Kasım 22 11:50

HAÇLILARIN AKDENİZ YIĞINAĞI VE ERDOĞAN’IN IRAK SIĞINAĞI

HAÇLILARIN AKDENİZ YIĞINAĞI VE ERDOĞAN’IN IRAK SIĞINAĞI

En önemli NATO ülkesi ve sözde stratejik müttefiki sayılan… Üstelik üretimde kısmen iştirakçisi olan Türkiye’ye, hem de 1,5 milyar dolar parasını peşin verdiği F-35’leri ve Patriot füzelerini vermeyen ABD; Krallık (Emirlik)le yönetilen Katar’a Patriot satışını imzalayıvermişti… Bu arada, Erdoğan iktidarının girmek için can attığı ve her türlü hakaretine katlandığı AB; Ege ve Akdeniz’deki doğal haklarımızı koruma amaçlı sondaj gemilerimizin faaliyetlerini, “düşmanca ve saldırgan girişimler(!)” şeklinde nitelendirip, önlemek üzere hemen toplanıvermişlerdi.

Şu hâle bakın!.. Güya İran’la; sataşma ve taciz atışları Basra Körfezi açıklarında yaşanıyor ama başta ABD ve AB olmak üzere (Rusya dahil) 25 ülkenin son sistem savaş ve uçak gemileri her nedense Doğu Akdeniz’e, yani Türkiye’nin burnunun dibine yığılıyordu!? Ve maalesef bu kritik ve endişe verici kuşatma çemberi daralırken; Sn. Erdoğan, bütünüyle ABD kontrolünde bulunan ve Kuzey Irak Barzani bölgesine asla karışmayan Irak yetkilileriyle, güya “bölge barışını sağlama ve gerektiğinde dayanışma” amaçlı üst düzey toplantılar tertipliyor ve Irak istihbarat başkanı (MOSSAD’ın 3. sınıf elemanı) Cumhurbaşkanı Sarayında ağırlanıyordu. Daha önce Irak’ı işgal ve talan etmek üzere bu ülkeye saldıran Amerikan conilerine, “zafere erişmeleri ve sağ salim ülkelerine dönmeleri!..” için dualar eden Sn. Erdoğan, şimdi acaba bu kukla yetkililerle hangi stratejik konuları görüşüp anlaşmışlardı?.. Tam da bu sırada Erdoğan, G-20 zirvesi için gittiği Japonya dönüşünde; “ABD’den 100 Boeing yolcu uçağı alacaklarını…” ağzından kaçırıyordu. Bu uçakların en küçük çaplı olanları yaklaşık 10 milyar dolar, orta büyüklükte olanları ise 25 milyar dolar tutuyordu. Bize parasını peşin verdiğimiz ve bazı parçalarını ortak ürettiğimiz F-35’leri vermeyen ABD’den, bir de kalkıp on milyarlarca dolarlık Boeing yolcu uçağı almamız; yoksa S-400’lere karşı bir rüşvet payı mı oluyordu?

“Akdeniz bize uzak, ABD’ye yakın mıydı?”

Değerli Abdülkadir Özkan’ın:

“Doğu Akdeniz, Haçlı Batı’nın ve Siyonist odakların şımartıp kışkırttığı Kıbrıs Rum Kesimi’nin yaptığı birtakım anlaşmalarla adeta Türkiye’den uzak tutulmaya çalışılıyordu. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bu küstahlığı elbette gücüne güvenerek sergilemiyordu. Çünkü bilirler ki akıllarını başlarına getirtmeye 24 saat yeterli oluyordu. Onlar bu küstahlığı, başta ABD ve bazı AB ülkelerinden aldıkları destek sebebiyle sergiliyordu. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne, ABD ve bazı AB ülkelerinin niçin destek verdiği sorusunun iki karşılığı bulunuyordu. Birincisi, Doğu Akdeniz’de bulunacak doğalgaz ve petrolden pay almak amaçlanıyordu. Bunun için şimdiden birtakım anlaşmalar bile imzalanıyordu. İkincisi de hemen her konuda olduğu gibi Türkiye’ye karşı oluşturulan Haçlı ittifakının bilinen, tabii düşmanlık refleksi ortaya çıkıyordu.

Doğu Akdeniz’de sözünü etmeye çalıştığımız tüm bu girişim ve gelişmelerle, Akdeniz’deki haklarımız gasp edilmek isteniyor ve Türkiye buradan uzak tutulmaya çalışılıyordu. Bu noktada ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Palmer’in yaptığı;“Doğu Akdeniz, ABD’nin bir dizi stratejik çıkarının ve önemli ortaklarının bulunduğu bir bölge” şeklindeki açıklaması, Rumların cesareti nereden aldıklarını göstermeye yetiyordu. Böyle olmasa; Doğu Akdeniz’deki ülkemize ait araştırma gemimizin personeli hakkında tutuklama kararı almaya nasıl cesaret edilebiliyordu?

