Ekim 31 07:19

ERDOĞAN’a Güvenmenin Faturası!

ERDOĞAN’a Güvenmenin Faturası!

ERDOĞAN’a Güvenmenin Faturası!

   Herhalde Rıfat Ilgaz’ın bir fıkrasıydı: Aldatıp kışkırtarak cinayet işlettiği ve sürekli “seni kurtaracağım!” diye boşuna ümitlendirip idam sehpasına sürüklediği marabası (yarıcı)na, yağlı ilmik boğazına geçirildiğinde bile kendisine hala “Hep ağana güven, hiç merak etme sen!” diyen adamın sözlerini şimdi: “Hep güvenin siz Erdoğan’a, Takmayın kafa bardağına!” şeklinde değiştirmek gerekiyordu. Şu hale bakın, adaletin sağlayıcısı ve dağıtıcısı olan yargı büyük bir kriz ve kamplaşma içinde can çekişiyordu. Paralelciler, iktidardaki işbirlikçiler, Kemalist vesayetçiler… Her biri diğerinin ayağına dolanıyor ve hâkimiyet kurmak üzere kıyasıya boğuşuyordu. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ tam da HSYK seçimleri öncesinde “Hâkim ve savcıların özlük haklarını iyileştirecek kanun taslağını meclise sunacaklarını”  belirtip “açık rüşvet- gizli tehdit” dağıtıyordu. Emniyet teşkilatında herkes birbirine “iktidar yandaşı, cemaat elemanı ve makam fırsatçısı” diye bakıyor ve herhalde sanıklara ve suçlulara da “taraflarına göre” davranılıyordu. GKB sn. Necdet Özel “Açılım süreciyle ilgili girişim ve gelişmelerin kendilerine haber verilmediği, kırmızı çizgilerimiz çiğnenirse elbette gerekli tepkiyi gösterecekleri” anlamında itiraf ve ikazlarda bulunuyordu?!

 

   Siyasi haysiyet ve hassasiyet giderek yozlaşıp çürüyor, daha önce “Kılıçdaroğlu için Gandi falan deniyordu ama, böyle çakma ve uydurma Gandi görüntüsü pek ikna edici olmuyordu”  diyen ve yıllarca, aslında hiç inanmadan Milli Görüş partilerinde siyaset yürüten Mehmet Bekaroğlu, şimdi CHP’ye katılıp övgüler diziyor; omurgasızlığın ve onur hamlığının en yeni örneklerini sergiliyordu. Rahmetli Erbakan Hoca’nın bir TV röportajında “Abdullah Gül’ü BM genel sekreterliği makamına, Recep T. Erdoğan’ı ise AB’nin başına geçirecekleri” yolundaki sözlerinden ne kastettiği şimdi daha iyi anlaşılıyordu. Çünkü BM; Siyonizm’in küresel hâkimiyetini sağlamak, tarafsız hakem rolü sahtekârlığıyla İsrail’in ve emperyalizmin çıkarlarını korumak ve özellikle Müslümanlara göz açtırmamak üzere kurulduğuna ve İsrail aleyhine çıkan hiçbir kararı uygulatmadığına göre, Erbakan Hoca acaba Abdullah Gül’ü Siyonist odakların hizmetkârlığına, Recep Erdoğan’ı ise Haçlı Birliğinin başına mı layık ve müstahak görüyordu, yoksa bu oluşumları İslam’ın ve insanlığın hizmetine mi sokmak istiyordu? Hoca bu sözleriyle bunların gerçek ayarına ve gizli damarına mı dikkat çekiyordu, yoksa yüksek meziyet ve marifetlerini mi dile getiriyordu?

 

   NATO, Milli Savunmamızı PKK ve Barzani’ye mi havale ediyordu?

 

   Güya IŞİD tehlikesine ve Ukrayna’daki Rus tehdidine karşı, NATO ortaklarımız ve AKP iktidarımızca, Milli savunmamız adeta PKK’ya ve Barzani Kürdistanına havale ediliyordu. Acaba Sn. Cumhurbaşkanı, “Bakınız, Milli bir gayret ve duyarlılık gösterip ilk dış ziyaretini Kıbrıs ve Azerbaycan’a yaptı!” dedirtmek üzere alelacele tertiplediği gezilerin hemen ardından NATO toplantısına katılmak üzere koştuğu İngiltere’de bu yönde “teklif ve tavsiyeler” aldığı, çözüm sürecine ve AB kriterlerine sımsıkı bağlı kalması yönünde uyarıldığı medyaya sızıyordu. Bu telkin ve tekliflere uymaması halinde ise Alman istihbaratının ve CIA’nın elinde bulunan Erdoğan’ın, bakanlarının, yakınlarının ve yüksek bürokratlarının izleyip-dinleyip arşivlerde sakladığı “can sıkıcı ve baş yakıcı” yüzbinlerce belgenin sızdırılması tehditlerinin ima edildiği yazılıp konuşuluyordu. Ve zaten İngiltere’deki NATO zirvesinin “IRAK ve Suriye’deki IŞİD sorununu çözmek ve Ukrayna’daki Rus tehdidini önlemek” olduğu peşinen açıklanıyor; IŞİD’e karşı müttefik bölge ülkelerinin PKK ve Barzani’ye destek sağlaması gerektiği vurgulanıyordu. Amerika’nın önde gelen Yahudi firmalarından ExxonMobil ve Rosneft, Rusya’nın Kuzey Kutup denizinde, çok büyük bütçeler ayırarak, petrol arama platformları kuruyor yani Ukrayna bahanesiyle görünüşte Amerika- Rusya zıtlaşırken gerçekte ABD-SSCB ortaklığı hızla yürüyordu.

