Kasım 13 21:37

Hükümetin ve Dış Vesayetin Son Çırpınışları

Hükümetin ve Dış Vesayetin Son Çırpınışları

Hükümetin ve Dış Vesayetin Son Çırpınışları

   Türkiye uzun zamandır, Yahudi Lobileri güdümlü ABD’nin vesayetine girmişti ve küresel Siyonist merkezler, Türkiye’yi askeri konularda NATO, siyasi konularda ise AB eliyle yönlendirmekteydi. Ancak Genelkurmay Başkanı Özel’den açılıma ilişkin beklenmedik çıkış, işbirlikçileri şaşkına çevirmişti. Org. Özel, ‘Kırmızı çizgiler aşılırsa gereği yapılacaktır, ülke bütünlüğü kırmızı çizgilerimizin başındadır’ deyince patronlar da piyonlar da paniklemişti.

 

   Başbakan Ahmet Davutoğlu’na ilk soru önergesi Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in “Çözüm sürecine ilişkin yol haritasını bilmiyoruz. O çalışmanın içinde yokuz” sözüyle ilgili olarak gelmişti. İstanbul Milletvekili Umut Oran, Başbakan Davutoğlu’na, “Çözüm sürecini kaç kişi bilmektedir? Genelkurmay Başkanı’na ne zaman bilgi verilecektir? Org. Özel’in sözünü ettiği ‘kırmızı çizgiler’ tepelenmiş midir?” sorularını yöneltmişti.

 

   Cumhurbaşkanı ve Başbakanın protesto edip katılmadıkları Yargıtay töreni sonrasında ve 30 Ağustos akşamında GKB Necdet Özel’in: “Çözüm süreciyle ilgili bize bilgi verilmiyor ve bizim kırmızı çizgilerimiz elbette devam ediyor!”çıkışları… Ve Sn Recep T. Erdoğan’ın Galler’deki NATO zirvesinde stratejik patronlarına “Türkiye yanınızdadır!” sözünü vermesine rağmen daha döner dönmez Sn. Necdet Özel’in: “IŞİD gerekçesiyle Suriye Irak topraklarına yönelik askeri operasyonlar için üslerimizi kullandırmaz ve bu maksatlı oluşumlara katılmayız..” yollu açıklamaları hem dış güçlerde hem de işbirlikçilerinde son zamanlarda moda olan “Buzlu duş” etkisi meydana getirmişti. Öyle ki şaşkınlıklarını ve perişanlıklarını gizleyemez hale gelmişlerdi. Bu tarihi tepkileri, Recep Erdoğan’ın kararlılığına, kahramanlığına ve kritik kafasına bağlamak saflık alametiydi. Çünkü O da, bu beklenmedik gelişmeleri hayretle ve tedirginlikle izlemekte ve çaresiz “derin tavsiyelere uymak” mecburiyetindeydi. “Ya hu hani Milli vesayeti bitirmiş, hain demokrasiyi yerleştirmişlerdi?!”şeklinde şaşkınlık geçirenleri, asıl şoka girecekleri tarihi ve talihli gelişmeler beklemekteydi. Daha önce Milli Çözüm Ekibinin “Bunların gaflet ve hıyanet girişimlerine ve üniter yapımızı çözme gayretlerine karşı, stratejik bir sabır ve sükûnet gösterilip; kalıcı ve ülkeyi dış vesayetten kurtarıcı büyük hamlelerin yapılacağı şartların olgunlaşması beklenmektedir” tespitlerimize burun bükenler, şimdi hak vermekteydi.

 

   TSK’nın onurlu ve olumlu kararlarını, Cumhurbaşkanı açıklamaktaydı!

 

   TSK, bu kritik süreçte çok stratejik bir yaklaşımla, IŞİD ve diğer terör örgütlerinin ülkemize sızmasını engellemek amacıyla sınır boyunca belli noktalarda “Tampon bölgeler kurma ve uçuşa yasak emniyet koridorları oluşturma” kararı almış ve bunu Sn. Cumhurbaşkanına açıklamıştı. Bu önlemin gereğini, Milli Çözüm Dergisi, ta Suriye sorunları çıkarıldığında hatırlatmış ve defalarca gündeme taşımıştı.

