Şubat 17 16:55

Erbakan’sız Türkiye’nin Manzarası Ve MARAZLI MÜNAFIKLARIN TAHRİBATI

Erbakan’sız Türkiye’nin Manzarası Ve MARAZLI MÜNAFIKLARIN TAHRİBATI

Erbakan’sız Türkiye’nin Manzarası Ve MARAZLI MÜNAFIKLARIN TAHRİBATI

   Harb-İş Sendikası E. Genel Başkanı ve Milli Çözüm Dergisi Ankara temsilcisi ve yazarı Orhan Atay kardeşim aktarmıştı:

 

   Yıl 1999, aylardan 29 Ekim, Türk Harb-İş Sendikası Genel Kurulu bitmiş ve biz de Allah nasip etmiş Türk Harb-İş Genel Başkanı seçilmiştik. Muhtelif sendika ve kurumlardan tebrik ziyaretleri başlamıştı ve bir müddet sonra Türk-iş Konfederasyon (35 ayrı sendikadan oluşan) Başkanı Bayram Meral randevu talep ederek ziyaretimize gelmişti. Diğer sendikalardan birkaç sendika genel başkanı da bu ziyarette hazır bulunmakta idi. Tanışma ve tebrik aşamasından sonra muhtemeldir ki bizim ve siyasal görüşümüzün ne olduğunu bilen Bayram Meral 1997 Kamu Sözleşmesi ile ilgili bir anısını nakletmişti.

 

   “Bir sabah konfederasyona geldiğimde sekreterim bana, Başbakan Necmettin Erbakan'ın Özel Kalem Müdürü’nün kendisini arayıp Başbakanlığa kendisini davet ettiğini söyledi ve saat 15:00’da bizi beklediğini iletti. Biz de hemen apar topar yönetimi toplayıp saat 15:00’da Başbakan Erbakan’ın makamına girdik. Sn. Erbakan bizi çok nazik bir şekilde karşıladıktan sonra bize Hükümet olarak Cumhuriyet tarihinin ilk “denk bütçe”sini hazırladıklarını; bunun için kamu işyerlerinin toplu iş sözleşmelerinde ne kadar zam talebinde bulunacağımızı, hemen tartışıp, araştırıp kendilerine ulaştırmamızı istedi.

 

   Biz Başbakan’ın huzurundan ayrıldığımızda kendi aramızda şöyle bir konuşma geçmişti “2 dönemdir Konfederasyon genel başkanıyım. Ama böyle çağırarak hiçbir Başbakan ne bize ne de diğerlerine bunları sorma cesaret ve ciddiyetinde bulunmamıştır”dedim. Hemen dönüp bir dosya hazırladık ve aramızda %40 zam talep edelim, bu çok fazla denirse, o zaman %30 veya %35’e çekeriz” diyerek hazırlığımızı bitirdik ve tekrar Sn. Erbakan’ın huzuruna gittik. Başbakan Erbakan dosyayı şöyle bir usulden inceledikten sonra “bu mu sizin teklifiniz?” diye sorunca “evet” dedik. Bana dönüp “Sn. Başkan el insaf böyle teklif mi olur?” deyince Ben de: “Fazla mı Sn. Başbakanım?” demiştim. “Hayır, olur mu? Siz işçilerimizin reel kayıplarını bile doğru hesaplamamışsınız! Çünkü enflasyon ve dolaylı vergiler karşısındaki kayıplarınız bu taleplerinizin çok üzerindedir” dedi ve “gidin yeniden hesaplayın” diyerek bizleri geri gönderdi. Biz oradan ayrılıp hemen Türk-İş Başkanlar Kurulu’nu toplayıp zam oranını yeniden düzenledik ve sonunda %70’e karar verdik ve ertesi günü tekrar Hoca’nın makamına girdik. Başbakan bize kayıplarımızla ilgili uzunca bir ders verdikten sonra, hazırda bulunan Çalışma Bakanı Necati Çelik’e “Siz kamu çalışanlarının haklarıyla ilgili bir hazırlık yapıyordunuz, ne oldu?” diye sorunca, Sn. Bakan kamu çalışanlarına “zamma ilave olarak %25 çalışmaya teşvik pirimi tasarladık” diye cevap verdi. Biz üçüncü kez Sn. Başbakan’la bir araya geldiğimizde, reel kayıplarımızla birlikte zammın %100’ün üstünde olabileceğini belirtince şaşkınlık geçirmiştik. Nitekim 1997 Mart ayı kamu işyerleri sözleşmesinde %100 zam, artı %15 çalışmaya teşvik pirimi, artı eşel mobil (yani aylık enflasyon oranı) ilave zam verilmişti. Bu da bize bileşik faiz sistemine göre artı %13 daha fazla kazandırmış, toplamda %130’lara varan bir kazanç getirmişti.

