Kasım 13 21:37

Ekmel Bey Mi, Recep Bey Mi Daha Hayırlı?

Ekmel Bey Mi, Recep Bey Mi Daha Hayırlı?

Ekmel Bey Mi, Recep Bey Mi Daha Hayırlı?

Şiir:

Hangisi daha hayırlı; kırk katır mı, kırk satır mı?

Ölçü vicdan iz’an mıdır, yoksa ki gönül hatır mı?

Sabataist Kemal Derviş, “Muhterem” diye önermiş!..

Bunlar vitrin mankeni mi, yok maşatlıkta yatır mı?

 

Evet, demokrasi; birkaç yanlışlık ve haksızlıktan birini seçmeye mecbur kılınan bir sisteme dönüştürülürse, bunun “demokratur = Gizli güçler diktatoryası” olacağını söyleyen Erbakan’ın tarifi ne kadar anlamlıydı. Bu yanlışlara; “dinci, devrimci, sosyalist, liberalist” kılıfları geçirilmesi ise sadece bir aldatmacaydı.

CHP ve MHP’den sonra Büyük Birlik Partisi ile demokrat Partinin de destekleyeceğini açıkladığı ÇATI adayı Ekmeleddin İhsanoğlu, acaba gerçekten Erdoğan’ı zorlamak ve köşk yolunu tıkamak için mi, yoksa Onun işini kolaylaştırmak ve Cumhurbaşkanlığını garantiye almak için mi sahneye çıkarılmıştı?

Sn. İhsanoğlu’nun siyasi tecrübesizlik ve belirsizliği en çok AKP adayının işine yaramayacak mıydı? “Abdestli Monşer” olarak tanınan bu zatın Sn. Erdoğan’dan farklı ne gibi meziyet ve faziletleri vardı? Nurcu Prof. Ahmet Akgündüz Ekmeleddin Bey için: “Masonların adayı, başörtüsüne karşı, asla güven duyulmayan bir şahıs!” şeklinde yorumlar yapmış ve AKİT Gazetesi bunları manşetine taşımıştı. İyi de bütün Masonların alt elemanları ve hizmetkârları sayıldığı ABD Yahudi Lobilerinin, Recep Erdoğan’ın boynuna astıkları “cesaret madalyasını” niye bu Akit’çiler hiç sorgulamazdı?

Sn. Ekmeleddin İhsanoğlu 1991’de, sözde özgürlükçü açılımlar içeren Yeni Anayasa Taslağını hazırlayan ekibin de arasındaydı. “Türkiye vatandaşlığı”, Mecburi Din Derslerinin kaldırılıp “isteğe bağlı Din eğitimi alınması” gibi projelerine Sn. Recep Erdoğan sahip çıkıp uygulamıştı. Yeni Şafak Yazarı ve Erdoğan yalakası Abdulkadir Selvi “Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Fetullahcıların adayı” olduğunu söyleyip Onu karalamaya çalışmaktaydı. Yahu, belki İhsanoğlu Hoca da, 12 sene sonra Erdoğan gibi; Fetullahcı yapının “hain” olduğunu anlayıp uzaklaşacaktı!?

İKT Genel Sekreterliği döneminde İhsanoğlu, ABD'deki Doğu Batı Enstitüsü'nden 'Hayat Boyu Başarı Ödülü' almış, ödül konuşmasında ise “İslam dünyası ile ABD arasındaki dostluğun her zamankinden daha önemli olduğunu” vurgulamıştı. Türkiye kamuoyu Ekmeleddin İhsanoğlu adını, 12 Eylül 1980 darbesinin ilk günlerinde, Türk-İslam sentezinin, Graham Fuller'in deyişiyle “Ilımlı İslam” ideolojisinin ilk uygulamalarından olan, Uluslararası İslam Kültür ve Sanat Tarihi Araştırma Merkezi'nin (IRCICA) kuruluşuyla duyacaktı.

Fetullah Gülen ve IRCICA yakınlığı!

