Kasım 22 11:49

İSLAM’IN YOZLAŞTIRILMASI VE TSK’NIN YIPRATILMASI!

İSLAM’IN YOZLAŞTIRILMASI VE TSK’NIN YIPRATILMASI!

İSLAM’IN YOZLAŞTIRILMASI VE TSK’NIN YIPRATILMASI!

 Fetullah Gülen ekibiyle Milli Görüş hainlerini; önce kaynaştırıp kucaklaştırıp iktidara taşıyan şimdi ise fazla şımarmasınlar ve kafa tutmaya kalkışmasınlar diye kapıştırıp kavgaya tutuşturan şeytani merkezlerin iki sinsi ve Siyonist hedefi gözleniyordu: 1- Dini yozlaştırıp-laytlaştırıp Batı emperyalizminin hizmetine sokmak 2- Ordu’yu etkisiz ve yetkisiz konuma düşürüp Sevr’e engel olmaktan çıkarmak!..

Bu iki taifenin perde arkasını ve tahribat planlarını yazıp halkımızı uyardığı, saf İslam’a ve bağımsızlık ve bekamızın sigortası olan TSK’ya sahip çıktığı için “Ergenekon’un dinci kanadı” yaftası ve iftirasıyla Milli Çözüm ekibi aleyhinde karalama kampanyaları başlatan ve bizleri tutuklatıp itibar katliamına uğratan Cemaat ve Hükümet yalakalarının, bizim yıllarca her iki tarafla alakalı yazdıklarımızı şimdi kendilerinin birbiri aleyhinde ortaya koymaları, hem bizim haklılığımızın hem de bunların sapkınlığının ispatı oluyordu.

Daha düne kadar Erdoğan’ı ve AKP kadrolarını: “Erbakan’ın devamı ve İsrail’i yıkacak kahramanları!” diye alkışlayan, ama şimdi ABD ve AB’deki Siyonist merkezlerin Fetullahçılara daha çok sahip çıktığını görünce, bu sefer Cemaat’i “Milli derin devletin yargı ve emniyetteki yapılanması!” diye övüp yaranmaya çalışan El-aziz şaşkınları da açıkça bir “hidayet kararması” yaşıyordu.  Ve zaten hidayet de dalalet de Allah’ın elinde bulunuyordu ve elbette her ikisini de layık ve müstahak olana veriyordu! “Zaten onlar buna layık ve ehil idiler. Allah c.c. Her şeyi (ve herkesi) en iyi bilendir” (Fetih: 26) ayeti de bu gerçeği hatırlatıyordu.

Cemaat’i kısmen deşifre eden “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabı yüzünden, paralel yapının kahrına uğrayıp cezaevini boylayan Hanefi Avcı, Star Gazetesi’nden Elif Çakır’a verdiği röportajda: “Emniyet’in tamamı, Yargı’nın önemli ve etkin kısmı Cemaat’in kontrolü altına alındı. MİT’i ele geçirme girişimleri hız kazandı. Silahlı Kuvvetleri pasifize ve diskalifiye etme çabaları son aşamaya dayandı!”[1] İtirafları, ülkemizin hangi dış güçlerin ve işbirlikçi hainlerin tertip ve tahribatlarıyla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyordu. “(Milli Görüş’ün devamı olan AKP) Hükümeti ile Cemaat arasındaki kavga, boydan boya siyasal İslam ile sivil İslam’ın çatışmasından ibarettir”[2] diyen Amerikancı-Fetullahçı Mümtazer Türköne, kendilerinin Protestan Müslümanlığın yani Batı’nın uyumlu figüranı ılımlı İslam’ın ve kapitalist dindarlığın savunucuları, AKP ile hiçbir ilgisi bulunmayan Milli Görüş’ün ise; siyasal İslam dedikleri “Kur’an Nizamı’nın” bağlıları olduklarını itiraf ediyordu!

Al Jazeera (Cezire) Türk internet sitesinde Selahattin Günday; 17 Aralık yolsuzluk operasyonları sırasında Başbakan’a karşıt bir savcı, Başbakan’a yakın bir diğer savcının “samimi sohbetlerini” kayda alıp ona şantaj yaptığını yazıyordu. Ergenekon davasında üç yıl hâkimlik yapan Köksal Şengün iddianameleri bile tam okumadan (yani talimat ve tazyikat (baskı) altında) kararlar verdiklerini itiraf ediyordu. Yani komutanlar ve aydınlar, işte böylesine adil(!) yargılamalar ve bağımsız(!) yargıçlarca tutuklanıp mahkûm ediliyordu!?