Özellikle bir hususu vurgulamak gerekiyordu. Sergilenen küstahlık, sadece Kıbrıs Rum Kesimi ile sınırlı kalmıyordu, ABD’nin Doğu Akdeniz’de çıkarları olduğunun ileri sürülmesi daha çok mide bulandırıyordu. Bu açıklamayı görünce aklıma başlığa aldığım,“Akdeniz bize uzak, ABD’ye yakın mı?” sorusu geliyordu. Çünkü Türkiye Akdeniz’den ve buradaki yeraltı zenginliklerden uzak tutulmaya çalışılırken, resmi ağızdan, “ABD’nin Doğu Akdeniz’de stratejik çıkarları var” denilebiliyordu. Bu açıklama insana, eğer Doğu Akdeniz’de ABD’nin stratejik çıkarları var ise Türkiye’nin tapulu malı olması gerekircümlesini hatırlatıyordu. Palmer’in açıklamasından kısa bir alıntı yapacak olursak, sanıyorum ABD’nin Doğu Akdeniz ile ilgisinin sebebi çok net olarak anlaşılıyordu:

“Biz, Doğu Akdeniz’e; yeni hidrokarbon kaynaklarının bulunduğu, enerji kaynakları açısından da giderek önemi artan bir bölge olarak bakıyoruz.” Bu arada Palmer; ABD’nin, Fransa gibi adada bir üs arayışında olmadığını söylüyordu. Ancak, adada bir üsse ihtiyaçları olmadığını söylediği açıklamasında; ülkesinin bölgede 10 savaş gemisi, 130 savaş uçağı ve yaklaşık 9 bin askerinin bulunduğunu belirterek izah ediyordu. Bu arada bir yandan da gözdağı veriyordu.

Tüm bu açıklamalar da gösteriyor ki, Türkiye’nin Haçlı ülkelerinden dostluk beklemesinin bir anlamı yoktu, böyle bir beklenti yanılgı ile sonuçlanmaya mahkûmdu. Eğer, 10 binlerce kilometre uzaktan gelerek Akdeniz’i bir savaş alanı haline getirmişler ve bunu da stratejik çıkarları ve Türkiye’yi Doğu Akdeniz’deki yeraltı kaynaklarından uzak tutmak için yaptıklarını söylemekten çekinmiyorlarsa; hiç olmazsa bu ülke ile ilişkilerimizi “stratejik ortaklık” olarak nitelendirmekten vazgeçmek gerekiyordu. Çünkü ABD’nin stratejik çıkarları, Türkiye ile çatışıyordu. ABD için stratejik çıkar olan şeyler, Türkiye aleyhine atılacak adımların gerekçesi olarak görülüyordu. Kaldı ki, ABD’nin Türkiye aleyhine tutum ve açıklamaları sadece Doğu Akdeniz ile de sınırlı kalmıyordu. Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi almamızı engellemek için her yola başvuruluyor, bunun da ötesinde istediğimiz füze sistemini de satmıyorlardı. Netice itibariyle ABD’nin dostluğu sadece laftan ibretti ve bunlara asla inanmamak gerekiyordu.”[1]

Trump’ın: “Türkiye’nin, Suriye Kürtlerini Vurmasını Engelledim!”küstahlığı!

ABD Başkanı Donald Trump; Türkiye’nin, Batı Kürdistan’a (Rojava) saldırmak istediğini ancak kendisinin buna engel olduğunu açıklamıştı. G20 Liderler Zirvesi’nde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’la görüşen Trump, düzenlediği basın toplantısında Kürtlerle ilgili bazı bilgiler aktarmıştı. Trump S-400’lerle ilgili açıklamasında, “Cumhurbaşkanı Erdoğan benim bakış açımla çok çetin biri, ancak ben onunla iyi anlaşıyorum. Örneğin Kürtlerle büyük bir sorunu var ve herkes de bunu biliyor” ifadelerini kullanmıştı. “O Kürtleri, DAEŞ ve hilafetini ortadan kaldırmamızda yardımcı olanları, tamamen ortadan kaldırmak istiyordu ve bunun için yaklaşık 65 bin askeri sınıra yığmıştı. Ben de bunu yapmamasını istedim. Kürtler Türkiye’nin doğal düşmanı ancak Erdoğan bunu yapmadı. Onlar (Türkiye), o halkı ortadan kaldırmaya hazırdı. Ben ona (Erdoğan’a) bunu yapmamasını söyledim ve o da yapmadı.”[2] diyen Trump’la Erdoğan, Suriye Kürdistanı konusunda nasıl anlaşmışlardı?

AB yöneticilerinin birçoğu, MOSSAD ajanı mıydı?