 

   Bunlar vaktinde yapılsaydı, 2 milyon Suriyeli sığınması insan ve yüzlerce Militan Türkiye’ye taşımak ve başımıza bin türlü sorun açmak durumunda kalınmayacaktı. PKK’nın eşkıya başı Murat Karayılan’ın: “Türkiye eğer sınır yörelerine tampon bölge oluşturmaya kalkışırsa, o vakit çözüm süreci rafa kaldırılır!” küstahlığı da, bu tampon bölge projesinin bizim için ne denli gerekli ama dış güçler ve teröristler için ise ne denli “engelleyici” olduğunun kanıtıydı.

 

   Ve zaten IŞİD’le mücadele bahanesiyle ve tabi ABD ve AB desteği ile; Barzani Peşmergeleri, PKK teröristleri ve PYD gençlerinden oluşan özel bir “bölge ordusu” kurulmakta, İsrail subayları bunlara eğitim yaptırmakta ve Kandil’deki cinayet generalleri diplomalarını dağıtmaktaydı. Yani bıçak kemiğe dayanmıştı ve büyük dönüşümler yakındı. Derin mahfillerle irtibatı bilinen, 28 Şubat sürecinde önemli icraatlar yürütülen buna rağmen AKP iktidarınca Ankara valiliğine getirilen ve 1990’da Harp Akademileri Milli Güvenlik Akademisini bitiren Alaattin Yüksel’in, valiler kararnamesinden günler önce “Artık görevde kalmayı düşünmediğinin emekliliğini istediğinin” medyaya sızdırılması… Ve yine eski Denizli Valisi Abdulkadir Demir’in “Bu şartlarda görevi yürütmenin gereksizliğini”vurgulaması, bazı kulislerde “olağanüstü şartların yaşanacağı ve yaklaştığı” şeklinde yorumlanmıştı.

 

   Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’in, “Tarih boyunca ülkemiz bulunduğu coğrafyanın jeostratejik özelliğine bağlı olarak, caydırıcı gücü yüksek, güçlü bir orduya ihtiyaç duymuştur” sözleri oldukça anlamlı ve uyarıcıydı.

 

   Balıkesir’de Kara Kuvvetleri Astsubay Meslek Yüksekokulu’nda düzenlenen törende konuşan Orgeneral Necdet Özel’in, “Tarih boyunca ülkemiz bulunduğu coğrafyanın jeostratejik özelliğine bağlı olarak, caydırıcı gücü yüksek, güçlü bir orduya ihtiyaç duyagelmiştir. Askerine ‘Mehmetçik’ diyen, şehadeti en yüce mertebe olarak kabul eden aziz milletimiz, yüce değerlere sahip çok necip bir millettir. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu yüce milletin ordusu olma şerefini gururla taşımaya devam edecektir” sözleri sağır kulakları bile açmıştı!

 

   Aslında Necdet Özel 5 Ocak 2012’de Milliyet’ten Fikret Bila’nın sorularını yanıtlarken de:“Hayatımız pahasına insancıl davranıyoruz ve demokratik bir duruş sergiliyoruz. (Oslo ve açım) süreçleriyle uzaktan yakından ilgimiz yok ve zaten bilgilendirilmiyoruz. Uzun tutukluluk için olumlu adımlar atılacağını umuyoruz. Kürtçe eğitimi asla uygun bulmuyoruz ve iddia edildiği gibi Irak’tan ve Kuzey Irak’tan da bir destek görmüyoruz”şeklinde açıklamalar yapmış, “siyasi demeç veriyor” diye Sn. Özel hakkında bazıları suç duyurusunda bulunmuşlardı. Acaba ABD eski Ankara Büyükelçisi ve etkin Yahudi stratejisti Ross Wilson’un şimdi maslahatgüzar olarak apar topar Türkiye’ye yollanması bu kuşkulu gelişmeleri anlama ve engel olma amaçlı mıydı? Çünkü 2005-2008 yılları arasında Ankara’da Büyükelçilik görevini yürüten Ross Wilson, bu görevinin ardından Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılmıştı. ABD yönetimi ve NATO nezdinde etkili bir örgüt olan Atlantik Konseyi’nde çalışmaya başlayan Wilson, Bush döneminde 1 Mart tezkeresinin ardından AKP-ABD ilişkilerini yeniden “rayına oturtmak” göreviyle Türkiye’ye yollanmıştı. Ordu’nun burnunun kırılıp hizaya sokulmasını hedefleyen Ergenekon operasyonlarıyla ilgili altyapı Wilson’un Büyükelçiliği döneminde hazırlanmıştı.