 

   Sn. Bayram Meral, Harp-İş Sendikası’nın da kamu işyeri olması nedeniyle 2001 yılında da aynı şartlarda sözleşme başlamıştı. Ben, 1999’da bize anlattığı Rahmetli Erbakan Hocamla geçen diyalogu, dar bir alanda anlatılmış politik bir davranış diye sanmıştım. Ama 2001 Mart ayı kamu sözleşmesi başladığında aynı konuyu Türk İş Genel Başkanı olan Bayram Meral, 35 sendika genel başkanının huzurunda tekrar anlatmıştı. Ama maalesef, Türkiye’deki siyaseti, sendikal hareketleri ve sivil inisiyatifleri hangi Masonik merkezler ve dış güçler yönlendiriyorsa, aynı Bayram Meral; Erbakan’a yönelik 28 Şubat kışkırtmalarının da baş figüranlarından olup çıkmıştı.

 

   Dümenleri ABD ve AB’nin elinde bulunan AKP gemisi artık kayalara yaklaşmıştır. Kayalar göründükçe paniklemeleri artmış, rotayı çevirmek yerine, kazanı daha da ateşlemeye başlamışlardır.

 

   Bütün Milli varlıklarımızı ve kazanımlarımızı satarak batırdılar, batırdıkça daha çok satıyorlar.

 

   Yeni Hükümet programı açıklandı, Demiryolları ve PTT’yi de satacakları anlaşıldı. İki ayda ilan edilen satış planı, kayaya hızla toslayacak kaptanın, hızı artırmak için direkleri, güverte tahtalarını yakmasıdır. Şimdi yok pahasına ve çoğu yabancı ortaklara satılanları özetle hatırlayalım:

 

●Termik santrallerin yakıtı olan kömür madenleri satıldı. ●25 Şeker Fabrikası, 5 Makine Fabrikası, ●TEİAŞ’a ait kamu hisselerinin yüzde 49 hissesi elden çıkarıldı, ●Demiryolları. (TÜDEMSAŞ, TÜLOMSAŞ ve TÜVASAŞ), ●TPAO, ●BOTAŞ’ın iletim hatları, ●PTT, ●Otoyol ve köprüler satıldı, ●Eti Maden’e ait sülfürik ve borik asit fabrikaları, ●Limanlar, Haydarpaşa Garı ve Güllük Marina, ●Milli Piyango, ●Spor-Toto, ●Spor Loto, ●İddia, ●At yarışları, ●Erzurum Kış Olimpiyatları Tesisleri satıldı, ●Halkbank’a aktarılmak üzere Halk Sigorta ile Halk Emeklilik, ●TÜRKSAT’a ait Kablo-TV operasyonları, ●Ölçü ve ayarlar hizmeti, ●Gayrimenkuller, arsalar satıldı.

 

   Şimdi ise; “KİT’leri sosyal amaçlı ve kamu yararına yönelik faaliyetlerden tamamen çekeceğiz” diyorlar, yani Türkiye’yi parsel parsel satıyorlar!” şeklinde doğru tespitler yapanların, bir zamanlar milli ve haysiyetli tavrıyla işte bu manzaralar yaşanmasın diye çırpınan Erbakan'a, sadece ideolojik bir taassupla nasıl sataşıp 28 Şubat’a alkış tuttuklarını hatırlamaları ve utanmaları lazımdı.

 

   Bu maddi talan ve yağma yanında AKP’nin manevi ve ahlaki tahribatı da hızlanmıştı. Hatta çoğu AKP’yi destekleyen İsmailağa Cemaati bile: “İthal sapık fikirlerin istilasına maruz kalıyoruz” diyerek iktidarı uyarmıştı. Evet, bunların Yeni Türkiye’si işte böyle bir yıkımdı!