Sn. Recep T. Erdoğan da, Fetullah Hoca ve kiralık yazarları da, birbiri hakkında tamamen doğruları konuşuyordu. Ama her iki taraf ta, doğruların sadece bir kısmını anlatıyorlar, çok daha önemli gerçekleri karartıyor ve kırpıyordu. Siyonizm'in güdümündeki küresel medya, daha çok Cemaat’in tarafını tutuyor ve özellikle Erdoğan’ı “komplo uydurmakla, hayali kurguların ve kaygıların esiri olmakla” suçlayıp Fetullahçı yapıyı ve kendileriyle irtibatını saklamaya çalışıyordu. Ve zaten Sn. Başbakan da, Fetulllah Hoca da Siyonist merkezlerle münasebetlerinin açığa çıkmasından elbette çok çekiniyordu. Şimdi birbirleriyle mahkemelik olacak husumet ve hakarette ileri gidenlerin, aslında hangi karanlık odakların tuzağına kapıldıkları, resmi belgelerle ortaya döküleceği günleri uzak sananlar da aldanıyordu.

Cemaat Başbakanı “Yüce Divan”la korkutuyor, Erdoğan’ın ise Fetullahçılarla ilgili ölçüsüz ve törpüsüz çıkışları ortalığı kokutuyordu!.

Bugün gazetesi yazarı Adem Yavuz Arslan “9 Kasım 2013’te Van’ın Gevaş ilçesinde 65 EN 365 plakalı araçta, Jandarma karakol kontrolünde 157 kg. 984 gr. esrar yakalandığını, ancak aracı kullanan U.E. adlı kişinin Kars Bölge Müdürlüğünde görevli bir MİT elemanı çıktığını” yazıyordu. Yani Başbakan Erdoğan’ın sahip çıktığı ve dokunulmaz kıldığı mübarek MİT’in, meğer uyuşturucu ve silah kuryeliği yaptığını vurguluyordu. Bu arada Mavi Marmara maktul ve mağdurları konusunda İsrail’le 20 milyon tazminata (kan parasına) uzlaşan Erdoğan, Siyonistlerle diplomatik temasları düzeltmeye çalışıyordu.

Bu ifade ve itiraflar; saflık mı, yoksa şapşallık mı sayılmalıydı?

Sn. AKP kurmaylarına, “Yahu siz bu cemaat’le 11 yıldır iç içe değil miydiniz?” diye sorulduğunda: “Öyleydik, ama biz kandırıldık!” yanıtı veriliyordu.

“12 Eylül referandumundan sonra adliyeyi siz bunlara emanet etmediniz mi?” diye sorulduğunda: “Evet, bizimki sadece saflık (yani salaklık!) yanıtı veriliyordu.

“Siz Cemaat’le el ele vererek güya askeri vesayeti geriletmediniz mi?” diye sorulduğunda: “Öyleydi, ancak iyi niyetimizin ve gafletimizin kurbanı yapıldık!” yanıtı veriliyordu!

“Daha düne kadar cemaat’e laf söyletmeyen siz değil miydiniz?” diye sorulduğunda: “Maalesef bunlara aldandık ve arkamızdan bıçaklandık!” yanıtı veriliyordu.

“Partinize cemaatçi milletvekillerini siz ön sıralara yerleştirmediniz mi? Şimdi nasıl oluyor da ‘Bunlar Partimize bile sızmış’ diyebilmektesiniz? diye sorulduğunda: “Hiç sormayın, ferasetimiz bağlandı, dış güçlerin tezgâhına kapıldık!” yanıtı veriliyordu.

“Cemaatçilerin; ‘Haşhaşi, yalancı Nebi, paralel devletçi, sinsi şebekesi’ olduklarını anlamak için, ille de sizi yolsuzlukla itham etmeleri mi gerekirdi? Tam on bir yıl boyunca hiç fark etmediniz mi?” diye sorulduğunda: “Safiyetimize ve iyi niyetimize bağışlayın, biraz geç uyandık!” yanıtı veriliyordu!

“Kusura bakmayın, bu denli safdirik olan, bu kadar kolay kandırılan, bu kadar uzun süre uyutulan sözde kurmay kadrolarla, bırakın dünyaya nizam vermeyi, bir kasabaya bile nizam vermek imkânsızdır” diyenler[3] eksik de olsa acı bir gerçeğe parmak basıyordu.

Hükümet Cemaat kapışması, pek çok hayırlara ve halkımızın uyanmasına da vesile olmaktaydı!