Eski Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, 2019 Ocak ortalarında yalnızca istihbarat servislerinin ilgi gösterdiği Azerbaycan gezisine katılmıştı. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Mihriban Aliyev tarafından kabul edilen Sarkozy’nin,“Bakü-Paris ilişkilerinden çok Türkiye’nin bölge etkinliğinin kırılmasına yönelik, İsrail’in görüşlerine yakın taleplerde bulunduğu” basına sızmıştı. İsrail, özellikle İran’ın kuşatılmasına yönelik olarak Azerbaycan’a büyük önem veriyordu. JÖNTÜRK, 2011 yılında Nicolas Sarkozy’nin “Sarko the Sayan” kod adlı MOSSAD ajanı olduğunu yazmıştı: Fransa’nın ciddi gazetelerinden Le Monde da, Sarkozy’nin ajan olduğunu sütunlarına taşımıştı. Sarkozy’nin, Azerbaycan’dan Türkiye karşıtı taleplerine ilişkin pek yüz bulamasa da İsrail açısından bazı tavizler kopardığı anlaşılmıştı. Azerbaycan basınında çıkan birkaç haberde de Sarkozy’nin, İlham Aliyev ile değil, Mihriban Aliyev ile yaptığı görüşmeye daha fazla yer almıştı. Oysa Azerbaycan, Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde özellikle Ermenistan yanlısı tutumundan epey rahatsızdı.[3]

ABD’nin İran’a müdahale hazırlığı mıydı?

“Özellikle Umman ve Hürmüz Boğazı’nda yaşananlar kafa karıştırıcıydı. Peş peşe patlamaların olması, ABD ve İran’ın karşılıklı olarak birbirlerini suçlamaları, olası bir Amerikan saldırısını akıllara taşımaktaydı. ABD’nin bölgeye uçak gemisi yollaması, askerlerine “taarruza hazır olun” talimatı geçmesi sıradan bir hadise sayılamazdı. “İsrail’in güvenliği” safsatası, artık işe yaramamaktaydı. ABD’yi yönetenler bunun farkındalardı. ABD bu ülkeye saldırmayı göze alamazdı. Bu ülkeyi idare edenler, yine onların tabiriyle; “Ortadoğu’ya açılmak” istiyorlardı. Her şeye tek başına sahip olmak istedikleri aşikârdı. AB ülkeleri, Çin, Rusya ve Japonya gibi ülkeleri de bölgeden uzak tutmak istedikleri açıktı. Ancak, bu terbiye edilmemiş aygırların, bir şekilde durdurulması lazımdı. Şayet bu koca ülke (ABD)nin yönetiminde, gizli veya aşikâr söz sahibi olanlar, bir şekilde dizginlenemezler ise, bunlar dünyayı ateşe atacaklardı. Bugüne kadar “yaptıkları yapacaklarının teminatıdır” kabilinden meseleye bakınca, ortaya böyle bir tablo çıkmaktaydı. Özellikle; 11 Eylül sonrası ortaya attıkları yalanlar ve yok yere iki ülkenin işgal edilmesi, herkese bu durumu bir kez daha hatırlatmaktaydı.

Bu arada ABD, 1979’dan beri İran karşısında sürekli yenilgi almaktaydı. İran’ı kaybetmekle zaten ilk yenilgisini almıştı. ABD Büyükelçiliği’nin basılması ve 52 kişinin 444 gün İranlıların ellerinde kalması ile 2. yenilgiyi alan ABD, bu olaydan yaklaşık 1 yıl sonra, rehineleri kurtarmak için yaptığı operasyonun başarısız olmasıyla 3. yenilgisini de tatmıştı. Daha sonra, İran tarafının rehineleri 1980 yılı başlarında serbest bırakmasıyla, ABD yönetimi bir yenilgi daha aldı. Yeni Başkan olan Regan’ın İran’a iade etmek mecburiyetinde kaldığı 8 milyar dolar da ABD’yi dünya halkları nezdinde bir kez daha aşağılamıştı. Ayetullah Humeyni’nin “Büyük Şeytan” olarak nitelendirdiği ABD, İran karşısında kaybetmenin acısını nasıl çıkaracaktı? En az 5 kere İran karşısında hezimete uğrayan, üstüne üstlük Başkan Jimmy Carter’e seçim kaybettiren bir ülkenin karşısına dikilmek, ancak büyük bir cahillik olacaktı ve pahalıya patlayacaktı! Bu ve benzer nedenlerden dolayı Trump’un İran’a müdahaleye yanaşmayacağı kanaati ağır basmaktaydı. Bazı İran yöneticilerinin gereksiz çıkışları ve kışkırtmaları da sanki bunu biliyor gibi davrandıklarını hatırlatmaktaydı. İşte ABD’nin son dakikada İran’a müdahaleden vazgeçmesi, bu doğrultuda atılmış bir adım olarak yorumlanmıştı.

Ancak, İran konusunda tehlikenin tamamen geçtiğini söylemek de imkânsızdı. ABD, bölgedeki yığınağını ve askeri varlığını artırarak tansiyonu yükseltmekteydi. ABD-Çin arasında yaşanan, şimdilik, ekonomik savaş, ABD-Türkiye arasında yaşanan S-400 gerilimi, akıllara; ‘n’oluyoruz’ sorusunu taşımaktaydı.”[4]

Devamını okumak için tıklayınız.

Yorum Yaz