 

   Wilson, 10 Mayıs 2008’de Cumhuriyet’te çıkan demecinde, “Büyük Ortadoğu Projesi’nde Türkiye’nin rolü nedir?” sorusu üzerine: “Bunun tam açılımı Kuzey Afrika ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’dir. Buradaki fikir, Kuzey Afrika ülkelerinden Afganistan’a kadar bölgeyi genel olarak ele alabilmektir. Türkiye, bu geniş kapsamlı projelere dahil olup projenin alt gruplarında birkaç projede liderlik rolü üstlenmiştir” açıklamasını yapmıştı. Wilson’un: “Ben Bakü’de büyükelçiyken Gülen okullarının birine gittim. Etkileyici bir yerdi. Orada ideoloji ya da dini çalışmalarla ilgili bir şey görmedim. Gördüğüm şey, çok umutsuz durumda ve yardıma ihtiyacı olan çaresiz insanlara yardım etmek için bir gayret gösterilmesiydi”sözleri de Cemaat’in perde arkasına ışık tutmaktaydı.

 

   Kendi ürettikleri IŞİD'e karşı ABD öncülüğünde harekete geçirilmeye çalışılan yeni koalisyona katılım konusunda Türkiye'nin ortaya koyduğu tavır bazı çevrelerde yeni bir 'eksen kayması' tartışması başlatmıştı. Wall Street Journal “Türkiye'nin IŞİD'e karşı uluslararası mücadelede artık Amerika'nın tarafı olmadığını” yazmıştı. Yahudi güdümlü gazete Türkiye’nin NATO üyesi olmasına karşın ABD'nin müttefiki veya Batı'nın dostu olarak davranmasını uzun süre önce bıraktığını da vurgulamıştı. Bazı yandaş ve yalaka yazarlar:

 

   “Bir defa IŞİD dolayısıyla gelişen diplomatik temaslarda ABD ve Türkiye ilişkileri sanıldığının çok ötesinde en iyi bir diyalog içinde bulunmaktaydı. Farklı olan ve birilerinin anlamakta zorlandığı şey, belki duymaktan hiç de hoşlanmayacakları şey, bu diyalogda Türkiye'nin tezlerinin de bu görüşmelerde büyük bir kabul görüyor olmasıydı. Daha açıkçası, yürütülecek mücadele veya mücadelenin tabiatı ve sonuçları konusunda Türkiye'nin uyarıları büyük bir ciddiyetle dikkate alınmasıydı..”deseler de, Siyonist Wall Street Journal’in kastettiği AKP hükümeti değil, Milli Türkiye ve TSK olduğu açıktı ve gavur haklıydı. Üstelik bu gazetenin manşetinin “Türkiye artık ABD’nin müttefiki değil” şeklinde tercümesi yanlıştı. Doğrusu: “ABD artık Türkiye’nin müttefiki değil” olmalıydı ve bu nedenle İncirlik Üssü’nün Kuzey Irak’a taşınması gerektiğini savunmaktaydı. Bunun mesajı açıktı: Artık Türkiye ABD ve İsrail’in (yani tüm Siyonist ve emperyalist ülkelerin, dostu değil düşmanı sayılacaktı. Bu tavır aslında yıllardır gizlenen derin bir kinin ve sinsi bir hedefin açığa vurulmasıydı. Yani tarihi hesaplaşma kaçınılmazdı ve oldukça yakındı.

 

   TSK'ya kumpas soruşturmasının resmen başlaması da tarihi bir kırılma noktasıydı!

 

   Bu arada Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mensuplarına “kumpas” kurulduğu iddiasıyla açılan soruşturma fiilen başlamıştı. Terör savcılığı Balyoz, Ergenekon, Poyrazköy ve Askeri Casusluk gibi soruşturmalarda yargılanan askerlerin, “şikâyetçi” sıfatıyla ifadesini almıştı. Emekli Albay Levent Göktaş ve SAT komandosu emekli Binbaşı Levent Bektaş’ın şikâyetçi sıfatıyla ifadesini alan Terör Savcılığı bazı emekli orgenerallerin de ifadesine başvuracaktı. Hatırlanacağı gibi Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın “Milli orduya kumpas kuruldu” açıklaması sonrası birçok personeli yargılanan Genelkurmay Başkanlığı harekete geçmiş ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuşlardı. Suç duyurusunda Balyoz ve Ergenekon gibi TSK’nın muvazzaf ve emekli personelinin yargılandığı davalarda “TSK’yı hedef alacak şekilde suç delilleri üretildiği, davalarda görev yapan adli kolluk, savcı ve hâkimlerin yargılamada savunmanın görüşlerini dinleyip değerlendirmediği, suç delillerini manipüle ettiği” gibi suçlamalar yer almıştı.