- “Bu kavga sayesinde dindarlık görünümü ile ‘dini ahlak’ın ve gerçek Müslümanlığın apayrı şeyler olduğu ortaya çıkıyordu!

- İkide bir başkalarına “Allah’tan korkmayı” hatırlatanların, kendilerinin hiç. Allah’tan korkmadıkları anlaşılıyordu!

- Rüşvetin adının ‘bağış’, devleti soygunun ise ‘humus=beşte bir’ olarak değiştirildiği ve kimi din adamlarımızın buna fetvayla cevaz verdiği saptanıyordu!

- “Dava için” diyerek her türlü çirkefliğin, gayri ahlaki yöntemin mübah sayıldığına şahit olunuyordu.

- Siyasi ve ticari nitelikli yapılarda yaygınlaşan sahte dindarlığın dürüstlükten, asaletten ve mertlikten ne kadar uzak olduğu tescilleniyordu!

- Din kardeşliğinin lafta kaldığı, makam ve çıkar müşterekliği yapıldığı sırıtıyordu!

- Yolsuzlukla elde edilen paraların ‘dindar nesil’ yetiştirilmek için toplandığı savunuluyordu!

- Vaazlarında, sohbetlerinde Hz. Ömer’in adaletinden bahsedenlerin; ellerine güç ve fırsat geçtiğinde, insanlara nasıl haksız ve ahlaksız kumpaslar kurdukları kafa karıştırıyordu!

- Hoşgörülü, tevazulu ve olgun kişi olarak tanıtılan kimselerin içlerinde biriktirdikleri öfkenin, kibrin ve hafifliğin çirkin yüzü deşifre oluyordu!

- Bazıları için, iktidarlarını ve kazanımları korumanın; dinden ve dini değerlerden daha önemli ve öncelikli olduğu belirginleşiyordu!

- Yavan ve yamuk dindarlarımız da; yolsuzluğa, adam kayırmaya, iltimasa, kişisel çıkara ses çıkaramayıp kılıf uydurmaya çalışıyordu!

- Yüce Dinimizin ve istismar amaçlı hizmet girişimlerinin, dış güçlerin ve çıkar çevrelerinin elinde nasıl tehlikeli bir silaha dönüşebileceği fark ediliyordu!

- Tabana ‘bir lokma, bir hırka’ öğütleyenlerin şatafat ve saltanat düşkünlüğü herkesçe görülüyordu!

- Türkiye’nin kudretli işadamlarının(!) saygı, hürmet ve bağlılık bildirmek için iki güç odağı arasında nasıl mekik dokudukları hayretle izleniyordu!

- Dini cemaatleri ve partileri hizmet hareketi olarak sananlar, aslında bunların uluslararası siyasi ve iktisadi Siyonist organizasyon olduklarını görüp hayal kırıklığına uğruyordu!

- İnsanlara faizin haram olduğunu öğütleyen hocaların kendi bankalarını kurtarmak için nasıl yanıp tutuştuğu dikkatlerden kaçmıyordu!

- Anlı şanlı köşe yazarlarının, TV’lerde yorumculuk yapanların, nasıl birer ‘kullanışlı aptal’ oldukları anlaşılınca, takipçileri şaşkınlığa uğruyordu!

- Dün savunduklarını bugün, en küçük mahcubiyet belirtisi göstermeden inkâr eden medya maymunları ve iktidar medyunları suçüstü yakalanıyordu!

- AKP’ye yakın medyadaki tarafgirliğin ve karşılığında alınan yüksek gelirlerin gayrimeşru kaynakları ortaya dökülüyordu!

- Ülkemizde; hukukun, adaletin, demokrasinin lafta kaldığı bir kez daha görülüyor ve geleceğimizle ilgili kuşaklar, iz’an, insaf ve vicdan ehlini ürkütüyordu!

- “Yapısal reformlar, daha demokratik Türkiye, daha fazla özgürlük” gibi konularda 10 yıldır mesafe alınamadığı ve açıkça halkın aldatıldığı kesinlik kazanıyordu!

- Türkiye’nin kaderini değiştirecek bu kavgada ‘Beyaz Türkler’in ne kadar sinsi ve hain oldukları, ama bir o kadar da etkisiz ve çaresiz kaldıkları, artık saklanamıyordu!

 -Haram paranın ve rantiye piyasasının; işadamlarını daha cesur ve daha özgür değil, daha korkak ve kaypak yaptığının görülmesi de, olumlu bir gelişme olarak değerlendiriliyordu!