IRCICA, Fetullah Gülen cemaati ile yakın temastaydı. IRCICA 1999 yılında Fetullah Gülen’in Zaman gazetesi tarafından promosyon olarak verilen “Osmanlı Medeniyeti Tarihi Ansiklopedisi”ni hazırlamıştı. Zaman gazetesi, ansiklopediyi Osmanlı Devleti’nin 700’üncü kuruluş yıldönümü armağanı olarak dağıtmıştı. Ansiklopedinin Editörlüğünü yapan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, IRCICA’nın Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde öğretim elemanıydı. Yeni Papayla da görüşen ve hayranlığını belirten Ekmeleddin İhsanoğlu, "Papa'yı samimi buldunuz mu" sorusunu "Görüşmemiz yarım saati aştı. Benim şahsi kanaatim Papa hakkında, çok samimi bir insan. Büyük bir ruhani lider, şüphesiz ve hakikaten çok mütevazı bir insan. Bu tevazu karşısında siz bunun gerçek bir mahviyetkar bir dini lider olduğunu, kendisini düşünmeyen, insanlığa karşı büyük bir sorumluluk içerisinde. Arjantin'den geliyor ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında oraya gelmiş olan Lübnanlıları, Suriyelileri, Mısırlıları, Müslümanları tanıdığını ve bunlarla çok iyi ilişkiler içerisinde olduğu anlaşılıyor" şeklinde yanıtlamıştı.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun AKP ile nasıl yolları ayrıldı?

AKP ile İhsanoğlu’nun yol ayrımı Mısır'daki darbeden sonra başlamıştı. İhsanoğlu, İslâm İşbirliği Teşkilâtı’nın Mısır’da darbeci  yönetime karşı yeterince tavır koymadığı gerekçesiyle başta Başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP tarafından sert eleştirilerin hedefi yapılmıştı.

Erdoğan’ın: 'İİT'nin aynaya bakacak yüzü kalmamıştır' çıkışı!

Mısır’daki darbeye karşı özellikle ilk günlerde büyük tepki gösteren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, batılı ülke ve kurumları da Mısır’daki darbeye karşı sessiz kalmakla suçlamıştı. Başbakan Erdoğan’ın o dönem ‘darbeye karşı sessiz kalmakla suçladığı isimlerden biri de Ekmeleddin İhsanoğlu olacaktı. Başbakan Erdoğan, Bursa’da yaptığı konuşmada Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’nin yanı sıra İslam İşbirliği Teşkilatı’nı da eleştirmiş ve “Aynaya bakacak yüzleri yok” diye çıkışmıştı. Mısır’daki darbeye karşı çıkmamakla suçlanan İhsanoğlu, hakkındaki açıklamalardan üzüntü duyduğunu, AKP kurmaylarının “gerçekleri söylemediklerini” vurgulayıp “Hükümet neden (Mısır konusunu görüşmek üzere) İslam İşbirliği Teşkilatı’nın toplanması için çağrıda bulunmadı?” hatırlatmasını yapmıştı. Ekmeleddin İhsanoğlu, Adalet Partisi’nin Süleyman Demirel’den sonra 2 numarası olan ‘Koca Reis’ lakaplı merhum Sadettin Bilgiç’in akrabalarından Füsun Hanım ile evli bulunmaktaydı.

Bir kimseyi babasından veya soyundan-sopundan dolayı suçlamak; inancımıza da insanlık anlayışımıza ters düşmektedir. Ancak Türkiye’ye Cumhurbaşkanı olacak bir şahsiyetin nasıl bir çevrede ve düşünce ikliminde yetiştiğini bilmek, onunla ilgili elbette bazı ipuçları verecektir. Bu nedenle Ekmeleddin Bey’in babası İhsan Efendiyi ve onun çok etkilendiği şahsiyet olan Mustafa Sabri Efendiyi kısaca tanıtmamız gerekmektedir. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, ehlisünnet disiplini savunup sahiplenen, “mezhepsizlik-modernislik” kılıfı altında yürütülen din tahrifine dikkat çeken eserler veren bir ilim adamı olmasına rağmen, Anadolu’yu işgalden kurtarmak üzere girişilen Milli Mücadeleye düşmanlık edecek kadar çelişkiler sergileyen bir şahsiyettir. Örneğin “Darul Hikmetül İslamiyye” üyeliğinde birlikte çalıştığı Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine de sonrada haksız ve alakasız ithamlarda bulunan birisidir. İşte Sn. Ekmeleddin İhsanoğlunun rahmetli babası da Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin ekibindendir.

