlardır. Osmanlı askeri gücü İslam'ın yayılması, şeriatın savunulması ve Müslüman topluluğun temel menfaatleriyle ilgilenme ortak amacına bağlı kalmıştır. Genellikle mahalli seçkinler veya "ileri gelenler" arasından seçilen yerel idareciler, İstanbul'a karşı vergi yükümlülüklerini yerine getirdikleri, temel asayişi sağladıkları ve Osmanlı Mahkemesi'nin temyiz gücünü tanıdıkları sürece, kayda değer oranda özerkliğe sahip olmuştur.”[20]

“Pan-İslamist bir politika kavramının bizzat kendisi, bugün elbette ki modern Türkiye'nin Kemalist ideolojisine ve seküler değerlerine son derece yabancı bir kavramdır; oysa tarih, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan daha sadece bir on yıl öncesinde İstanbul'da Pan-İslamizm düşüncesinin ne kadar da yaygın bir fikir olduğunu ortaya koymaktadır,

Her ne kadar Pan-İslamizm ideolojisinin çağdaş Türkiye tarafından dış politikaya asla temel alınmayacağı neredeyse kesin ise de, realite şudur ki, bugün Müslüman dünya hâlâ bir lider arayışındadır. Mevcut liderlik boşluğunun ışığı altında -bölgenin tamamında geniş itibara sahip tek bir lider ülkeye pek rastlanmamaktadır- Türkiye giderek daha fazla itibar edilen, bağımsız ve başarılı bir Müslüman ses olarak daha dikkatle dinlenmektedir. Türklerin birçoğunun böyle bir lider boşluğunu doldurma hevesi muhtemelen ancak minimal düzeydedir; birçok Müslüman’ın Türkiye'yi bu rolü oynamaya çağırması da çok muhtemel değildir. Ancak bu boşluk mevcut oldukça, Türkiye'nin eninde sonunda bölge üzerinde etkisini yaymaya en ehil ve becerikli ülke olma ihtimali, diğer bir Müslüman ülkeninkinden çok daha fazladır. En hafifinden, Türkler ve Araplar, yakın bir gelecekte, aralarında yüzyıllarca devam eden ama 1. Dünya Savaşı ile son bulmuş olan verimli siyasi ve kültürel irtibat tecrübesine yeniden göz atma noktasına gelebilirler.”[21]

Hilafet Tuzağı                   

“Bugün bile Müslüman dünya, orta yerinde bir şampiyon görmemektedir. Halifeliğin devam eden eksikliği, yirmi birinci yüzyılın İslami hareketlerinin çoğunda yeni yankı bulmuştur. Gerçekten de bu eksikliğin İslam'ın bugünkü zayıflığının ve bölünmüşlüğünün üzerinde ciddi etkisi olduğu birçok kişi tarafından kabul edilmektedir. Terörizmle Küresel Savaş'ın başlatılmasının ardından da, bugün Müslümanlar arasında ciddi olarak yeni bir İslam karşıtı Batılı korkusu hüküm sürmektedir. Sonuçta Hilafet, hâlâ anahtar bir sembol ve siyasi bir makam olup, etkileyici bir dini liderin -ki bunun ille de gözlerinden ateş fışkıran bir radikal olması gerekmiyor- yükselişini beklemektedir. Bütün bunlar Türklerin 1924’te verdiği kararın hayati önemini ortaya koymakta; Müslüman dünyanın Türkiye'ye karşı geçmişteki, bugünkü ve gelecekteki tutumuyla ilgili ipuçları vermektedir.”[22] sözleriyle bu Siyonist Fuller, ılımlı İslam safsatasıyla, emperyalizmin güdümündeki kukla bir halife ile Müslümanları oyalama peşindedir.

Müslümanların Reddedilmişlik Duyguları!

“Kemalist Türkiye, Müslümanlar için, özellikle de Araplar için, İslam'ın, Arap dünyasının ve daha genelde İslam dünyasının Türklerle olan kadim bağlarının ve ortak kültürlerinin tümüyle reddini temsil etmektedir. Daha da ötesinde Kemalist Türkiye, İslam'ın bir din olarak aşağılanmasını, Türkiye'nin hızlıca saflarına katıldığı emperyalist güçlere Arapları stratejik olarak terk etmesini ve büyümekte olan Batılı tehditlere karşı Türk gücüne en çok ihtiyaç duyulan bir zamanda, Müslüman gücünün zayıf düşürülmesini temsil etmektedir.”[23] sözleriyle de bağımsızlık ve emperyalizme karşıtlık kavramı olan Atatürkçülüğü, “Kemalist engel” şeklinde göstermektedir.

