Kasım 14 10:40

Başbakan Almanya’ya: Hava Atmaya Mı, İcazet Almaya Mı Gitmişti?

Başbakan Almanya’ya: Hava Atmaya Mı, İcazet Almaya Mı Gitmişti?

Başbakan Almanya’ya: Hava Atmaya Mı, İcazet Almaya Mı Gitmişti?

Recep T. Erdoğan’ın Köln mitingindeki konuşmasının sonlarına doğru sarf ettiği: “Avrupa’da yükselen ırkçı nefret söyleminin ve yükselen antisemitizmin ilacı bizdedir. Doğu ile batı arasındaki ticari ve kültürel köprü Türkiye’dir. Avrupa Birliği Türkiye sayesinde daha da güçlenecektir!..” anlamındaki sözleri Almanya ziyaretinin gizli şifrelerini içermektedir. Bu ifadeler malum odaklara bir mesaj yerindedir ve açılımı şöyledir:

a- Anadolu’da, Ortadoğu’da ve Kafkaslar’da haklı olarak yükselen İsrail karşıtlığını ve Siyonist kapitalist Batı sömürgeciliğine başkaldırıyı törpüleyip tehlike olmaktan çıkaracak kabiliyet ve karakter bendedir!... (Not: Yahudi dini mensuplarıyla, Siyonizm şeytanlığı ve İsrail’in küstah saldırganlığı farklı şeylerdir. Ancak kasıtlı bir saptırmaca ile, Siyonizm karşıtlığı Yahudi düşmanlığı gibi gösterilmekte ve “antisemitizm” kılıfıyla gizlenmektedir.)

b- Siyonizm’in yani küresel sömürü sermayesinin güdümündeki Batının (Amerika ve Avrupa’nın), doğu ülkelerini, Türki cumhuriyetleri ve İslam âlemini daha rahat ve ucuza sömürmelerine; ara sıra ABD, AB ve İsrail’e horozlanıp bölge halklarının havasını indirmek suretiyle, asıl hizmet bizim tarafımızdan verilmektedir.

c- Türkiye’ye biçilen bu köprü, yani kâhyalık rolü, bizim sayemizde daha etkin ve garantili yürütülmektedir; Haçlı AB “İslam’ı tehlike olmaktan çıkarma” hedefine bizimle erişecektir.

d- Bu sinsi sömürü sisteminin ve küresel sermaye’nin tıkır tıkır işlemesi için, benim Cumhurbaşkanlığıma onay verilmelidir!..

Üstelik Erdoğan’ın Almanya’daki (ve tüm Avrupa’daki) vatandaşlarımızı, hem oraların hükümetleri karşısında sıkıntıya sokacak, hem de kendi aralarında kutuplaşma ve kapışmaya yol açacak bu girişimleri, şahsi ikbal ve ihtirasları uğruna insanlarımızı nasıl ucuza ve acımasızca harcadığının da bir göstergesidir.

Hemen hatırlatalım, Sn. Başbakan Almanya gezisi öncesi, “Faiz lobisi, rantiye sermayesi, dış güçlerin temsilcisi” diye görünüşte karşı çıktığı ama gerçekte onların sömürü saltanatına kolaylık sağladığı KOÇ Grubunun yeni FORD Fabrikası açılışına gitmiş ve Koç gazetelere; Başbakan Erdoğan’ın katılımından dolayı çok özel bir teşekkür ilanı vermişti. “Gelecek, onu en çok isteyendir” başlığıyla verilen ilanda “Başbakanımız Sayın Recep T. Erdoğan olmak üzere; Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanımız Fikri Işık’a, Ekonomi Bakanımız Nihat Zeybekçi’ye, Milletvekillerimize, Valimize, Belediye Başkanlarımıza, devletimizin değerli temsilcilerine sonsuz teşekkürlerimizle” denilmişti. 22 Mayıs 2014’deki açılış töreninde Başbakan KOÇ’lara “yerli bir otomobil üretme teklifini” de iletmiş ve tabi küstah bir tavırla ve hak ettiği tarzda reddedilmişti. Sahi hani Gezi olaylarını, Erdoğan iktidarını devirmek için, bu faiz ve rantiye lobisi tertiplemişti?

Hayal BULUT’larında hamasi kahramanlıklar üreten YİĞİT yazarın:

“Başlamadan bir de “yeni gerçeğin” altını çizmek istiyorum; 1800’lerin başından itibaren Osmanlı coğrafyasında her türlü “senaryoyu yazmaya” çalışan Almanya’dan dün “Erdoğan geçti” ve Almanya “YENİ BÜYÜK TÜRKİYE” gerçeğini net olarak bence idrak etmişti... Sevgili dostlar, yolda okumak için yanıma aldığım bir kitap var elimde, arkasında önemli bir not var: “... Orwell haklıydı. Gelecekte üç büyük dünya gücü olacak ve bunların arasındaki birlik ve rekabete göre bunların pozisyonu değişirken, barıştan bahsetmek mümkün olmayacak...” Bu notu düşenler bana göre “3 büyük merkez” konusunda haklıydılar ama notun devamında çok önemli bir detayı atlamışlardı; Avrupa Birliği yenidünya düzeninde ana merkez olamayacak, “Doğu-Batı, Türk-İslam” sentezini yapabilen Türkiye bu şansı yakalayacaktı... Evet, yanlış okumadınız, son 5 yılda yaşanan bütün gelişimin ardında “Türkiye’nin bu şansı yakalaması” ve yenidünya düzeni içinde ana merkezlerden biri olma yoluna girmesi vardı”[1] sözleri ise Siyonist merkezlerin, AKP ve Erdoğan eliyle Türkiye’yi yeni sömürü senaryolarında hangi rol ve konumda değerlendirmek istediklerinin dolaylı itirafı gibiydi.