Mustafa Sabri Efendi ikinci meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılından itibaren, aktif olarak siyasi faaliyetlere girmiştir. İkinci meşrutiyetin ilanını mutakiben Tokat mebusu seçilmiş aynı yıl, “Cemiyeti İttihadiye-i İslamiyye” adlı dine dayalı bir dernek kurmuş başlangıçta İttihadi Terakki içerisinde yer almasına rağmen[1] daha sonra “Hürriyet ve İhtilaf Partisine” geçmiştir. İttihat ve Terakki’nin iktidardan uzaklaşması üzerine, 18 Kasım 1918’de Köstence’den İstanbul’a dönen Mustafa Sabri, önce Darü’l-Hikmet’il-İslamiyye üyeliğine, daha sonra da Süleymaniye Medresesi hadis müderrisliğine tayin edilmiştir. Mustafa Sabri Efendi, Ocak 1919’da Hürriyet ve İtilaf Partisi’nden tekrar Tokat mebusu seçilmiş, 4 Mart 1919’da kurulan Damat Ferit Hükümet’inin ilk kabinesinde “Şeyhülislam” olarak görevlendirilmiştir. 1919’da bu hükümetin düşmesi üzerine, Meşihat Makamı’ndan ayrılarak “Ayan” üyeliğine tayin edilmiştir. 31 Temmuz 1920’de kurulan beşinci Damat Ferit Hükümet’inin de Mustafa Sabri yine Şeyhülislam makamına getirilmiş fakat bu defa uhdesine Şura-i Devlet Reisliği (Danıştay Başkanlığı) de verilmiştir.

Milli Mücadele’nin başarıyla sonuçlanması üzerine, önce Yunanistan’ın Gümülcine kentine gitmiş, buradan da Hicaz Şerifi Hüseyin’in davetine kabul ederek Mekke’ye geçmiştir. Oradan da Mısır’a geçerek, Kahire’ye yerleşmiş ve kendisine Ezher Üniversitesi’nde müderrislik görevi verilmiştir. 12 Mart 1954 tarihinde de Kahire’de vefat etmiştir. II. Meşrutiyetin ilanından sonra yayım hayatına giren ve kendisinin de başyazarlığını yaptığı Beyanü’l-Hak gazetesinde Mustafa Sabri, Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden dolayı duyduğu sevincini ve onun tahttan indirilmesinde birinci derecede rol oynayan İttihat ve Terakki’ye teşekkürlerini şöyle belirtmiştir:

“… Temmuz on birde makber-i mâziviyette (mazinin mezarına) defnettiğimiz devr-i istibdat, münker (zulüm ve kötülük) devri idi. Bu münkeri nehy ve ref içün iktiza eden mesai-i ibtidaiyede bulunmak, (Abdülhamid’i devirmek ve kötülüklerini bertaraf etmek üzere harekete geçmek) yani kuvve-i icraiyeye rehberlik etmek vazifesi arz ettiğim veçhile ulemaya ait iken, biz vaktiyle vazifemizi maateessüf eda edemediğimiz halde, İttihat ve Terakki Cemiyeti erkan-ı kiramı ifa etti. Binaenaleyh bizim bu erbab-ı hamiyyete karşı teşekküratımız mahcubiyetle memzucdur (gereklidir). …İttihat ve Terakki Cemiyetin mesai-i hamiyyeti, herkesten ziyade bizim hesabımıza meşkur olduğu nispette, bizim de kendilerine karşı ma’zur olacağımız tabiidir, (Sultan Abdülhamit hall edildiği için artık) terakki ve tekamülümüz için hiçbir mani kalmamış demektir…”[2]

