Haziran 19 07:02

İNANCIMIZDA VE İNSANLIK ANAYASAMIZDA “HAK” ANLAYIŞI

İNANCIMIZDA VE İNSANLIK ANAYASAMIZDA  “HAK” ANLAYIŞI

Bize göre şu 4 şey Hak sebebidir:

1- Doğuştan bütün insanlara Eşit olarak verilen haklar.

A- Yaşama hakkı (can emniyeti),

B- Nesil garantisi (namus emniyeti),

C- Akıl emniyeti (düşünce serbestisi),

D- İnanç ve vicdan hürriyeti,

E- MüIkiyet hakkı ve meşru yollarla çalışıp kazanma güvencesi.

2- Emek ve hizmet karşılığı elde edilen haklar.

3- Karşılıklı ticari, siyasi veya sosyal anlaşmalar sonucu doğan haklar.

4- Eşit işe eşit ücret, aynı şartlardaki suça aynı ceza, yaralama ve cana kıyma neticesinde ödenecek tazminat gibi adalet gereği doğan haklardır.

ZALİM sistemlere ve BÂTIL düşüncelere göre ise şu 4 şey Hak sebebidir:

1- Kuvvet: Yani ekonomik ve askeri yönden güçlü olan; zayıf ve korumasız olanı ezebilir, sömürebilir.

2- Çoğunluk: Bir ülkede çoğunluğu ele geçirenlerin, azınlıkta kalanlara üstünlük kurmaları ve onları 2. ve 3. sınıf vatandaş saymaları Batılılara göre gayet tabiidir.

3- İmtiyaz: Zalim ve bâtıl kafalılara göre Yahudi olmak, Avrupalı veya Amerikalı olmak, beyaz ırka mensup olmak, maddi servet veya dini bir etiket sahibi olmak... Başkalarını aşağılamak ve temel haklarına tecavüze kalkışmak için bir hak sebebidir.

4- Çıkar: Bir yerde ekonomik veya stratejik menfaatleri söz konusu olursa, oraya zorla müdahale etmeyi ve sadece çıkarlarını düşünmeyi, Batılılar maalesef şeytani bir prensip edinmiştir.

Oysa Hak’ka inanan ve bu uğurda çırpınan Mustafa Kemal; 1919 yılının çok soğuk bir 27 Aralık gününde Ankara’ya varırken, hatta tekeri patlayan otomobilinin lastikleri içine eski çuval parçaları yerleştirip yoluna devam ederken, kendisini karşılayanlara hitap edip şu tarihi ve tabii gerçekleri dile getirmiştir:

“Her halde âlemde bir HAKK vardır ve Hakk elbette kuvvetin fevkinde (üstünde)dir.”[1]

Medeniyetlerin ve hukuk sistemlerinin birbirlerinden etkilenmesi, tarihi ve tabii bir gerçektir.

Medeniyetlerin birbirinden etkilenmesi gayet tabiidir. Ancak bâtıl medeniyetlerin Hak dinlerden kopya ettikleri bazı değerleri, zamanla dejenere ettikleri de tarihi bir gerçektir. Bakınız İslam dini ve medeniyeti, doğru ve doğal hukuk sistemini getirip yerleştirmiştir. En kâmil ve en adil manada insan haklarıyla ilgili temel kural ve kurumlar koymuş ve geliştirmiş; bugünkü Batı medeniyeti ise bunlardan etkilenerek Birleşmiş Milletler Teşkilatını kurmuş, ancak adalet ve insaniyet kılıfı geçirilen bu teşkilat; 5 güçlü ülkenin veto yetkisiyle yozlaştırılmış, Siyonizm’in ve emperyalizmin bir zulüm ve sömürü aracı haline getirilmiştir.

Doğal Hukuk Sistemi; refahın yaygınlaştırılması, her türlü sömürünün, faizin ve tekelleşmenin kaldırılması için tedbirler getirmiş, Batı bundan etkilenerek Sosyalizmi geliştirmiş, ancak komünist parti diktatörlüğüne geçerek halkı ezmiştir.

Doğal Hukuk Sistemi; serbest Piyasa ekonomisini ve ferdi teşebbüs (girişimcilik) hürriyetini teşvik etmiş; Batı bundan esinlenerek kapitalizmi sistemleştirmiş, ancak faizi, israf ekonomisini ve gayrı meşru kazanç şekillerini serbest bırakması sonucu, Siyonist tekeller ve sermaye diktatörlüğü ile hayatı ve insanlığı berbat etmiştir.

Doğal Hukuk Sistemi; fertler, şirketler veya cemiyetler planında ve meşru platformda karşılıklı anlaşma serbestiyetini getirmiş; Batı bundan etkilenerek tapu ve mülkiyet hakkı, evlenme ve nikâh akdi gibi kurumları öğrenmiş ve geliştirmiş ama sonunda sınırsız ve sorumsuz bir hürriyet anlayışını yerleştirmekle, ahlâksızlığın yaygınlaşmasına ve toplumların yozlaşmasına sebebiyet vermiştir.