 

   İngiltere’deki NATO zirvesinde, Obama’nın IŞİD’e karşı ortak müdahale zokasını iştahla yutan Sn. Erdoğan’ın buna karşılık Pensilvanya’daki Fetullah Gülen’i durdurmalarını, en azından Türkiye’ye geri yollamalarını istemesi, bizim aylardır dile getirdiğimiz: “ABD (Yahudi Lobileri) Erdoğan’ı hizaya sokmak ve AKP’nin yularını ellerinde tutmak için, Fetullahcı yapıyı kullanıp kışkırtıyor”  tespit ve tahlillerimizin ne denli doğru olduğunu, Erdoğan’ın da bunun farkına vardığını ortaya koyuyordu. Hem yeri gelmişken tekrar hatırlatmak gerekiyordu: 17 Aralık 2013’te, Bilal Erdoğan THY Yönetim Kurulu Başkanı’nı da yanına alarak savcı Zekeriya Öz’ün yanına hangi dosyaların üzerini örtmesi ricasıyla gidiyordu?   İstanbul mali şube müdürü Yakup Saygılı, “hala mali şubede savcılığa sunulmayı bekleyen 21 yolsuzluk davası bekletiliyor” dediği için susturulmak üzere mi tutuklanıyordu? Obama Erdoğan’a uyup Fethullah Hocayı Türkiye’ye gönderse, bütün yolsuzluk iddiaları aklanıyor muydu?

 

   PKK paketindeki büyük tuzak dikkatlerden kaçırılıyordu!

 

   PKK terör örgütü olmaktan çıkarılıp ‘silahlı muhalefet’  tanımlanma hazırlıkları yapılıyordu. AKP hükümeti, PKK için hazırladığı ‘Yeni Açılım Yasası’nı Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin ‘engel olmayacağız’ sözü vermesiyle de zorlanmadan Meclis’ten geçiriyordu. Bu yüzden HDP, CHP’ye teşekkür ediyordu. AKP hükümetinin, PKK yönetimiyle yürüttüğü müzakerelerde limitsiz yetki kullanmak ve müzakere masasının her iki tarafına da dokunulmazlık zırhı kazandırmak üzere Meclis gündemine getirdiği 6 maddelik “Yeni PKK Yasası” TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüp geçiriliyordu. Üç gün süren görüşmelerde paketten çok, CHP yönetiminin tasarıya ilişkin aldığı “engel olmama” kararı damgasını vuruyordu. Kürsüye çıkan birçok CHP’li vekil, bir maddesi hariç, paketin tümünü ilkesel olarak destekliyor, Meclis’in müzakere sürecinde bu şekilde de olsa devreye girmesini olumlu bulduklarını dile getiriyordu. Milletvekili Birgül Ayman Güler’in PKK paketinin yasalaşması durumunda, PKK’nın terör örgütü olmaktan çıkıp “müzakerenin tarafı” olarak meşru hale geleceğini açıklamasının ardından dikkatler, uluslararası anlaşma olan Cenevre Sözleşmesine çevriliyordu. Yasanın yürürlüğe girmesi durumunda, PKK’nın Cenevre Sözleşmesi’nin 3. maddesindeki “taraf” konumuna gelmesine zemin hazırlanıyor, PKK, terör örgütü olmaktan çıkıp, “silahlı muhalefet” sıfatını kazanıyordu.

 

   Öcalan’dan hükümete bir hafta süre tanınması AKP’yi telaşlandırıyordu!

 

   Hatırlanacağı üzere Öcalan, İmralı’dan hükümete mesaj gönderiyor ve müzakerelerin bir hafta içerisinde başlamasını istiyordu. İmralı’dan hükümete müzakere mesajı ile Adadan dönen Av. Mazlum Dinç, Öcalan ile yaptığı görüşmenin ardından şu açıklamayı yapıyordu. Öcalan’ın, “Artık sabır taşı çatlamıştır. Dilerim ki bir hafta içerisinde müzakere süreci başlar” dediğini aktarıyordu. PKK’nın Ağrı Belediye Başkanı ve sivil militanı Sırrı Sakık, “Tankla topla da gelip engellemeye çalışsalar başaramazlar, Hava Şehitleri Anıtını mutlaka yıkacağım!” diye küstahlaşıp devlete meydan okuyordu. BDP’nin Diyarbakır kongresinde ki “Biz ayrı devlet istemiyoruz sadece demokratik özerklik talep ediyoruz ve Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesini istiyoruz!?”  sözleriyle de, halkımızın aklı ve vicdanıyla alay ediliyordu. Çünkü “demokratik özerkliğin ve Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesinin“ Türkiye’den kopuşun ilk adımı olduğunu herkes biliyordu.

 

   IŞİD’in Oluşumunu ABD Hazırlıyordu![1]

 

   Amerikalı uzman Graham Fuller, ABD de dahil Batı'nın Esad'ın hükümette kalmasını artık kabullendiğini belirtiyordu. Fuller'e göre, Türkiye’nin de artık bunu kabullenmesi gerekiyordu. Bölgede terör estiren IŞİD'i ise bir 'ABD ürünü' olarak tanımlayan Fuller, AKP-Gülen kavgası konusunda ise bir itirafta bulunarak: "Mesele sandığımdan daha derinmiş." diyor ama yine de ABD'nin Gülen konusundaki 'pozitif' tavrının değişmediğini söylüyordu.

 

   Graham Fuller, Türkiye’yi, Bölge ülkelerini ve Kürt meselesini en iyi bilen daha doğrusu fitilleyen Amerikalı Yahudi uzmanların başında geliyordu. Eski bir CIA sorumlusu olduğu için hakkında yüzlerce senaryo üretiliyor, Fethullah Gülen’in ABD’de oturma izni alması için imza veren kişilerden biri oluyordu. Dolayısıyla ajan, manipülatör vesaire gibi ön takılarına bir de “Gülenci vasfı” ekleniyordu. ‘Arab Spring ve Turkey – Arap Baharı ve Türkiye’ başlıklı kitabı iki ay önce piyasaya çıkan Fuller ile Suriye politikasını, IŞİD’i, Kürt sorununu, çözüm sürecini ve AKP-Gülen kavgasını konuşan Ezgi Başaran’a ilginç şeyler anlatıyordu. Graham Fuller: ABD, artık ‘Esad’ın hükümette kalması işimize geliyor’ şeklinde bir karara varıyordu. Türkiye’nin aynısını yapmaktan başka çaresi yoktu. Yani bugünden itibaren Suriye politikası yeniden akıllıca kurgulanmalı. Üzgünüm ama Türkiye de Esad’ı kabulle yanaşmalı ve Suriye’de Esad’la işleri götürmenin bir yolu bulunmalıdır” diyebiliyordu. “Size göre IŞİD nasıl oluştu?” sorusunu ise Fuller şöyle yanıtlıyordu:

 

   “ABD’nin bu örgütün ana yaratıcılarından biri olduğunu düşünüyorum. Belki önceleri IŞİD’i yaratmak gibi bir emeli yoktu, ama Ortadoğu’daki yıkıcı müdahaleleri ve Irak Savaşı IŞİD’in oluşmasındaki temel nedenleri oluşturmuştu. Zaten hatırlarsanız, bu örgütün çıkış noktası ABD’nin Irak işgalini protesto etmekti. O günlerde İslamcı olmayan birçok Sünni tarafından da desteklenmişti. Sonra IŞİD bir canavara dönüştü. Fakat bugün bile Irak’ta İslamcı olmayan birçok Sünni tarafından desteklendiğini zannediyorum çünkü Sünniler Bağdat’taki Şii hükümet tarafından izole edildiklerini hissediyorlar. Dolayısıyla İŞID, Maliki rejiminin Şii ajandasından faydalanıyor. Bu sayede popülarite kazanıyor. Maliki gibi mezhepçi bir başbakanın gitmesi ve yerine Sünni-Şii dengesini gözetecek birinin gelmesiyle kutuplaşmanın azalacağını, böylelikle IŞİD’in gücünü yitireceğini umuyorum. Zaten IŞİD’den kurtulmanın tek yolu bu türdendir. Asla askeri seçenekler değildir.”

 

   PKK’nin IŞİD ile savaşıyor olması, Batı’daki algılanışını nasıl etkiliyor? sorusunu ise:

 

   “PKK, IŞİD’in Ortadoğu’daki tüm Kürtler için ciddi bir tehlike oluşturduğunu, Erbil’in IŞİD’in eline düşme ihtimalini, IŞİD’in her türlü medeni ve sivil oluşumlarının düşmanı olduğunu görüyor. PKK o yüzden haklı olarak IŞİD’e karşı çıkıyor. Benim için PKK’nın bu tavrı hiç de sürpriz olmadı. Ama Batı’da ve Türkiye’de bir çok kesim tarafından iyi ve belki beklenmedik bir gelişme olarak yorumlanıyor” şeklinde yanıtlıyordu.

 

   Türkiye devleti ve Kürt hareketi arasında ki çözüm sürecini nasıl buluyorsunuz? Sorusuna karşılık:

 

   “PKK ile çözüm sürecini çok önemsiyorum. Türkiye kamuoyu sonunda ‘Düşmanınla barış yaparsın, dostunla değil eğer barış istiyorsan da o düşmanla masaya oturmak zorundasın’ fikrine alıştı, o nedenle bir zamanlar en büyük şeytan olarak görülen PKK lideriyle görüşülmesine, Kandil’le görüşülmesine tepki vermiyor. Ama bu yeni ve birden bire yaşanmış bir gelişme değil. Zaman içinde ve AKP politikaları sürecinde yavaş yavaş bu noktaya gelindi. 90’larda Kürtlerin ayrı bir halk olduğunun farkına varmak ve bunu konuşmakla başladı bu süreç. Kuzey Irak’taki Kürdistan yönetimiyle iyi ticari ve siyasi ilişkiler kurulması da Türkiye içindeki algının değişmesine etki etti. İşte bunlar barış görüşmeleri için büyük ve güçlü itici kuvvetler oldu. Ortadoğu’nun bugünkü haritasına baktığınızda bubarış görüşmelerinin iki tarafın da lehine olacak şekilde sonuçlanma ihtimalini çok yüksek görüyorum. Çünkü Kürtler ve Türkler birbirinin en yakın müttefiki olarak bu karmaşadan güçlü olarak çıkabilirler. İki taraf da hayal kurmuyor ve bu gerçeği görüyor. Bakın Türkiye için en büyük tehlike ‘mutsuz bir Diyarbakır’dır.

 

   ‘Mutsuz bir Diyarbakır’ Türkiye’nin düşmanları tarafından çok kolaylıkla istismar edilebilir. ‘Mutlu bir Diyarbakır’ ise Suriye, İran ve Irak için bir tehdittir. Çünkü bu ülkelere nazaran Kürt meselesini çok daha başarılı bir şekilde yönetiyor. Ben bu çözüm sürecinin sonunda Kürt tarafı bir tür idari ve kültürel özerklik elde etmiş olacak diye düşünüyorum. Minimum hedef bu. Bunun dışında müzakerelerin nereye varacağını kestirmem zor. Bir çok kişi bana bunun sonunda bağımsız bir Kürt devleti olur mu diye soruyor? Bunun bilmem ve şimdiden bir şey söyleyemem. Ama Türkiye bu durumu zekice yönetirse böyle bir bağımsızlık ihtimalinin söz konusu olmayabilir. Ama Türkiye Kürt meselesini yanlış yönettiğinde bağımsız Kürdistan muhtemeldir. (01-09-2014. Radikal) diyen Siyonist stratejist Graham Fuller açıkça Güneydoğuya özer-federasyon statüsü verilmesini öneriyor aksi halde Bağımsız Kürdistan’ın kurulmasıyla tehdit ediyordu.

 

   IŞİD’e Kimler katılıyor, nerelerden destek alıyordu?