Mustafa Sabri Efendi, Sultan II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesine oldukça sevinmesine, hatta bundan dolayı İttihat ve Terakki Partisi mensuplarına övgü dolu sözlerle teşekkür etmesine rağmen, Milli Mücadeleye şiddetle karşı çıkanlardan birisidir. Halifeliği hararetle savunan Mustafa Sabri Efendinin, buna rağmen İngiliz Muhipleri Cemiyeti mensubu olması da hayret vericidir[3]. Daha sonra Mustafa Kemal’i “İngilizlerin Hizmetçisi” olarak suçlaması da tam bir çelişkidir. Mustafa Sabri Anadolu’da Emperyalist güçlere ve işgalcilere karşı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlayan milli harekete hem muhaliftir, hem de düşmanca davranışlar sergilemiştir: Öyle ki, Milli Mücadeleye çalışan din adamlarından başta Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi (Müftüler), Isparta Müftüsü Hüseyin Hüsnü (Özdamar), Uşak Müftüsü Ali Rıza (Bodur), Burhaniye Müftüsü Mehmet (Tahran), Antalya Müftüsü Ahmet Hamdi ve Sinop Müftüsü İbrahim Hilmi Efendiler olmak üzere pek çok müftüyü görevlerinden azletmiştir. Ayrıca İstanbul Hükümetlerini Anadolu hareketlerine karşı yumuşak davrandıkları için şiddetle tenkit etmiştir. Bu maksatla Padişah Vahdettin’in huzuruna çıkarak Anadolu hareketine karşı Tevfik Paşa Hükümetinin gevşekliğinden yakınmış ve bir gün kendilerinin de ezilebileceğini dile getirmiştir.[4] Aynı şekilde Damat Ferit Paşa’yı da Milli Mücadeleye karşı sert önlemler almadığı için eleştirmiştir. Nitekim, 18 Nisan 1920’de üstelik Sultan Vahdettin’in karşı çıkmasına rağmen Hilafet Ordusu adı altında bir ordu kurularak başına Süleyman Şefik Paşa getirilmiştir. Kuva-yı Milliye’ye karşı Kuva-yı İnzibatiye adı da verilen bu ordunun görevi, ayaklanmalara destek olmak ve Ankara meclisini etkisiz hale getirmekti.[5]

Mustafa Sabri Efendi, 10 Ağustos 1920’de Türkiye’yi parçalamaya yönelik koşulları içeren Sevr (Sevres) Antlaşması’nı imzalayan hükümette de Şeyhülislam idi. Antlaşma’nın imzalanmasından önce, Antlaşma şartlarını görüşmek üzere, 22 Temmuz 1920’de Yıldız Sarayın’da Sultan Vahdettin Başkanlığındaki Meclis-i Ali (Yüce Kurul) toplantısına Mustafa Sabri’de katılmış ve bu kurulda Dürrizade Abdullah ile, antlaşmanın kabulü yolunda görüş bildirmiştir. Sevr Antlaşmasının imzalandığı günün gecesi ailesiyle oturduğu meşihat binasında eşi Ulviye Hanımın ağlayarak kendisine “Sen hiç Allah’tan korkmadın mı, Peygamber’den utanmadın mı? İzmir’in Yunanlılara verilmesine nasıl razı oldun? İstifa edeydin de imza etmeseydin!” diye çıkıştığı, fakat Mustafa Sabri’nin eşine cevap vermeyip şaşırıp kaldığı söylenmektedir. Yozgat Mutasarrıf Vekili ve Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in hükümetin emrini ve politikasını icra cümlesinden olarak, kendi bölgesinde ve milli bir gayretle Ermeni tehciri ile alakalı aktif hizmette bulunması, maalesef bu zatın divan-ı harpte yargılanmasına ve idama mahkûm edilmesine sebebiyet vermiştir. Kemal Bey’in idamına fetva veren Şeyhülislâm ise Mustafa Sabri’dir. [6]

Türk ordularının İzmir’i kurtarıp İstanbul’a yönelmesi üzerine de Padişah Vahdettin’den Sadrazamlık isteyen Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Müslüman ve Ermenilerden oluşacak bir ordu kurarak, Türk Ordusuna karşı savaşmak gereğini dile getirmiş, ancak bu amacını gerçekleştirememiştir. Çünkü Sultan Vahdettin kendisine itibar etmemiştir.[7] Mustafa Sabri, daha önce de denildiği gibi, Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması üzerine ailesiyle (oğlu, iki kızı ve damatları) İstanbul’dan ayrılarak Yunanistan’ın Gümülcine kentine gitmiştir.