- Bu korkuyla ve çıkar umuduyla bir tespihe, bir kilo ananas meyvesine tav olan işadamlarımızın nasıl tavlandığına tanık olunuyordu!

- Üretimden ve Milli Sanayiden uzak ekonomimizin aslında ne kadar kırılgan zeminde seyrettiğini ve her an çökebileceği gerçeği ile yüzleşiliyordu!

- CHP’nin oy için, yıllarca eleştirdiği Gülen Cemaati’ne neredeyse intisap edecek politikaya yönelmesi sağ-sol safsatasının dinci-devrimci sahtekârlığının iflas ettiğini kanıtlıyordu!

- Yasakçılık, özgürlükleri kısıtlama bakımından sahte dincilerin aslında Masonik Kemalistlerden geri kalmadığı belirginleşiyordu!”

Anlamındaki tespit ve tenkitleri dolayısıyla tebrik ettiğimiz Sn. Levent Gültekin; gerçek dindarlarla din istismarcılarını aynı gösteren ifadeler kullandığı için, bu soruları böyle değiştirip düzeltmemiz gerekiyordu.[4]

Şimdi Erbakan’ın farkı daha iyi anlaşılmaktaydı!

Rahmetli Rauf Denktaş’ın, 1996’da Kıbrıs Barış Harekâtının kutlama törenlerine, Başbakan olarak teşrif eden Rahmetli Erbakan Hocamız için: “Kurtuluşumuzun 22. yılında, Kıbrıs’ı zulümden kurtarma kararını veren Sn. Necmettin Erbakan’ın, şimdi başbakan olarak aramızda bulunması tarihi bir mana taşımaktadır. Sn. Erbakan’ın ilk yurtdışı ziyaretini Kıbrıs’a yapmasının da elbette büyük önemi ve anlamı vardır. Başbakan Erbakan’ın, 22 yıl önce 1974’te Kıbrıs barış Harekâtının yapılması kararını alması, bugünkü hürriyet ve selametimizin temelini atmıştır” itiraf ve iltifatları, Aziz Hocamızın kararlılık ve kahramanlığının, resmi ve tarihi bir şahsiyetin ağzından tescili olduğu gibi; bugün AB’ye katılma hevesiyle KKTC’yi rüşvet veren Sn. Recep Erdoğan’ın bu talihsiz tavrına karşı, Fetullahçıların ve Cemaatçi yapının hiç karşı çıkmaması da, bunların ayarını yansıtıyordu.

Erbakan Hoca ise o törende: “Yapılmasında payımız ve kararımız olduğu için şükrettiğimiz, Şanlı Barış Harekâtının 22. yıldönümünde aranızda Anavatan’ın Başbakanı olarak bulunmanın bahtiyarlığını yaşıyor ve Kuzey Kıbrıslı Türk kardeşlerime içten sevgilerimi ve iyi dileklerimi sunuyorum. Artık adada iki ayrı devlet ve iki ayrı millet olduğunu kabul edip, barış ve iyi komşuluk yaklaşımı içinde davranmaları, dış tahriklere kapılıp gereksiz silahlanma hevesine kapılmamaları konusunda Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni de, duyarlı olmaya çağırıyorum.”[5] diyerek ne büyük bir dava ve devlet adamı olduğunu kanıtlıyordu. İşte şimdi gavurlar, Cemaat Hükümet ortaklığıyla, Kahraman Ordumuzu, 1974 Şanlı Kıbrıs Çıkarması gibi Milli ve cesaretli harekatları yapamaz hale sokmaya çalışırken, şükür işbirlikçi figüranlar birbirine düşüyor ve devran tersine dönüyordu!.

Vatanımız TSK’ya emanetti, peki, TSK’yı kim koruyacaktı?