 

   Sonunda IŞİD içindeki yabancılar ile Suriye’de savaşanların milliyetleri tespit ediliyor ve tablo şaşkınlık uyandırıyordu. IŞİD’te Türkiye’den giden 500 Türk’ün bulunduğu da belirtiliyordu. İngiliz The Telegraph’da yayınlanan haberde Suriye ve Irak’ta, IŞİD terör örgütü saflarında 70 ülkeden 11 bin kişinin yer aldığı belirtiliyordu. Haberde yalnız Avrupa ülkelerinden 2 bin kişinin IŞİD için olduğu yazılıyordu.

 

   The Telegraph gazetesinde yer alan rakamlara göre, IŞİD içinde: Türkiye’den: 500, Rusya’dan: 423, Sırbistan’dan: 350, Belçika’dan: 296, Arnavutluk’tan: 140, Kosova’dan: 150 militan bulunuyordu.

 

   The Telegraph’ın güvenli kaynaklara dayanarak bu rakamlara ulaştığı, ancak Almaya, Fransa, İngiltere ve Hollanda’dan bu konuda bilgi alamadığı vurgulanıyordu. AFP ajansı ise Suriye’de savaşan yabancıların sayılarını ve hangi ülkelerden olduklarını listeliyordu. Habere göre Suriye’de 12 bin yabancı savaşçı bulunuyor, Müslüman ülkeler içinde en çok katılım Tunus ve Suudi Arabistan’dan geliyordu. Türkiye ise bu listede 500 kişiyle 4. Sırada yer alıyordu. Müslüman olmayan ülkelerden en çok katılımın olduğu ülke sıralamasında ise Rusya başı çekiyor, onu 700 kişilik katılımla Fransa, 400 kişiyle de İngiltere izliyordu. Amerika’dan ise 70 kişi Suriye’de savaşanlar arasında yer alıyor ve IŞİD’e katılıyordu[2] ve zaten Gaziantep valisi 19 IŞİD militanın yakalandığını söylüyordu. Bütün bunlar, IŞİD’in küresel güçlerce ve bölge ülkelerince desteklendiğini, aksi halde türedi bir terör şebekesinin, dünyanı dört bucağında bu militanlara ulaşmasının, diplomatik engellerin ve pasaport sorunlarının aşılmasının, bunların IRAK ve Suriye’ye taşınmasının ve her türlü saldırı silahlarına ve teknolojik savaş araçlarına sahip olmasının mümkün görülmediğini, aklı olan herkes fark ediyordu. Kaldı ki AB Bağdat temsilcisi olan bayan “Avrupa’nın IŞİD petrolünü kullandığını” Türkiye’de kaçak IŞİD petrolü satıldığını ve Gaziantep’te IŞİD kampları açıldığını açıklıyor, böylece IŞİD’in perde arkasını deşifre ediyordu.

 

   ABD Başkanı (Siyonist Yahudi lobilerin sekretarya kâhyası) Obama önce “IŞİD’e karşı herhangi bir stratejilerinin bulunmadığını” itiraf edip infial yaratıyor, ardından “askeri bir projemiz olmadığını kastettim” diyerek döküntülerini toparlamaya çalışıyordu. Daha sonra Güvenlik danışmanı Tony Blinken “IŞİD’in etkisiz hale getirilmesinin çok uzun zaman alacağını” belirtmesi, ABD’nin bölgedeki bir takım şeytani hedefleri için daha uzun müddet IŞİD’i “bahane üreten taşeron” olarak kullanacağını gösteriyordu.

 

   ABD IŞİD’i manivela olarak kullanıyordu ve bu hamleyle hedeflene “Kürt Koridor” için zemin hazırlanıyordu. Hatırlayınız, Barzani Musul’u bahane ederek 11 Haziran’da Kerkük’ü işgal etti ve Bağımsız Kürdistan için referanduma gideceğini ilan ediyordu. Ardından, IŞİD, Barzani bölgesinde Türkmenlere saldırıyor ve onları yerlerini terk etmeye zorluyordu. Acaba, AKP’nin tepkisizliğine bahane hazırlamak için mi IŞİD Musul konsolosluğumuzu basıyor ve 49 yurttaşımızı rehin alıyordu. IŞİD saldırısını fırsat bilen AKP ve Barzani, Irak’ın kaçak petrolünü satmaya çalışıyordu. Derken ABD IŞİD’e karşı hava saldırısı kararı alıyor ve önüne “Kürtlerin Birliği” hedefini koyup güç mücadelesi veren PKK ile KDP’yi silahlandırma kararı alıyor ve PKK’nın terör listelerinden çıkarılması gündeme geliyordu.  Ayrıca ABD içindeki “müdahaleciler” grubu, IŞİD’le sadece Irak’ta değil Suriye’de de çarpışılması gerektiği fikrini işleyerek, Kuzey Irak’ı Suriye’nin kuzeyi üzerinden Doğu Akdeniz’e bağlama projesi olan Kürt Koridoru’nu yeniden gündem taşıyordu.[3]

 

   “ABD’nin bölgedeki ordusu CENT-COM, saldırıların başladığı 8 Ağustos’tan bugüne kadar 15 duyuru yayımlanmıştı.23 Ağustos’a kadar yapılan bildirimlerin tasnifinde önemli ipuçları saklıydı. 5’i Sincar’la ilgili. 3’ü Erbil. 6’sı Musul barajı. 1’i de Erbil ve Musul barajıyla alakalıydı. Toplam 93 hava operasyonu yapılmıştı. Savaş jetleri ve insansız hava araçları karışıktı. Bunların 60’ı Musul barajı için saldırmıştı. Bağdat’a yönelik tehdit ile ilgili bir hava saldırısı yoktu. Baraj kadar kritik, Bağdat’a yakın rafineri için yoktu. Bütün bunlar: ‘Bağdat’a karışmam, ama Kürtlere dokunma ve senin Musul’un alt yapısına hakim olmana karşıyım!’ anlamı taşımaktaydı. Buna çevreleme (containment) dendiği unutulmamalıydı.”

