Haziran 19 07:02

DEĞERLİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANIMIZIN VE DUYARLI HALKIMIZIN DİKKATİNE!

DEĞERLİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANIMIZIN VE DUYARLI HALKIMIZIN DİKKATİNE!

Bütün camilerimizin-cemevlerimizin ve Kur’an kurslarımızın her türlü parti siyasetinden mutlaka uzak durmaları şarttır; bu tavır hem Dinimizin hem de milletimizin hayrınadır. Elbette sorumlu ve şuurlu insanlar olarak, gönüllerinde kendi arzularına ve hayat tarzlarına uygun bir siyasi tercihleri bulunması doğal olsa da;

• Her seviyedeki Diyanet mensuplarının ve resmi görevli din adamlarının,

• Bütün emniyet mensuplarının,

• Her sınıftaki yargı mensuplarının,

• Ve tabi ordu mensuplarının siyasi parti propagandası yapmaları veya bir partiyi ima eden tavırlar takınmaları kesinlikle yanlıştır, yaralayıcıdır ve bu nedenle yasak olmalıdır.

Ancak Diyanet mensuplarımızın ve Din adamlarımızın, partiler üstü bir yaklaşımla; Kur’an’ın ve Resulûllah’ın ölçülerine ve öğütlerine tercümanlık yapmaları, hukuka ve ahlâka aykırı icraat ve gidişata karşı halkımızı uyarmaları da mutlaka lazımdır; zaten bu hem vicdani hem de resmi görevleri icabıdır. Maalesef ülkemizde “sağcı, muhafazakâr ılımlı İslamcı” diye vasıflandırılan, ama aslında resmen din istismarcılığı yapan partileri ve hükümetleri “dindar kahramanlar!” diye övmek ve oy devşirmek normal karşılandığı halde, her ne hikmetse sadece Erbakan hareketini ve Millî Görüş partilerini haklı çıkaracak eylem ve söylemlerin sahipleri sürekli suçlanmışlardır. Çünkü faizin haramlığına, kumarın tahribatına, Yahudi ve Hristiyan odaklarla dostluğun tehlike boyutlarına, fuhşu azdıran yayın ve yaklaşımların, hatta kanuni fırsat ve ruhsatların ailevi ve ahlâki temelleri yıkıcılığına dikkat çeken, bunları önleyici ciddi ve gerçekçi projeler üreten sadece ve yalnız Millî Görüş Partileri ise, aman bunlara yaramasın diye, imani ve İslami gerçekleri saklayıp, haksızlıklar ve ahlâksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytan mı olunmalıydı?

Hiçbir partiye ve Saadet Partisi’ne, üyeliği, ilişkisi, özel görevi veya parti faaliyetlerine iştiraki asla söz konusu olmayan ve zaten saptanamayan… Ama birkaç AKP militanının;“iktidarı tenkit ediyor!” gibi yorumladıkları Kur’ani uyarıları hatırlattığı için; 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun’un 25. Maddesinde yer alan “siyasetle ilgilenme” suçlamasıyla Kocaeli-Gebze Nuri Osmaniye Kur’an Kursu öğreticisi ve eşim olan… Ayrıca aşkla şevkle çalışan ve başarılarından dolayı takdir belgesi alan Vildan Akgül’ün görevden atılması vicdanlarımızı yaralamıştı. Üstelik bu işlem 24.05.2019 tarihli 94013213.06.04 E.222810 sayılı ve “çok ivedi” damgalı bir yazı ile yani alelacele yapılmıştı. Tam Ramazan Bayramı öncesinde ve okulların tatile girme sürecinde bu kararın ivedilikle uygulanmasının sebebi ne olaydı?! Görevi gereği anlattığı ve öğretmeye çalıştığı Kur’ani gerçekler nedeniyle vazifesine son verilen Vildan Akgül’ün asıl suçu, yoksa Ahmet Akgül’ün gelini olması mıydı? Farklı seviye ve statüde binlerce Diyanet mensubunun, ev sohbetlerinden siyasi ziyaretlerine kadar, AKP’ye gizli ve özel destek faaliyetlerine göz yumanların, Vildan Akgül’ün “Erbakan’ı övmek ve örnek göstermek” gerekçesiyle görevinden atılması, bekleyin, gayretullaha dokunacaktı!

