Kasım 14 10:39

DİN KAYGUSUNDAN KİN KAVGASINA!

DİN KAYGUSUNDAN KİN KAVGASINA!

DİN KAYGUSUNDAN KİN KAVGASINA!

45 sene kadar önce Van Erciş Kadirasker’de bir yandan öğretmenlik yaptığımız, bir yandan da Molla Nurettin Hoca’nın medresesinden yararlanmaya çalıştığımız yıllarda, hoşsohbet yaşlılardan şöyle bir hadise dinlemiştik. Yirmi otuz köye hükmeden; karakol, kaymakam ve mahkemelerde de sözü geçen iki aşiret reisi ağa, çevre sakinlerine ve köylülere her türlü zulüm ve hakareti yapmak ve derebeylik oluşturmak üzere ittifak ediyor. Aciz ve çaresiz köylüler, bütün çaba ve çırpınışları sonuçsuz kalınca, mecburen teslim oluyor ve kara kara düşünmeye başlıyor. “Ancak bunlar eceli gelip ölürse, belki huzura kavuşuruz!” diye beklerken, bir gün birlikte ava çıkan bu iki zalim ağa, vurdukları tavşanı hangisinin tazısı yakaladı? Konusunda tartışıp ellerindeki filintaları (uzun menzilli ve çok etkili eski İngiliz tüfekleri) birbirine doğrultup aynı anda ateşlemeleri sonucu oracıkta can veriyor. Bunun üzerine, bölge halkı sevinçle şükürler edip kurbanlar kesiyor. O sırada safdil birisinin şu sözleri herkesi güldürüp düşündürüyor ve darbı mesel gibi hala konuşuluyor: “Yahu bizim seydalar (Hocalar) “Allah çok akıllıdır” diyordu, ama biz bu kadarını düşünemiyorduk. Şu iki baş edilmez ağayı, biri birinin kurşunuyla ortadan kaldıran ve bizleri huzura kavuşturan Allah’ın aklı da, intikam alışı da mükemmelmiş!”

       Cemaatle Hükümet arasındaki “imkân, imtiyaz ve iktidar kavgasını”, ve değil muhterem ve muttaki bir ilim ve hikmet erbabına, dürüst ve dengeli bir devlet adamına; hatta sokak çocuklarına ve köprü altı edebiyatına bile yakışmayan sataşmalarını görünce bu fıkrayı hatırlamıştık. Böylece, Milli Çözüm Dergisi olarak, hem Fetullah Cemaati hem de Erdoğan Hükümeti hakkındaki tespit ve tenkitlerimizde ne denli haklı ve isabetli olduğumuz da ortaya çıkmıştı.

Recep Beyin: “Cesur ve Kahraman Başbakan, Kasımpaşalı yiğit Erdoğan, askere karşı yumruğunu masaya vuran ve dik duran adam!” imajı, 2004 Ağustos MGK Kararlarını tıpış tıpış imzaladığının resmen kanıtlanmasıyla bir anda yıkılmış, boyası dökülüp foyası ortaya çıkmıştı. Oysa Recep Bey ve avanesi Rahmetli Erbakan Hoca’yı, imzalamadığı bir MGK kararını, imzalamış gösterip haksız ve ahlaksız biçimde suçlamış ve sataşmışlardı.

Bunun gibi: “AKP döneminde dindar kesimler rahatladı, gizli açık zulüm ve eziyetler kaldırıldı, devlet kadrolarına emin ve imanlı bürokratlar atandı!” iddiaları ve avuntuları da, MİT’in hala fişlemelere devam ettiğinin ortaya dökülmesiyle boşa çıkarılmıştı.

Ve yine “Faiz lobileriyle mücadele eden ve rantiyecilere fırsat vermeyen” AKP ve Erdoğan imajı, BDDK’nın: “Erbakan döneminde çıkarılan; banka yöneticilerinin kendi şirketlerine kredi alma yasağının” bu iktidarın 2013 Ağustosunda iptal ettiğinin, böylece devlet eliyle ve Millet aleyhine sömürü çevrelerine kıyak geçildiğinin anlaşılmasıyla fos çıkmıştı.

Fethullah Gülen’in fırsatçı ve fesatçı tavrı!

Fethullah Gülen “Herkul.org” sitesinde yayınlanan; “Kara propaganda ve nefis muhasebesi” başlıklı sohbetinde, edep ve erdem dışı bir iddia ortaya atmıştı. Gülen: “Amerika’da bulunduğu sırada, birilerinin kendisine telefon ettiğini, şu anda çok önemli mevkideki bir kişinin, bu gece bir aşüfte (Kiralık hayat kadını) ile buluşmaya gittiğini haber verdiğini, kendisinin ise hemen telefonla bir ilgiliyi görevlendirip o adama göndererek ikaz ettiğini ve kayda alınacak bu rezaleti engellemeseydi bu günlere gelinemeyeceğini”!? anlatmaktaydı.[1]

Şimdi Fetullah Hoca’ ya ve kurmay takımına sormak lazımdı:

1-Fetullah Efendi, gizli bir İstihbarat şefi miydi ve özel ajan ekipleri mi sürekli iz sürmekteydi ki, “çok önemli devlet yetkililerinin” zina ilişkilerine kadar takip ve tespit edilip kendisine haber verilmekteydi?