“Türkiye günlerce Erdoğan'ın Almanya çıkarmasıyla meşgul edilmişti. Protesto edileceği ve bir kısım Alman siyasetçilerin kendisini "istenmeyen adam" ilan ettiği söylenen Erdoğan, tepkilere aldırmayarak, hatta hepsine meydan okuyarak bu ülkeye gitti” diyen Radikal yazarı Murat Yetkin gibiler, acaba kendi akıllarınca muhalefet mi etmekteydi, yoksa Erdoğan’ı parlatma politikası mı üretmekteydi?

Hiç şüphesiz geçtiğimiz günlerde Türkiye’yi ziyaret eden ve medya önünde çok ağır eleştirilerden bulunmaktan çekinmeyen Almanya Cumhurbaşkanı Jaochim Gauck’un sözlerini de bu açıdan değerlendirmek gerekirdi. Ve tabi Almanya Başbakanı Merkel’in Erdoğan’ı Köln konuşması öncesinde meydan üzerinden uyarıp ve “Köln on binlerce Türk’ün sorunlarının taşındığı yer haline getirilemez. Başbakan Erdoğan, Almanya’da kutuplaşmanın artmasına neden olacaksa konuşmasından vazgeçmesi iyi olur” demesi de bu cinstendi. Ayrıca yandaş yalakaların: “Almanya Erdoğan’dan korkuyor. Ülkedeki 2.5 milyonu aşkın Türk’ün varlığı ve bu insanlarla Türkiye arasındaki bağın bir türlü zayıflamaması Almanya’nın korkularını daha da arttırıyor. Ayrıca kabul etmek gerekir ki bir başka ülkenin Başbakanının gelip sizin ülkenizde miting yapması nicelerin uykusunu kaçırıyor!” yorumları da kendilerine bu maksatla servis edilmişti. Asla unutulmamalı ki, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız ilk kez önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bulundukları yerlerde oy kullanabileceklerdi. Yani AKP’nin en kuvvetli Cumhurbaşkanı adayı olan Erdoğan’ın Köln’de bir bakıma seçim mitingi yapması malum odaklarca tertiplenmiş olabilirdi. Eğer bu girişim işe yararsa başka ülke ve şehirlerde yeni mitingler de yapılabilirdi, çünkü Avrupa’daki ve özellikle Almanya’daki seçmenler köşk seçimlerinin gidişatını değiştirebilirdi.

ADL’den Erdoğan’a yeni madalya verilecek miydi?

İsrail’in vahşetlerini ve Siyonizm'in şeytani hedeflerini tenkit edenleri susturmak ve ileri gidenlere kan kusturmak üzere bu haklı girişimler “antisemitizm” (Yahudi düşmanlığı) gibi gösterilmektedir, dindar ve kahraman Erdoğan, güya nefret suçları kılıfıyla bununla ilgili kanunları meclisten geçirmiştir.

Geçen ay (Yahudilere yönelik) İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği (ADL), dünya genelinde bir antisemitizm anketi gerçekleştirmiş, Antisemitik eğilimlerin yüksek yoğunlukla Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da bulunduğunu tespit etmiştir. ADL araştırmasında, 0 ile 10 arasında değişen yüzdelerle en alt sıralarda yer alan yani Siyonist Yahudi karşıtı olmayan yerlerin tamamı, Güneydoğu Asya ya da Batı Avrupa ülkeleridir. Türkiye de, yüzde 69 gibi yüksek bir oranla listede özellikle “tehlikeli ülkeler” arasında gösterilmiştir. Oysa İspanyol Engizisyonundan ve Yahudileri İsrail’e göçe zorlama operasyonları olan Nazi baskılarına kadar zavallı Yahudilere hep sığınak sağlamış olan bizim milletimizdir. Ancak, maalesef bütün bunların karşılığında gördüğümüz, sadece hıyanettir. 2005’te yine ADL tarafından Başbakan Erdoğan’a, “İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin Türk diplomatik misyonu üyeleri tarafından kahramanca kurtarılmalarının anısına” ödül verilmesi kendisini Siyonist hedeflere yeni ödünler vermesi içindir. Erdoğan’ın, ödül kabul konuşmasında: “Antisemitizm utanç verici bir akıl hastalığı; bir sapkınlıktır. Yahudi soykırımı, tarih boyunca insanlığa karşı işlenen en ağır suçlardandır” şeklindeki sözleri, eğer gaflet ve cehaletin eseri değilse bu merkezlere bilinçli hizmet ve teslimiyetin belgesidir. Çünkü “Yahudi soykırımları” yine bu Siyonistlerin uydurdukları bir efsanedir. Almanya Köln’de “Bölgemizde yükselen Antisemitizm’in ilacı bizdedir!” diyen Erdoğan, bu garantiyi acaba kimlere ve niye vermektedir?