Resmi Din Adamlarının ve Diyanet mensuplarının AKP iktidarına yarayacak her türlü izahları ve imaları mübah, ama dolaylı da olsa AKP’nin yanlış icraat ve tahribatlarını hatırlatan açıklamaları, Ayet ve Hadis yorumları günah mı sayılmaktaydı?

Örneğin, bir müftü, vaiz, imam ve Kur’an kursu hocası, Kur’an-ı Kerim’den Bakara Suresi 278 ve 279. Ayetlerini:

“Ey iman edenler! Allah'tan korkup (her türlü haram ve haksızlıktan) sakının ve eğer(gerçekten) inanmışsanız, faizden artakalanı bırakın (faizci düzenden uzaklaşıp kurtulmaya bakın).”

“Şayet böyle yapmazsanız, (yani faizi, faizci düzenleri ve yöneticileri bırakmazsanız)Allah'a ve Resulüne karşı savaş açtığınızı (Adil devlet ve hükümet düzeninin temellerini yıktığınızı) bilip anlayın (ve ona göre davranın). Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. (Böylece) Ne zulmetmiş olursunuz ne zulme uğratılmış olursunuz. (Öyle ise mü’minler faizsiz düzene geçmek için çalışmalıdır.)”[1] okuyup mealini aktarırsa, manasını ve mesajını açıklamaya uğraşırsa...

Ve yine Maide 51 ve 52. Ayetlerini:

“Ey iman edenler! (Fitne çıkarmamak, anarşi ve ahlâksızlığı kışkırtmamak ve karşılıklı hak ve hürriyetlere saygılı bulunmak şartıyla; onlarla birlikte yaşayın, komşuluk yapın, ülke ve bölge nimetlerini paylaşın, ilmi ve iktisadi konularda yardımlaşın, ama gerçekten iman ediyor ve gereğini yapmaya razı ve hazır bulunuyorsanız, sakın ha!) Yahudilerin (ırkçı emperyalist kesimlerini ve yine haksızlık ve ahlâksızlık hedefleyen bazı) Hristiyan (merkezlerini) veliler (yöneticiler)edinmeyin. (Onları dost ve dürüst zannedip, kendinize idareci, karar verici olarak kabullenmeyin. Zulüm ve hıyanet örgütlerine ve girişimlerine destek vermeyin.) Onlar, (sizin değil) birbirlerinin dostları ve destekleyicileridir. (Artık) Sizden her kim onları dost ve rehber edinip (peşlerine giderse), kesinlikle o da onlardandır. Şüphesiz Allah (Siyonist Yahudilere ve emperyalist Hristiyanlara değer ve destek veren ve Müslümanlara hıyanet eden) zalimler topluluğuna hidayet etmez (onların iman nurunu karartır). [Not: Bu Ayet Yahudi ve Hristiyan kimselerle iyi ve insani ilişkileri, ticari ve bilimsel iş birliğini değil; zulüm sistemlerinin ve oluşumlarının güdümüne girmeyi yasaklamaktadır.]”

(Bu İlahi ikazlarımıza rağmen) Kalbinde maraz bulunan (şuursuz Müslümanları) görürsün ki, hâlâ (Yahudi ve Hristiyanlarla ve onlara ait bâtıl kural ve kurumlarla dostluk hususunda)yarışırlar (kâfirlere yaranmaya çalışırlar ve bu münafıklıklarına bahane olarak da); “aleyhimize gelişen ve değişen zaman içinde, başımıza bir felaket gelmesinden (ve Müslümanların mağlup olmasından) korkuyoruz. (Bari hiç değilse, Yahudi ve Hristiyanların yardımını kaçırmayalım, diye düşünüyoruz)” derler. Fakat pek yakında Allah (Müslümanlara) umulmadık bir zaferi veya Kendi katından mutlu bir emri (ve haberi) gönderecek de, (o sahtekârlar) kendi içlerinde gizledikleri (şeytani heves ve hesaplarına) bin pişman (ve perişan)olacaklardır.”[2] okuyup anlatırsa…

Ve yine Maide 90 ve 91. Ayetlerini:

“Ey iman edenler! Kesinlikle şarap (her çeşit sarhoş edici içki ve uyuşturucu), kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal-şans okları (çekiliş oyunları; bunların tamamı), ancak şeytanın işinden birer pisliktirler. Bunlardan (ve bu rezaletleri ülkenize bulaştıranlardan ve hâlâ uygulayanlardan) kaçınıp uzaklaşın ki, kurtuluşa eresiniz.”