2- Veya MİT, CIA ve MOSSAD elemanlarının elde ettiği bilgiler mi, birilerinin aleyhine kullansın diye Fethullah Gülene iletilmekteydi?

3-Yoksa sn. Gülen, bütün bunları “kerametle biliyor ve engelliyorsa!?”; kendi imtiyaz ve ihtirasları uğruna böylesi zinacıların devlet yönetiminde kalmalarına hangi iman ve vicdanla müsaade edilmekte ve bunlarla işbirliğine gidilmekteydi?

4- Başbakandan Bakanlara, Belediye Başkanlarından yüksek bürokratlara yüzlerce kişiyi töhmet altına sokan “çok önemli ve yüksek mevkideki birisi” tanımı yerine, hatta o kişinin bizzat ismi verilse bundan daha az tahribat verecekti. Sn. Gülen bu genel ve yuvarlak ifadelerle, bütün AKP yönetimini itham ve iftira ettiğinin farkında değil miydi?

Ve maalesef, “AKP’li yüksek yetkililer arasında yasak cinsi ilişkilere girildiği, bunlarla ilgili şantaj niyetli kasetlerin kaydedildiği”, daha önce Abdurrahman Dilipak tarafından da gündeme getirilip AKP’lilerin dikkatli davranması tavsiye edilmiş; Şimdi de Abdulkadir Selvi Aydınlık ve Sözcü Gazetelerinin elinde bu tür kasetler bulunduğunu belirtmişti.

       Mehmet Şevket Eygi Beyefendi ise isim vermeden Fethullah Gülen’e şöyle sesleniyordu:

“Allah ve Resulü bizim tek bir Ümmet olmamızı istiyor ama biz öyle olamıyoruz, parçalandıkça parçalanıyoruz. Allah birlik emrediyor, şeytan tefrika, fitne, fesat istiyor. Biz hangisine uyuyoruz? Kur’an’a uygun davranıyor muyuz? Kötülükle çok emreden nefsimizin kölesi olmuşuz. Ahirete giden yolda dünya şarkıları okuyoruz. Hubb-i riyaset cinsel şehvetten üç yüz altmış derece şiddetliymiş. Dünya bizi öylesine sarhoş etmiş ki, mü’minlere cephe alıyor, İslam düşmanı kâfirleri dost ve veli ediniyoruz. Evet insan sadece alkollü içkiyle sarhoş olmaz, en korkunç sarhoşluk dünya sarhoşluğudur. Bu dünya sarhoşluğu insana neler yaptırmaz ki… Sen hem dindar Müslüman geçin, hem de gelinlik kızlara erkeklerin huzurunda şarkılar, ilahiler okut. Din, Kitap, Şeriat buna izin veriyor mu? Din ve Şeriat, kapalı salonlarda seyircilerin kadın erkek karışık oturmalarına izin veriyor mu? Hem dindar geçin, hem riba işleri yap bunlar imana, İslam’a ve ahlaka uygun düşüyor mu? Hem Muvahhid geçin, hem Tevhid ile Teslis birdir manasına gelecek sözler et. Ne biçim iştir bu? Böyle söyleyenler ayık mıdır, sarhoş mu? Mübarek Ramazanlarda, beş yıldızlı, içkili, fuhuşlu, fısk ve fücurlu mekânlarında papaz yahnili iftarlar… Dindar Müslümanların, dindar hanımların altınlarını, mücevherlerini İslam’a hizmet edeceğiz diye topla, bunlarla televizyonlar kur ve sonra ekranlarda bin türlü günah sergile. Ne menem iştir bu? Hayır hayır hayır!.. Bizim gayelerimiz ulvî olsaydı bunca süfliyat ve beyinsizlik yapmazdık. Aramızda bunca tefrika, fitne fesat, nifak şikak, buğz adavet bölünmüşlük, çekişme, tepişme varsa içimizde mutlaka şeytanlar var demektir. Sağa sola bakmayalım şeytanı bulmak için, içimize bakalım”.[2]

Taraf Yazarı Mehmet Baransu’dan Sn. Erdoğan’a “Erbakan’a ihanet” hatırlatması geliyordu!

Başbakanın “vatan haini” ilan ettiği Taraf Gazetesi yazarı Mehmet Baransu, Erdoğan’a çok sert bir yazı ile şöyle cevap veriyordu:

     Vatan’a ihanetten bahsediyorsunuz, eğer bir ihanet varsa siz bunu Erbakan’a yaptınız, şimdi Cemaate de yapıyorsunuz!

     O belgeler devletin mahremi olduğu için değil, Tayyip Erdoğan’ın mahremi olduğu için bu denli öfkeli davranıyorsunuz!

     Başbakan’ın işine gelen çok daha gizli belgeleri yayınladığında hiç de öyle devlet mahremi gibi kaygılar taşımıyordunuz!

     Erbakan gibi zayıf bir koalisyon hükümeti, zar zor bulunmuş Meclis çoğunluğu desteği ve karşısında Karadayı, Çevik Bir gibi (ABD ekibi M.Ç) komutanlar olsa, kim bilir Sayın Başbakan daha neleri imzalamış olurdunuz?