Yandaş yazarlardan Fehmi Koru Erdoğan'a ince mesajlar göndermişti.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e yakınlığı ile bilinen Fehmi Koru, Erdoğan'a ince mesajlar verdiği yazısında "halk seni başbakan yaptı ama Köşk'te başka bir profil görmek isteyebilir" diyerek onun hırsını ve hırçınlığını niye eleştirmişti? (Bak: 29.04.2014) tarihli Star gazetesinde Taha Kıvanç ismiyle yazan Fehmi Koru Aydın Doğan ve Hürriyet yazarlarıyla Recep T. Erdoğan “danışıklı dövüş” sergilediklerini ima etmişti. “Bazen kendime bile itiraf etme cesareti bulamadığım bir düşüncem var; Hani bazıları Tayyip Erdoğan’ın Hürriyet yazarlarını kendisine eleştiri hedefi seçmesini, “onlara çok kızdığı, bulsa bir kaşık suda boğacağı” biçiminde bir düşmanlık olarak algılıyorlar ya, ben tam tersine, Tayyip Bey’in Hürriyet’siz yapamayacağını düşünmekteyim. Çünkü Hürriyet gibi bir gazete ve ‘bidon kafalılar mucidi’ türü yazarları olmasa, Tayyip Beyderdini anlatmakta ve kitleleri arkasında toplamakta bugünkü kadar büyük başarı kazanamayabilirdi... Sözün kısası şu: Hürriyet Gazetesi de, yazı ekibi de hatta Aydın Beyde daha değerlensin diye  “yerden yere vurulan deri” gibiler siyasi iktidar sahibi için... Rahat uyuyabilirler, onlara bir şey olacağını sanmıyorum... Aydın Bey ve yazarları iktidara çok lâzım çünkü..."

Hürriyet sadece bir gazete değilmiş “derin devletin başındaki temsilciymiş!”

Hatta Erdoğan yandaşı Mahmut Övür, Özal ile Erdoğan dönemi arasındaki benzerliğe dikkat çekerek, Hürriyet'in misyonunun bugün de devam ettiğini belirtip, Özal'a düzenlenen suikastı araştıran savcının başına gelenleri ve Hürriyet'in sahibi Erol Simavi'nin bu olaydaki rolünü gündeme getirmişti.

Sabah gazetesi yazarı Mahmut Övür, Hürriyet gazetesinin derin devletle olan ilişkisine değinmiş, "Hürriyet sadece bir gazete değil" başlıklı köşesinde, Özal örneğini anlattıktan sonra sözü günümüzdeki tartışmalara getirmişti:

"Son 60 yıllık tarihimizin önemli olaylarını hatırlayın, 6-7 Eylül olaylarından, Ahmet Kaya'nın maruz kaldığı linç girişimine, "Hayata Dönüş" operasyonundan, 17 Aralık darbe sürecine (Hürriyet), hepsinde misyonunun gereğini yerine getirdi. Bunlar birer manşet hatası değil, düpedüz derin siyasetti. Şimdi biraz geriye, rahmetli Turgut Özal dönemine gidelim ve bugünle kıyaslayalım. Yıl 1988. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir yıl var. Özal'ın önemsediği konulara bakın; sivil cumhurbaşkanı, sivil MİT ve Kürt meselesinin çözülmesi... Tıpkı bugünkü gibi 18 Haziran 1988'de Anavatan kongresinde kendisine düzenlenen suikastı Özal, Savcı Uğur Tonik'in araştırmasını istemiştir. Tonik araştırmayı sürdürürken kızı kaçırılır ve Ortaköy'de bir binaya çağrılır. Ulaştığı sonuç ilginçtir, suikastın arkasında bir işadamı, bir gazete patronu ve bir general vardır. Sonradan yazıldı ki, gazete patronu Hürriyet'in o zamanki sahibi Erol Simavi, general de Özel Harpçi Sabri Yirmibeşoğlu'ydu... O olay hâlâ yargı açısından bir sonuca ulaştırılmış değil ama şu biliniyor: 1988 suikastı öncesi gazete patronu Erol Simavi, Özal'a savaş açmış, hatta Hürriyet'in manşetinden yayınlanan hakaret ve tehdit içeren mektubunda Özal'a "çomar" diyecek kadar pervasızlaşmıştı. Gazete, bu çizgisini hiç değiştirmedi. Farklı gerekçelerle de olsa 90'larda da 2007 öncesinde de hep siyasilere karşı tavır aldı, onları itibarsızlaştırmak için elinden geleni yaptı. Ve hiçbir zaman dönüp, mesela savcı Uğur Tonik'in başına gelenlerin ve yazdıklarının üzerine gitmedi. Şimdi de aynı misyonunu sürdürüyor. Yine bir cumhurbaşkanlığı seçimine gidiyoruz, yine Kürt barışı önemini koruyor ve yine MİT’in sivilleşme çabası sürüyor. O günleri analiz eden Prof. Dr. Cevdet Akbay, hurhaber.com’daki yazısında şöyle diyordu: “Bugün şunu çok net olarak görebiliyoruz artık; renkleri, kimlikleri, bahaneleri farklı olsa da, Barış Süreci’ni sürdüren Erdoğan’ı bugün hedef alanlarla dün Özal’ı hedef alanlar; dün Hiram Abas’ı ortadan kaldıranlar ile bugün Hakan Fidan’ı hedef alanlar aslında aynı merkezden (ulusal ve uluslararası Derin Devletler) yönetiliyorlar, yönlendiriliyorlar.”