“Gerçekten şeytan(i sistemler) içki ve kumar vasıtasıyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan (yani İslam’ca düşünüp yaşamaktan)alıkoymak istemektedir. Artık (bunların kötülüğünü fark edip) vazgeçtiniz değil mi?”[3] izaha çalışırsa…

A. “Bu din adamları ve Diyanet mensupları AKP iktidarı aleyhine propaganda yapıyor ve siyasi mesaj veriyor” ithamına maruz kalacak mıdır, kalmayacak mıdır? Bize göre en azından AKP yandaşları böyle yorumlayıp sataşacaklardır.

B. Din adamları ve Diyanet mensupları bu ve benzeri yüzlerce Ayet-i Kerimenin mealini ve Allah’ın emrini, kısmen veya tamamen terk ederlerse, bu durumda da Bakara 159.

“Gerçekten, apaçık belgelerden (ibaret emirler olarak) indirdiklerimizi (Kur’ani hüküm ve hakikatleri) ve insanlar için Kitapta açıkça belirttikten sonra hidayeti (şeriat ve istikamet prensiplerini) gizlemekte olanlar (güç odaklarının vereceği zarardan korkarak veya onlardan makam ve menfaat umarak, Kur’ani gerçekleri kısmen veya tamamen örtmeye çalışanlar); işte onlara, hem Allah lanet edecektir, hem de (bütün) lanet ediciler(in bedduası onların üzerinedir).”[4] Ayetinin muhatabı olmayacaklar mıdır? Veya bu İlahi hükümleri, hükümetlerin keyfine göre yorumlayıp dini yozlaştırmaları hangi tahribatlara yol açacaktır?

Ya da şöyle soralım: İsim vermese de AKP’yi ya da herhangi bir iktidarı övdüğü sırıtmayan, onun yanlış icraat ve tahribatlarını hatırlatan her konuşma ve uyarma “Bir siyasi partiyi yerme suçu işleme kapsamına mı sokulacaktı? İktidarların ve yandaşlarının her türlü din istismarları ve İstanbul’da yenilenen Belediye seçimlerinde olduğu gibi bazısının hâlâ Diyanet’e bağlı camilerde resmi görevli olan “Mele”lerin (Medrese mollalarının ve imamların) fiilen kiralanıp sokaklara ve evlere salınması ve propaganda papağanı olarak kullanılması caiz ve mübah sayılacak, ama yukarıdaki Ayet meallerini okuyan bir cami müezzini veya Kur’an kursu öğreticisi “siyaset yapıyor” diye işinden atılacaktı! Bu nasıl bir mantıktı, bu nasıl bir hukuk ve adalet anlayışıydı?

Türkiye’nin yakından tanıdığı, Diyanet’in de önemli görevlerde yararlandığı Hayrettin Karaman Hoca bu konuda şu tespitleri yapmışlardı:

“Camiler irticaya alet edilmesin, yani belli bir partinin daha fazla oy alabilmesi için propaganda merkezleri haline getirilmesin ve kontrol dışı dinî faaliyetler yürütülmesin” diye Diyanet İşleri Başkanlığının kontrolüne verildi; Başkanlığa bağlı bulunmayan camiler ve mescitlerin ya buraya bağlanması veya kapatılması öngörüldü. Bu kararın ve uygulamanın birçok problem çıkaracağı, daha şimdiden de çıkardığı bir yana, amacına hizmet etmeyeceği, düşünenler ve görenler için aşikârdır; kanıtlarına gelince:

1. Camiler, mescitler Müslümanların ibadet, buluşma ve görüşme, önemli meselelerini müzakere etme, dinin emir veya tavsiye ettiği birtakım hizmetleri gerçekleştirmek üzere faaliyetlerde bulunma yerleridir. Bu kutsal mekânları laik devletin kontrol altına alması ve işlevlerini de yalnızca ibadetten ibaret kılması dine, Sünnete ve geleneğe olduğu gibi bugün geçerli olan hukuk devleti ilkesine, demokrasiye ve laikliğe de aykırıdır.