Erdoğan’ın topluma ve muhafazakâr camiaya karşı işlediği günahlar deşifre oluyordu. Devletin mahremine bir şey olduğu yoktu. AKP döneminde ve 2013 Türkiye’sinde “kurban bağışladı” diye fişlenenler olduğunu deşifre olması “devletin mahremini” değil, AKP’nin ayıplarının ve suçlarının ifşasıdır diye huzursuz olunuyordu.”[3]

       Yıllarca Erbakan’ı dik durmamakla eleştirip hareketini bu eksen üzerine oturtan, Erbakan’ın 28 Şubat MGK’sında atmadığı imzaları bile diline dolayan Erdoğan’ın, askerlerin en zayıf MGK’sında bile direnemediği ortaya çıkıyor, sahte kahramanlık foyaları dökülüyordu. Hükümet yandaşı Abdulkadir Selvi; Hükümet ve cemaatin kurduğu hıyanet ve işbirlikçilik saltanatının çöktüğünü görünce Fetullah Gülen’e: “Hocam Türkiye'ye dön artık!” diye yalvarmaya başlıyordu.

“Bana ızdırap veren. Yalnız İslam'ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder' diyen Bediüzzaman'ın ızdırabını taşıyorum. Dershane tartışmasının başladığı andan itibaren, İslami kaygı taşıyanların benden daha ızdıraplı olduğunu görüyorum. Muhterem Hocam, sizin de ağlamaktan gözlerinizin şiştiğini öğreniyorum. İçinden çıkamıyoruz Hocam! Mevlana'nın gönül dili yerine Ergenekon'un tehdit dilini kullanıldığına üzülüyorum. Kur'an'dan ayetlerle, Peygamberimiz'in hadisleriyle, Sahabe-i Kiram'ın nakilleriyle, İmam-ı Rabbani'nin, Gazali'nin, Şahı Nakşi Bendi'nin, Mevlana Celalettin-i Rumi'nin, diliyle konuşurduk biz. Oysa, bunların yerini en hafifinden beddualar, tehditler, kasetler, dinlemeler ve takiplerin aldığına kahroluyorum. Bugün kirli metotlarla ve kirli ittifaklarla karşı karşıyayız.

Şimdi Başbakan'ın dershaneler konusuna çözüm bulmak amacıyla görevlendirdiği yetkili kişiler Sözcü ve Aydınlık üzerinden tehdit edilir oldu. 'Onurunla istifa et. Biz seni ortada bırakmayız' deniliyor. 'Sen iyi bir insansın. Başbakan'ın seni sevdiğini biliyoruz. Başbakan'ı sen ikna edebilirsin. Bu işi (dershaneler) bırak, senin önün açık. Biz seni bakan yaparız. Ama seninle ilgili Sözcü ve Aydınlık'ın elinde kasetler var. Biz onu ev, araba verir hallederiz' diye tehdit ediliyor.

Kim bunlar hocam? Kasetle, Sözcü'yle, Aydınlık'la ne işleri olur? Sözcü'nün, Aydınlık'ın elindeki kasetlerden bunların haberi nasıl olur? Bu yapılarla kurulan ilişkiler nedir? Hangi evle, hangi araba ile hangi kasetleri çözüyorlar? Resmi sıfatları nedir bunların?

Müslümanın en mümeyyiz vasıflarından biri ahde vefa değil miydi?

Hani şu 2004 MGK belgesi var ya Hocam.3 Kasım 2002'den bu yana dindarlar başta olmak üzere bu ülke insanların daha iyi yaşaması, cemaatlerin daha rahat hizmet etmesi, başörtülülerin Meclis'e girebilmesi, kamuda çalışabilmesi için mücadele veren bu kadrolar incindi hocam. Dışişleri Bakanı olduğu zaman yurtdışındaki okullara yardımcı olunması amacıyla genelge yayınladığı için askerin husumetini üzerine çeken Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün üzüldüğünü ve bu ithamı hak etmediğini düşünüyorum. Yurt dışındaki okulların sıkıntıları için Putin'den Aliyev'e, Barzani'den Nur Sultan Nazarbayev'e kadar birçok devlet ve hükümet başkanıyla bizzat görüşen Başbakan Erdoğan incinmedi sadece, yurt dışına her çıktıklarında Gülen okullarını ziyaret etmeyi ihmal etmeyen Bakanlar Kurulu üyeleri de üzüldü.

“Verdiğimiz bunca emekten sonra bize karşı bu vefasızlık yapılır mıydı?” diyenleri işitiyorum. Hele ki, Oslo'da PKK ile dershanelerin kapatılması konusunda anlaşmaya vardılar şeklindeki kara propaganda yok mu? Derinden yaralıyor bizi. Aynen, 'PKK kadar hatırımız yok mu? Dershaneleri kapatmasınlar' şeklinde Başbakan'a gönderilen mesajda olduğu gibi...

Bilin ki dershane tartışması giderek farklı mecralara taşınıyor. Arabuluculuk yapabilecek olan insanlar da bir mekanizma tarafından kısa sürede tasfiye ediliyor. Bir güç iki tarafı kavga ettirmek için, elinden gelen her şeyi yapıyor. Adım adım üzerimize doğru gelen dehşetli tehlikeyi görüyoruz. Sizin de gördüğünüzden eminim. Haddime değil ama bu yara daha fazla enfekte olmadan bir mekanizma oluşturulabilir. Bu konuda uluslararası bir unvanı olan, nükleer görüşmelerde görev yapmış, çözüm sürecinin önemli ismi MİT Müsteşarı Hakan Fidan olabilir. Benim tek derdim bu işten cemaatin de AK Parti'nin de daha fazla zarar görmemesi.