Peki, Fehmi Koru’nun “Hürriyet’le Hükümet arasında hesaplı ve kasıtlı yürütüldüğünü söylediği danışıklı dövüşten bu Mahmut Övür gibileri hepten habersiz miydi?”. Fehmi Koru: “Nerede bu hükümetin zenginleri?” sorusunu niye yöneltmişti?

Hükümete yakın iş adamlarının neden “en çok vergi ödeyenler listesinde ilk yüze bile giremediğini” sorgulayan Fehmi Koru’nun "Nerede bu hükümetin zenginleri?" sorusuna hala yanıt verilmemişti.

2013 yılı vergi rekortmenlerinin açıklanmasından akıllara gelen soruyu köşesine taşıyan Star gazetesi yazarı Fehmi Koru, “Hükümete yakın iş adamlarının neden en çok vergi ödeyenler listesinde ilk yüze bile girememesini” değerlendirmişti. Kendisine biz yardımcı olalım: 1-Ya AKP hükümeti devlet imkânlarını KOÇ’lar gibi faizci ve rantiyeci baronlara aktarmaktaydı. 2-Veya Erdoğan’ın zenginleri vergi kaçırıp devleti dolandırmaktaydı?

AKP'ye en yakın gazetede Abdullah Gül’e haberleri sansür getirilmişti!

Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Başbakan Erdoğan ile Abdullah Gül arasında bir köşk gerilimi yaşandığı iddia edilirken hükümete en yakın gazetelerden Star'dan istifa eden eski yazı işleri müdürü Doğan Ertuğrul çarpıcı iddialar dile getirmişti. T24'ten Hazal Özvarış'a konuşan Doğan Ertuğrul'un, Star gazetesindeki Erdoğan barajının altında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de kaldığını, sansür tartışmasının Gezi Parkı protestolarına destek veren Cem Yılmaz'a kadar uzandığı ifade edilmişti. Peki Sn. Abdullah Gül’ün, “Bugünkü şartlar çerçevesinde gelecekle ilgili bir siyaset planım yok” ve “Putin Medvedev örneğini demokratik bulmuyorum” sözleri hangi mesajları içermekteydi:

Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili ilk mesaj gazeteciler aracılığıyla Abdullah Gül’den gelmişti. Bir yurt dışı ziyaretinde gazetecilerle sohbetinde, “Bu konuda benim ne düşündüğüm de önemli. Başbakan’la oturur konuşuruz” demişti. Abdullah Gül medya üzerinden yaptığı bu açıklama ile hem Türkiye kamuoyuna, hem iktidar partisinin içerisine hem de Başbakan’a, “Ben de buradayım” mesajını vermişti. Bu açıklamadan sonra yapılan ilk Gül-Erdoğan zirvesi çok kısa sürecekti. Cumhurbaşkanlığı konusunun gündeme gelmediği belirtmekle yetinmişti. Başbakan bu görüşmeden sonra partisi içerisine yönelmiş, Bakanlar, milletvekilleri ve il başkanlarını topladı ve adaylık sürecini tescillemişti. Köşk hesaplarını parti içerisine taşıyarak elini güçlendirmişti. AKP Genel Merkezi’nde yoğun güvenlik önlemleri altında yapılan toplantılar sonrasında Abdullah Gül’süz formül benimsenmişti. Kendisini by-pass eden bu formülden rahatsız olan Gül de, yukarıdaki açıklamalarıyla bu hamlelere karşı ince mesajlarla cevap vermişti. Başbakan Erdoğan’ın, “Köşk’e çıkarsam bütün yetkilerimi kullanırım” açıklamalarını Cumhurbaşkanı Gül kendisine yönelik bir çıkış olarak değerlendirmişti. Köşk’ün dümeninde bir Başbakan olmayacağını Putin Medvedev örneğiyle ilan etmişti. “Siyasi bir planım yok” cümlesinin başına, “Bugünün şartları” ifadesini koyan Gül, Köşk’ten çıkmak istemediği mesajını iletmişti. Şartlar oluşursa Cumhurbaşkanlığı’na adaylığının söz konusu olabileceğini zımnen açıklamış gibiydi.

Daha önce, “Günü gelince Başbakan’la oturur konuşur bir karara varırız” diyen Abdullah Gül’ün bu kez defaten, “Arkadaşlarımla konuşacağım” ifadesi de diplomatik bir mesaj niteliğindeydi. Şimdi gözler var olduğu bilinen Abdullah Gül’ün iktidar partisi içerisindeki arkadaşlarına çevrilmişti. AKP’nin kapatılmasına engel olan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı özellikle  AYM’nin ‘Twetter’ kararından sonra gündeme gelmesi ilginçti. Abdullah Gül’le yakınlığı bilinen Kılıç, bu süreçte iktidara yakın medya organlarınca hedef haline getirilmişti. Böylece Abdullah Gül’e de aba altından sopa gösterilmişti. Acaba Sn. Gül, malum odaklarca, Erdoğan’ı kendilerine daha çok mahkûm ve mecbur konuma sokmak ve daha büyük tavizler koparmak üzere mi, yoksa başbakanlığını garantiye almak için mi ileri sürmekteydi?

Küresel Lobiler, işbirlikçilerini hangi yöntemlerle “garanti”ye alıvermektedir?