 

   İsmailağa Cemaati’ne bağlı Marifet Derneği’nin yayın organı Marifet Dergisi’nin Eylül sayısı “Mukaddime” yazısında iktidarın “Yeni Türkiye” parolasını eleştiren bir yazı yayımlanmıştı. “Kimin Yeni Türkiye’si” kapağıyla çıkan derginin başyazısını yazan Marifet Dernekler Federasyonu Başkanı Muhammed Keskin sert bir şekilde iktidarı uyarmış, Egemen Bağış ve Efkan Ala’ya sahip çıkılmasını sert bir dille kınamıştı. Marifet Dergisi’nin “Mukaddime”  yazısında AKP iktidarına çok sert eleştiriler yapılmıştı. Kur’an-ı Kerim’le alay etmeye yeltenen Egemen Bağış ve Peygamber Efendimiz hakkında tuhaf açıklamalarda bulunan Efkan Ala gibi isimlere sahip çıkılması “Samimi Müslümanları kahretmektedir” diye tepki gösterilen yazıda, Şiilik ve Vahhabilik desteklenirken Ehli Sünnet’e üvey evlat muamelesi yapıldığı vurgulanmıştı. “Kimin Yeni Türkiye’si” kapağıyla çıkan Eylül sayısının söz konusu başyazısını kaleme alan Marifet Dernekler Federasyonu Başkanı Muhammed Keskin, ithal sapık fikirlerin yaygınlaşması tehlikesine de dikkat çekerek: “Müslüman’a hayat hakkı tanımayan katı laiklerden kurtulalım derken, ithal sapık fikirlerin istilasına maruz kalma tehlikesi bizleri derin endişelere sevk etmektedir” tespitinde bulunmuşlardı. Ama ne hikmetse aynı tarikatın başka hocaları, AKP’ye yaranmak adına, bu dergide yazılanlarla alakaları bulunmadığını açıklamışlardı.

 

   Filistin’de toprak satışına müebbet cezası verilirken AKP eliyle Türkiye yağmalanmaktaydı!

 

   Filistin’de Yahudi işgalcilere toprak satanlara ömür boyu hapis ve çalışma cezası verilmesi kararı çıkmıştı. Karar Filistinlilere ait bazı arsaların, komisyoncular aracılığıyla Yahudi işgalcilere ait cemiyetlere satılması üzerine alınmıştı. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın, Batı Şeria’da “düşman devletlere veya vatandaşlarına” toprak satanlara yönelik cezayı artırma kararı aldığı açıklanmıştı. Abbas’ın, daha önce Ürdün Toprak Kanunu’na göre, düşman devlet veya vatandaşlarına arsa satanlara verilen geçici hapis ve çalışma cezasını, müebbet hapis ve çalışma cezasına çevirdiği anlaşılmıştı. Söz konusu kararın, Doğu Kudüs’te Filistinlilere ait bazı arsaların, komisyoncular aracılığıyla Yahudi işgalcilere ait cemiyetlere satılması üzerine alındığı vurgulanmıştı. Hamas Hareketi’nin parlamento kanadını oluşturan Değişim ve Islah Grubu, Filistinlileri, Araplara ait komisyon şirketi gibi tanıtılan kurumlarla çalışırken dikkatli olmaları konusunda uyarmıştı.

 

   AKP iktidarında ise yabancılara toprak satışı korkunç boyutlara ulaşmış ve yolsuzluklar on kat artmıştı. Yolsuzluk genel bir tanım olarak rüşvet, zimmet, irtikâp, sahtecilik, kayırmacılık, yetkiyi kötüye kullanma gibi birçok usulsüz faaliyeti kapsamaktaydı. Bunların hepsi AKP Türkiyesi’nde vardı. Küçük esnaf tamamen yok olmayla karşı karşıyaydı. Ülkemizde çalışan kesimin çoğunlukla asgari ücret düzeyinde veya düşük ücretle asgari geçim şartlarında yaşam sürdürüyor olması da esnaf ve sanatkârların satışlarını olumsuz etkilemesi kaçınılmazdı.

 

   “PYD, PKK’nın bir kolu” ise; Erdoğan da Amerika’nın suç ortağıdır

 

   ABD ile Türkiye arasında son günlerde sıklaşan görüşmelerin içeriği nihayet ortaya çıkmıştı. Özellikle Obama’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı aramasının sıradan bir görüşme olmadığı, PYD’ye yapılacak silah yardımı ile ilgili olduğu anlaşılmıştı. Aslında ABD’nin PYD, PKK ya da Peşmergelere yardımı bilinip durulmaktaydı. Çoğu zaman el altından yapılan yardımların gizlenecek yanı kalmayınca, yani mızrak çuvala sığmayınca Erdoğan sızlanmaya ve zevahiri kurtarmaya başlamıştı. Yıllar önce ABD’nin Çekiç Güç adı altında bölgede konuşlandırılmış birlikleri vasıtasıyla PKK’ya karadan eğitim yaptırdığı, havadan her türlü ikmali ulaştırdığı, bunun sonucu olarak Erbakan Hocanın Çekiç Güç’e faaliyet alanı bırakmadığından bölgeden çekilmesini sağladığı da hatırlardadır. Dün olduğu gibi bugün de ABD ve yandaşı ülkeler tarafından Kürt gruplara her türlü destek yapılmakta, bu yardımlar bazen Irak Merkezi Yönetimi’ne verilmiş silahların PKK’nın ve diğer Kürt grupların eline geçtiği şeklinde izah edilmeye çalışılmaktadır. Kısacası, bölgemizde mücadele veren grupların tümünün silahları bugüne kadar Batılı ülkeler tarafından sağlanmıştır, AKP de bunun suç ortağıdır! Ancak, IŞİD’in ortaya çıkması ile düne kadar gizliden yürütülen ittifaklar birden bire ortalığa saçılmıştır. Sözgelimi, yakın zamana kadar Suriye’deki PYD ile PKK ya da Peşmergeler arasında kimse bir irtibat kurmamış, her örgütün birbirinden bağımsız olduğu imajı verilmeye çalışılmıştır.