Aslında birçok hamiyet sahibi gibi benim gönlümden geçen ne biliyor musunuz? Memleket denilince gözlerinizin dolduğunu biliyorum. Ağlamaktan gözlerinizin şiştiği, 'Her gün sırtımdan bir hançer yiyorum' diye hayıflandığınız şu günlerde, Peygamberimiz'in vefatından sonra Hazret-i Ebubekir'in gösterdiği dirayete benzer bir şekilde dönüp başımıza gelseniz hocam. Sizin orada olmanız bazı komplo teorilerine de yataklık ediyor. Ne olur hocam, gün bu gün. İş şirazesinden çıkmak üzere. Türkiye'ye dönün artık”[4] diyen Abdülkadir Selvi gibiler çözülüş ve çöküşün telaşını yaşıyordu.

Fadıl Akgündüz Cübbeli Hocaya niye saldırıyordu?

 AKP yandaşı işadamı Fadıl Akgündüz, sahibi olduğu Caprice Gold projesinin satışında öne çıkardığı, tahliye olduğu sırada cezaevi kapısından aldığı Cübbeli Ahmet Hoca ile yollarını ayırıyordu. Jet Fadıl yaptığı yazılı açıklamada Cübbeli için "Düşmanımızın dostu olan biri, artık bizim dostumuz olamaz” ifadesi kullanıyor, Fetullahçıları ve taraftarlarını düşman ilan ediyordu. İkili arasında gerilime yol açan sürecin başında ise, Cübbeli’nin dershanelerin kapatılması tartışmasına ilişkin açıklamaları yer alıyordu İstanbul Bayrampaşa’da inşaatı devam eden Caprice Gold otel projesinin temel atma ve tapu teslim törenlerinde öne çıkan Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, anılan etkinliklerde, projeden devremülk satın alınması için çeşitli çağrılarda bulunuyor: “Buradan yer satın almak caiz midir? Ben size fetva veriyorum, caizdir. Önceden kira almanız da helaldir" fetvalarını veriyordu. Ancak, son günlerde devam eden ‘dershane’ tartışması bu ikilinin yollarının ayrılmasına neden oluyordu. Cüppeli Ahmet, Samanyolu TV’de katıldığı bir programda dershanelerin kapatılması konusunda "Bir hizmet varsa onun genişletilmesinde fayda var. Durdurulmasında fayda yok" şeklinde konuşuyor ağırlığını cemaatten yana koyuyordu. Fadıl Akgündüz ise yaptığı “Cübbeli Ahmet ile olan birlikteliğimize son verdik” başlıklı yazılı açıklamasında şu ifadelere yer veriyordu: "Daha önceleri Samanyolu Televizyonu'nu seyredenin fıska girdiğini söyleyen Cübbeli Ahmet, geçtiğimiz günlerde Samanyolu Televizyonu'nda bir programa çıkarak bizi ve kendisini tanıyan herkesi hayretlere düşürmüştür. "Düşmanımızın dostu olan biri, artık bizim dostumuz olamaz”

 “Son üç yıl boyunca, grubum ve şahsım belli çevrelere karşı çok ciddi riskler alarak Cübbeli Ahmet’e de hayatının çok zor bir döneminde hizmet etmeye gayret gösterdik. Ama ne yazık ki çok inandığınız “mümin” bir dostunuzun, size yıllar boyunca acı vermiş başkalarıyla işbirliği yaptığını görmeniz size daha büyük bir acı verir. Bu güne kadar, kendisine iyilikten başka bir şey yapmadığımız Cübbeli Ahmet, hangi fetva, hangi akıl ve hangi hakla, arkasında duran gücümüzü ve kendisine güvenerek emanet ettiğimiz etiketimizi, bizden habersizce ve bize karşı kullanarak, telafisi mümkün olmayacak zararların içerisine atma cesaretini göstermiştir?”diyen Fadıl Akdündüz birkaç hafta öncesine kadar “büyük alim ve evliya dediği” Cübbeli Ahmet Hocayı şimdi yerden yere vuruyordu.

Dersane Savaşını, CIA ajanları mı başlatıyordu?

Bazılarına göre; 2014 Mart mahalli seçimleri ve hemen ardından yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı köşeye sıkıştırmak; Başbakan’a diz çöktürüp, geri adım attırmak, sonrasında onu devre dışı bırakmak isteniyordu. Bu amaçla Milli Eğitim Bakanlığı’nın “kozmik” bilgisayarlarında bulunan “Dershaneler Taslağını” ele geçirip, yayınlamak suretiyle seçim öncesinde savaşı başlatmak gerekiyordu. Esasen, AKP iktidarı bu taslağı 2014 seçimleri sonrasında gündeme getirecekti ama birileri öne alıp, “Madem sen bu işi yapacaksın, biz daha önce bunu gündeme getirip şöyle ortamı bir sallayalım bakalım, neler yapabileceksin?” diye engelliyordu. Bir rivayete göre, Dershaneler Taslağı, bir kısım Milli Eğitim Bakanlığı çalışanı tarafından sızdırılıyordu. İkinci rivayet daha ilginçti; buna göre Dershaneler Taslağı, MEB bilgisayarlarına “uzaktan” girilerek sistemden çekiliyordu. Tıpkı, Odatv Davası’nda ve dahi başka bazı davalarda iddia olunanlar gibi… Hatırlayacaksınız; sanıklardan bazıları, “Benim böyle bir dosyadan haberim yok. İlk kez görüyorum, bilgisayarıma uzaktan gönderildi…” şeklinde ifadelerde bulunmuştu.