Siyonist merkezler bilinen demokratik hilelerle ülkelerin başına geçirecekleri isimleri, defalarca deneyip elemekle yetinmezler; onların iktidara geldikten sonra “Milli ve vicdani eğilimlere yönelmemeleri” için sigorta mahiyetinde “etkili şantaj malzemelerini” de bir şekilde üretirlerdi... Çok çeşitli konulardaki “tape’lerden kasetlere, resmi bilgi ve belgelerden fotoğraf görüntülerine ve canlı şahitlere” kadar, işbirlikçilerini küresel sisteme sadık kalmaya mecbur edecek garanti tedbirlerini almayı asla ihmal etmezlerdi.

Cemaatin Erdoğan aleyhine sakladığı en büyük kaset haberi!

İngiltere'de haftalık Economist dergisinin, "Gülen Cemaatinin hükümet aleyhindeki 'en büyük kasedi' cumhurbaşkanlığı seçimlerine sakladıkları söyleniyor." haberi dikkat çekiciydi. Makalede, Erdoğan'ın Kürtler'den gördüğü destekle Köşk'e çıkabileceği ve ülkenin laik muhaliflerinin de son umut olarak 'Gülencileri' gördüğü belirtmişti.

"[Gülen Cemaati destekçileri] 'en büyük kasedi' cumhurbaşkanlığı seçimlerine sakladıkları söyleniyor. Ama bunun geri tepmesinden korkuluyor. Emniyet birimlerindeki ve diğer kurumlardaki binlerce Cemaat mensubu tasfiye ediliyor. Aralarında Türkiye'nin en büyük şirketi Koç Holding'in de bulunduğu firmalar Gülen'i desteklemekle suçlanıyor ve keyfi vergi denetimlerine tabi tutuluyor, diğer bir konuya da 'ne kadar Gülen destekçisinin ordu kademelerine sızdığı' sorusu oluşturuyor. Erdoğan'a yakın bir kaynak, 'Gülen destekçilerinin tespit edilmemek için viski içtiğini ve karılarının da mini etek giydiğini, balolarda dans ettiklerini' iddia ediyor."  İddiaları gündeme getirilmişti.

Ve yine Times “Türkiye’nin seks kasetlerine hazırlandığını” iddia etmişti.

Times dünya haberleri sayfalarında, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Gülen cemaatini “yatak odası şantajı yapmakla” suçladığını belirtmişti. BBC Türkçenin aktardığı habere göre, gazete Erdoğan’ın Bitlis’teki seçim mitinginde yaptığı konuşmada Gülen’e seslenerek, “İnsanların mahrem telefon görüşmelerini dinleyeceksin, kaydedeceksin, şantaj yapacaksın, insanların yatak odalarını izleyeceksin, tehdit edeceksin, sonra kendine âlim diyeceksin” dediğini gündeme getirmişti.

Oysa öyle anlaşılıyor ki Erdoğan ve AKP kurmayları hakkındaki tape ve kasetleri de, cemaat hakkındaki bilgi ve belgeleri de hazırlayan ve biribiri aleyhine kullanmak üzere taraflara ulaştıran aynı Siyonist merkezlerdi. Çünkü böylesi şantaj mahiyetli kirli ve gizli belgeleri üretmek de zamanı gelince piyasaya sürmek de bunların öteden beri bilinen marifeti ve melanetiydi. Yeri gelmişken tekrar belirtelim ki, cemaati de AKP’yi de; hem Erbakan’a karşı uzlaştırıp iktidara getiren, hem de her iki tarafı avuçlarında tutmak üzere biribirine düşüren de aynı mahfillerdi.

Fetullahcıların Erdoğan’ı “sahipsiz sahabelerin onların zulmünden Habeşistan’a hicrete mecbur kaldıkları Mekke müşrik reislerine” benzetmeleri, Erdoğan’ın onlara “yalancı peygamber, sahte mürşit” şeklindeki hakaretleri ise, her iki tarafın da karakterini ve ahlak seviyesini ortaya dökmekteydi.

Cemaatin Türkiye İmamı deşifre mi edilmişti?

Gülen Hareketi'ne dönük iddialarına bir yenisini ekleyen Sabah gazetesi, "Cemaat'in Türkiye imamı"nın, Kaynak Holding'in beyni ve Fethullah Gülen'den sonra en etkili isim olan Mustafa Özcan olduğunu iddia etmişti. Gazetenin manşetten verdiği ve Abdurrahman Şimşek'in haberine göre, 10 yıl Hava Kuvvetleri Komutanlığı imamlığı yapan Özcan, 20 yıldır bütün Balkanlar'ın bir numaralı ismi ve Fethullah Gülen'den sonraki en etkili kişi olduğu belirtilmişti. Daha önce Cemaat'in Emniyet, MİT, yargı ve Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) imamlarını açıklayan Sabah, "güvenilir kaynaklar"a dayandırdığı haberde Mustafa Özcan'ın, Diyanet İşleri Başkanlığı adına Kartal'da ilçe vaizliği yaparken Cemaat adına da İstanbul imamlığı yürüttüğünü söylemişti. Habere göre Diyanet İşleri Başkanlığı İl Müftülüğü'nden 2002'de emekli olan Özcan, aynı yıl Kaynak Holding'in yönetim kurulu başkanlığını üstlenmiş ve 2006 yılına kadar bu göreve devam etmişti. Özcan'ın lakabının "Demir Yumruk" olduğunun belirtildiği haberde şöyle devam edilmişti:

"Mustafa Özcan ayrıca Şerif Ali Tekalan, Mehmet Ali Şengül, İsmail Büyükçelebi, Erdoğan Tüzün, Abdullah Aymaz, Naci Tosun ile birlikte "cemaatin büyük 7 ağabeyi" olarak bilinen isimler içerisindeydi, çok katı ve disiplinli biri olarak bilinmekteydi ve cemaatteki lakabı "demir yumruk" idi. Mustafa Özcan, Kartal Dragos sahil yolunda Fatih Üniversitesi Hastanesi'nin yanındaki bir villayı ofis olarak kullanmakta ve üst düzey cemaat yöneticileriyle görüşmelerini burada gerçekleştirmekteydi. Mustafa Özcan, ayrıca Kaynak Holding'i uzun yıllar yönettiği için cemaatin parasal gücünü kontrol eden az sayıdaki kişiden biriydi. Kaynak Holding'in uzun süre başında bulunan Mustafa Özcan'ın, Fethullah Gülen'den sonraki en etkili ismi olduğu belirtilmişti. Daha önce Osman Karakuş'un Paralel Yapı'nın yargıdaki gizli yapılanmasını yöneten kilit isimlerden olduğunu Sabah gazetesi gündeme getirmişti. Bir zamanlar Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) 1. Hukuk Müşavirliği görevini yürüten Karakuş, Emniyet Genel Müdür Yardımcılığı yaptıktan sonra emekli olup, Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Tahkim Kurulu üyeliği, Polis Bakım ve Yardım Sandığı'nın (POLSAN) Yönetim Kurulu Başkanlığı yapan kişiydi. Karakuş'un kızı, Fethullah Gülen'in kardeşi Mesih Gülen'in oğlu ile evliydi. (Dikkat! Müslümanlar arasında çocuklarına “MESİH” ismi koyma geleneği asla mevcut değildi. “MESİH” isminin Kripto Yahudiler ve Sabataistler arasında yaygın olduğu bilinmekteydi. Fetullah Gülen’in Babasının, oğluna MESİH ismini hangi akide ve beklentiyle verdiği merak edilmekteydi. O.E.) Fethullah Gülen'in avukatı Orhan Erdemli ile hukuk bürosu olan Karakuş'un adı "Fethullah Gülen cemaatinin Emniyet Genel Müdürlüğü'ndeki Kadrolaşma Faaliyetleri" başlıklı istihbarat belgesinde de geçmişti. Belgenin hazırlandığı dönemde EGM başmüfettişi olan Karakuş'un, kadrolaşma sürecinde İstanbul Polis Koleji Müdürü olduğu belirtilmişti. Yüksek yargıdaki davalarla ilgilenen Karakuş, aynı zamanda büyük şirketlere danışmanlık hizmeti vermekteydi. Paralel Yapı'nın Türkiye imamı Mustafa Özcan ile yargıdan sorumlu imamı Osman Karakuş, 5 Mart 2014'te Dragos sahil yolundaki villada bir araya gelmişti.

İyi de Hükümet yandaşı Sabah Gazetesi bu Mustafa Özcan’la Osman Karakuş’un MİT üzerinden MOSSAD ve CIA bağlantılarının olup olmadığını niye hiç gündeme getirmezdi? Yoksa Hükümetle Cemaatin aynı merkezlerin güdümünde olduğu gerçeği mi gizlenmekteydi?

Erdoğan’ın PKK desteğiyle Çankaya ümitleri

Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Gül-Gülen engelini Öcalan’ın desteğiyle aşmaya niyetliydi. Öcalan’ın talimatıyla PKK oylarının tamamının Erdoğan’a geleceği üzerine hesap yürütülmekteydi. Siyonist Yahudi ABD’li Türkiye uzmanları Barkey ve Jeffrey Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı için PKK/BDP’yi işaret etmişti.

Tayyip Erdoğan, 30 Mart seçimlerinden sonra yeniden gözünü Çankaya Köşkü’ne dikmişti. Seçimlerin ardından, güç tazelediği algısını topluma yaymaya çalışan Erdoğan, kendi cephesinin tek Cumhurbaşkanı adayı olduğu propagandasını esas alan bir strateji izlemekteydi. Seçim öncesinde, AKP cephesinde adayın kim olacağı konusunda tartışma alevlenmişti. Bir yandan Fethullah Gülen ile kafa kafaya gelen Erdoğan, bir yandan da Abdullah Gül engelini aşma derdindeydi. Erdoğan, bu engelleri Öcalan’ın desteğiyle aşmak üzerine hesaplar yürütmekteydi.

Siyonist Jeffrey’nin hesabı ve hedefi?

AKP içinde, alınan yüzde 45 oya BDP’nin oyu da eklenince sonuç alınabileceği değerlendirilmekteydi. Benzer bir değerlendirmenin ABD’nin Irak’ın kuzeyindeki Kukla Devlet’i Türkiye’ye doğru genişletme projesinin yürütücülerinden eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’den de gelmesi dikkat çekiciydi. Seçim sonuçlarının Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığında önemli bir gösterge olabileceğini iddia eden Jeffrey, “Başbakan Erdoğan’ın büyük ihtimalle atacağı bir sonraki adım, bu yaz cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmaktır” demişti. Erdoğan’ın bu hedefine ulaşmasında Kürt kökenli vatandaşların oylarının önemli olacağını savunan Jeffrey, AKP’ye oy verenlerle BDP’ye oy verenlerin toplamının yüzde 50’yi bulduğunu belirterek, “Bu, Erdoğan için Cumhurbaşkanlığını kazanmak anlamına geliyor” ifadesi dikkat çekiciydi.

