Eylül 20 07:28

GERÇEKÇİ AYDINLARLA, TAKLİTÇİ KAFALARIN FARKI

GERÇEKÇİ AYDINLARLA, TAKLİTÇİ KAFALARIN FARKI

GERÇEKÇİ AYDINLARLA,

TAKLİTÇİ KAFALARIN FARKI

      

4 Şubat 2006 Kanal 5’te AB ve Avrupalılaşmakla ilgili bir programa, Prof. Dr. Ferit Hakan Baykal ve ilahiyatçı Prof. Dr. Bekir Karlığa katılmıştı.

Ferit Hakan Baykal; Milli ve yerli kafalı, ulusalcı, özgür tavırlı, Siyonist ve emperyalist sömürüye karşı duyarlı ve tutarlı bir aydınımız…

Bekir Karlığa ise; İslamcı, ilahiyatçı, Diyalog ve Hoşgörü edebiyatçısı, AB yanlısı bir din Hocamız...

Ferit Hakan Bey dostumuz:

“Avrupa’yı yöneten iktidarlarla, o ülkelerde yaşayan halkları ayırmak gerekir. AB’yi oluşturan 150 kadar holdingdir. (Ki bunların tamamına yakını Siyonist ve Evanjelik kökenli sermayedir.) Biz AB’ye kabul edilirsek; 70 milyonluk halkımız değil, sadece beş on holding girmiş ve kâr etmiş olacak demektir.”

Bazı yöneticilerimizin ve aydın geçinen çevrelerin: “AB’ye girersek; demokrasi, insan hakları ve din özgürlükleri gibi faziletlere... Ve ekonomik nimetlere erişeceğiz”beklentileri hem gerçek değildir hem de bizler için bir utanç vesilesidir. Çünkü bu değerleri onlar, zaten bizden öğrenmiştir... Osmanlı gibi, dünyaya adalet ve medeniyet öğretmiş bir tarihin varisleri olduğumuzu, bazıları bilmezden gelmektedir. Biz, Batı deyince; aklımıza Çanakkale, Kurtuluş savaşı, Bosna, Kıbrıs, Afganistan ve Irak gelmelidir.

Ve Türkiye; tabii coğrafyası, tarihi mirası ve talihli fırsatlarıyla, kendisi yeni ve adil bir medeniyete öncülük etmelidir…”

İşte bu gerçekçi, cesaretli ve haysiyetli yaklaşım; elbette saygıyla alkışlanır, sahip çıkılır ve selam çakılır...

Bir de ilahiyatçı ve dahi Fetullahçı hemi de AKP hayranı ve AB şakşakçısı Prof. Dr. Bekir Karlığa konuşuyordu:

“AB, bir barış projesidir. Çok tarihi ve önemli bir girişimdir. Türkiye’nin bu birliğe katılması gerekir. Böylece Batılılar da bizim güzel gelenek ve göreneklerimizden etkilenip düzelecektir. Böylece tarihi düşmanlıklar sona erecektir. Batı’yı ve Avrupa’yı çok kötü görmemek gerekir...”

Stüdyodaki öğrenciler bile, hayretler içindeydi. Çok bilinçli ve seviyeli tespit ve tahlilleri, Bekir Karlığa'yı bile terletmişti...

Evet, bir kere daha ve açıkça anlaşılıyordu ki; “insanların gerçek ayarı ve değeri, tarafgirliği ile doğru orantılıydı…”

Aynı günkü Milli Gazete’deki Dr. Lütfü Özşahin’in yazısı da çok mutlu bir tevafukla, bu konuyu ele almaktaydı. “Milli kafalı aydınla, Batı hayranı ilahiyatçıların” bir mukayesesi yapılmaktaydı.

Okuyucularımıza kolaylık olsun diye bazı kelimeleri sadeleştirmek ve genişletmek suretiyle, istifadenize sunuyoruz:

Gelenekten beslenen ilahiyatçı ve oryantalist kılıklı ilahiyatçı

Boyalı ve Batı uşağı basınımızda, bazı yazarların karpuz ısmarlar gibi “devrimci ilahiyatçı aranıyor” çağrısı bizde ilgi uyandırdı. Devrimci ilahiyatçıdan ne kast ettiklerini tahmin etsek bile, tam olarak açıklığa kavuşturmadıklarından dolayı, şimdi iki devrimci ilahiyatçı (doğrusu İslam âlimidir. Zira ilahiyat, Batı dillerinde kullanılan “teoloji-Tanrıbilim” karşılığı olarak kullanılır ki, İslam da Tanrıbilim’in konusu değildir) prototipi çizeceğiz. Acaba; Sayın Batı aşığı ve aynı zamanda kafası kiralık yazarlarımız, hangisinin yanında yer alıyor? Hangisini kendisine numune-i imtisal olarak seçiyor, doğrusu merak ediyorum. Bunu, onların diliyle iki şekilde kavramsallaştırmak istiyorum. Birincisi; gelenek denilen (Tradision): “Kökleri ezelde dalları ebede olan, kaynağı vahye dayanan, üzeri kapatılmak istenen kutsal hayat ağacından beslenen, her ortamda ve her türlü koşullarda hak, adalet, ahlâk, sevgi, aşk, merhamet, ihsan, cihad ve gaza kültürünü kaybetmeyen Şahsiyetli ilahiyatçı.” İkincisi; özellikle “Kur’an’ın tarihselliği, siyantizim (bilimperestlik) ve modernitenin anlam ve kavram çerçevelerini merkeze alarak yazan çizen, konuşan, gelenekle ilintisi kesildiği için bir nevi idraki hadımlaştırılmış Oryantalist kılıklı ilahiyatçı.” Şimdi her ikisinin en bariz özelliklerini sıralayalım:

1- Gelenekten beslenen devrimci ilahiyatçı; daima halkın dilinden konuşur. Ama asla halk dalkavukluğu yapmaz. Eleştirisel bir tavrı vardır. Hem âlimdir hem aydın. Referanslarını daima Kur’an ve Sahih Sünnete dayandırır. Onun nazarında Peygamber, hâşâ, bir “postacı” değildir. Peygamberin Kur’an’ı nâtık olarak, Kur’an’ın teorik ve pratik hayata olan ilişkisini en iyi bildiğini önsel (apriori) olarak kabul eder. Bu yönüyle son Peygamberin tüm insanlığa gönderilen en son numune-i imtisal ve usve-i hasene olduğuna iman eder.

Oryantalist kılıklı ilahiyatçı ise; halkın dili ile konuşmaz, Batılı anlam ve kavram çerçeveleri ile konuşur. Vahyi dışlayarak akla öncelik verir. Yani vahyi, sulandırılmış kaba pozitif bir rasyonalizmin payandası yapar. Onun nazarında Kur’an, belli tarihsel koşullarda gelmiştir. Bundan dolayı emir ve yasaklarının evrenselliği yoktur. O sadece Arap yarımadası’nın tarihsel, sosyal, ekonomik ve politik koşullarına özgüdür, o kadar. Peygamber sadece vahyin taşıyıcısıdır. Bundan dolayı uygulamaları, Müslümanlara her zaman örneklik teşkil etmez.

2- Gelenekten beslenen devrimci ilahiyatçı; vahiy ve Tevhid kültürüne temelden karşı olan hiçbir makam ve otoriteyi meşru saymaz. Karşısında Firavun olursa Hz. Musa’nın, Nemrut olursa Hz. İbrahim’in, Ebu Cehil ve Ebu Süfyan olursa Hz. Muhammed’in tavrını sergiler. Daima mustaz’afların yanındadır. Tüm insanlığın selameti için müşrik, kâfir, müstekbir, mele ve mürtefin ile mücadele halindedir.

Oryantalist kılıklı ilahiyatçı ise; daima müesses düzenden beslenir. Müesses düzenin Kur’an karşıtı uygulamalarını rasyonalite ve ictihad çerçevesinde değerlendirerek, mevcut düzenin inananlara yaptığı zulme, dini anlamda meşruiyet kazandırır. Güç kimde ise onun çizmelerini yalar. T. Hobes’cu ve makyavelist karaktere sahiptir. Tıpkı meşhur kardinal Richelieu gibidir. Gerçek İslam âlimlerinin açıklama ve beyanlarını, tıpkı Ferisi Hahamların Hz. İsa’yı ele verdiği gibi suç sadedinde değerlendirerek, beslendiği makam ve otoritelere şikâyet eder. Zira hepsinin bağlı olduğu bir Pontius Pilatus’u vardır. Dalkavuktur, halktan yana gibi gözükür, ancak gücü gördüğünde darbelere destek verir, televizyon televizyon dolaşarak şu hanımların eşlik ettiği bir koroyla, “İmam Hatipler ve Kur’an Kursları Türkiye için en büyük tehdittir” mistifikasyonunu seslendirir. Başörtülü kızlar gerçekte “potansiyel militanlardır”, yaygarasını basar.