 

   Ve nihayet Sn. Erdoğan’ın da katıldığı İngiltere- Galler’deki NATO zirvesinden 10 ülkenin oluşturacağı koalisyonla IŞİD’in havadan vurulması kararı çıkıyor ve tabi Türkiye’de bu şeytani tuzağa çekiliyordu. Aile kökenleri Hazar Denizi kuzeyindeki KARAİM taifesine dayanan, Sebetaist İslamcı Şerif Mardin’lerin yetiştirmesi olan, dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Yahudi James Jeffrey tarafından 26 Ocak 2010’da Washington’a çektiği gizli kriptoda “well disposed to” yani “(talimat dinlemeye) meyilli, niyetli, dünden hazır beklemeli” diye tanıtılan Ahmet Davutoğlu ise, zaten Suriye ve Irak’a müdahaleyi ve böylece “suni sınırları kaldırıp” büyük Osmanlıyı diriltmeyi “Stratejik Derinlik” sayıyor ve bu kutlu göreve hazır bekliyordu!?

 

   PKK terör listesinden çıkarılıyor muydu?

 

   ABD düşünce kuruluşu CAP’ın PKK’nın terörist organizasyonlar listesinden çıkartılabileceğine dair raporu TBMM gündemine taşındığı ortaya çıkıyordu. PKK’nın terör örgütü listesinden çıkarılmasına ilişkin CAP raporuyla ilgili CHP’li Umut Oran, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’a soru önergesi veriyor, ama hala yanıtı bekleniyordu. “Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama ve hükümetine yakınlığıyla bilinen Center for American Progress (CAP) adlı düşünce kuruluşunun 31 Temmuz 2014 tarihli son raporuna” atıfta bulunan soru önergesinde şu ifadeler yer alıyordu:

 

   - “Eğer PKK tümüyle barış sürecinde adapte olursa, ABD’nin terörist listesinden çıkarılmayı hak edebilir” ifadesi ne anlama geliyordu?

   - ABD hükümeti tarafından Yabancı Terörist Organizasyonlar listesinde yer alan PKK Terör Örgütü’nün bu listeden çıkarılmasıyla ilgili hükümetiniz ve bakanlığınızla bir görüşme yapılmış mıydı?

   - Doğruysa bu görüşme ne zaman kimler arasında yapılmış, alınan kararlar ve eylem planları meclise aktarılmış mıydı?

   - ABD tarafından PKK’nı terör örgütü listesinden çıkarılmasını önlemek için adım atılacak mıydı?

   - PKK Terör Örgütü’nün silah bırakması ve barış sürecinde entegre olması karşılığında örgütün terör örgütü listesinden çıkartılması için hükümetinizce bir görüş birliğine varılmış mıydı?

   - ABD’de bu kanıya varılmasını sağlayacak bilgiler, PKK terör örgütü başı ile yürüttüğünüz görüşmelerin perde arkasından mı kaynaklanmaktaydı?

   - CAP’ın söz konusu raporunun yazımı için Türkiye’den kendilerine herhangi bir bilgi akışı sağlanmış mıydı?

   - Bir terör örgütünün, silahlarını tamamıyla bırakıp, şiddet eylemlerine başvurmayacağını açıklamamasına rağmen Terörist Organizasyonlar Listesinden çıkarılması hangi amaçlıydı ve dünyada bunun örneği var mıydı?

 

   Konuşulan “Genel Af”la nelerin üstü örtülmeye çalışıyordu?

 

   Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Ergenekon için genel bir af çıkarılacağını söyleyen Dengir Mir Mehmet Fırat, 17 Aralık’a konu olan yolsuzluk dosyası ile PKK’nın da bu aftan yararlanacağını belirtiyordu. AKPi’nin kurucuları arasında yer alan, 2008 yılına kadar partinin MYK üyeliği, parti sözcülüğü ve genel başkan vekilliği görevlerinde bulunan sonunda istifa edip AKP üyeliğinden de ayrılan Dengir Mir Mehmet Fırat,  “Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra bir genel af gelecektir. Bu genel affın gerekçesi de Ergenekon Davası olacaktır; ama asıl istifade olacak olan da birileridir!” diyordu. Dengir Fırat, PKK militanlarının ve Abdullah Öcalan’ın da aftan faydalanacağını iddia ederek,  “Ona bakarsanız, Öcalan’ın hiçbir suçu yok! Yemin ediyor: ‘Elime silah almadım’” diyor ifadelerini kullanıyordu.

 

   Dengir Mehmet Fırat’ın, İsrail'in Filistin'e yönelik saldırıları ve Irak Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) Suriye ile Irak'taki varlığı hakkında,  "Dışişleri Bakanımızın, ‘Stratejik Derinlik’ adında çok güzel bir kitabı var. Yatmadan okursanız, güzel rüyalar görürsünüz! Yeni bir Osmanlıcıkla, Türkiye’nin nasıl hâkim olacağını anlatır. Ama hocanın teorileri, araziye uymadı. Maalesef Ortadoğu’da akan kanda, sınırların değişme olasılığında bizim (AKP’nin) payımız çoktur! İleride siyasi hudutlar ve ülkelerimizin üniter yapısı değişecek. Türkiye de buna hazır olmalıdır" sözleri dikkat çekiyordu. 22 Temmuz soruşturmaları için Fırat,  “ Fethullah Hocaefendi’ye, ‘terör örgütü lideri’ derseniz, ben ancak gülerim! Cemaat üyesi değilim, hiçbir cemaate de çok fazla bir sempatim olmadı” diyerek Pensilvanya’ya selam gönderiyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Birinci turda, yüzde 50’nin üstünde bir oyla seçildiği takdirde, otoriterleşme daha da artacaktır. O zaman bir felaket olur, Türkiye için” diye konuşuyor ve  “Yolsuzluk genel afla örtülecek”  diye uyarıyordu. 