Taraf gazetesinde Emre Uslu’nun 10 Haziran 2012 tarihinde kaleme aldığı köşe yazısının başlığı “Güneydoğuda görev yapan askerler ve polisler savaş suçlusu olarak yargılanacak”tı. Emre Uslu, PKK-MİT arasında, “Hakem Devlet”in koordinatörlüğünde yapılan anlaşmanın içeriğiyle ilgili bilgiler aktarmıştı. Ardından da gazeteci-yazar Avni Özgürel’in Murat Karayılan’la yaptığı röportajda dile getirilen bir noktaya parmak basılmıştı. Bu yazıda “Hakem Devlet başkanlığında!” MİT-PKK arasındaki sağlanan mutabakat metnine göre “Güneydoğu’da görev yapan askerlerin ve polislerin savaş suçlusu olarak yargılanacakları” konusunda AKP Hükümetinin PKK yetkililerine garanti verdikleri açıklanmıştı. Ve ardından da Belfour Deklarasyonu’nu örnek gösterip, şunları hatırlatmıştı: “Belfour Deklarasyonu 1917 yılında Birleşik Krallık (İngiltere) Dışişleri Bakanı’nın Yahudi Cemaati liderine gönderdiği bir mektupta Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasından yana olduğunu belirtiyordu. Bu mektup daha sonra bir uluslararası hukuk metni olarak kabul edildi ve İsrail’in kurulma sürecinin başlangıcı oldu.” O süreçte basına sızan iddialara göre “imzalanan bu metin, ileride uluslararası hukuk konusu haline gelecek ve metindeki dokuz maddenin hayata geçmesi için Türkiye’ye baskı yapılacaktı. Böylece “Güneydoğu’da bir Kürt devletinin kurulması aşamasının bu metinle resmen başladığı da” vurgulanmış olmaktaydı. O sırada Milli Çözüm Dergisi olarak Başbakan Tayyip Erdoğan’a bazı sorular da yöneltip, “Umarız MİT bu bilgiyi bizleri ikna edecek şekilde yalanlar” diyerek tarihi bir uyarı yapmıştı. “Doğrusu bu ciddi iddianın hem hükümet hem de MİT tarafından yalanlanması için günlerce bekledim. Yalanlanması için de dua ettim” diyen yazarın endişeleri haksız mıydı?

TSK’daki PKK’ya ve Amerika’ya karşı Milli duyarlı ve tutarlı subaylar ve aynı şuur ve sorumluluktaki emniyet mensupları, uyduruk gerekçelerle, hizaya mı sokulacaktı? Türkiye, ABD talimatı ve AKP iktidarıyla hangi uçurumların kenarına kaydırılmaktaydı? Sırf bu soruları gündeme taşıyıp toplumu uyardığımız için bizi haftada bir sorguya çeken ve mahkemelerde süründüren Sn. Savcılarımız, bu korkunç iddialar karşısında niye sessiz ve tepkisiz kalmaktaydı? O dönemde TSK’ya karşı işbirliği içinde kumpas ve komplolar hazırlayan Hükümet ve Cemaatin, bugün birbirlerini suçlamaları nasıl bir saçmalıktı?

O süreçte Neşe Düzel’e konuşan AKP hayranı Avni Özgürel’e göre: “Türkiye Barışa hızla yaklaşıyordu!” Yani PKK resmen muhatap alınırken,  TSK’da tahribat yapılıyordu!

“Oslo görüşmelerinin tutanakları sadece üç yerde vardır. Bir, bu görüşmeye aracılık eden İngiltere’de bulunmaktadır. Çünkü zaten görüşmeleri İngiliz İstihbaratı organize etmiş, kayıtları onlar yapmıştır. İki, Karayılan’da vardır. ‘Edilen her sözden haberdarım’ sözlerinden bu anlaşılmaktadır. Üç, MİT’te vardır… PKK ile görüşmelerde Talabani devrededir! Kandil, Barzani’yi “fazla Ankara yanlısı” görüyorlar. Ankara’ya fazlasıyla endeksli bir Barzani Türkiye açısından avantaj ama PKK için dezavantaj sayıp, Talabani’ye daha fazla itibar ediyorlar. Talabani’nin telkinlerine daha açık ve hazır görünüyorlar… Karayılan, Silvan olayını örnek veriyor ve PKK içinde kimi unsurların barışı provoke etmiş olabileceği ihtimalini ilk kez söylüyor. Bu çok önemli! 35 yıldır ilk kez PKK’nın bir numarası, barışa çok yaklaşılmışken, PKK’nın barışı sabote ettiğini belirtiyor… Karayılan, ‘KCK operasyonları da Oslo görüşmeleriyle birlikte başladı. KCK operasyonu başladığında biz uyanmalıydık. Barışın hançerleneceğini anlamalıydık. Ama anlayamadık’ diyor…” sözleri ne anlama geliyordu?

O süreçte gazete sayfalarında ifşa edilen bazı acı ve açık itiraflar şunlardı:

  1. Oslo’daki AKP-PKK görüşmesinin mimarı İngiltere’dir.
  2. Türkiye, bir başka ülkenin tertip ve hakemliği altında, yine yabancı bir ülkede PKK ile pazarlık etmektedir.
  3. Kandil Cumhuriyetine(!) ve Avni Özgürel beyefendiye göre: “Silvan’da güvenlik güçlerimize yönelik kahpe saldırıları, “terör devam etsin ve barış geciksin” isteyen TSK içindeki bazı birimlerle, PKK’dan kopuk terörist ekiplerin ortaklaşa girişimlerdir.” Anlamı taşımasına rağmen ilgili ve yetkili kurumlar o günden bu güne niye hala susuyordu?