 

   Şimdi AKP Hükümetinin ABD ile yere göğe sığdıramadığı ikili ilişkilerinin arasını PYD pazarlığı açmıştır. ABD Türkiye’nin bir ‘kırmızıçizgisini’ daha çiğneyerek, her zamanki gibi yine kendi bildiğini okumaktadır. Amerikan tarihinin bilinen gerçeğidir: Her seçilen Amerikan Başkanı, işe koyulurken yaptığı yeminde “Amerika’nın menfaatleri ve İsrail’in güvenliği”ni merkeze alır. Yani Amerika için sadece kendi menfaatleri ve İsrail’in güvenliği vardır.  Ortak da dese, müttefik de dese, sırt da sıvazlasa, yüzünüze de gülse, telefon açsa da aslolan ABD’nin çıkarları ve İsrail’in Siyonist amaçlarıdır. Artık bu “ortaklık oyununu” bozmanın tam da zamanıdır.

 

   “Küresel eşkıyalar, kan ve gözyaşı üzerine saltanat kuran silah tüccarları, Ortadoğu’nun kaotik yapısını kendileri hazırlamıştı. Arz-ı Mev’ud hayalleri yürüten Siyonistlerin tahriki ve Amerika’nın Irak işgaliyle tohumları atılan IŞİD belasının Irak ve Suriye topraklarındaki terörist yürüyüşü nasıl başladı? IŞİD, terörizm boyutuyla bu noktaya nasıl ulaştı? Irak ve Suriye coğrafyasında hangi boşluğu doldurarak büyüdü, palazlandı? Bu işin sosyal, kültürel ve ekonomik bir altyapısını kimler oluşturmuşlardı? Şehirleri kuşatarak yakıp yıkan, insanları boğazlayan, her tarafa saldırıp kan kusturan, türlü ağır silahlara ve lojistik imkânlarla IŞİD’in mali kaynakları nasıl sağlanmaktaydı? Hangi silah tüccarları bu kanlı terör örgütüne silah satarak ceplerini doldurmaktaydı? Bütün bu soruların cevabını, bu belayı üretip bölgemizin başına bela edenlerin, Ortadoğu coğrafyasının kan ve gözyaşıyla sulanmasını özellikle arzu ve talep eden ve el altından destekleyenlerin, yani ABD ve İsrail’in ve AKP gibi işbirlikçilerinin kesinlikle vermesi lazımdı” diyenler elbette haklıydı. ABD’nin ve Batı’nın ferah ve refah içinde yaşayabilmesi için bu bölgenin petrolüne ihtiyacı vardı. Bundan dolayı batı için önemli olan kendi çıkarlarıydı. Kraliçe Viktorya dönemi Birleşik Krallığın (İngiltere’nin) ünlü Dışişleri Bakanı Palmerston bu menfaat ilişkisini şu şekilde açıklamıştı: “Bizim ebedi düşmanlarımız ve dostlarımız yoktur, sadece ebedi ülke çıkarlarımız vardır.” Irak ve Suriye’de yaşanan durumu bu düşünce doğrultusunda tahlil etmek lazımdı. Başka türlüsü bizim yanılmamıza neden olacaktır. Stratejik ortaklarımızın çıkarlarını koruduğumuz sürece, bizim sırtımızı sıvazlayacaklar, işleri bitince tekmeyi vuracaklardır.

 

   Yıl 1912. Amerikan başkanı Woodrow Wılson; (Türkiye’yi param parça eden ünlü Wilson prensiplerine adını veren gâvur), Türkiye sınırları içine bir Kürdistan, bir Ermenistan haritası çizen bir Amerikan Başkanı bakın ne diyordu: “Amerikan kapitalizminin temel hedefi, zayıf ülkelerin hammaddelerini ucuza kapatmak ve ulusal pazarlarını açık birer kapı olarak tutmaktır. Bunun için öncelikle diploması ve gerekirse zor kullanılmalıdır.”