Kılıçdaroğlu’nun: ‘İhsanoğlu’nu gidin ABD’ye sorun’ sözleri; iltifat mıydı, itiraf mıydı?

Kemal Kılıçdaroğlu’nun: “o tam bir devlet adamıdır. Böylesine bilgi birikimi olan, saygınlığı olan bir aday üzerinde uzlaştık. Bir büyük uzlaşmayı sağladık. Adı Ekmeleddin İhsanoğlu. Ekmel Bey’i gidin sorun, en az bizim ülke tanınıyor. Gidin Fransa’ya sorun, Amerika’ya sorun, Paris’te sorun, Ortadoğu’da sorun, Arap liderlerine sorun, Japonya’ya sorun, Rusya’ya sorun; göreceksiniz onlarca, yüzlerce nişanı var, 57 ülkeyi yöneten bir insanı biz seçtik” sözleri Ekmeleddin İhsanoğlu’nu hangi merkezlerin tavsiye ettiğini deşifre etmekteydi. Hatırlayınız; 22 Ekim 2013 tarihinde Kılıçdaroğlu ile Ricciardone 2,5 saat baş başa görüşmüşlerdi. Acaba, Ekmelettin İhsanoğlu konusu da gündeme gelmiş miydi?

“Ekmeleddin İhsanoğlu gibi hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir kişiyi acaba Devlet Bahçeli ve Kemal Kılıçdaroğlu nasıl keşfetmişti? Onların kulağına hangi “yüksek” irade ve süper merkez Ekmeleddin İhsanoğlu adını fısıldayıvermişti? Hatırlayınız Kemal Derviş de aynen böyle başımıza bela edilmişti. Oysa Sabataist Kemal Derviş Yahudi Güdümlü Dünya bankasında görevliydi ve o yıllarda Türkiye’den habersizdi. Küresel Merkezlerden İcra Memuru olarak gönderilen ve hiç kimse tarafından tanınıp bilinmeyen Kemal Derviş Başbakan Yardımcısı tahtına oturtuluvermişti. Arkasından birtakım tertiplerde rol üstlenmiş, DSP’yi bölmüş, CHP’ye kimlik operasyonunda görev ifa etmişti. Tayyip Erdoğan- Abdullah Gül ikilisi Türkiye’nin tepesine geçirilmiş ve Kemal Derviş tekrar Atlantik ötesindeki makamına geri gitmişti. Türkiye yeni bir Kemal Derviş tuzağıyla yüz yüzedir” tenkitleri yerindedir. Maalesef CHP ile MHP’nin Ekmeleddin İhsanoğlu önerisi sadece Erdoğan’a Çankaya yolunu açmakla yetinmemiş aynı zamanda PKK’nın yüzde 7 oy kartını daha değerli ve geçerli hale getirmiştir. Artık PKK, o yüzde 7 oyu daha çok taviz karşılığında Erdoğan’a satmak için pazarlık edecektir. “CHP ve MHP’nin İhsanoğlu önerisi; Erdoğan’la yarışı vatanseverlik zemininden çıkarıp dincilik zeminine itince, Erdoğan’ın daha bir iştahla PKK’nın oylarına talip olacağı da kesindir” tespitleri de yerindedir.

Kemal Derviş’in:

“Sayın İhsanoğlu’nun adaylığına çok sevindim Türkiye’nin çok ihtiyacı olan geniş bir uzlaşmanın taşıyıcısı olabilir. Kibar ve hoşgörülü olduğu kadar ilkelidir. Buna birkaç kez Batılılar’ın yanlış tutumlarına gösterdiği tepkileri izleyerek tanık olmuş birisiyim. İlkeli, ama aynı zamanda bilgili, küresel değerlere bağlı, başkalarını anlamaya çalışan tutumu ona büyük saygınlık kazandırmıştır. Aday olabileceği haberi dünden beri bütün dünyada olumlu bir ilgiyle karşılanmıştır. Geleneksel değerlerimiz kadar çağdaş Cumhuriyetin kazanımlarını ve evrensel demokratik değerlerini de çok önemseyeceğinden emininim. Adaylığının hayırlı olmasını dilerim” sözleri de bir nevi itiraf yerindedir. CHP ve MHP’nin ortak Cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası Mehmet İhsan Efendi, 1902 yılı Yozgat doğumlu bir şahsiyettir. Babası Ağvanlı (Ayan) oğullarından Molla Mehmet oğlu Hacı Abdulaziz efendidir. Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra 22 yaşındayken Türkiye’den ayrılıp Mısır’a gitmiştir. İhsan Efendi, Mustafa Sabri Efendi’nin görüşlerinden etkilenen birisidir. 1961’de vefat etmiş Kahire’de bizimde bizzat gördüğümüz gibi Gafir Kabristanında yakın dostu Mustafa Sabri Efendi’nin yanına defnedilmiştir.