 

   ‘DVD’yi bu polis koydu’

 

   Ergenekon davasının en önemli delilleri arasında yer alan 51 No’lu DVD’nin sahibi olduğu iddia edilen ve 23 yıl 9 ay hapis cezası alan emekli Albay Levent Göktaş ifadesinde, “DVD üzerinde parmak izi incelemesi yapılmasını ve benim parmak izim çıkarsa DVD’nin bana ait olduğunun tarafımdan kabul edileceği belirtilmiştir. Ancak polisler, Savcı Zekeriya Öz ve tutuklama kararını veren Ömer Diken bu talebimi kabul etmemiştir. Tutuklandıktan sonra da bu talebime devam ettim. Ancak hiçbir şekilde DVD üzerinde parmak izi incelemesine nedense lüzum görülmemiştir” diyerek, işyerinde 51 No’lu DVD’yi bulan polisler M.Y ve S.Ş’nin de soruşturulmasını ve cezalandırılmalarını istenmiş, “Söz konusu DVD’yi bulduğu yere koyduğundan emin olduğumuz görevlinin fotoğrafını görüntülerden tespit ederek size sunuyoruz. Bu kişinin araştırılmasını ve bulunmasını istiyoruz” demiştir. Göktaş, eski Ergenekon savcısı Zekeriya Öz hakkında “görevi kötüye kullanmak” ve “hukuka aykırı davranmak” suçlarından soruşturma açılmasını da talep etmiştir.

 

   Savcı Ekrem Aydıner’e şikâyetçi sıfatı ile ifade veren Poyrazköy davası sanığı emekli Binbaşı Levent Bektaş da ofisinde bulunan “Kafes Eylem Planı” belgesinin, daha dosya bulunmadan 1 hafta önce aynı davanın sanığı Eren Günay’a savcılık sorgusunda sorulduğunu hatırlatarak, “Bu husus dahi savcıların sözde benden elde edilen meteryallerde Kafes Eylem Planı’nı görerek bu plan hakkında bilgi sahibi olduklarını ve daha önceden bu hususların kullanıldığını göstermektedir” diyerek, soruşturmayı yapan ve yürüten görevlilerin soruşturma sırasında delil üreterek görevlerini kötüye kullandıklarını belirtmiştir!

 

   Çözüm sürecinin yol haritası askere yeni ve metazori ulaşmıştı!

 

   “Çözüm sürecinde yol haritası berraklaştı" diyen Başbakan Davutoğlu, ‘Süreci bilmiyoruz’ diyen Genelkurmay Başkanı için de “Şimdi aynı şeyi söyleyemez” diyerek bir nevi “sürecin askerden saklandığı” itirafında bulunmuşlardı. Sürecin yol haritasının artık daha şeffaf olduğunu belirten Davutoğlu’nun beyanına göre, demek ki, şimdiye kadar şeffaf davranmamışlardı.

 

   Güneydoğu'da Kürtçe eğitim gerilimi tırmanıştaydı!

 

   Güneydoğu'da 3 pilot bölgede Kürtçe eğitim verecek okullar hazırdı ama kaymakamlıklar engellemekte kararlıydı. Geçen yıllarda Kürtçe eğitim olmadığı için Güneydoğu’da okullara yönelik ilk hafta boykot yapılırdı.  Artık bu durum aşılmış ve Kürtçe eğitim veren okullar için düğmeye basılmıştı. Kürt Dili Araştırma ve Geliştirme Derneği’nin öncülüğünde 3 ilde kurulan Kürtçe ilkokullarının tabelası asılmış, Kaymakamlıklar ise uyarıp bir kısmı savcılıkça kapatılmıştı. Faaliyete başlanması halinde ilgililer hakkında yasal işlemlerin yapılacağı açıklanmıştı. Diyarbakır BDP’li il başkanı yani sivil PKK’nın dişi militanı Zübeyde Zümrüt, savcılıkça kapatılan “Kürtçe eğitim okulunun” mührünü kırıp devlete meydan okuyarak, Diyarbakır Belediye Başkanı Gülden Kışanak’la birlikte “Bu yasakları tanımıyoruz, işte zincirleri kırıyoruz ve halkımızın dediğini yapıyoruz. Ve hiç kimseden korkmuyor ve kale almıyoruz!” şeklinde küstahlaşmıştı.