Siyonist Graham Fuller’e Göre: Erbakan'dan nasıl kurtulmalı?

28 Şubat darbesinin üzerinden 11 yıl geçti. Bu süreç zarfında Türkiye’yi siyasi, ekonomik ve kültürel olarak çökerten darbeyle ilgili en çok ordu, medya, siyaset ve iş çevrelerinin rolü konuşuldu.

Darbeyi Amerika organize ediyor, Türkiye’deki uzantıları uyguluyor!

Kuşkusuz, yukarıda bahsi geçen kesimlerin post-modern darbe olarak adlandırılan 28 Şubat’ın yürütülmesinde önemli pay sahibi oldukları artık herkes tarafından kabul edilmektedir. Ancak, madalyonun öteki yüzünde ise darbeyi yürütenleri kimlerin organize ettiğiyle ilgilidir. Milli Görüş lideri Prof. Dr. Erbakan’ın sık sık vurgu yaptığı ’Refah-Yol’un yıkılması kararı Washington’da alındı’ sözlerini haklı çıkaracak olan aşağıdaki makaleyi siz milli çözüm okuyucularına aktarıyoruz.

Alan Makovsky bir bir anlatıyor

Makaleyi yazan Alan Makovksy, uzun yıllar ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ve istihbarat birimlerinde çalışmış, hala neo-konservatif bir think-tank kuruluşunda çalışan önemli bir isim. Makovsky, makalesinde Erbakan’ın ABD’nin menfaatlerine nasıl aykırı olduğundan, Erbakan’dan kurtulmak için neler yapılması gerektiğine kadar bir dizi madde sıralıyor.

Erbakan, ABD tehdidini önceden haber veriyor

Makovsky’nin bu makalesi aynı zamanda Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı PKK’dan Kıbrıs’a, İran’dan Irak’a karşı bir sürü sorunun cevabını içinde barındırıyor. Erbakan’ın daha o dönemde dikkat çektiği ABD’nin Ortadoğu’daki planlarına, ancak 11 yıl sonra varabilmiş bir Türkiye’nin, neden kendi menfaatlerini koruyan bir hükümete (Refah-Yol) karşı darbe yaptığı da bir başka soru işareti olarak kalıyor.

Makovsky’nin ‘Erbakan İle Nasıl Mücadele Etmeli’ başlığıyla 1997’de ‘Amerikan Menfaatlerini Korumak’ sloganını kullanan Middle East Quarterly dergisindeki yazısının tamamı aşağıda yer almaktadır.”[24]

Erbakan ile nasıl mücadele etmemiz gerekiyor?

Alan Makovsky Washington Enstitüsü Yakın Doğu çalışmaları’nın üst düzey üyesidir. Makovsky, uzun yıllar ABD Dışişleri Bakanlığı Güney Avrupa Yakın Doğu Şefi olan bir Siyonist’tir.

Türkiye’nin yeni İslamcı Başbakanı Necmettin Erbakan kısa bir süre önce İran ile imzaladığı 23 milyar dolarlık gaz anlaşmasının ardından NewYork Times Gazetesi’nden Thomas Friedman ‘Türkiye’yi Kim Kaybetti?’ başlıklı bir makale yazdı. Gerçekte, Türkiye kaybedilmiş değil. Türkiye hala laik, Batı yanlısı ve demokratik bir ülke. Bununla birlikte, İslamcıların eşi görülmemiş bir şekilde güç sahnesinde görülmeleri Türkiye’nin kaybedilmemesini garantilemek için çok fazla şey yapması gereken Amerikalılar için bir uyarı niteliği taşıyor.

Dış devamlılık, iç değişiklik

Erbakan, Aralık 1995 yılındaki genel seçimlerde oyların yüzde 21’ini alarak başbakanlığı kazandı ancak Erbakan’ın başbakan olması bir şans eseriydi.