 

   Siyonistler 3. Dünya Savaşı’na hazırlık yapmaktadır.

 

   Yetmiş yıldır insanlık dünya çapında bir savaşa bulaşmadı, bir tür geçici ve göstermelik istikrar sağlandı, devletler zahiren gelişmeye ve güçlenmeye çalıştı. Birden Siyonist sermaye eski hükümranlığını kaybetmeye başladığını anladı. Bu gücü yeniden elde etmek için III. dünya savaşını çıkarmak için planlar ve provokasyonlar hazırladı. Dünyayı ikiye ayırıp birbirleri ile savaştıracak, iki tarafı da silahlandıracak, tarafları birbirine kırdıracak, sonunda ikisini de masaya oturtup dünyanın haritasını yeniden ayarlayacaktı… Artık devlet başkanları birer sömürü valisi mesabesinde olacaktı. Bunu I. ve II. Dünya Savaşları’nda yaptı, başardı, ama zulüm sistemi aksamaya başladı.

 

   Tasarladığı senaryoya göre Türkiye’yi, Suriye ve Irak’a saldırtmalıydı. İsrail de güneyden Suriye’ye saldıracak ve Suriye yok olacaktı. Bunu önlemek için İran’ı Türkiye’ye saldırtacaktı. Rusya, İran’ın tarafını tutacak, Suriye unutulacak, savaş Türkiye ve İran arasında kızıştırılacaktı. ABD ve AB, NATO içinde sözde Türkiye’ye sahip çıkacaktı. Rusya ve Çin, İran’ı kışkırtacak, böylece savaş “III. Dünya Savaşı”na dönüşmüş olacaktı. Kaç yıl süreceği belli olmayan bu savaş sonunda bir taraf galip gelmeye başladığı zaman, sömürü sermayesi öbür tarafta yer alacaktı. Masada bir tarafta mağlup, diğer tarafta da sermaye sayesinde galip olan olmak üzere iki taraf olacak ama her iki taraf da sermaye ne derse ona mecbur ve mahkûm kalacaktı. Türkiye bu günlerde işte bu savaşın kibritini çakmaya zorlanmaktadır. Siyonist Sermayenin senaryosu budur, ama Türkiye’nin savaşa girmesi için Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı’nın ittifakı lazımdır. İran’ın da Rusya’nın da çok deneyimli devlet gelenekleri vardır. Umarız bu şeytani senaryo tutmayacak, başlasa da İsrail’in ve ABD’nin yıkılışıyla sonuçlanacaktır.

 

   “Türk-ABD savaşında ısınma provaları” yazısında Sn. Mehmet Yuva’nın fıkrası oldukça açıklayıcıdır.

 

   Temel, kaynanası ile birlikte İstanbul’a giderken bindikleri gemi yolda fırtınaya kapılmıştır. Kaptan anons yaparak yolcuların ağır eşyalarını denize atmalarını uyarmıştır. Temel ise kaynanasını tuttuğu gibi suya atmıştır. Bunu gören kaptan; “Kadını niye denize attın?” diye sormuş, Temel ise, “Benum en ağir yükum oydi da” şeklinde yanıtlamıştır. İşte Türkiye-ABD tarihi; Temel ile kaynanasının ilişkisini hatırlatmaktadır.  Batan ABD gemisinin en ağır yükü Türkiye sayılmaktadır. Zaten batan Türkiye gemisinin en ağır yükü de Amerika’dır!

 

   ‘ABD’de “Millennium Challenge - Asrın Meydan Okuması” adıyla yapılan tarihin en büyük işgal tatbikatı; Bu tatbikatta Türkiye’nin hedef ülke olarak sunulması, evet bütün bu olgular Türk-ABD savaşının ısınma provaları şeklinde okunmalıdır. Ankara Bağımsız Milletvekili ve eski AKP’li Haluk Özdalga ise, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında AKP’nin Suriye politikasını eleştirerek, IŞİD’e yönelik operasyona ilişkin değerlendirmeler yapmıştı. Özdalga, AKP iktidarının önerdiği siyasetin, uluslararası hukuka ve Arap halklarının arzularına da aykırı olduğunu vurgulamıştı. “Arap halklarının ezici bir çoğunluğu Ortadoğu’ya Amerika’nın askeri müdahalede bulunmasına şiddetle karşıdır. AKP ise Amerika’nın askeri müdahalesini kışkırtmakta ve daha kapsamlı bir savaş için Amerika’ya taşeronluk yapmaktadır” diyen Haluk Özdalga bir doğruyu yanlış amaçlar için kullanmaktadır.