 

   Bir hukukçu gözüyle, Erdoğan’ın, 17 Aralık’a karşı, Cumhurbaşkanlık zırhını kuşanmak istediği iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz? sorusuna:

 

   “Tersine, zırhı kalkıyor. Şu anda Sayın Başbakan, Anayasanın hem milletvekilliği dokunulmazlığından, hem de Bakanlar Kurulu’nun özel yargılama yönteminden istifade ediyor. Cumhurbaşkanlığı’nın yargılanamaması ve sorumsuzluğu, Cumhurbaşkanlığı döneminde yaptığı işlemlerden dolayıdır. Yani geçmişe doğru olan zırh, dokunulmazlık kalkıyor. Başbakan’ın ve bakanların yargılanma yöntemi, ancak Soruşturma Komisyonu’nun, Meclis’in alacağı karara bağlıdır. Enteresan olan, o dokunulmazlıkta zaman aşımı yok. 30 sene sonra da olsa, Meclis yargılama kararı alabilir. Dört bakan da, Meclis kararıyla her zaman yargılanabilir. Bana göre, Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra bir genel af gelecektir. Bu genel affın gerekçesi de Ergenekon Davası olacaktır; ama asıl istifade olacak olan da başka birileridir! Yani PKK ve Abdullah Öcalan’dır. Onlar da genel aftan istifade edecektir. Ona bakarsanız, Öcalan’ın hiçbir suçu yok! Yemin ediyor: “Elime silah almadım”[4] diyor” şeklinde yanıtlayan Dengir Mir Mehmet Fırat, her nedense bütün bu hıyanet girişimlerinde yıllarca AKP’nin suç ortağı olduğunu unutmuşa benziyordu.

 

   Fetullahçı yapıya karşı haklı mücadele, yanlış ele alındığı için Erdoğan’a yarıyor ve onu zihinlerde paralel yapının ve devlete sızmış odakların korkulu rüyası ve İslam kahramanı imajı oluşturuluyordu. Böylece Tayyip Erdoğan’ın Erbakan’a karşı İslam Birliği ve Adil Düzeni engelleme amaçlı iktidara taşındığı gerçeği unutuluyor, Batı güdümlü kadroların hala iktidarda olduğu gözlerden saklanıyor ve Gladyo’nun sadece F tipi örgütten ibaret olduğu sanılmaya başlıyordu. Ve en sonunda durum AKP’nin Gladyo’yla mücadelesi olarak niteleniyor. Haliyle Erdoğan da ABD ve Gladyo’yla mücadele eden milli kahraman mertebesine yükselmiş oluyordu. Oysa, güdümlü Erdoğan nasıl oluyor da ABD’nin Gladyo’sunu tırpanlayabiliyordu? ABD zayıfladıkça taşeronları çözülmeye başlıyor ve çarpışıyordu. Emperyalist devletin güç erozyonu, ABD’deki yapı içinde de çatışmalar doğuruyordu. Bu da alt Gladyo’lardaki kanatlar arası mücadeleyi tetikliyordu. Halk hareketleri ve emperyalizme karşı direnişler ABD’yi dünya çağında zayıflatıyordu. Halk hareketleri büyüdükçe, ABD’nin müttefikini denetleme aracı olan Gladyo da gücünü kaybetmeye başlıyordu. O güç erozyonu da Gladyo’nun alt kanatlarının, şahsi iktidar hırsıyla çarpışmasına neden oluyordu tespitleri doğruydu, ama gerçekleri tam yansıtmıyordu.

 

   Ancak Erbakan’dan ve tarihi programlarından kurtulma hevesi ve mecburiyetiyle 28 Şubat 1997’de milletin önü bir kez daha kesiliyordu. O günden bu güne yaşadıklarımız gerçeğin kendisini değil, bilakis seyredileni yansıtıyor, kurgulanıp sahneye konulan, millete yutturulmaya çalışılan bir tiyatrodan ibaret oluyordu.  Bu defa milletin değerleri dikkate alınıyor, aktörlerin eski Milli Görüşçülerden seçilmesine özen gösteriliyordu. Oynanan oyunun bu kadar uzun sürmesinin ve İslami bir dönüşüm zannedilmesinin açıklanabilecek yegâne sebebi buydu. Sahnesi aynı seyircileri aynı olan, bazı zıtlıkları içinde barındırdığı için birbirinden ayrıymış gibi algılanan iki aktör öne çıkartılıyordu. Oysa aralarındaki en bariz fark şuydu: Biri rolünü açık oynuyor, diğeri ise kulağına fısıldananlara göre hareket ediyor ve bu yüzden rolünde sık sık değişiklikler yaşanıyordu. Sürekli kılıktan kılığa bunu yansıtıyordu. Öyle ki; her ikisi de aynı İmam Hatip’ten mezun olmuştu. Al/ama/dıkları siyasi terbiye dahi aynı deniyor kısacası ikisi de güya aynı kökten geliyordu. Son bölümde her iki aktör aynı sahnede buluşturuluyor/aynı ekip içine yerleştiriliyordu. Halef selef olacakları bile söyleniyor, ancak bu hayali kuruntular boşa çıkıyordu. Cumhuriyet’in başından Ak-Hükümetin başına geçme beklentisinin boş bir hayalden ibaret olduğu herkes tarafından açıkça görülüyordu. Yani “ Bir başrol uğruna bu kadar fırıldak çevirmeye değdi mi?” diye sormaya bile değmiyordu. Çünkü zat-ı alilerinin bu soruyu anlayacak, manasını kavrayacak ve takdir edecek bir kapasitelerinin olmadığı ortaya çıkıyordu.. Peki, peşine takılanlar nasıl bir karakter taşıyordu? Hak merkezli bir davayı inşa ederek son yüz yılın siyasi dehası unvanını elinde bulunduran bir şahsiyetin Rahle-i tedrisinden geçmiş görünüp, 2001 yılında yaşanan ayrışmada Hocasını tercih eden; yani, haktan ayrılmayız deyip de %2,5’ları gördükten sonra zihnindeki Hak kavramı yer değiştiren muhteremlere ise bir “Başbakanlık yardımcılığı” rüşvetiyle tekrar saf değiştiriyordu ve zaten döneklik bunların en belirgin vasfı, hatta fıtratı ve fırsatçılığı oluyordu![5]

 

   Güvenlik konseyi AKP’yi hedef alıyor ve “terörü besleme!” diye uyarıyordu!