 

   Aysel Tuğluk: “Kendi kaderimizi tayin edeceğiz!” diyerek asıl niyetlerini kusmuşlardı.

 

   PKK’nın “bölge meclisi” şeklinde tarif ettiği ve “özerkliğin inşası” için kurulan Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) 7. Olağan Genel Kongresi Diyarbakır’da yapılmış, Abdullah Öcalan’ın gönderdiği mesajdan sonra konuşan DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk, “Özgür yaşam ve öz yönetim gücüne tarihi bir fırsat yakalamışken, kendi kaderimizi tayin etme hakkımızı kullanmamızı hiç kimse engelleyemez” diyerek devlete meydan okumuşlardı.

 

   “Avrupa özerklik şartı” çerçevesinde Kılıçdaroğlu’nun vaadi ile Öcalan’ın talebi uyuşmaktaydı. Kemal Kılıçdaroğlu, kurultayda vurguladığı “Avrupa Yerel Yönetimlere Özerklik Şartı’ndaki çekinceleri kadırgacağız”sözü ile Abdullah Öcalan’ın ana taleplerinden birini yerine getireceğini zaten açıklamıştı. Alman yetkilileri bile: “Kürt devleti konusunda endişeliyiz” derken bizim hükümet ve muhalefetimizin bu tavrı kafa karıştırıcıydı

 

   Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, Almanya’nın IŞİD’e karşı savaşan Peşmerge güçlerine silah yardımı kararı alması sonrasında “Hannoverschen Allgemeinen Zeitung” gazetesine konuya ilişkin açıklamalarda bulunup Silah sevkiyatı kararını çok kolay almadıklarını açıklamıştı. “Gönderilen silahların Peşmerge tarafından Kürt devleti kurulması doğrultusunda kendi emelleri için kullanılması, ya da silahların daha sonra istenmeyen grupların eline geçmesi ihtimalinin bulunması” görüşünü kendisinin de paylaştığını belirtmesi bizimkilere ibret olmalıydı.

 

   “IŞİD piyonunun feda edilmek üzere satranç tahtasındaki kısmen zayıf bir bölgeye ilerletilmesi şu amaçlıydı: Piyon takasıyla tahtanın o bölgesinde PKK'yı başat güç haline taşımak ve Kürdistan’ı kolaylaştırmaktı. Çünkü günü geldiğinde o da satranç tahtasındaki at ve fillere karşı kullanılacaktı! "IŞİD'e karşı Kürt birliği" diye tezgâhlanan sürecin altında bu şeytani strateji sırıtmaktaydı. Süreç CAP Raporu'nun Obama'ya tavsiyesine uygundu: Kürtlerin birliği sağlanmalı ve PKK siyasallaştırılmalıydı!” tespitleri ve endişeleri haklıydı.

 

   Türkiye'nin yeni komşuları; IŞİD, PKK ve Barzani Kürdistanı mıydı?

 

   Türkiye'nin Suriye ve Irak sınırında 6 farklı örgüt hâkimiyet kurmuşlardı. Suriye’de 2011’den bu yana süren iç savaş ve IŞİD’in Irak’taki hızlı ilerleyişi sonrası Türkiye’nin güney sınır kapılarının karşısında şimdi 6 farklı bayrak dalgalanmaktaydı. Bunlar Suriye Arap Cumhuriyeti, İslami Cephe, Özgür Suriye Ordusu, IŞİD, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ve PYD-PKK’ya ait bulunmaktaydı. İşte AKP Türkiye’yi böyle bir çıkmaza sokmuşlardı.

 

   Sınır kapıları köprü halini almıştı!