Bu komplo teorisini çok dar bir sohbette dile getiren kişi bir AKP milletvekili, hem de kelli felli ve Başbakan Erdoğan’a çok yakın bir vekil oluyordu. İma edilmek istenen şuydu: Başbakan burada mağdur-mağlup edilmek isteniyordu.2014 Planları çerçevesinde amaç, Erdoğan’ı siyaset dışına atmaktı. Bunun için farklı enstrümanlar devreye sokulmak isteniyordu. Dershaneler taslağı ile geliştirilen “tepki” maratonu daha ilk etaplarını oluşturuyordu… Şimdi Soruyoruz: Madem böyle bir “art niyet” güdülüyor, madem Başbakan Erdoğan farklı yollardan siyaset dışına itilmek isteniyor, neden Başbakan çıkıp da: “Ey kamuoyu, bizim şu anda böyle bir niyetimiz yoktu. Fakat birileri Dershaneler taslağını ele geçirerek bizi bir savaşın içine çekti. Bu bir komplodur…” niye demiyordu?[5] 

Bir zamanlar “Milli Görüşten asla ayrılmayacağım” “Bir Bölen Olmayacağım” diyen Recep Erdoğan’dan tarihi itiraf:“AKP’yi 1999 yılında ceza evinde kurduk”!Geçtiğimiz haftalarda Trakya Bölgesine açılış için bir dizi seyahat gerçekleştiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,14 yıl önce 4 ay hapis yattığı Pınarhisar günleri ile ilgili tarihi itiraflarda bulunmuştu. Milli Görüş camiasının bin bir türlü oyuna maruz kaldığı o günlerde; bu camia için “kapatmak yetmez, bir kaç parçaya ayrılmalı” makaleleri gazete köşelerinden pervazsızca neşredilirken Sayın Erdoğan yeni partisinin temellerini çoktan atıyor ve şimdi itiraf etmekte bir sakınca dahi görmüyordu. Oysa Erdoğan 1999 Pınarhisar’da: “Milli Görüşü bir bölen olmayacağım!” diyordu. Aslında Amerikan-İsrail yapımı olan ve yerli işbirlikçilerince başlatılan karanlık 28 Şubat sürecinde Pınarhisar’da dört ay hapis yatan Erdoğan, kendisine sorulan sorulara hep “Bir bölen olmayacağım.”, “Yeni bir siyasi parti kurmayacağım”, “Ben Liderimin emrinden çıkmayacağım” gibi ifadelerle karşılık veriyor ve tabii hıyanet niyetini gizleyip yalan söylüyordu.

 Aynı Erdoğan şimdi 2013 Pınarhisar’da: “AKP’yi Pınarhisar’da kurduk” itirafında bulunuyordu. “AKP’nin kuruluş planlarını burada, Pınarhisar Cezaevi’nde yaptık, orada geleceğin planları, programları üzerine kafa patlattık. AKP’nin rotasını, istikametini, felsefesini işte burada, Pınarhisar’a gelen ziyaretçiler ve mesajlarla o sinyalleri aldık. Yeni ve Büyük Türkiye’nin ilk adımını burada Pınarhisar’da attık, buradan yola çıktık.” diyen Recep Erdoğan, Milli Çözüm Dergisinin yıllardır savunduğu: “Sn. Erdoğan kahramanlaştırılmak ve toplum gündemine taşınmak için o cezaya çarptırılıp kısa sureli hapishaneye konulmuştu. Erbakan’a ve Hak davasına hıyanet edip AKP’yi kurma planları burada kafasına sokulmuştu. Hatta içimizdeki marazlılardan Şevket Kazan Pınarhisar’daki Recep Erdoğan’ı defalarca ziyaret edip ona Erol Toy’un “İmparator” kitabını özellikle hediye ve tavsiye ettiğini söylüyordu. O kitapta: “Faiz lobilerine, masonik merkezlere ve ABD Yahudi derneklerine yanaşıp yaranmadan asla iktidar olunamayacağı” öğütleniyordu. Ardından bilindiği gibi, Recep Bey önce yerli faiz lobileriyle işi pişiriyor, sonra ABD ye koşup JİNSA ve ADL gibi Siyonist merkezlerden madalyalar takılıyor ve iktidara taşınıyordu.

Rahmetli Erbakan Hocamız 2003’teki İzmit il kongresinde: “Madenler yüksek dereceli fırınlarda eritilip, üste çıkan köpük-cürufu atılır; böylece hası posasından ayrılır” demiş ve elinin tersiyle, Numan Kurtulmuş’la birlikte ön sıralarda oturanlara işaret etmişti. Evet diğer madenlerin cürufu-posası da, belki dolgu malzemesi olarak kullanılabilir, yararlanılabilir. Ancak ALTIN; siyanür zehiriyle eritilip arıtıldığı için, onun posasının mutlaka derin çukurlara gömülmesi gerekir. İşte MİLLİ GÖRÜŞ gibi Hak davalar altın gibidir ve çeşitli fitneler=eritilip elenmeler sonucu makam ve menfaat hırsıyla ondan kopup ayrılanların, artık yararlı hizmetler üretmesi ve özüne dönüp geri gelmesi hiç görülmemiştir.