Demek ki Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı bir ABD derin devleti (Yahudi Lobileri) projesiydi!

Tabi buna karşılık Yerel Yönetimler özerklik şartındaki çekinceler giderilip, daraltılmış bölge gelecekti! Bu AKP’den özerklik için ilk yasal adım demekti! AKP, PKK ile müzakere çerçevesinde yeni adımlar atmaya girişmiş önümüzdeki dönemde dört önemli adım atacağı belirtilmişti. Bu adımlardan en önemlisi ise, PKK'nın Güneydoğu Bölgesi'nde özerkliğin koşullarını hazırlayacak olan "Yerel Yönetim Özerklik Şartı"yla ilgili Türkiye'nin çekincelerinin kaldırılacağı söylenmekteydi. Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar "açılım" için adım atması beklenen AKP, BDP'den de Cumhurbaşkanlığı seçimi için destek isteyecekti.

Sabah gazetesinde Zübeyde Yalçın'ın haberine göre, AKP önümüzdeki dönemde dört adım atacaktı. Bunlar; Daraltılmış bölge seçim sistemi, Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Alevi açılımı ve "şeffaf siyaset". Atılacak bu adımlar, PKK'nın bölgede güçlenmesini sağlayacak ve özerklik için önündeki engelleri kaldıracaktı. Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'ndaki çekincelerin kalkması durumunda yerel yönetimlerin yetkileri artacak ve yapılacak hamlelerle ilgili olarak merkeze danışmak zorunda kalınmayacaktı. Bu şart; yerel yönetim sınırlarını, belediyelerin görevleri için yeterli idari yapılar ve kaynaklar bulunmasını yerel düzeyde sorumluluk alanlarının artırılması, özetle idari ve mali özerkliklerin sağlanmasını hükme bağlanmaktaydı.

Erdoğan’ın köşk için yeni bir “Akil insanlar heyeti” neyi hedeflemişti?

'Yeni Akil İnsanlar' heyeti sözde, Köşk seçimi öncesi Erdoğan'a toplumsal konularda çözüm önerileri getirecekti. Erdoğan Köşk'e çıkarsa heyet, 'danışma kurulu' olarak görev yürütecekti. Çözüm Süreci"nde Türkiye'yi dolaşarak AKP politikalarını anlatan akillerden sonra şimdi de Cumhurbaşkanlığı seçimleri için 'Yeni Akil İnsanlar' teşkil edilip meydanlara sürülecekti.Erdoğan Köşk'e çıkarsa heyet, kalıcı danışma kurulu olarak Erdoğan ile beraber çalışmalarını sürdürecekti. Bu heyetin seçimlerinden önce tüm kesimlerin sorunlarının belirlenmesi ve toplumsal meselelerin uzlaşmacı bir şekilde çözülmesi ve farklı seslerin de dile getirilmesi için alındığı belirtilmişti. Bu akil heyeti  Alevi toplumuna temsil çağrısında bulunacak, yeni açılımı beraber yapmayı teklif edecekti. Erdoğan'ın Akil İnsanlar Heyeti ile ilgili kararı yakın çevresine ilettiği ve isim çalışmalarının başladığı öğrenilmişti. Bu heyet ağırlıklı olarak gazeteciler ve akademisyenlerden oluşacağı söylenmekteydi. Erdoğan isim konusunda kurmaylarına talimatı verirken, heyetin nasıl çalışacağı ile ilgili de önce Afyon kampında, ardından yakın çalışma ekibi ile yaptığı toplantılarda bilgi vermişti.

Bizim kanaatimiz, malum merkezler; Erdoğan’ın köşke çıkması halinde, onu sürekli kontrol edip yönlendirmek ve dizginlemek üzere, güvendikleri ve yetiştirdikleri adamlarından oluşan böyle bir heyeti kendileri tavsiye ve teşkil edeceklerdi.

Daha önce defalarca söylediğimiz gibi, tekrar belirtelim ki; sonuçta Amerika’nın ve Siyonist odakların değil, Allah’ın planı yürüyecekti. Evet belki Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilecekti; ama ardından AKP dağılıp çözülecek, Siyonist hesaplar çökecek, Milli Çözüm ve Onarım Hükümeti kaçınılmaz hale gelecek, Deccalizm’le (ABD + AB + İsrail emperyalizmi ile) tarihi hesaplaşma sürecine girilecek, bu kapışma Türkiye’nin zaferiyle neticelenecek ve herkes hıyanetinin hesabını verecek ve hak ettiği akıbete mutlaka erişecekti.

“Paralel Çete”nin suç ortağı siyasiler hesap vermeyecek miydi?

“Başbakan Tayyip Erdoğan aylardır meydanlarda ve televizyonlarda; “örgüt”, “çete”, “haşhaşi”, “cunta” ve “derin devlet” diye bağırıp duruyor ve “devlet içindeki paralel yapı”ya ısrarla dikkat çekiyordu... Operasyon takvimi hazırlanıyor, devletin bunlardan temizlenmesi lazım” diyebiliyor ve ardından Dicle Üniversitesi’ndeki cemaat yapılanması ve yolsuzluğu soruşturan savcılık, Fetullahçılara ilk kez “Paralel Devlet Yapılanması’nı (PDY) örgüt adı olarak veriliyordu. Aralarında eski AKP milletvekili adayı, rektör Ayşegül Jale Saraç’ın da bulunduğu 9 öğretim üyesiyle ilgili soruşturmayı tamamlayan savcılık, üniversite yönetiminin, “örgütün bir kolu olarak Gülen’den gelen gizli talimatlarla hareket ettiğini” söylüyor, örgütün “üniversitedeki imam”ının, öğretim üyesi Y.Ö. olduğunu da saptıyordu.