Avni Özgürel’in, Neşe Düzel’in “Kürt sorununun çözümünden neyi kastediyorsunuz?” sorusuna:

“Birincisi, PKK’nın dağdan inmesini ve silahların bırakılmasını kastediyorum. İkincisi, Kürtçenin okullarda eğitim müfredatına dâhil edilmesidir ki seçmeli ders de olsa bu kısmen yapılıyor şimdi. Üç, dağdakiler için kapsamlı bir af projesinin devreye sokulmasıdır. Dört, Öcalan’la ilgili ev hapsine geçilmesidir. İşte çözüm denen, bütün bunların bir takvime bağlanmasıdır. Kandil’e barış işinin yatıp yatmadığını konuşmak için gittim. Toplam dört gün kaldım, iki gün Kandil’de yattım. Bir evde kaldım. Kandil denen yer bin kilometrekarelik bir alan. Orada yerel halkın yaşadığı köyler var. Suriye hududundan başlayıp İran hududuna kadar uzanan ve derinliği 12 kilometre olan bir coğrafya bu. Bu bin kilometrekarelik alanının tamamını PKK kontrol ediyor. Giriş çıkışları o denetliyor. Orada edindiğim izlenim ve bilgiye göre, beş bin civarında silahlı unsur var Kandil’de. Türkiye’de de bu sayı üç bin kadardır. Zaten 13 askerimizin şehit düştüğü Silvan hadisesinin Karayılan’da ne kadar büyük bir sarsıntı meydana getirdiğini gördüm. Niye sarsılmış Karayılan? “O kadar kötü bir zamana denk geldi ki” diyor. Bir tarafta Oslo müzakereleri tamamlanmış, bir protokol hazırlanmış. Bunlar “bitti bu iş, artık barış oldu” demişler. Sadece Ankara’dan, protokole “tamam” demesini bekliyorlar. İşte tam o sırada Silvan hadisesi yaşanıyor, 13 askerimiz şehit oluyor ve Türkiye’de yer yerinden oynuyor. BDP ve PKK dâhil herkes, her şey farklı bir yere savruluyor. O gün Başbakan Erdoğan, “barış süreci bitti” diyor ve tamamen güvenlik politikalarına dönüyor. Silvan’ın, Karayılan’ın şahsında ne kadar sert bir etki meydana getirdiğini gördüm ben. Silvan eyleminin, örgütün ve kendisinin bir kararı neticesinde gerçekleşmediğini söyledi Karayılan. “Yerel unsurlar yaptı, kontrol edemedim” dedi. Yerel unsurlar dediği, örgütün o bölgedeki elemanları. (Çaktırmadan Silvan saldırısı gibi Güneydoğudaki terör olaylarının suçu TSK’nın sırtına yüklemeye çalışılıyor) Aslında ilginç olan şu: Üç buçuk yıl süren Oslo görüşmeleri, PKK’yı barışa kilitlemiş. Örgüt artık barışa endekslemiş vaziyette.[6] şeklindeki yanıtları, aynı zamanda, hangi badirelere sürüklendiğimizin de kanıtlarıydı.

Böylesi sahte barış nutukları atıldığı bir süreçte, Hakkâri Dağlıca yöresinde yine hain PKK saldırısı sonucu 8 şehit verdiğimiz haberi ulaşmıştı. Şimdi millet olarak AKP Hükümetine ve kiralık barış havarilerine şunu sormanın tam zamanıydı: “Mademki bu saldırıları, PKK içinde, ama Öcalan ve Karayılan’ın kontrolü dışında teröristler yapıyor, yani mademki Öcalan ve Karayılan PKK’ya hâkim bulunmuyor; o halde devlet ve hükümet bu insanları ne diye muhatap almakta ve sözde barış görüşmeleriyle niye millet aldatılıp oyalanmakta ve devlet onurumuzu bu kadar ucuza harcamaktaydı?”

TSK’ya Tertip Tuzakları!