 

   Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) ve Nusra Cephesinin (NC) Suriye’ye ve Irak’a ait petrolü ve doğalgazı kaçak yollarla satmasını yasaklayan karar tasarısını kabul ediyordu. Temmuz sonunda alınan karar IŞİD ve NC ile petrol ve doğalgaz ticaretini “teröre destek” kapsamına alıyor ve BM’ye üye bütün devletlere yasak getiriyordu. Yasağa uymayan üye devletlere yaptırım uygulanacağı da karara bağlanıyordu. IŞİD ve NC ile petrol ve doğalgaz ticareti, ağırlıklı olarak AKP hükümetinin gözetiminde Türkiye ile yapılıyordu. Rusya’nın Temmuz başında Güvenlik Konseyine sunduğu tasarıda, petrol ve doğalgaz ticaretinin egemen devletlerin izni olmadan yapılamayacağını öngören bir hüküm de bulunuyordu.

 

   AKP-IŞİD-Barzani kirli ticaret hattı açığa çıkıyordu?

 

   Irak’ta terörü azdıran ve 49 Türkü rehin tutan IŞİD, AKP’nin yeni ticaret ortağı mı olmuştu? Terör örgütü, el koyduğu petrolü Türkiye aracılığıyla pazarlayıp milyonlarca mı dolar kazanıyordu?

 

   Rusya’nın girişimi sonucu BM Güvenlik Konseyi’nin yaptığı Başkanlık açıklamasıyla, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ve El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra’dan petrol alınmasını yasaklaması dikkatlerin Türkiye üzerinden yapılan petrol kaçakçılığına çevrilmesine neden oluyordu. IŞİD ve El Kaide’nin petrol bölgelerine el koymasıyla yaptıkları kaçakçılıktan günde bir milyon dolara varan kazanç elde ederken, AKP’nin bu kaçaklığa göz yumması durumunda Türkiye’nin “Teröre destek veren ülkeler” listesine girmesinin söz konusu olacağı uyarısı yapılıyordu.

 

   IŞİD günde 1 milyon dolar kazanıyordu!

 

   BM Güvenlik Konseyi’nin, Türkiye ve Irak’taki Kürt bölgesi arasında milyon dolarlara varan petrol kaçakçılığına “dur” demesiyle dikkatler AKP’nin bundan sonraki tavrına çevriliyordu. IŞİD’in bölgede hâkimiyet kurmasını ve petrol sahalarına el koymasının ardından hız kazanan petrol kaçakçılığının günlük getirisi bir milyon dolara kadar çıkarken, kaçak petrol konusunda AKP ve bölgesel Kürt yönetimi arasında da sessiz bir mutabakat olduğu anlaşılıyordu. IŞİD, Barzani ve Türkiye arasındaki kaçak petrol trafiği şöyle işliyordu: IŞİD’in ele geçirdiği sahalardan çıkarılan ham petrol ilk olarak kaçakçılara satılıyor, daha sonra Irak’ın Kürt bölgesine naklediliyordu. Kürt bölgesindeki ilkel düzeyde üretim yapan rafinerilerde işlenen petrol daha sonra aracılara veriliyor, daha sonra kaçak yollardan Türkiye’ye sokuluyordu. Bu petrolün bir bölümü de İran’a gidiyor. Örgüt, bu kaçakçılıktan sayesinde günde 1 milyon dolar civarında para kazanıyor. IŞİD ilk etapta tam yüklü tankerleri yaklaşık 4 bin 167 dolara komisyonculara satıyordu. Böylece petrolün varili için yaklaşık 18 dolar kazanıyordu. Ancak daha sonra ham petrolü, Kürt Bölgesi’ndeki alıcılara varil başı 62 dolardan satmaya başlayınca, örgütün eline geçen para da büyümeye başladı.

 

   IŞİD, Musul’u işgalden önce İstanbul Yenibosna’da mı toplanıyordu?

 

   Suriye ve Irak’ı kana bulayan terör örgütü IŞİD’in Musul işgali öncesi İstanbul’da toplantı yaptığı ortaya çıkıyordu. Toplantı 28 Şubat-2 Mart tarihleri arası gerçekleşiyor, gizli toplantıya KDP’den de bir temsilci katılıyordu. Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünün, Irak’ın Musul kentini ele geçirmesine giden sürecin perde arkası netleştikçe, AKP’nin nasıl bir uluslararası komplonun parçası durumuna geldiği de su yüzüne çıkmaya başlıyordu. IŞİD’ın, Musul’a girip bölgede terör dalgasını yaygınlaştırıp, güya Şii’lere karşı Sünni duvarı oluşturmayı öngören planlamasının 28 Şubat ile 2 Mart tarihleri arasında İstanbul’da yapıldığı iddia ediliyordu. IŞİD’e destek veren gruplar, bu tarihlerde MİT’in koruması ve istihbaratı dâhilinde İstanbul, Yenibosna’daki Gönen Otel’de gizlice bir araya gelerek ayrıntılı bir planlama yapılıyor, İstanbul toplantısının ardından 1 Haziran’da Ürdün’ün başkenti Amman’da gizlice buluşup düğmeye basılıyor, bir hafta sonra da IŞİD Musul’a giriyordu.

 

   IŞİD Hatay’a saldırmak için hazırlık mı yapıyordu?