Doğal Hukuk Sistemi; sosyal ve siyasal yapıda uzlaşmaya dayanan ve toplumun her kesiminin katılımını amaçlayan bir konsensüsü sağlamış; Batı bundan yararlanarak hükümetlerde koalisyon sistemini geliştirmiş ama bu durum çoğunluğun azınlığa, hatta bazen azınlığın çoğunluğa tahakkümünü getirmiştir.

Örneğin, %30 oy alan bir parti hükümet olmakta ve geri kalan %70'i ezebilmektedir.

Doğal Hukuk Sistemi; ilimde sembollerle düşünmeyi, deneme metodunu, parçadan tüme varım prensibini, araştırma tartışma ve içtihat sistemini getirmiş; Batı bunlardan yararlanarak müspet ilimleri ve teknolojiyi geliştirmiş, ancak hukukta, sosyal hayatta ve manevi sahada bunları uygulayamadığından, sonunda teknolojiyi tanrılaştırıp, ahlâkı ve adaleti mahvetmiş ve insan diye etten ve kemikten robotlar üretmiştir.

Doğal Hukuk Sistemi; Hak ve adaletin ve ilmi neticelerin insanlığın ortak malı olması sebebiyle, bunların evrenselleşmesini istemiş; Batı bundan etkilenerek kısmi ve şekli bir "küreselleşme” göstermiş ancak bununla sömürü düzenini yaymış ve yerleştirmiştir.

Gerçek Hukuk Düzeni, Denge Düzeni Olmalıdır

Adil Bir Hukuk Düzeni; her dinden her kavimden, her görüşten ve her sınıf ve seviyeden bütün insanların, birlikte barış ve bereket içinde yaşama düzeni ve herkesin temel insan haklarıyla, kişisel hürriyetlerini, başkalarına zarar vermeden kullanma disiplinidir. Zaten İslam da, “silm” kökünden, barış demektir.

Evet, İslam; hayatın ve hakikatin kendisidir. Huzur ve hürriyetin reçetesidir. İslam, medeniyetin ve insaniyetin İlahi rehberi ve tarifesidir. Çünkü; İslam hem Hak ve İlahi dinlerin ortak ismidir hem her asırda kâmil ve Adil bir Hukuk Düzeni öngörmektedir hem de birbirine zıt ve karşıt gibi görünen durumlar arasında, gerçek bir denge ve yüksek bir âhenk oluşturan ve her türlü dışlamayı ve düşmanlığı barıştıran bir mutluluk ve sonsuzluk müjdesidir. Bu bakımdan Adil Düzen:

1- Maneviyatçılıkla akılcılık arasında,

2- Sabitlikle değişkenlik arasında,

3- Madde ile mana arasında,

4- Fert ile cemiyet arasında,

5- Adalet ile hürriyet arasında,

Yani “bireylerin hürriyetleriyle başkalarının hakları ve haysiyetleri” ortasında uyum ve denge kurmuş, asla barışmaz ve bir arada olmaz zannedilen kavram ve kurumları uyuşturmuş... Dünya’ya huzur ve emniyet, ölüme ise hayat ve ebediyet kazandırmayı amaçlamış ve bunlardan bir bütün oluşturmuştur.

Adil Bir Hukuk Düzeni; “maneviyatçılık”la “akılcılık” arasındaki dengedir.

Zaten dinimizin temel kaynağı ve asıl dayanağı Kur’an da dengeyi esas alır. Sünnet ise Kur’an’ın ilk yorumu ve örnek tatbikatıdır.

Ancak bu temel ve genel esaslar hem aklıselime hem ahlâki ve vicdani ölçülere hem müspet ilme hem de tarihi deneyim ve birikimlere bütünüyle uygun bulunmaktadır.

Bu bakımdan Adil Düzen’de din-devlet çatışmasına, iman-ilim zıtlaşmasına, ahlâkla hukuk farklılığına asla yer yoktur. İslam’ın son ve mükemmel din olmasının sırrı ve hikmeti de zaten burada yatmaktadır.

İmam-ı Gazali’nin dediği gibi: “İslam’ın en önemli gayesi: Dini, hayatı, aklı, nesli ve mülkiyeti korumaktır.”[2] Bu nedenle Adil Düzen’de İlahi prensiplerle ilmi ve akli neticeler uyuşmaktadır.

Adil Bir Hukuk Düzeni; “sabit”likle “değişken”lik arasında dengedir:

İslam; bütün hayatı kuşatan ve her konuda sağlam ve sabit esaslar koyan bir din olmakla beraber, değişen ve gelişen şartlara göre bu temel ve genel esaslara uygun olarak içtihat ve ruhsat kapısını da açık bırakmıştır.