2. Camilerde yapılan vaazların ve hitabelerin devlet tarafından kontrolü, yalnızca kamu yararı, düzeni ve başkalarının haklarına riayet bakımından yapılabilir. Bunun ötesinde salahiyetli imamlar, vaizler ve hatiplerin serbest bırakılmaları gerekir. Eğer camide konuşan salahiyetli ve sorumlu kişiler İslâm'a aykırı bir beyanda bulunurlarsa bunun da kontrolü cemaate ve cemaatin salahiyetli kıldığı sivil makamlara ait olur. Hatiplerin neyi söyleyip neyi söylemeyeceklerini devletin veya ona bağlı bir makamın belirlemesi laikliğe aykırıdır. Evrensel hukuk ilke ve kurallarına aykırı kararların, uygulamaların başarı şansı yoktur ve ömürleri kısadır.

3. Devletin çelişkiden kurtulması ve laikliğe aykırı müdahalelerden uzak kalabilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığının önce "kamu tüzel kişiliğini haiz özerk bir kurum" haline getirilmesi, bir müddet tecrübeden sonra da tamamen cemaatlere, sivil kurumlara bırakılması şarttır. (Oysa bu durum çok büyük tehlikeler doğuracak, camiler bu sefer hükümetlerin değil, din istismarcısı kesimlerin mekânı olup çıkacaktır.)

4. Camide yapılan konuşmalarda ana kaynaklar Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamber'in Hadisleridir. Hatip hiçbir yorum yapmadan yalnızca Ayetleri ve Hadisleri okusa, Türkçe karşılıklarını söylese bile inançtan ibadete, hukuktan ekonomiye, toplumdan uluslararası meselelere kadar çoğu ferdin ve cemaatin dünya hayatı ile ilgili olup nereden baksanız "devlet ve siyaset işi" diyeceğiniz konulara temas etmiş olacaktır. Laikliği; "dinin devlet ve siyaset işlerine karışmamasıdır" diye tanımlarsanız bunu, Kur'an'ı ve Hadisleri yok etmeden gerçekleştirmeniz mümkün olamaz; bu iki kaynağı yok etmeye ise dünya durdukça hiçbir kimsenin gücü yetmeyecektir. Camilerde ehliyet, salahiyet ve cemaatin rızasına dayanarak konuşanlar daima "dünya, devlet ve siyaset" konularına giren meseleleri de ele alacaklar ve İslâm'ın bu konulardaki hükmünü açıklayacaklardır.

5. Evet, camilerde partilerin propagandasının yapılmaması farz derecesinde gereklidir; çünkü İslâm tefrikayı meneder, halihazırdaki durumları itibariyle partiler tefrika demektir, partiyi camiye sokmak, cemaat arasına tefrika sokma sonucunu doğurur. Bu madalyonun bir yüzüdür, öteki yüzüne bakıldığında ise bir başka gerçeği görmemek mümkün değildir: Cami cemaati Müslümanlardan oluşmaktadır, Müslümanların birinci emelleri, öncelikli talepleri dinlerinin korunması, din ve vicdan hürriyetlerine müdahaleye kalkışılmaması, İslâm'ı öğrenmeye, öğretmeye, söylemeye, yaşamaya, bunun için gerekli tedbirleri almaya kimsenin engel olmamasıdır. Camide her gün Kur'an ile Hz. Peygamber'in (S.A.V) sünneti ile yüz yüze gelen, dinin Müslümanlardan neleri istediğini ana kaynaklardan tekrar tekrar dinleyen ve öğrenen Müslümanlar, bunlara engel olmak için çırpınan partilere elbette hoş bakmayacak ve oy kullanmayacaklardır. Ama camiler kapatılmadıkça belli partilerin, bu manada, dolaylı propagandalarının yapılmasına da kimse mâni olamayacaktır. Camileri kapatan Sovyet sistemi çöktü, Çin sistemi de er geç çökecektir, bu tecrübeler kapatmanın bir işe yaramayacağını göstermektedir. Camilerin belli partilerin işine yaramasını engellemek isteyenler her şeyden önce kendilerine bakmalı, çeki düzen vermeli, din ve vicdan hürriyetine saygıyı öğrenmeli, laikliği din düşmanlığı/karşıtlığı gibi anlamak ve uygulamaktan vazgeçmelidirler. (Sn. Karaman bu mantığı ile camilerde AKP propagandasını mübah ama AKP’nin yanlışlarını imaya çalışmanın bile günah olduğunu mu anlatmaktadır?)