       “Kim hidayet ve istikamet konusu= Dosdoğru yol, kendisine apaçık beyan = belli olduktan sonra; (nefsi ve dünyevi dürtülerle) elçiye muhalefet edip ayrılarak, müminlerin yolundan başka bir yöne (ve ideolojilere) uyarsa, Onu döndüğü yerde (ve batıl üzerinde) bırakırız (Bile bile Hakka hıyaneti yüzünden hidayetini karartırız, Ahirette de Onu) cehenneme sokarız” (Nisa:115) ayeti bu gerçeği anlatan bir mucizedir.

       Erbakan’a nankörlük ve Hak davaya hıyanet edenlerin hayır ve huzur bulması mümkün değildir. Şeyh Edebali Hz.lerinin deyişiyle: “İyiliğe iyilik her kişinin işi, kötülüğe iyilik mert kişinin işi; ama iyiliğe kötülük ve nankörlük ise şer kişinin ve şeytanilerin işidir!” Bu tür hainlere fırsat verilmesi ve bazı imkânlara erişilmesi ise Allah’ın mekri’dir ve nasıl bir akıbete uğrayacakları gözetlenmelidir.

Türkiye’deki Tarikat ve cemaatlerin oy verdiği partiler şöyle saptanıyordu:

Hükümet ve Gülen cemaati arasındaki gerilim gözleri seçimlere çevirdiğinde. Türkiye'deki diğer cemaatlerin durumu da merak ediliyordu. Radikal gazetesinden Ömer Şahin, Türkiye'deki bütün cemaatleri ve oy tercihlerini masaya yatırıp önemli sonuçlara ulaşıyordu.

NURCULAR: Cemaat Hareketi’nin de ilham kaynağı olan Said Nursi’yi ‘üstat’ sayanların ve Onun eseri ‘Risale-i Nur’ları okuyanların geneline Nurcular deniyordu. Yeni Asya, Yeni Nesil, Okuyucular, Yazıcılar, Kırkıncı Hoca gibi gruplara ayrılıyordu. Said Nursi Hz.lerinin yaşayan talebeleri Mehmet Kırkıncı, Mehmet Fırıncı, Said Özdemir ‘Abi’ olarak biliniyordu. Erbakan’a Nurcular genellikle uzak duruyor, ama Menderes’le başlayan ‘Demokrat’ geleneğe bağlı kalıyordu. Çoğunluğu 28 Şubat’a kadar Demirel’i destekliyor, bu şeriat düşmanı masona hizmetleri nedeniyle pişmanlık ve tövbe bile edilmiyordu. Fethullah Gülen grubu gibi bu ekolden gelen bazı isimler Özal’dan yana tavır alıyor, ‘Nurcu’ gruplarda 2002 sonrası DYP (DP) ile ilişki sürdürenler olsa da son dönemde çoğunluğun oyu AK Parti’ye gidiyor ve önümüzdeki seçimlerde de öyle olacağı gözleniyordu.

MENZİLCİLER: Adıyaman’ın Menzil Köyü’nden adını alıyor, Türkiye’nin en yaygın Tarikatı sayılıyordu. ‘Semerkant ve Bilvanis’ grupları olarak da tanınıyordu. TÜMSİAD adıyla son dönemde güçlenen işadamı dernekleri bulunuyordu. AK Parti içerisinde de güçlü şekilde temsil ediliyordu. ‘Menzilciler’ içerisinde BBP ve MHP’ye yakın duran isimler olsa da AK Parti’ye kitlesel destek veriliyordu.

İSKENDERPAŞA: Merhum Erbakan ve Özal’ın da gönül bağı olan köklü bir camia olarak biliniyordu. AK Parti’nin öncü kadrolarının birçoğu bu ekolden geliyordu. 28 Şubat sonrası Avustralya’ya giden liderleri Prof. Dr. Esad Coşan 2001 yılında trafik kazasında hayatını kaybedince yerine oğlu Nurettin Coşan geçiyordu. Son seçimde MHP’ye oy verin çağrısı yapsa da kitlenin büyük oranda AK Parti’ye oy verdiği söyleniyordu. Sempatizanların bazı yörelerde kendisine yakın duran MHP, BBP, SP adaylarına da oy verebileceği söyleniyordu.

İSMAİLAĞA GRUBU: Fatih Çarşamba ile özdeşleşen, sarık, cüppe gibi kıyafetleriyle dikkat çeken bu grubun, Şeyh postunda Muhterem Mahmut Ustaosmanoğlu Hocaefendi oturuyordu. AKP’ye yakın olmakla birlikte geçmiş dönemde daha çok Erbakan hatırına Saadet Partisi’ne oy verdikleri biliniyordu. Yeni kuşağın popüler ismi Cüppeli Ahmet Hoca’yı da içinde barındıran İsmailağa Cemaatinde ibre AKP’den ve kısmen Saadet Partisi’nden yana görülüyordu; Cüppeli Ahmet’in Fetullahcılara yaklaşması, Fadıl Akgündüz’ü kızdırıyordu.