 

   Ebubekir el Bağdadi liderliğindeki ve ABD güdümündeki IŞİD, Şanlıurfa’da Akçakale’nin karşısındaki Telabyad, Gaziantep’te Karkamış’ın karşısındaki Carablus ve Kilis’teki Çobanbey’in karşısındaki El Rai kapılarında bayrağını dalgalandırmaktaydı. Liderliğini Salih Müslim’in yaptığı PYD ise, Şanlıurfa’da Ceylanpınar’ın karşısındaki Rasulayn, Mürşitpınar’ın karşısındaki Ayn-El Arap, Gaziantep’te Islahiye’nin karşısındaki Meydani Ekbez, Mardin’de Şenyurt’un karşısındaki Derbesye sınır kapılarını elinde tutmaktaydı. Şırnak’ın Cizre ilçesinde iç savaştan kaçan Suriyelilerin geçiş yaptığı sadece bir köprüden ibaret olan sınır kapısının karşısındaki Andivar da PYD’nin kontrolünde bulunmaktaydı.

 

   İşte Türkiye-Suriye sınırındaki köprü kapılar şunlardı:

 

   1- Yayladağı-Keseb 4 ay önce İslami Cephe’nin kontrolüne geçiyor, ancak bir ay sonra yoğun çatışmaların ardından Esad güçleri tekrar kontrolü sağlanıyordu.

 

   2- Karbeyaz-Azmarin Uzun yıllardır kapalı, sadece bayramlaşmalarda açılıyordu. İç savaş nedeniyle o da yapılmıyor, ÖSO’nun kontrolünde tutuluyordu.

 

   3- Cilvegözü-Bab El Hava 2011 sonlarında ÖSO kontrolüne geçiyor, 2013 yılının Aralık ayında İslami Cephe ani bir baskınla kapıyı ÖSO’dan alıyordu.

 

   4- Islahiye-Meydani Ekbez Karşısındaki Suriye’nin Meydani Ekbez bölgesi tamamen PYD kontrolünde bulunuyordu.

 

   5- Öncüpınar-Es Selame Es Selame Sınır Kapısı, 2012 yılı temmuz ayında ÖSO kontrolüne geçiyor, ardından İslami Cephe kapıyı kontrol altına alıyordu.

 

   6- Çobanbey-El Rai Bölge geçen Ocak ayında IŞİD’in kontrolüne giriyordu.

 

   7- Karkamış-Carablus 2012 yılı Temmuz ayında rejim güçlerinden ÖSO kontrolün veriliyor, bu yılın Ocak ayının başında ise IŞİD’in eline geçiyordu.

 

   8- Mürşitpınar-Ayn El Arap Ayn-El Arap (Kobani) Sınır Kapısı savaşın başından bu yana PYD’nin kontrolünde tutuluyor, Mürşitpınar’dan insani yardıma ve Suriyelilerin haftanın iki günü geçişine izin veriliyordu.

 

   9- Akçakale-Telabyad 2012 yılı eylül ayında 3 gün süren çatışmaların ardından ordu birliklerinden ÖSO güçlerinin eline geçiyordu. Sınır kapısının kontrolü, geçen yılın aralık ayında başlayan ve bu yılın ilk günlerinde sonlanan çatışmaların ardından ise IŞİD’e devrediliyordu.

 

   10- Ceylanpınar- Rasulayn 8 Kasım 2012 günü çıkan ve 3 gün süren şiddetli çatışmaların ardından rejim güçlerinden ÖSO’ya geçiyordu. PYD, sınır kapısını 2013 yılı Ocak ayındaki çatışmaların ardından kontrolü altına alıyordu.

 

   11- Şenyurt-Derbesye PYD tarafından ilan edilen Rojava’nın Cizire kantonunda bulunuyor, Derbesye Sınır Kapısı’nda 2 aydır PYD bayrağı asılı duruyordu.

 

   12- Girmeli-Kamışlı Suriye ordusunun kontrolünde ve Suriye bayrağı dalgalanıyordu. Sınır kapısı giriş ve çıkışlara kapalı bulunurken, sadece özel izinle insani yardımların geçişlerine açılıyordu.

 

   13- Cizre-Andivar Yıllardır kullanılmıyor. Sadece bir köprü bulunuyordu.

 

   IŞİD, bir ABD+İsrail yapımıydı!