Daha önemlisi, Erbakan ve partisinin gücüne rağmen, Türkiye’de hala dış politika ve güvenlik alanlarındaki karar mercilerinde Batı yanlısı dinamikler egemen durumda. En önemli dış politika kararları Milli Güvenlik Kurulu’nda alınıyor. Bu Kurul, 5 üst düzey askeri ve 5 üst düzey sivil yöneticilerden oluşuyor. 1982 Anayasası’nın Milli Güvenlik Kurulu’na sadece tavsiye kararı verme yetkisi tanımasına rağmen, bu kurulun aldığı kararlar neredeyse hiç değiştirilemez. Mevcut Milli Güvenlik Kurulu üyeleri arasında tek İslamcı Erbakan. Süleyman Demirel ve Tansu Çiller’in laik Doğruyol Partisi’nin diğer üç üyesi de askerle aynı şekilde Batı yanlısı ve laik bir politikadan yana.

Ancak şu ana kadar geleneksel Türk dış politikası yönünü korumuş vaziyette. Türkiye bir NATO üyesi ve ABD ile olan güvenlik bağları sağlam duruyor. Erbakan başa gelmeden önce Çekiş Güç’ü ve İsrail ile yapılmış tüm askeri anlaşmaları iptal edeceğini söyledi. Hükümete gelir gelmez, Erbakan’ın en üst düzey dış politika danışmanı Abdullah Gül, İsrail ile en azından bundan sonra herhangi bir askeri anlaşmanın olmayacağını belirtti. Erbakan hükümete geldiğinden beri çekiş gücün süresi iki defa uzatılmış ama sonunda bölgeden uzaklaştırılmış ve İsrail ile üç askeri teknik anlaşma imzalanmış. Kısacası, güvenlik ile ilgili konularda askeriyenin görüşleri hala hâkim durumda. İki defa siyasi yasaklı duruma gelmiş olan Erbakan, askeriyenin Yahudi devletiyle ilişkileri inşa etme kararlılığını da kabul etti.

MGK, Erbakan’ın kimlerle görüşeceğini, ne söyleyeceğini, nereye seyahat edeceğini kontrol edemez.

Ancak Erbakan ve partisinin güçlerini gelecekte artırmak ve Batı karşıtı bazı politikalarını uygulamak için iyimser sebepleri var. Refah Partisi’nin büyük gelirleri, organizasyonları ve sadık üyeleri var ve en önemlisi 400 belediyede temiz yönetim ünü ile 1984’ten beri her seçimde arttırdığı oyları, partiyi daha da güçlendiriyor. Daha fazlası, Refah Partisi çok rahat bir ortamda çalışmalarını yapıyor. Refah Partisi’nin üyelerinin ve liderlerinin mezun olduğu İmam Hatiplere büyük bir ilgi var ve insanlar kayıt için sıra bekliyor. Refah Partisi’nin popüler olmasının bir diğer nedeni ise, ekonomik ve sosyal alanlarda laik politikacılarının uyguladığı yanlış politikalar, yolsuzluk ve mafya ile bağlantılardır. Türklerin birçoğu Refah Partilileri dürüst ve azimli görürken, laik politikacıları bencil ve kötü olarak görüyor. Eğer laik politikacılar daha iyi çalışmazlarsa, Batı yanlısı Türkiye radikal bir şekilde yönünü çevirebilir. Bu sebeplerden dolayı Türkiye’nin sosyal ve politik trendi bu ülkenin laik ve Batı yanlısı kalmasını isteyenlerin endişelerini haklı kılıyor.

Erbakan’ın dış politikası ürkütüyor!

Son çeyrek yüzyılda Erbakan ve partisi Amerika Birleşik Devletleri’ni emperyalist olmakla suçlayıp NATO’nun Türkiye’yi sömürdüğünü dile getirdiler. Siyonizm’i ve Yahudileri kınayan Erbakan ve partisi, Türkiye’nin Batı ile entegrasyonunu savunan Türkleri de taklitçi Batıcılar olarak nitelediler. Bunun yerine ise Türkiye’nin İslam ülkeleriyle birlikte İslam NATO’su, İslam Serbest Pazarı ve İslam Birleşmiş Milletleri’ni kurmasını istediler.