Hatırlayacaksınız Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in, Amerika Birleşik Devletleri’ne 4 günlük “sürpriz” gezisi ilginç bir döneme denk gelmişti. Sn. Özel, gezide ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ve Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey ile görüşmüşlerdi. Pentagon, Necdet Özel için çok özel bir gezi programı tertiplemişti. Orgeneral Özel’e, Amerikan ordusunun teröre karşı savaş merkezi olarak bilinen Langley’deki istihbarat üssü gezdirilmiş, belki de “Ergenekon” operasyonunun nasıl planladığı hakkında da bilgi verilmişti! Orgeneral Sn. Özel’e, Key West’te Usame Bin Ladin’i öldüren komandoların komuta merkezi de gösterilmiş. Washington’da savunma sektöründe etkin, Türk Amerikan Konseyi (ATC) üyeleri ile kapalı bir öğlen yemeği vermişti. Özel, basındaki haberlere bakılacak olursa, ziyaretin gizli kalmasını istemişti. Pentagon’a göre, ele alınacak konulardan çok, bu gezinin Türkiye ve Amerika arasında askerden askere ilişkiye dönüşün sembolü olması önemliydi. Pentagon ayrıca, Org. Özel’den önce Washington’a Genelkurmay Başkanı sıfatıyla en son 3 yıl önce Orgeneral İlker Başbuğ’un geldiğine, ama Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in gelmediğine(!) dikkat çekmişti. Demek bunların da Pentagon açısından sembolik önemleri vardı. Şimdi biri tutuklu, diğeri istifa ederek ayrılmıştı. Bir hoş bilgi daha; gezinin akşamında Sn. Özel, ABD GKB. Dempsey ve eşi Deanie Dempsey’nin evine konuk olmuş, yemekte ağırlanmıştı. Acaba bunun da özel bir anlamı var mıydı? Yoksa Sn. Genelkurmay Başkanımızı “kendi adamları” gösterme çabası mıydı?

Amerika’nın aygırlığı!

Gezinin en sevimsiz yanı ise, Wall Street Journal gazetesinin, Sn. Özel’in gezisinin ardından, “34 kişinin hayatını kaybettiği Uludere hava bombardımanı öncesinde, ABD’nin İnsansız Hava Aracı’ndan görüntü alındığını” yazmasaydı. Bunun Sn. Özel’i zor duruma düşürdüğü açıktı. Hatırlayacaksınız, Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde kurulan Uludere Alt Komisyonu’na sunulan Milli Savunma Bakanlığı raporunda istihbaratın “milli kaynaklardan alındığı” vurgulanmıştı. Ayrıca, Türk Genelkurmayı’nın sır gibi sakladığı Necdet Özel’in gezisini ABD’liler, önemli ipuçları ve fotoğraflarıyla medyaya sızdırmıştı. Kürt kaçakçıların öldürülmesindeki sırrın münasebetsiz bir zamanda açıklanmasını da bundan bağımsız düşünememek lazımdı. Özeti şudur, ABD misafirinin önce sırtını sıvazlamış, giderken de arkasından kuvvetli bir tekme atmıştı. (ve ABD gâvuru bu stratejik dostluğu hep yapmıştı…) Bir hatırlatma daha; Sn. Özel’den önce Nisan ayı sonunda kalabalık bir BDP heyeti de ABD’ye çağrılmış, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon ve Kürdistan Özerk Yönetimi ABD Temsilcisi Kubat Talabani ile görüşmeler yapıp, talimat almışlardı.

TSK’ya Kürdistan dayatması mı?

Bu iki gezi, ilgili çevrelerde ABD’nin Türkiye’yi, Irak’ta Kürtler’le birlikte federasyona zorladığı yönünde yorumlanmıştı. Türkiye Kürdistan’ı zaten tanıyordu, şimdi tanımanın yanına koruma görevini de yüklüyor, bunun karşılığında Türkiye’ye PKK’yı teklif ediyorlardı. Son aylarda sıklaşan KCK operasyonları da bir anlamda bu planın bir parçasıydı. “Barzani’nin merkezinde olduğu PKK’sız bir Kürdistan”: planı uygulanmaktaydı. Bu tablo, hükümetin etkili ortağı (ve ara sıra danışıklı dalaştığı) cemaatin de arzularıydı. Üstelik PKK, muhtemel Suriye operasyonu önünde de bir engel sayılmaktaydı. Necdet Özel’in sürpriz ABD ziyareti ve orada yapılan şaşalı karşılama da bu yoruma haklılık kazandırmaktaydı. Bir dönem Eğitim Doktrin Komutanlığı’nda komutan yardımcısı olarak görev yapan Necdet Özel’in o dönemde söylediği iddia edilen “ABD olmadan PKK sorunu çözülemez” sözleri, belki de bu gezinin gerçek şifrelerini açığa vurmaktaydı. “Peki, ne karşılığında” sorusunun yanıtı ise, henüz alınmamıştı. Ne var ki Türkiye’nin Suriye’ye yönelik şahin politikası ABD’den fiili destek bulamamıştı. Hatta bu konuyla ilgili istekleri yüzünden belki de azarlanmıştı. (Çünkü bu fedakârlık ve kahramanlığı tek başına yapmalı, ABD’ye yük olmamalıydı!) Son çare, Araplardan oluşan bir birlik oluşturulması ve bu birliğe Türkiye’nin asker katkısı yapmasıydı. Bu da ciddi finansman sorunu ortaya çıkaracaktı. AKP’nin kafasındaki tek çözüm bu operasyonun faturasını Katar şeyhine karşılatmaktı. AKP yetkililerinin son zamanlardaki Katar trafiğine bakınca bu anlaşılmaktaydı. “Bölgesel güç olma” hayalinin tek emaresi de işte bu olmaktaydı.