 

   Bu bölgede ABD’nin uyuşmadığı (İran-Suriye-Hizbullah eksenine) karşı bir Sünni kampı oluşturalım derken IŞİD ortaya çıktı. Derken bu radikal cihatçılar gittikçe etkilerini artırmaya başladılar. Suudi Arabistan resmi olarak ABD’nin yanında durmakta, ama gayri resmi olarak (örgüte) silah sağlamaktaydı. Öte yandan Katar IŞİD’le ilgili karanlık işleri kotarmakta ve zaten Ülkenin yarısında koca bir ABD üssü bulunmaktaydı. Hatırlayınız Afganistan’daki Taliban’ı da güya Sovyetler Birliği’ne karşı Suudi parası ve Pakistan istihbaratı ile yine ABD kullanmıştı. Yani IŞİD’in de AKP’nin de patronları aynıydı. Yazar Hilal Kaplan, Irak ve Suriye'de hüküm süren IŞİD'in Cumhurbaşkanı Erdoğan'a ve AKP'ye olan bakışını anlatmış ve IŞİD'in Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı "kâfir" olarak gördüğünü yazmıştı. Böylece yalaka yandaşlar IŞİD fetvalarıyla AKP ve Erdoğan’ı aklamaya çalışmaktaydı. Ne yani IŞİD’çiler, AKP’nin Milli Görüş’e hıyanetini, BOP eşbaşkanlığı rezaletini ve Siyonizm’le işbirliğini mi anlatacaktı?

 

   Bu arada Abdullah Gül sahaya inmeye hazırlanmaktaydı!

 

   Köşk'ü Erdoğan'a devrettikten sonra ne yapacağı merakla beklenen Abdullah Gül sahaya çıkma hazırlığındaydı. Gül'ün başlangıç noktası ise memleketi Kayseri olacaktı. 19 Eylül 2014 Cuma günü saat 11:00’de Erkilet havaalanına inecek olan Gül için Kayseri’de hummalı bir çalışma başlatılmıştı. Şehrin dört bir yanını çepeçevre saran billboardlara “11. Cumhurbaşkanımız Medar-ı İftiharımız Sn. Abdullah Gül’ün, Kayseri’ye gelişleri nedeniyle Havaalanında Karşılanmasına Tüm Halkımız davetlidir” ibaresinin yer aldığı ilanlar asılmıştı, yani Gül, eski Cumhurbaşkanından ziyade, yeni başbakan gibi karşılanacaktı. . Sn. Gül’ün partiden önce bir internet sitesi kurması, siyasi çıkışa alt yapı oluşturma şeklinde yorumlanmıştı. Abdullah Gül’ün Saadet Partisi’ne yaklaşması da, O’nun tabanını ve teşkilatını kendi hesabına istismar amaçlıydı. Ve ilahi intikam gereği, çaresi yok AKP de parçalanacak, Erdoğan dayanaksız kalacaktı; şimdilik Abdullah Gülcüler ve Fetullah Gülenciler uygun bir fırsatı ve çıkacak kriz ortamını kollamaktaydı.Ankara Yıldız Yokuşu’nun bitimindeki binada, Abdullah Gül’ün bir dönem “üs” olarak kullandığı Politik Araştırmalar Merkezi (PAM), Milli Görüş’ü parçalama, Erbakan’ı devre dışı bırakıp tarihi projeleri aksatma amaçlı çalışmaktaydı. Şimdi Abdullah Gül aynı iyilikleri(!) AKP için tasarlamaktaydı.

 

   Yahudi cemaati Erdoğan’ı niye uyarmıştı?

 

   ABD Yahudi Cemaati’nin önemli isimleri ile Erdoğan arasındaki mektup trafiği enteresandı. Yahudi Cemaati: "Türkiye'de Artan Yahudi karşıtlığından kaygılıyız..." derken Cumhurbaşkanı Erdoğan ise: "İsrail karşıtı yazıların fikir özgürlüğünün gereği..." olduğunu savunmaktaydı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim sürecinde en fazla dile getirdiği mesele olan İsrail’in Gazze operasyonu, ABD Yahudi Cemaati’nin önemli isimleri ile Erdoğan arasında bir mektup trafiğine yol açmıştı. ABD’nin en kuvvetli Yahudi kuruluşlarından Hakaretle Mücadele İttifakı (ADL-Anti-Defamation League) geçen hafta başında Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan iki sayfalık bir mektup aldıklarını açıklarken, daha önce yapılmış mektuplaşmaları da kamuoyuna duyurmuşlardı. ADL Başkanı Abraham Foxman, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan aldıkları mektubu paylaşırken “Erdoğan’ın Türkiye’nin kapsayıcı bir toplum olması yönündeki liderliğinize saygı duyuyoruz. Ancak İsrail’i eleştirmenin hala anti-Semitizm olmadığını savunuyor. Ayrıca İsrail’in Camii ve hastaneleri de maksatlı olarak vurduğuna inanıyor” açıklamasını yapmıştı.