Hatırlanacağı gibi Beşşar Esad, 2005 tarihinde ilk kez bir seçimle Genel Sekreter seçen İslam Konferansı Örgütü'ne (İKÖ) İhsanoğlu'nu aday gösterip bu göreve gelmesine en büyük katkıyı yapan kişidir. Bu teşkilat, ismi var cismi yok misali, İslam dünyasının yaşadığı sorunlara karşı acizliği ve özellikle İsrail'e karşı tavır almada pasifliği ile bilinmektedir. Daha sonra örgütün ismi, İslam İşbirliği Teşkilatı olarak değiştirilmiştir. İhsanoğlu, bu teşkilatın 2005-2013 dönemi Genel Sekreterliği görevini getirilmiştir. O tarihe kadar Suudi hanedanlığın tavsiyesi üzerine atama yoluyla gerçekleşen görev dağılımı, Suriye ve dostlarının müdahalesi sonucu Genel Sekreterlik makamının seçimle belirlenmesi kabul edilmiştir. Henüz Erdoğan ve şürekâsı ile yaşadığı "kardeş ve dost" muhabbetinin iyi paketlenmiş bir kumpas olduğunu idrak edememiş olan Esad, Türkiye'nin Arap ve İslam dünyasındaki etkinliğini artırmak için Türk asıllı olan, Kahire ve Şam'da da iyi bilinen İhsanoğlu'nun uygun aday olacağını telkin etmiştir. İran'ın da ikna edilmesi ile Suudi adayına karşı yarışan İhsanoğlu bu makama seçilmiş bu gerçeğin idrakinde olan İhsanoğlu, Şam'a yaptığı ziyaretler esnasında Suriye ve Esad'a duyduğu memnuniyeti her daim yâd etmiştir. Görevini 1 Ocak 2014'te, tekrar atama yolu geleneği devreye sokularak, Suudili eski Kültür Bakanı ve Suudi Şûra Meclisi üyesi İyad Emin Medeni'ye devretmiştir.

İhsanoğlu'nun ithal bir aday olduğu uyarısı yerindedir ve İhsanoğlu'nun bir zamanlar başkanlık yaptığı İslâm Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi'nin (IRCICA) şaibeli ilişkiler içinde olduğu uyarısı önemlidir. Papa ile görüştüğü kesindir. ABD ve Gülen'nin Truva atı görevi için kullanılan dinlerarası diyaloğu savunduğu ve ABD dahil birçok ülkeden ödüller aldığı bilinmektedir. Bazı CHP ve MHP milletvekillerinin İhsanoğlu isminin her iki partinin organlarında tartışılmadan dayatıldığını söylemeleri haklı bir eleştiridir. Bir medya patronunun önerisine binaen İhsanoğlu üzerinde mutabık kılınmış ise sorumsuzluğun daniskasıdır demek yerindedir. Ancak Mustafa Mutlu gibi ulusalcı cahillerin, İhsanoğlu'nu Mısırlı, şeriatçı El-Ezher mezunu olduğu ve Arapçayı Türkçeden daha iyi bildiğini söylemesi yanlış ve yanıltıcı bir eleştiridir. İhsanoğlu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Bir Türk ailenin evladıdır. Mısır Ayn El-Şems üniversitesi Fen bölümü mezunudur. El-Ezher'de Arapça öğrenmiş, İslami dersler almıştır. Eşi türbanlı değildir. Türkçesi anadili Türkçe olan birisi kadar çok iyidir. Oysa İhsanoğlu'nun bir Amerikano-Suudi projesi olup olmadığını araştırmak daha önemli ve gereklidir[8].