 

   Çaresi yok: Ya düzenimizi değiştireceğiz veya Dinimizi!

 

   Kapitalistler ile sosyalistler farklı yöntem içinde iseler de, temelde aynı zihniyetli kimselerdir. Kur’an bunları “küfrettikleri için” değil, “kesb ettiklerinden (kazandıklarından) dolayı” uyarıvermektedir. Kapitalistler ekonomik sömürülerinden dolayı, sosyalistler yaptıkları zulümlerinden dolayı nâr (cehennem) ehlidirler. Sömürmüş olanlar, zulmetmiş olanlar, bu dünyadaki akıbetlerinde birbirleri ile beraberdirler, ama âhirette biri bir başkasının cezasını çekmeyecektir...

 

   Dinleri ile düzenleri çatışanlar, ya bozuk düzenlerini ıslah için çalışacak veya dinlerini düzene uydurup yozlaşacaktır!

 

   İnanan dürüst insanlar bugün sıkıntı içinde kıvranmaktadır. a) Ülke paraları faizlidir, enflasyon kazançlarını kemirmektedir. b) Devletin vergisini öderlerse iflas edecekler, ödemezlerse günah işleyeceklerdir. c) Herkes hilekârlığa sistem tarafından mecbur edilmektedir. d) Herkes ya rüşvet vermekte yahut adamını buluyor ve işini öyle yürütmektedir.

 

   Adil Düzen kaçınılmazdır!

 

   Türkiye'de zulüm yönetimi var mıdır, halkı ezen bürokrasi var mıdır, sömüren sermaye var mıdır; hâsılı, bugün Türkiye'de haksızlık ve zorbalık var mıdır, kısaca düzen "ZALİM DÜZEN" mi, yoksa “ADİL DÜZEN” mi sayılmalıdır?

 

   "Adil Düzen"den artık sağır sultan bile haberdardır. Elbette eksiklikler vardır, elbette hatalar vardır, ama Hayrettin Karaman’ların ve Sabahattin Zaim’lerin tavrını takınmak İslam’a da, insanlığa da, ilim adamlığına da aykırıdır. Eksiktir, uygulaması engellenir, parti “Adil Düzen”den vazgeçmelidir demeleri sakat bir yaklaşımdır. Bu Adil Düzen çalışmaları başladığına göre; hemen onların yanında yer alıp eksikliklerini tamamlamaları lazımdı. Prof. Dr. Necmettin Erbakan bunlara ve herkese ömrünün sonuna kadar "Adil Düzen”i anlatmadı mı? Niye o zaman karşısına çıkamamışlardı?

 

   AKP “Biz Kur’an Nizamının talibi değiliz” anlamında “muhafazakârız”, yani biz ilhamı “Kur’an’dan” değil, Batılı kaynaklardan” alıyoruz diyerek asıl amacını ve ayarını ortaya koymadı mı? Dikkat edilsin, ayet “küfrettiler” demiyor da “iman eder olmadılar” diyor. Çünkü AKP “Adil Düzen”e ilmen ve fikren karşı çıkmadı, ama fiilen ve resmen inanmadı. Kur’an; “Zalim olduklarından dolayı sizden önceki nesilleri helak ettik”(Yunus 10/13) buyurmaktadır. “Helak etmek” varlıklarını ortadan kaldırmak anlamındadır. Helak edilen sadece orada yaşayan insanlar sanılmamalıdır, çünkü helak edilen kavimden ziyade karyeler ve ülkeler olmaktadır. Çünkü topluluk, ortak kültüre sahip halkın bir yeri kendisine vatan edinip onu imar edip yaşanacak hâle getirmeleri ile oluşan bir varlıktır.

 

   Bu helak birkaç yüz senede bir defa yaşanmaktadır. Nitekim geçen asrımızda Osmanlı düzeni tıkanıp-tükenmiş ve yıkılmış, Cumhuriyet dönemi başlamıştır. 1900’den 2000’e kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı İmparatorluğunu kaldırıp yerine yeni devleti kurmakla uğraşmıştır. 2002’deki AKP iktidarı yenilik makyajıyla Siyonist ve kapitalist sömürü saltanatını sürdürmeye çalışsa da tarihi ve tabii bir inkırazla, talihli bir inkılâba vesile olacaktır.