Bu bakımdan İslami hayat; kaynağı Kur’an, konusu insan, prensipleri ideal, tatbikatı kolay ve pratik, metotları ilmi, ruhu demokratik (katılımcı), modeli toplumcu, sahası şümullü ve evrensel, tabiatı enerjik ve canlı olan bir yapıya sahiptir.

Ve zaten insan; yeryüzünde Allah’ın halifesi ve temsilcisidir. Allah’ın (C.C.) temel ve genel kanunlar koyması, ilim ve ehliyet sahibi insanların da bunlara dayanarak gerekli ve yeterli kurallar yapması da hilafetin; yani Allah’ı temsil ve hükümlerini tatbik görevinin başka bir ifadesidir.

Adil Bir Hukuk Düzeni; “madde” ile “mana” arasında dengedir:

Adil Düzen’in en önemli özellik ve üstünlüklerinden birisi de madde ile mana arasında köprü kurması ve bunların bir bütün halinde ele alınmasıdır.

Mü’minin duası ve davası: “Hem bu dünyada en iyiye ve en mükemmele ulaşmak hem de ahirette en güzele kavuşmaktır.”[3]

Adil Düzen; insanın fıtratındaki (yaradılışındaki) şehvet, lezzet, ünsiyet (sevgi) gibi duygu ve değerlerini körletmeyi ve kirletmeyi değil, bunları mübah ve meşru yollarla tatmin etmeyi ve geliştirip güzelleştirmeyi amaçlar.

Ve zaten İslam’ın koyduğu kanun ve kurallar da hayatı disiplinize etmek, başıboşluğu ve sorumsuzluğu önlemek ve her türlü zorluğu gidermek içindir.

Zira: “Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez.”[4]

“Allah yükünüzü hafifletmeyi ister, çünkü insan zayıf yaratılmıştır.”[5] Akıllı insan dünyası için ahiretini, ahireti için de dünyasını terk etmeyen yani her ikisine de hakkını veren insandır...

“Dünyadan nasibini unutmamak ve Allah’ın kulları için yarattığı helâl ve güzel nimetleri haram kılmamak” da Kur’an’ın emridir.

“Bu bakımdan, ilimden cehalete, refahtan sefalete, adaletten zulmete, hürriyetten esarete, izzet ve şereften, horluk ve zillete meyleden hiçbir şeyin İslamiyet’te yeri ve değeri yoktur.”[6]

İman, istikamet ve iyi niyetle beraber; kişinin okuması, çalışması, kazanması, dinlenmesi, eğlenmesi, uyuması hatta ailesiyle oynaşması bile bir nevi ibadet hükmüne geçmektedir...

İnsanın ibadet yapması çalışıp kazanmasına, takva sahibi olması siyasetle uğraşmasına, zikir ve tarikat ehli bulunması cihat ve teşkilat hizmetlerine katılmasına, manevi ilimlerle uğraşması müspet bilimler sahasında çalışmasına, samimi ve dindar biri olması sanat ve sporla meşgul olmasına asla mâni değildir.

Bu dünya aslında her yönden bir olgunlaşma evi, ahireti ve ebedi saadeti kazanma yeridir. Namaz, oruç, zekât, zikir gibi müsbet ibadetler ise iman akülerini dolduran ve insana kuvvet ve gayret kazandıran manevi güç kaynaklarıdır.

Adil Bir Hukuk Düzeni; “Fert” ile “Cemiyet” arasında bir dengedir:

Adil Düzen; fertlerin hakkını ve hürriyetini cemiyet adına gasp eden Sosyalizm ile toplumun menfaatlerini fertlere feda eden Kapitalizme nazaran orta bir yol izlemektedir.

Bu bakımdan Kur’an; Müslümanları “vasat (orta) bir ümmet, adil ve mutedil bir millet”olarak tarif etmektedir.

Barış toplumunda birileri çoban, diğerleri koyun sürüsü değildir. Tam tersine herkes kendi çapında bir yöneticidir. “Hepiniz birer çobansınız ve raiyetinizden sorulacaksınız” Hadisi de bu gerçeği belirtmektedir.

Toplumun her üyesi, bir vücudun azaları gibidir. Birisinin sorunu ve sıkıntısı diğerlerine de sirayet edecektir. O halde hepsinin birbirine ihtiyacı var demektir.

Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz (SAV): “Cemiyetin içine karışan, insanlara faydalı olan ve onlardan gelen sıkıntılara katlanan kimselerin, toplumdan uzaklaşıp kendi başına ibadetle uğraşan kişilerden daha hayırlı olduğunu” söylemiştir.

Devamını okumak için tıklayınız.

Yorum Yaz