Meşhur düşünür Lichtenberg’in şu sözleri konumuzu açıklar mahiyettedir: “Kim ki, sadece kanatlarına bakarak bir melek ararsa eve bir kaz ile dönebilir!”

Sonuç olarak:

Alparslan Türkeş’in 1983’te kurulacak Partisinin başına geçmesi için teklif sunacak kadar samimi bir MHP’li olan ve Türk Ocakları başkanlığı yapan, Rahmetli Prof. Emin Bilgiç’in kızıyla evlenen (ve Füsun Hanım’ın amcası ve Demirel’in has adamı Saadettin Bilgiç’in oğlu Sadi Bilgiç hala AKP Milletvekilliği yapan) Ekmel Bey, 20 Kasım 2013’te İKÖ sekreterliğinden ayrılırken “Bundan sonra ne yapacaksınız?” sorusuna “Bir takım teklifler var, onları değerlendirip bekleyeceğiz!” yanıtını verdiğinde, acaba Cumhurbaşkanlığı adaylığı kulağına fısıldanmış mıydı? Belki de Erdoğan’ın şansını artırmak için yem olarak kullanıldığının farkına varacak mıydı? Asıl merak edilen konu şuydu: haydi Ekmeleddin Bey’in kazanıp Köşke çıktığını ve Erdoğan’ın AKP’nin ve iktidarın başında kaldığını farz edelim, bu durum Türkiye’ye, hatta CHP ve MHP’ye ne kazandıracaktı? AKP’nin başında kalan Erdoğan daha büyük tahribatlar yapmayacak mıydı? Ayrıca; 23 Nisan 2007 tarihli Hürriyete göre: Sn. Recep Erdoğan’ın Abdullah Gül’den önceki Cumhurbaşkanı adayı Ekmelettin bey olmaktaydı.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı bahanesiyle “adam”lığını unutan ve “gen”leri kabaran Ümit Zileli yine Erbakan’a kin kusmaktaydı.

“Ehh, tam sırasıydı işte; 1969'da gericiler sağ partilerin kucağından indi ve Milli Nizam Partisi'ni kurdu!.. 12 Mart, 1961 Anayasası'nın bol geldiğini "siyasi inkişafın ekonomik inkişafın", (yani ilerlemenin) önüne geçtiğini söyleyen Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç liderliğinde ara rejime geçişin tarihiydi. Bir kukla Başbakan bulundu ve "kadife eldiven içinde demir yumruk" sloganıyla devrimci gençler avlanmaya başlandı. Ecevit, 1970'lerin başlarında Kemalizm'i ve Türk Devrimi'ni yerden yere vuran, İdris Küçükömer'in fikirlerini savunan Ecevit, Turan Güneş, Kamil Kırıkoğlu gibi ağır topların desteği ile CHP'nin başına geçirildi. Sonrası daha hazin!.. Generaller tarafından partisi kapatılıp, Almanya'ya kaçan Necmettin Erbakan, yine aynı generaller tarafından Türkiye'ye getirilecek, Milli Selamet Partisi'ni kurup 40 küsur milletvekili çıkaracak ve Cumhuriyeti kuran partiyle, CHP ile koalisyon kuracaktı!.. 70'lerin ikinci yarısı, Milliyetçi cepheler, öldürülen 5.500 yurttaş ve ABD'nin desteğinde 12 Eylül'le noktalandı.”[9] diyen zavallıya hatırlatmak lazımdı:

1- Milli Nizam Partisi gericilerin değil, en ilerici Mü’min devrimcilerin partisiydi ve kucağa oturtmak daha çok dinsiz edepsizlere yakışırdı. Ama Erbakan Siyonist odakların ve Sabataist cuntanın korkulu rüyasıydı. (Onu kapatan mahkemeler haklıysa, o halde Ergenekon ve Balyoz mahkemeleri de haklıydı)

2- Erbakan’la koalisyon kurduğu için Ecevit’e bile saldırmanız, kuyruk acınızın hala geçmediğinin kanıtıydı. Evet, işte Erbakan Şeytanın şarlatanlarını böyle ters köşeye yatırırdı…

3- Madem Erbakan’ı (cahilliğini açığa vurduğun gibi Almanya’dan değil) tedavi için gittiği İsviçre’den tekrar generaller Türkiye’ye çağırmıştı ve madem 12 Mart, 12 Eylül darbelerini yapan hep “Amerikan kuklası” paşalardı… Öyleyse bu Amerikan uşaklarına(!) karşı kahraman(!) Erdoğan’ın ve Fetullah Hoca’nın Ergenekon ve Balyoz kumpaslarını alkışlamanız gerekirken niye ciyak ciyak bağırıp yırtınırdınız?