3- Gelenekten beslenen değişimci ilahiyatçı; hafifmeşrep değildir. Asaleti ile temayüz eder. Dini bilgisini makam, mevki, şehvet, şöhret ve politik amaçlar için kullanmaz, takva ve izzet sahibidir. O, sadece yaşadığı dönemin her türlü epidemik ahlâksızlığı meşrulaştıran modern paganizmle (müşriklikle) mücadele halinde değildir. O, aynı zamanda 1400 yıllık İslam tarihinde geleneğimize yerleşmiş olan Kur’an ve Sahih Sünnet temelinde anlamını bulmayan, İslam dışı örfi uygulamaları da sorgular. İslam kılıfı geçirilmiş tüm çıkar ilişkilerini, çürümüşlüğü ve yozlaşmışlığı meşrulaştırmaz.

Örneğin; müesses düzenin ismi İslam veya zulmeden Halife dahi olsa, İmam-ı Azam, İmam-ı Şafi gibi âlimlerin kırbaçlanmasına; Gaylan ed-Dımeşk, Caad bin Dürhüm, Molla Lütfi ve Şeyhülislam Sünizade gibi âlimlerin katledilmesine onay vermez. Efendimizin mübarek torunu Hz. Hüseyin’in şehit edilmesini; devletin bekası veyahut siyaseten katl müessesi altında meşrulaştırmadığı gibi, onun şehadetini, zulüm ve adaletsizlikle mücadele için en belirgin bir kilometre taşı sayar.

Oryantalist kılıklı ilahiyatçı ise; hafifmeşrep bir karaktere sahiptir. Bütün gücünü çıkar amaçlı ilişkiler ve İslam’ın Protestanlaştırılması için kullanır. Ya magazin basının konuğu ya da konusudur. “İslam için iyi örneklik teşkil etmiyor” gibi gerekçelerle, Müslüman âlimlere yönelen katliamları meşrulaştırır. Örneğin; Şeyh Yasir’in hunharca katledilmesi, İskilipli Atıf Hoca ve Seyyid Kutub’un idam edilmesi, Ali Şeriati’nin hunharca öldürülmesi olaylarında takındıkları tavırlar gibi. İdare-i maslahat icabı “şeriat geliyor” bahanesi ile her türlü katliamı devletin bekası için meşru sayar.

4- Gelenekten beslenen ilahiyatçı; kadının toplumun tüm katmanlarından, ibadet alanından dışlanmasını kabul etmez. Onu aynen erkek gibi vahye muhatap olmada eşit sayar. Kadının mütesettir olmak kaydıyla; her türlü meşru mesleği, Sahih Sünnet uygulamalarının sınırları içerisinde kendisine farz ve sünnet olan her türlü ibadeti yapabileceğini kabul eder. Ancak onun; annelik duygularının dumura uğratılarak, vahşi kapitalizmin elinde bir tüketim aracına, tabiri caizse bir libidoya dönüşmesine onay vermez.

Tesettür ve kurban gibi konuları, dinin furuundan (teferruatından) sayarak modernitenin kucağına düşmez. “Kadın da imamlık yapabilir, erkeklerle karışık namaz kılar, çıplak namaz da sahihtir” gibi bahanelerle İslam’ın ibadet anlayışını sulandırmaz. Fitneye yol açmaz. Ancak bunu yaparken, geleneğimizde az da olsa bahis mevzu olan, Resulüllah’ın Sahih Sünnetinde olmayan; kadın aleyhine olan tarihsel ve örfi uygulamaları eleştirir.

Oryantalist kılıklı Batı’ya teslimiyetçi ilahiyatçı ise; geleneğimizde yer yer bahis mevzu olan kadın aleyhine olan uygulamalardan hareket ederek, “İslam erkekleştirilmiştir” savıyla, onun özgür olması gereğinden dem vurarak, onu modernite ve vahşi kapitalizmin tüketimine sunmanın dinsel meşruiyetini oluşturur. Her meslek ve emek kutsaldır ilkesini çarpıtarak, kadının vücudunun teşhir edilmesini hoşgörü ve tolerans olarak algılar. Bunun dini gerekçesi olarak da cariyeliği örnek verir.

Devamını okumak için tıklayınız.

Yorum Yaz