 

   AKP Hükümeti kendi ülkesinin Merkez Bankası’na yani “para politikalarına” ve de özellikle “faiz politikalarına” dokunmamakta, dolayısıyla ülkemizdeki “bankalara” da hâkim bulunmamaktadır. TCMB ve bütün “FAİZCİ BANKALAR” istedikleri gibi at koşturmaktadır. Buna “faizsiz!” olduklarını iddia eden “katılım bankaları” da katılmalıdır.

 

   “TCMB başta olmak üzere, BDDK ve BANKALAR bağımsızmış!..” sözü palavradır. Hükümet onlara “bağımlı” ama o kurumlar da Siyonist sermaye merkezlerine bağlıdır. İktidardakiler işte bundan dolayı “muktedir” olamamaktadır. Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın: “Bankacılıkla ilgili tüm bilgiler yetkili kuruluşlardan alınır!..” (Hükümetten değil!) sözleri bir acizlik ve gizli esirlik itirafıdır.

 

   Hükümetin diğer ekonomiden ve para politikalarından sorumlu Maliye Bakanı Mehmet Şimşek şöyle diyor: “Sorumlu kurum BDDK’dır, sadece onlar açıklama yapabilir!!!” Yani 'Tek yetkili, tek sorumlu BDDK’dır, Hükümet sorumlu (yani yetkili)  değil’ diyor!!! İşte bu hükümet olduklarını iddia edenlerin acziyet ilanıdır!

 

   AKP dönemindeki Asıl musibet faizin kanıksanmasıdır…!

 

   Müslüman bir ülkede maalesef “faiz” değişik şekillerde ve değişik gerekçelerle kanıksanmakta… Faizsiz olduklarını iddia eden “katılım bankaları” aracılığıyla toplum avutulmakta… Katılım bankalarına verilen “zaruret fetvalarıyla” vicdanlar uyutulmakta… 'Faiz dünya gerçeğidir!’ diyen başbakanlarca iman ve İslam tahrip olunmaktadır!

 

   Faiz musibeti ve AKP’nin akıbeti

 

   T.C. Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı’nın (Sayı: 2014/153, 22 Eylül 2014) tarihli Basın Duyurusu: Merkezi yönetim Brüt Borç Stoku 31.08.2014 itibariyle 593,4 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Borç stokunun 407,4 milyar TL tutarındaki kısmı Türk Lirası cinsi, 186 milyar TL tutarındaki kısmı Döviz cinsi borçlardan oluşmaktadır… Ve yine: Temmuz sonu itibariyle; Uluslararası Yatırım Pozisyonumuz 438 milyar 174 milyon dolar açık vermiştir. Bu açık geçen ay 422 milyar 965 milyon dolar, 2013 sonunda ise 393 milyar 710 milyon dolardı.

 

   Maalesef, aynen daha önceki hükümetlerde olduğu gibi;

 

    Giderek artan iç/dış ve hükümet/özel “Borç Yükü” ile yatıp kalkıyoruz…

    Giderek artan “İthalat-İhracat Makası” ile yatıp kalkıyoruz…

    Giderek artan“Bütçe Açığı Musibeti” ile yatıp kalkıyoruz...

 

   Yani tam bir “Sosyo-Ekonomik Tufan” yaşıyoruz... Ama ilgililer/yetkililer görmezden geliyor, “kör-sağır-dilsiz” olmaya devam ediyordu.

 

   Prof. Dr. Eser Karakaş, 23.09.2014 Salı günkü “Enflasyon Neden Yüksek?” başlıklı yazısında belki bizim gibi düşünmüyor, ama iktidarı körü körüne destekleyen ve gerçek anlamda yol göstermeyen bir gazetede böyle bir tahlilin yayımlanması bile bizce önemli sayılıyordu.

 

   Eser Hoca diyor ki:

 

   “Bugün (…) ekonomi ile ama kimsenin pek konuşmadığı bir konu ile doldurmak istiyorum. `Bu konunun nesi konuşulmuyor Eser Bey?’ demeyin zira özüne pek girilmiyor. Özünü de çok iyi bilen var mı, ben dâhil, bundan da çok emin değilim. Türkiye’de Enflasyon Meselesi çok önemli bir mesele, zira ben altmış yaşıma geldim, çocukluk yıllarımdan beri konu gündemde ama bir türlü çözülemiyor...”

 

   Eser Hoca’nın “teşhisi” bu kadar; gerisini biz tamamlayalım…

 

   1) Enflasyonun bir numaralı sebebi “Faiz”dir…

   2) Enflasyonun iki numaralı sebebi “Kayıt Dışı Ekonomi”dir...