4- Recep Bey ve dönekler ekibine ve yine ABD Yahudi Lobilerince verilen iktidar ve yaptırılan icraatlar ise; Milli Görüş’ü yozlaştırmak ve Büyük İsrail hedeflerine sahte dincilerle ulaşmak hesaplıydı, istismar amaçlıydı, yani yalancı bahardı. Ama bekleyin, asıl Erbakan devranı ve İslam İnkilabı çok yakındı!

5-  İstismar için uydurup arkasına saklandığınız ve İslam düşmanlığını gizlemeye çalıştığınız “Kemalizm” sloganlarınız da bile laçkalaşmıştır. Sabataycı ve ittihatçı evladı Hasan Cemal bile “Erdoğan artık DİNDAR KEMALİST’tir ve kendi başbakanlık hesapları içinde, kendi “sivil vesayetini” oturtmak hevesiyle şeytanla bile ittifak yapabilir” itirafında bulunmaktadır. (Not: Bu Şeytan’ın ABD Yahudi Lobileri olduğunu düşünürseniz konu daha rahat anlaşılacaktır). Yani Hasan Cemal’ler de sizler de, bilerek veya bilmeyerek Erdoğan’a çalışıp ama Erbakan’a sataşmaktasınız!

İngiltere’nin etkin gazetelerinden Financial Times, Anayasa Mahkemesi kararı üzerine yapılan “Balyoz tahliyeleriyle hem Fetullah Gülen Hem AKP hükümeti aleyhine ortak bir intikam cephesinin” oluşacağını yazmıştı. Hatta E. Org. Çetin Doğan’ın Yahudi Damadı Dani Rodrik’in “Bundan Türkiye’nin demokratikleşmesi sonucunu çıkarmıyorum. Sadece ülke dengelerinin değişeceğini bekliyorum” yorumunu aktarmıştı. Fetullah Gülen’e ABD’de kalması için referans mektubu yazan Siyonist Stratejist Graham Fuller: “AKP Türkiye’si, Suriye’de Beşar Esad’ın iktidarda kalabilme yeteneğini göremeyerek tarihi bir hata yapmıştır” itirafında bulunmuşlardı. Bunun anlamı: “Esad rejimini ayakta tutan Amerika’ydı ve ona muhalifleri de yine ABD kontrolüne almıştı” (Bak: Rand Düşünce Kuruluşu: Türkiye ve Arap Baharı (Turkey And The Arab Spring: Leadership in the Middle East)

 

--

Özel Yazılar - Milli Çözüm Dergisi

 


[1] (Bak. Mahir İz. Yılanın izi İST 1979 sh:38-39)

[2] (Beyanül-Hak, sayı:1, s.1-2. )

[3] (Bak: İlhami Soysal, Kurtuluş Savaşında İşbirlikçiler, İstanbul 1985. S.110.177; Seçil Akgün Halifeliğin Kaldırılması Ve Laiklik (1924-1928), Turhan Kitabevi, Ankara, (Tarihsiz), s. 33.)

[4] (Bak. İbnü’l- Emin Mahmut İnal, Son Sadrazamlar, Cilt:4, İstanbul 1992 ,s.1725,2008)

[5] ( Bak: Ergün Aybars Türkiye Cumhuriyeti Tarihi İzmir 1984- Sh:218-219)

[6] (Ali Fuat Türk geldi-görüp işittiklerim. Ank. 1949-Sh:220-224)

[7] (Ahmet Akbulut- İslami araştırmalar C.6 Sayı 1. Sh:32)

[8] Bak: ( yuvacenudi@gmail.com)

[9] (Ümit Zileli 19.Haz.2014 Aydınlık)

Yorum Yaz