ERENKÖY GRUBU: Erbilli Mehmet Esat Efendi’nin Erenköy’de aldığı köşk ile temelleri atılıyor ve Nakşibendi geleneği içerisinde yer alıyordu. Rahmetullah Esat Efendinin halifesi Mahmut Sami Ramazanoğlu tarafından cemaatleştirildiği biliniyordu. Erenköy Grubu’nun liderliğini Osman Nuri Topbaş Hoca sürdürüyor, Ankara’da Muradiye Vakfı olarak hizmet veriyordu. AK Parti ile ‘sıfır sorun’ ilişki yürüten grupların başında Erenköy cemaati geliyordu.

SÜLEYMANCILAR: Öğrenci yurtları ve Kuran kursları aracılığıyla Türkiye ve dünyanın çeşitli bölgelerinde varlıklarını sürdürüyordu. Kurucuları Süleyman Hilmi Tunahan’dan dolayı ‘Süleymancılar’ olarak anılıyordu. Tunahan’ın damadı Kemal Kaçar’ın ölümünden sonra iki torun Ahmet ve Mehmet Denizolgun arasında sorun yaşanıyordu. ‘Lider’ görülen Arif Ahmet Denizolgun, Mesut Yılmaz hükümetinde kısa bir süre Ulaştırma Bakanlığı yapıyordu. AKP ile yıldızı barışmıyor. ANAP ve MHP’ye destek veriyordu. Diğer kardeş Mehmet Denizolgun ise iki dönem AK Parti’den milletvekili oluyordu. Süleymancıların yerel seçimde ‘aday’ öncelikli oy kullanacağı tahmin ediliyor ve kitlenin oyları MHP ve AK Parti’ye gidiyordu.

YAHYALI GRUBU: Kayseri Yahyalı merkezli Nakşibendi ekolüne dayanıyor, adını Yahyalı Merhum Hacı Hasan Efendi Hazretlerinden alıyordu. Kayseri dışında da örgütlenmesi bulunan, tarikat uzun zaman ‘Milli Görüş’ çizgisine yakın durdu. Ardından SP ve HAS Parti’ye de destek verenler varsa da ağırlıklı tercihleri AKP olmuştu. Mustakim ve muttaki bir zat olan Ali Ramazan Dinç Hocaefendi’ye bağlı olanlar, şu anda söylemde SP ile AKP arasında yalpalarken, eylemde ise genellikle AKP’ye kayıyordu.

KADİRİLER: Kadiri tarikatı farklı kollara ayrılıyordu. Elazığ’da Hacı Haydar Baba ekolu, şeriata sımsıkı bağlı ve hakikata sevdalı bir yol izliyordu. İstanbul, Ankara, Düzce’de yoğunlaşan ‘Muhammediye’ kolunun başında ise Seyyid Muhammed Ustaoğlu bulunuyordu ve maalesef oy tercihlerini genellikle AKP’den yana kullanıyordu. Elazığ’daki Kadiriler, Akgül Hoca, Molla Bahri, Molla Ahmet, Molla Said etkisinde olanlar dışında, AKP’nin yan kuruluşu gibi çalışıyordu.

HALVETİ ŞABANİYE GRUBU: Halveti tarikatı içerisindeki en aktif gruptu. Şeyhlik postunda Mehmet Dumlu oturuyor, kadın-erkek birlikte zikir törenleri gibi bidatler yaşanıyor ve AKP’ye yakın duruyordu.

HAKİKAT GRUBU: Başta Fethullah Gülen olmak üzere Nurcu, Süleymancı bütün gruplara ve Rahmetli Erbakan’a dönük ağır eleştirileriyle dikkat çekiyor, ölçüsüz ve törpüsüz davranıyordu. Şeyhleri olan Ömer Öngüt, iki yıl önce hayatını kaybedince yerine emekli bir asker geçiyor, lokal olan grubun belirli bir siyasi eğilimi gözlenmiyordu.

TİLLO VE NORŞİN ŞEYHLERİ: Medrese geleneğinin iki güçlü kolu olarak tanınıyordu. Tillo şeyhlerinin tercihleri ‘enişte’leri Tayyip Erdoğan ve AK Parti’den yana oluyor, Norşin grubu ise bir ara Numan Kurtulmuş’un HAS Partisi’ne yakın duruyordu. Önümüzdeki seçimlerde AK Parti’ye destek verecekleri anlaşılıyordu.

IŞIKÇILAR: Hüseyin Hilmi Işık’tan adını alan ve önceki yıl vefat eden Türkiye Gazetesi ve İhlas Holding ile özdeşleşen Enver Ören’le simgeleşiyordu. Turgut Özal’ın ardından AK Parti ve Başbakan Erdoğan’a tam destek veriliyordu.

HÜDA-PAR VE KÜRTCÜ İSLAMCILAR: Hizbullah hareketine yakın olan HÜDA-PAR, Doğu ve Güneydoğu’da örgütleniyor ve seçimlerde kendi adaylarına destek verecekleri söyleniyordu. Türkiye Kürtleri arasında etkin olan cemaat ve tarikatların oyları bugüne kadar AK Parti ve BDP dışındaki partilere gitmiyordu. Kürtler arasında etkin olan bir diğer grup ise Nakşibendi ekolünden gelen Hazneviler oluyordu. Oysa Hüda-Par’cılar ve Hizbullah’cılar daha önceleri partiyi ve oy vermeyi küfür sayıyor ve Milli Görüş’e seviyesizce saldırıyordu.