 

   “Yahudi Uyarısı” Obama görüşmesinde de ele alınmıştı!

 

   Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Galler’deki NATO Zirvesi’nde ABD Başkanı Obama ile yaptığı görüşmenin ardından Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada da anti-Semitizm endişeleri gündeme taşınmıştı. Obama-Erdoğan görüşmesinin arka planında Türkiye’deki Yahudilere yönelik son dönemde artan tacizler olduğu geçen hafta Türk Yahudilerinin yayınladığı deklarasyonun ardından ADL’den de gelen mektupla ortaya çıkmıştı. ADL Başkanı Foxman, seçim kampanyası sürecinde 18 Temmuz 2014’de Cumhurbaşkanı adayı ve Başbakan Erdoğan’a yazdıkları mektupta şunları hatırlatmıştı: “Türkiye’deki Yahudi cemaatine yönelik atmosferin gittikçe düşmanlaşmasından endişe etmekteyiz. Bunda sizin İsrail liderlerini Hitler’e benzetmeniz ve İsrail’in sistemik soykırım uyguladığını söylemenizin de etkisi olduğu kanaatindeyiz. Dahası Gazze’de yaşananlardan Türkiye’deki Yahudileri sorumlu tutan bazı gazete yazılarını görmekteyiz. Sayın Başbakan, sizden Türk Yahudilerini günah keçisi haline getiren bu anti-semitik yazıları açık bir dille kınamanızı ve Türk Yahudilerinin devlet güvencesi altında olduğunu ifade etmenizi rica etmekteyiz.”

 

   Seçimden sonra iki sayfalık yanıt

 

   Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildikten sonra ADL’e, Washington’daki Türk Büyükelçiliği aracılığıyla 21 Ağustos 2014 tarihli bir yanıt yollamıştı. Yanıtın girişinde balkon konuşmasına uzunca bir vurgu yapan Erdoğan, “Anadolu’daki çok kültürlülükten ve anti-Semitizm’in Türkiye topraklarında görülmemesinden bahsetmiş; Türkiye’nin 2008 yılından beri “Soykırım Anma Günü”nü kabul ettiğine vurgu yaparak “Gazze’deki insani trajediye olan tepkimiz Türk-Yahudi dostluğu ve Yahudi vatandaşlarımıza olan duygularımızdan bağımsız değerlendirilmelidir” dedikten sonra: “İsrail’in 8 Temmuz’da başlattığı ve sonrasında genişlettiği operasyon, bizim tarihi ve duygusal bağımız olan Filistin halkına yönelik toptancı bir cezalandırmadır. Bu da Türk halkının haklı tepkisini doğurmuştur.Ancak duygusal atmosferin ağırlaştığı bu dönemlerde Yahudi vatandaşlarımızın korunmasına yönelik bütün tedbirler alınmıştır ve onlara yönelik hiçbir olası hareket cezasız kalmayacaktır.”

 

   Bu arada kafamıza takılan asıl konu şuydu:

 

   Herhangi bir ülkedeki (Yahudi kuruluşları hariç) hiçbir ekonomik, sosyal ve kültürel sivil örgüt, doğrudan Başkan Obama’ya mektup yazamazdı, yazsa da muhatap alınmazdı. Ancak 70 bin kişilik imza ile bazı özel dilekçeler eklenmesi şartı vardı. Şimdi soralım: Bu ADL denen Yahudi Derneği hangi diplomatik yetki ve siyasi etiket ve etki ile, bizim Cumhurbaşkanımıza hem de azarlar bir tavırla mektup yazmakta ve dahi anında cevap yazılıp ulaştırılmaktaydı? Türkiye gibi bir ülkenin Cumhurbaşkanı, Yahudi ADL’nin sıradan muhatabı ve şamar oğlanı mıydı? Kendi adıma böyle Cumhurbaşkanı olmaktansa, Çumra’da özgür ve onurlu bir mahalle muhtarlığı daha anlamlıydı.

--

MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ

Yorum Yaz