Buraya kadar sıraladığımız çok vahim bilgiler bir gerçeği de deşifre ediyordu: AKP lideri, aylardır cemaate yönelik kapsamlı bir operasyonun işaretlerini veriyordu ama anlaşılan o ki, örgütün adını bizzat savcının resmileştirmesini bekliyordu!

Evet; Diyarbakır’da savcının bu soruşturması, Gülen cemaatine yönelik başlatılacak operasyonun ilk basamağı sayılıyor. Çünkü savcı “örgütün bir kolu” tespitinde bulunuyordu... Anlaşılan önümüzdeki günlerde, tüm üniversitelerde hatta kamu kurumlarında da örgütün diğer kolları için benzer operasyonlar yapılacak, bürokrasideki örgüt ağı çembere alınacak, kim bilir belki de çok sayıda paralel yapı üyesi cezaevine de atılacağa benziyordu. Ancak böylesi paralel yapılar gibi oluşumlar unutulmasın ki, ancak siyasetin gücüyle varlıklarını koruyabiliyordu. O halde ileride, bir yürekli savcı ortaya çıkarak, AKP’ye ve Başbakan’a, hatta yıllardır paralel yapı örgütüne devlet içinde destek olanlara şu vahim soruları sorması gerekiyor ve bekleniyordu! Madem devletin içinde paralel yapı oluşturacak kadar ileri giden bir örgüt vardı, neden müdahale etmediniz?.. Bu örgüte 12 yıl boyunca neden destek verdiniz?.. Bu kadar yıl Gülencilerle, yani PDY örgütü ile niçin kol kola yürüyüp yükselttiniz? Devleti ve Cumhuriyeti kuşatma çabalarında bu örgütle hareket ederken asıl neyi hedeflediniz? Ve şimdi ne oldu da eski yol arkadaşınıza bir anda terörist damgası vurmaktan çekinmediniz? Bu soruların yanıtı ortaya çıktığında; hiç kuşkunuz olmasın, “PDY” diye bir örgüt gerçekten kapsamlı olarak saptanır ve gereği yapılırsa, biliniz ki suç ortağı AKP’nin ve Recep Beyin de adaletten yakasını kurtarması pek mümkün görülmüyordu.”[2] Şeklinde duyarlı ve tutarlı tespitler yapan sn. yazar her nedense asıl soruyu atlıyordu: Cemaat örgütlenmesinin ve Erdoğan partisinin ve Hükümetinin, başında ittifak kurup iktidara taşınmalarını 12 yıl sonra ise ihtilafa düşürüp biri birileri aleyhinde müthiş itiraflarda bulunmalarını hangi dış güçler ve içerideki işbirlikçi çevreler sağlıyordu? Bunların daha önce Türkiye’de sağcılarla solcuları, dincilerle devrimcileri de; isterse kapıştıran, icap ederse kucaklaştırıp iktidara taşıyan odaklar olduğu niye gizleniyordu?

“1990 niçin dönüm noktası”ymış?

“...emperyalist sistemin gericileşmesinde 1990 yılının önemli bir tarih olduğunu saptıyoruz. Sovyetler Birliği'nin 1950'li yılların ortalarında girdiği kapitalizme geri dönüş sürecine, Gorbaçovlar son noktayı koymuştu. Sovyetler Birliği Komünist Partisi yöneticilerinin kendileri, 1990'da kapitalist bir ülke olduklarını ilan ettiler. Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucu dünyada oluşan yeni kuvvet ilişkileri, ABD emperyalizminin büyük iddialarla harekete geçmesine neden oldu. Washington ağaları, dünyanın tek efendisi olmaya kalkıştılar ve "Yeni Dünya Düzeni" hedefini ilan ettiler. Bu "Yeni Düzeni" belirleyen sürece ise "Küreselleşme" dediler. Ezilen Dünyada, hatta gelişmiş kapitalist dünyada bile millî devletler ortadan kaldırılacaktı. Başka deyişle insanlığın Büyük Fransız Devriminden bu yana devrimlerle elde ettiği kazanımlar tasfiye edilecekti[3]  diyerek; aslında Komünizmle Kapitalizmin (Sovyetlerle ABD’nin) aynı Siyonist merkezlerin güdümünde olduklarını; Erbakan’ın tarihi ve bilimsel tespitiyle “Kapitalizm ve Komünizmin, Siyonizm timsahının alt ve üst çeneleri gibi çalıştırıldığını ve aralarına giren avlarını ezmek ve gövdeyi beslemek üzere kapıştırıldığını”, ya hala anlamayan veya kasıtlı olarak gizlemeye çalışan; gavur icadı ve zulüm-sömürü aracı Komünizm ve Kapitalizm dışında Milli bir sistem kurma inancı ve heyecanı bulunmayan kafalarla nereye varılacağı sanılıyordu?

 

--

Özel Yazılar - Milli Çözüm Dergisi

 


[1] Yiğit Bulut / 25 05 2014

[2] Farac65@gmail.com, Mehmet Faraç, 29 mayıs 2014

[3] Doğu Perinçek, Aydınlık, 08 Haziran 2014

Yorum Yaz