   3) Enflasyonun üç numaralı sebebi “Kredilerin ‘Üretime’ Değil de ‘Speküle İşletmelere’ Verilmesi”dir...

   4) Enflasyonun bize göre dördüncü sebebi deÇok Ağır `Vergiler’ ve `Bürokratik Engellemeler’ Sebebiyle Kolay ve Ucuz `Üretimin’ Engellenmesi”dir…[1]

 

   Haktan sapanların ve Dava’dan kaçanların acı sonları!

 

   Tevbe Suresi (87-96)

 

   87. (Cihattan ve din yolunda sorumluluktan kaçıp) Geri kalıp (evinde oturanlarla) birlikte olmayı uygun buldular. Onların kalpleri mühürlenmiştir, bundan dolayı kavrayıp-anlamazlar.

 

   88. Ama Resul ve O’nunla birlikte olan mü'minler, mallarıyla ve canlarıyla cihad edip çalıştılar (ve Hak yolundan sapmadılar); işte bütün hayırlar onlarındır, kurtuluşa (zafer ve huzura) erenler de onlardır.

 

   89. Allah onlar için, (ahirette de) süresiz kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte (asıl) büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur.

   90. Bedevilerden özür belirtenler (cihada katılmamak için), kendilerine izin verilmesi için gelip (uydurma bahaneler sıralamışlardı). Allah'a ve elçisine yalan söyleyenler de oturup kalmıştı. Onlardan inkâr edenlere pek acı bir azap dokunacaktır.

 

   91. Allah'a ve elçisine karşı 'içten bağlı kalıp hayra çağıranlar' oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir günah yoktur, (böyleleri) sorumlu tutulmayacaklardır. İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, esirgeyip koruyandır.

 

   93. Yol (suç ve sorumluluk), ancak o kimseler aleyhinedir ki, zengin oldukları halde (cihada katılmamak ve kaytarmak için) senden izin isteyip (bahane uydururlar) ve bunlar (riskten ve zahmetten kaçıp) geride kalanlarla birlikte bulunmaya razı olurlar. Allah, onların kalplerine mühür basmıştır, bundan dolayı bilmez ve anlamaz olmuşlardır.

 

   94. Onlara geri döndüğünüzde (cihattan kaçtıkları ve Dava’dan kaytardıkları için) size özür belirtip (yaranmaya çalışacaklardır). De ki: "Özür belirtmeyiniz, size kesin olarak inanmıyoruz. Allah bize, durumunuzu (Kur’an’la) haber vermiş (ve bizi uyarmıştır, bundan sonra da) Yaptıklarınızı Allah ve O'nun elçisi görecek (durumunuza bakacaktır). Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilene döndürüleceksiniz ve O, yaptıklarınızı size haber verecek (ve hak ettiğinize ulaştıracaktır)."

 

   95. Onlara geri döndüğünüzde kendilerinden vazgeçmeniz (onları hala sadık müminler bilmeniz) için Allah'a yemin edip duracaklardır. Artık siz onlara sırt çevirip tedbirli davranın. Onlar gerçekten pistirler (manen necis konumundadırlar). Kazanmakta olduklarının bir cezası olarak, barınma yerleri cehennem olacaktır.

 

   96. Kendilerinden hoşnut olmanız (ve onları fasık ve Haktan kaçık saymamanız) için size yemin edip dururlar. (Oysa) Siz onlardan hoşnut olsanız bile şüphesiz Allah, fasıklar topluluğundan hoşnut olmayacaktır.

 

   Münafıkun Suresi: (7-8)

 

   “(Münafıklar) Onlar ki: “Allah’ın elçisinin (ve Hak dava temsilcisinin) yanında bulunanlara hiçbir infak yapmayın (sadık müminleri usandırmak ve kaçırmak için onlara imkân, makam ve fırsat tanımayın ki) sonunda dağılıp gitsinler” diye (tuzak kurmaktadır). Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Ancak münafıklar (gerçekleri) kavrayamamaktadır.”

 

   “Derler ki: Yemin olsun Medine’ye bir dönecek (devlet ve hükümete yerleşecek) olursak, kuvveti ve şerefi üstün olan (bizler), düşkün ve zayıf olan (Mü’minleri), kesinlikle oradan sürüp çıkaracaktır. Oysa İzzet (kuvvet, şeref ve galibiyet) Allahü Zülcelalin, O’nun Elçisinin ve (sadık) müminlerindir. Ancak münafıklar bilgisizce aldanmaktadır”.

--

Kaynak:

MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ


[1] Reşat Nuri Erol, Milli Gazete

Yorum Yaz