Erbakan hükümete geldiğinden beri söylemlerini biraz ılımlılaştırsa da, ana tercihlerinde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Başbakan olarak ilk ziyaretlerini Müslüman ülkelere gerçekleştiren Erbakan, İran ile gaz anlaşması imzalamıştır. Erbakan’ın en önemli dış politika atağı en kalabalık 8 Müslüman ülkeyi bir araya getirerek, bu ülkelerin ekonomik ve siyasi işbirliği yaparak G-7’ye karşı bir balans yapmasını amaçlamıştır. Erbakan bu şekilde G-7 ve D-8’in yeniden bir araya gelerek ‘İKİNCİ YALTA’ konferansında yeni bir dünya düzeni kurulmasını istemektedir. Müslüman dünyasıyla ilgili bu girişim ve önerilere karşılık, Erbakan henüz Batı dünyasını ziyaret etmemiş ve Avrupa Birliği liderlerinin Dublin Zirvesi’ndeki davetini de reddetmiştir.

NATO’dan uzak bir politika izliyor!

Erbakan ülkesinin üye olduğu NATO’dan farklı bir politika sergilemektedir. Tartışmalı Libya seyahati sırasında Erbakan, BM tarafından 1992’de uygulanmaya başlayan ambargoyu kınadı ve bu ambargonun kaldırılmasını istedi. Erbakan Batı’nın Libya’yı terörist olarak göstermesini bir propaganda olarak niteledi ve asıl terörizmi Amerika ve İsrail’in işlediğini ima etti. Erbakan Libya’nın 1986 Amerikan hava saldırısına gönderme yaparak, Libya’nın terörizmden en çok çeken ülkelerden olduğunu söyledi. Erbakan, PKK’nın öldürdüğü binlerce vatandaşına da işaret ederek, ülkesinin de son 20 yılda terörizmden en çok çeken ülkelerden olduğunu dile getirdi. Erbakan bu tuhaf seyahatini Libya ile imzaladığı terörizme karşı ortak çalışma anlaşmasıyla sonuçlandırdı.

Erbakan, ‘PKK’yı ABD destekliyor’ diyor

Batılı hükümetler ve medya Erbakan’ın bu açıklamalarını görmezden geldi. Sadece Türk basını çok az bir şekilde sayfalarında yer verdi. Bunlar, Muammer Kaddafi’nin Kürt bağımsızlığını istemesinin gölgesinde kaldı. Ankara şiddetli bir şekilde bir Kürt devletine karşı çıkıyor. Kendi sınırları ötesinde olsa bile. Batılılar, Erbakan’ın açıklamalarına ve hareketlerini görmezden geliyor, bunun sebebi Erbakan’ın henüz Batı yanlısı Türk dış politikasını değiştirememesinden kaynaklanıyor. Filistin Hamas örgütü ve Mısır Müslüman Kardeşler teşkilatının üyelerinin 1996 yılındaki Refah Partisi kongresine davet edilmeleri ise görmezden gelindi.

Erbakan’ın Amerika ve İsrail karşıtı söyleminin başka örnekleri de var. Aralık (1996)’ta, Erbakan, Amerika’yı Çekiç Güç’ü kullanarak Türkiye’nin Güneydoğusunda bir Kürt devleti kurmayı planladığını iddia etti. Bu tür iddialar daha önce de başka Türk politikacılar tarafından dillendirildi ancak bir başbakan düzeyinde ilk kez. Erbakan ayrıca İsrail’i Nil ve Fırat nehirleri arasında kalan tüm bölgeyi, Türkiye’yi de kapsayan, işgal amacı taşımakla suçluyor. Refah Partili iki milletvekili bu görüşü İsrail elçisinin Hatay’ı ziyaret etmesiyle birlikte daha da ileri götürdüler.

Amerikan menfaatlerine tehdit oluşturuyor!

MGK tarafından kontrol edilse bile Başbakan olarak Erbakan, Amerikan menfaatlerine ve Türk Amerikan işbirliğine meydan okuyor. Erbakan’ın hükümette olması Amerikan ve Avrupa yönetimlerinin işini zorlaştırıyor. Erbakan’ın komplocu yaklaşımı ve Batı karşıtı söylemleri, Türkiye’nin dostu olarak bilinen birçok kişiyi de uzaklaştırıyor. Örneğin, birçok önemli Yahudi-Amerikan kuruluşları Türkiye’ye olan ziyaretlerini ertelediler Erbakan’ın politikalarına duydukları kaygıdan dolayı.