 

   CHP Hatay milletvekili Refik Eryılmaz, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)’in faaliyetleri ile ilgili olarak yaptığı açıklamada, ulusal ve uluslararası basında, IŞİD’in Suriye ve Irak’tan sonra Türkiye’ye karşı da cihat ilan ettiği yönünde haberler yer aldığını hatırlatıyordu. “Ocak ayında Van merkezli olarak altı ilde yapılan operasyonda gözaltına alınan IŞİD hücrelerinin lideri Halis Bayuncuk’un ‘Suriye’nin fethedilmesinden sonra sıra Türkiye’ye gelecek, İstanbul’u alacağız inşallah’ yönündeki beyanı ile 20 Mart’ta Niğde’nin Ulukışla ilçesinde bir astsubayımızı ve bir polisimizi şehit eden ve bir sivil vatandaşımızı da öldüren üç IŞİD üyesinden birinin Jandarma karakolunda ‘Ben size ifade vermem ben yalnızca Allah’a hesap veririm, hepiniz müşriksiniz, jandarmayı öldürerek sevap işledim’ şeklindeki korkunç ifadeleri basın kaynaklarında yer alıyordu. Akabinde 40 gün önce aynı örgüt militanları tarafından Türkiye’nin Musul’daki konsolosluğu basılarak 49 Türk vatandaşı personelimiz rehin alınıyor, Geyare ilçesinde ise 31 Türk TIR şoförümüz kaçırılıyordu. Irak Şam İslam Devleti “IŞİD” örgütünün bazı haber ajanslarında isminin ILİD olarak ifade edildiğini kaydeden Milletvekili, “L harfinin temsil ettiği bölge ‘Levant’ bölgesi kastedilmekte ve Türkiye’den Levant bölgesine giren tek şehrin ise Hatay olduğu sözde haritalarında gösterilmektedir. IŞİD terör örgütünün komşu ülkelerde gerçekleştirdiği katliam ve düzenlediği intihar saldırıları ile Türkiye’de yaklaşık iki yıldır cihat adı altında militan toplaması da dikkate alındığında bu örgütün ülkemize yönelik bir takım terör saldırılarında bulunma ihtimalinin ve tehlikesinin olduğu anlaşılmaktadır” diye uyarıyordu.

 

   Kendi ürettikleri IŞİD’in katliamları işgal için gerekçe yapılıyordu!

 

   ABD, Irak’ı tekrar işgal etmek için yeni bahanesi IŞİD’in yaptığı katliamlara adeta köpürüyordu! İki ABD’li gazetecinin öldürülme videolarının ardından ABD’li yetkililer peşisıra sert açıklamalarda bulunmuştu. Başkan Yardımcısı Joe Biden, “IŞİD’i cehennemin kapılarına kadar takip edeceğiz” derken, Dışişleri Bakanı Kerry de, “Ne kadar zaman alırsa alsın onlardan hesap soracağız” ifadesini kullanıyor, ABD Savunma Bakanı Hagel ise, “Hedef IŞİD’i ve yok etmek” diyordu. Oysa bütün bunlar Suriye ve Irak’ı yeniden işgal ve dizayn etmek üzere bahane yapılıyordu.

 

   İşgal koalisyonu resmen davet ediliyordu!

 

   ABD’nin Irak’ta hükümeti kurmakla görevlendirdiği Haydar el-ibadi, ABD’nin kuklası AB ülkeleri ile Almanya’yı, “IŞİD ile mücadelede” Irak’la işbirliğine çağırıyordu. Barzani ise fırsattan istifade işgalcilerden silah istiyordu! IKBY Başkanı Barzani, “Dünya devletlerinden talebimiz, Peşmerge güçlerinin IŞİD’e karşı savaşması için gerekli askeri teçhizatı ve silahı temin etmede yardımcı olmalarıdır. Vatandaşlarımız ile etnik ve dini unsurlarımız koruyabilmemiz için silah yardımına ihtiyacımız var” diyordu. Oysa IŞİD İsrail’in bir kolu gibi davranıyordu. İsrail kendisi zaten Yahudi IŞİD gibi hareket ediyordu. IŞİD bir dinden ve din mezhebinden ziyade bir karakter ve zihniyeti yansıtıyordu.[6]

 

   “IŞİD’in elindeki Türk rehinelerle” ilgili açıklamalar hep havada kalıyordu!

 

   Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Ağustos ayı başında IŞİD’in elinde rehin olan Türkle ilgili açıklamasında: IŞİD’in kaçırdığı Türk konsolosluğu rehineleri için görüşmelerin sürdüğünü belirterek, “Iraktaki bütün taraflarla görüşmelerimiz sürüyor. Belki yarın, öbür gün gelebilirler” diyordu. Sivas’ta katıldığı programın ardın Bakan Yılmaz basın mensuplarının sorularını yanıtlarken bunları söylüyordu. Oysa Türkiye’yi IŞİD’le mücadele bahanesiyle Suriye ve Irak batağına çekmek isteyen güçlerin IŞİD’e bunu yaptırdıkları her haliyle sırıtıyordu.

 

   Sonuç:

 

   Yanlış bir makasla ters istikametteki raylara giren ve çok geçmeden bir çarpışma sonucu büyük bir facia kaçınılmaz görünen hızlı trendeki yolculara, bindikleri aracın yüksek konforundan kaliteli dekorundan ve seçkin ikramlarından bahsedip nutuk çekenler zevkle ve dikkatle dinlenir ve alkışlanırken; birisi çıkar da; yanlış yönde hareket ettiklerini, ilk istasyonda durup derhal istikamet değiştirmek gerektiğini, aksi halde hızla felakete sürüklendiklerini haykırsa, ona “ortalığı karıştıran ve huzur bozan bir manyak” gözüyle bakanlar, maalesef her zaman çoğunluğu oluşturuyordu. Ama sonunda haklı çıkan hep acı gerçeği hatırlatan ve her dönemde de az bulunan insanlar oluyordu. Şimdi Milli Çözüm Dergisi ve onun seçkin ve seviyeli yazar ekibi de, AKP lokomotifinin ters istikamette ve kendisiyle birlikte ülkeyi de felakete sürükleyecek bir gaflette yol aldığını hatırlatıyor, hatta bu uyarılardan gıcık aldığı ve huzuru kaçtığı için kendisine sataşanlara bile aldırmıyordu.

--

MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ

 


[2]  Bakınız: Radikal Gazetesi, 03/09/2014

[5] Oyun Bitti, Milli Gazete, 26 Ağustos 2014

[6] Milli Gazete, 5 Eylül 2014

Yorum Yaz