6. Müslümanların dini yaşarken ve yaşamak için ferdi ihtiyaç ve taleplerinin yanında, topluma ait olan ihtiyaçları ve istekleri de vardır. Bu istek ve ihtiyaçlarını müzakere edecekleri, ortak olanlarını ve üzerinde birleştiklerini karar haline getirip yöneticilere sunacakları, gerçekleşmesi için sivil/demokratik baskı yapacakları araçlara, örgütlere ve mekânlara ihtiyaçları vardır. Camiler bunun için en uygun mekânlardır. Buralarda oluşturulacak sivil örgütler, temsil ettikleri camianın ortak ihtiyaç ve taleplerini kamuoyuna ve yöneticilere sunacak, sonuç almak için de hukuk çerçevesinde çaba göstereceklerdir. Bu faaliyet bir parti siyaseti değildir, ancak bir kısım halkın genel olarak partilerden, yasama ve yürütmeden taleplerini içerdiği için dünyaya aittir, devletle ilgilidir ve bir manada siyasi faaliyettir. Bu manada siyaseti laikliğe aykırı olarak değerlendirmek yanlıştır. Laikliğe aykırı olan, belli bir inancın veya ideolojinin hüküm, istek ve ilkelerini -ona inansın, inanmasın- bütün topluma dayatmaktır. Böyle bir dayatma söz konusu olmadan dini cemaat ve grupların, din ve vicdan hürriyeti çerçevesinde ileri sürdükleri taleplerini devletin karşılaması; daha doğrusu cemaatlerin ve grupların bu taleplerini gerçekleştirmelerine imkân tanıması, doğru anlaşılan bir laikliğin veya evrensel bir ilke olan "din ve vicdan hürriyetinin" gereğidir.

Ülkemizde devletin -daha doğrusu bir kısım devlet görevlilerinin- engelleme çabalarına rağmen halkımız, asırlardır olduğu gibi bugün de farklılık içinde birlik, dirlik ve beraberliğin yolunu bulmuş, yöntemini keşfetmiştir. Devlete düşen vazife, bu tabii düzene uygun hukuk düzeni oluşturmaktır. Eylem haline dönüşen aşırılıkları ve hukuk ihlallerini engellemek devletin görevidir ve bu hiç de zor değildir. Ortada fol da yumurta da yok iken -deli veya hastalıklı tavuklar olabilir, tavukların var olması bu tehlikenin delilidir diyerek- tavuk neslinin kökünü kurutmak üzere kümesleri kapatmaya, yıkmaya kalkışmak ise aklın kârı ve akıllının işi değildir; çünkü tavuklar, kümesler olmadan da horozlarla buluşurlar, yumurta yaparlar ve ürerler. ‘Deli veya hastalıklı tavuklar olmasın diye bütün tavukları imha etmeye kalkışmak yerine onları serbest bırakmak, hastalık zuhur eder ve sabit olursa yalnızca onu ortadan kaldırmak için tedbire başvurmak gerekir’ kabilinden bir cümleyi kurup ifade etmek başka yerlerde ayıp sayılabilir, ama bizim ülkemizde hâlâ buna ihtiyaç vardır.”[5] buyuran ve Diyanet’in de hocalarından olan Hayrettin Karaman’a göre “mü’minler tavuk, camiler kümes, Diyanet horoz, devlet ise çiftlik patronu mu” sayılmalıydı?

Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu İstanbul'da katıldığı bir programda, "Biz din ile siyaseti iç içe kıldık. Ve bundan en çok zarar gören dini değerler oldu" itirafında bulunmuşlardı.

Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, İstanbul'da düzenlenen 20. Avrasya Ekonomi Forumu'nda, 'İslam'la Dayanışma Ruhu Çerçevesinde Şiddet ve Terör Ortamında Dinlerin Barışa Katkısı, Mültecilik ve Terörün İlişkisi' konulu oturumdaki konuşmasında din ve siyaset ilişkisine dair kritik mesajlar aktarmıştı. "Biz din ile siyaseti iç içe kıldık. Ve bundan en çok zarar gören dini değerler oldu. En başta belki dindarlar, siyasetle dinin iç içe geçmesinden dolayı, dinin siyaset eliyle daha yaygın ve daha güçlü olacağını düşündüler. Ama din toplayıcı, siyaset ayrıştırıcıdır. Ve farkında olmadan din, ayrıştırma ve öfkeyi kışkırtma aracı olmaya başladı." dedi.

Devamını okumak için tıklayınız.

Yorum Yaz