Üçüncü olarak, Erbakan açık olarak İran, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Sudan ve Filistin’deki Müslüman teşkilatlara sempatiyle baktığını dile getirdi ki bunlar önemli güvenlik riski taşıyor. MGK üyesi ve başbakan olarak Erbakan NATO’nun ve ABD’nin gizli güvenlik belgelerine ya ulaşmış ya da ulaşmış olacak. Erbakan’ın Dışişleri Bakanlığı diplomatları olmadan Iran, Suriye ve Irak temsilcileri ile sık sık görüşmesi bu konuda endişe duyulması için önemli bir sebep. Erbakan, İran gezisinde Türkiye ve İran’ın savunma sanayinde işbirliği yapmasını önermiş ve İran Devlet Başkanı Rafsanjani’ye Türkiye’nin üretiminde ortak olduğu F-16 uçak fabrikasını gezdirmeyi söz vermiş. Askerler buna karşı.

Erbakan Amerikan çıkarlarına ters düşüyor!

Dördüncüsü ve en önemlisi, Erbakan bir ideolog olarak Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırmak istiyor, bu ise Amerikan menfaatlerine tamamen ters bir politika. Erbakan, toplumu birçok yönde dönüştürmeyi planlıyor ve bunu da dış politika uzmanlarının görmediği bir şekilde içerden yapıyor. Mesela, Refahlı bakanlar üst düzey 400 bürokratı kendi parti sempatizanlarıyla değiştirmiştir. Refah Partili yöneticilerin Dışişleri Bakanlığı’na lobi çalışmasında bulunarak dini okul mezunlarından da diplomat alınması istediği bildiriliyor. Refah Partili bir milletvekili İmam Hatip mezunlarının askeri akademiye kabul etmesini teklif etmiş ancak bu şimdilik askeriye tarafından reddedilmiştir. Refah Partili Adalet Bakanlığı’nın yüksek hâkim ve savcıların görev yerlerinin değiştirilmesi için uygulamaya başladığı rotasyona Türkiye Barolar Birliği karşı geldi ve bu karşı durma Bakanlığı şimdilik vazgeçirdi. 1995’te Erbakan’ın parlamento grubu Anayasa’nın İslami düzenlemeler yasağına ilişkin maddeyi kaldırmak için çalıştılar. Erbakan ve partisi koalisyon ortağı olmadan bir hükümet kursalardı, İslami bir toplum oluşturmada amaçlarına daha çabuk ve kısa yoldan ulaşabilirlerdi.

Amerikalılar, çok az nadir görülebilecek bir şekilde müttefiki olan bir ülkenin başbakanının Amerikan menfaatlerine zararlı olacak politikalarını nasıl ele alacakları ikilemiyle karşı karşıyalar. Şimdiye kadar henüz bir kriz yok. Ancak söylendiği gibi, Erbakan dış politikayı kontrol etmiyor ve Türk dış politikası şimdilik Batı yanlısı olarak devam ediyor. Bu yüzden Amerika büyük değişikliklerden ziyade küçük ayarlamalar yapması gerekiyor.

Washington ikili bir politika uygulamalı: Uzun dönem Amerikan menfaatlerini ve Türkiye’nin Amerikan dostlarını desteklemek, Erbakan ve destekçilerinden uzak durmak. Böyle bir politika birkaç öğeden oluşur:

1. ABD dostlarına arka verilmesi: Asker dâhil Amerikan yanlısı Türkler, kamuoyuna Türkiye’nin Amerika ile olan ikili bağlarının değerini göstermeli. Buna karşılık olarak Washington uzun vadeli ilişkilerini etkileyen tüm konularda Türkiye’yi desteklemeli. Güvenlik bağları Türkiye ve Batı’yı birbirine bağımlı kılarken, bu aynı zamanda Türkiye’nin Batı’dan yana durmasında etkili bir araç. Bu yüzden Amerika Türkiye’nin ABD silahlarına ulaşabileceğine dair garantisine devam etmeli. Bu hususta, Clinton yönetimi samimi bir şekilde Türkiye’nin silah satın alımına karşı ABD yönetimindeki muhalefetle yüzleşmeli. Son aylarda Türkiye’ye söz verilen silahların iadesi bloke edilmiş durumda. Bunun sonucu olarak, Birçok Türk Washington’un Türkiye’ye gizli silah ambargosu uyguladığını söylüyor. Bu iddia aynı zamanda 1975-1978 yılları arasındaki silah ambargosunu hatırlatıyor (Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesine gerekçe olarak) ve ABD’ye karşı olan hoşnutsuzluğu da artırıyor. Erbakan’ın Refah Partisi’nin an

Yorum Yaz