HAYDAR BAŞ GRUBU: Son zamanlarda görüşleri ulusalcılarla örtüşen tarikatın şeyhi Haydar Baş, Kadiri tarikatının ‘İcmal Kolu’ olarak kendini tanıtıyordu. Baş’ın liderliğini yaptığı Bağımsız Türkiye Partisi destekleniyor, Haydar Baş, zalim Esad’a karşı çıkanlar için ağır hakaretlerde bulunuyordu. Bir zamanlar Milli Görüş’ün Trabzon İl Başkanlığını yapan ve rahmetli Hoca’nın kerametlerini anlatan Haydar Baş’ın ve yandaşlarının şimdi Erbakan’a sataşmak için fırsat kollamaları, işte bu maksatla öne çıkarıldıklarını gösteriyordu.

ADNAN HOCACILAR: Eskilerin deyişiyle ‘nevi şahsına münhasır’ bir hareket oluyordu. Adnan Hocacılar, etrafında ‘kediciklerim’ dediği manken görünümlü genç kız ve erkekler gurubu olarak hatırlanıyordu. Bir dönem Erbakan Hoca’ya yakın duran Adnan Oktar, son dönemde ‘Tayyip Hocam’ dediği Başbakan Erdoğan ve AKP’ye sıcak mesajlar gönderiyordu.

GALİBİLER: Kadiri-Rufai tarikat geleneğine bağlı olan, bir dönem ‘şiş çekme’ ritüelleriyle öne çıkan, şeyhleri Hacı Galip Hasan Kuşçuoğlu’ndan dolayı ‘Galibiler’ olarak da adlandırılan bir gruptu. Ankara’da esnaf arasında örgütleniyordu. Siyasi duruşları AK Parti’ye yakın görünüyordu.

Cemaatteki Siyonizm yandaşları!

Akşam gazetesi yazarı Turgay Güler bir yazısında Siyonizmi eleştirdiği için “Musevilerin bundan rahatsız olduğunu ilettiğini” yazmıştı. O isim Gülen Cemaatinin resmi açıklamalarını yapan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı olan ve AKP’nin Akil İnsan Heyeti’nde yer alan Cemal Uşşak’tı. “Turgay Bey bu yazıdan cemaat olarak biz de rahatsızız. Biliyorsunuz. Bizim dinler arası diyalog projemiz var. Buna zarar veriyor. Oradaki dostlarımız bizi aradı, rahatsızlığını bize iletti, sizinle bir yemek yemek istiyorlar” diye aktarmıştı.

Cemaatle hükümet arasında bu horoz kavgası yaşanırken, Türkiye’deki şu önemli girişimler ve tehlikeli gelişmeler dikkatlerden kaçırılıyordu:

     AKP’nin PKK ile anlaşma sonucu şekillenen bölücü tasarılar, yasallaştırılmak üzere Meclise sevk ediliyordu.

     Dış Bakanı Ahmet Davutoğlu “Türkiye-Irak sınırı anlamsız hale sokulmalı!” diyerek, Kürdistan’a yeşil ışık yakıyordu.

     Hükümet, Jandarmayı TSK’dan tamamen ayırıp, JG Komutanlığı, içişlerine bağlı bir Genel Müdürlük yapılmaya çalışılıyordu.

     İsrail Terör başkanı Şimon Peres, “İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile görüşebileceğini”, açıklıyor ve Türkiye iyice köşeye sıkıştırılıyordu.

Ve tabi Şeytanın bir tuzağı varsa, elbette Allah’ın da bir hesabı vardı. Yaşanan Cemaat-Hükümet kavgası, bize Hz. Nuh’un gemisini pisleten müşrikleri hatırlatmıştı: Dokuz asır boyunca yaptığı çağrı ve uyarılara kulak tıkayan zalim kavmine karşı Hz. Nuh bir Gemi yapması için ilahi talimat almıştı. Müşrikler hakaret olsun diye gidip o gemiyi tuvalet olarak kullanarak kirletmeye başlamıştı. Bunun üzerine çok salgın ve dayanılmaz bir uyuz hastalığına yakalanmış ve hiçbir çare bulamayıp bunalmışlardı. Ancak onlardan birisi gemideki pisliğe düşüp kaşınan yaralarının sağaldığını görünce ilaç diye bütün necasetlerini kendi yüzlerine ve derilerine sürmeye başlamış ve gemiyi tertemiz edip çıkmışlardı. Şimdi; yıllarca Rahmetli Erbakan aleyhinde, şerlileri ve şeytanileri bile geride bırakan asılsız iddia ve isnatlarda bulunan Cemaat kurmaylarına… Ve Milli Görüşe hıyanet karşılığı siyaset yolları açılan AKP kadrolarına, bugün Hoca’ya yönelik çirkeflerini bizzat kendilerine yalatıp yalanlatan; karanlık yüzlerindeki maskeleri biri birine açtırtan Allah’ın adaletine hayran kalmamak imkânsızdı. Milli Çözüm Dergisinin 11 yıldır her iki taraf hakkında yazdıklarını şimdi biri birlerine hem de belgeleriyle konuşturup kusturan yüce Mevla’nın va’di de vaidi de (garanti buyurması da, korkutup intikam alması da) haktı.

--

Ocak 2014 - Milli Çözüm Dergisi



[1] Bak: internethaber / 9.Aralık 20013

[2] 09. Aralık.2013 / Milli Gazete

[3] 09 Aralık 2013

[4] YeniŞafak / 09.Aralık.2013

[5] Adnan Öksüz Milli Gazete

Yorum Yaz