TSK’da yenileşme çabaları ve aklımıza gelen çapanoğulları!?

Bu arada TSK’da demokratik gelişmeler yaşanmaktaydı. Birincisi, TSK tarihinde ilk kez, Genelkurmay Başkanının sivil danışmanları olacaktı. İkincisi, ordu evlerinin özelleştirilmesi tartışılmaktaydı. Haberlere bakılırsa artık tesettürlüler ve takkeliler de ordu evlerine alınacaktı. Fakat bu gelişmeler bazılarına göre TSK bünyesinde ciddi sorunlara yol açmıştı. Haberlere göre, bazı orduevlerinde generaller birbirlerine selam vermez olmuşlardı. Subaylar üçe bölünmüş durumdaydı: 1- ‘Atlantikçiler’, 2- ‘ABD ve Batı karşıtı Avrasyacılar’ 3- ‘İdare-i maslahatçılar’... Acaba Necdet Özel hangisine yakındı? Soruları iyi niyetten uzaktı ve kışkırtma-karıştırma hesaplıydı.

Bu kasıtlı kafalar, “TSK’nın tamamen ABD güdümüne girmesinden ziyade, Müslümanlara yüz vermesinden, sakallı ve türbanlı insanlarımızın orduevlerine kabul edilmesinden rahatsızmış” tavrıyla, doğru saptamalarını yanlış yorumlarla boşa çıkarmaktaydı. Oysa şimdilik altyapısı hazırlanan ve kamuoyu oluşturulan “VİCDANİ RET” yasası ve Meclisten geçen yeni “Askerlik Kanunları” ile TSK’nın kökünü kurutacak girişimler yaşanırken, hala türban ve Kur’an tehlikesini(!) öne çıkarmak, AKP’nin işini kolaylaştırmaktan başka anlam taşımazdı.

5. Madde tezgâhı:

O sırada Sn. Başbakan Suriye konusunda: “Sınırda bir daha çatışma olursa Türkiye sessiz kalmaz müdahale ederiz, arkadan da NATO gelir 5. maddesini işletiriz” demekteydi. Oysa 5. madde kararı otomatik işlemez. NATO tarihinde bir tek kere işlemişti, o da 11 Eylül 2001’deki ikiz kulelere saldırı yüzündendi. 5. madde kararını almak için bütün ülkelerin bu saldırıyı kendilerine yapılmış sayması ve oybirliği ile karar almaları gerekirdi. Böyle bir sınır çatışmasının işi doğrudan doğruya 5. maddeye götürmesi uygun değildi ve Sn. Erdoğan’ın bir gafletiydi. Hâlbuki o süreçte, bir taraftan da Ürdün’de NATO tatbikatı yürütülmekteydi ve Ürdün’de NATO tatbikatı yapılmasının altında NATO’nun bir şekilde bu bölgeye doğru bazı düşüncelerinin olduğunu göstermekteydi ve daha tehlikelisi TSK’da NATO’nun emellerine alet edilmek istenmekteydi.

Hani Malatya-Kürecik Kalkanı Rusya’ya Karşı konuşlanmıştı?

2012 Haziran başlarında Oltu ve Gümüşhane civarında görülen ve önceleri UFO zannedilen parlak cismin, sonunda RUS FÜZESİ olduğu anlaşılmış ve Rus askeri yetkililer de bunu doğrulamıştı. Kazakistan’daki askeri tatbikatta bir füze yolunu sapıtmıştı. Peki, sözde “Rusya’dan gelecek tehdit ve tehlikelere karşı erken uyarı” görevi yapacağı söylenen Malatya-Kürecik radar üssü niye bu füzenin farkına varamamıştı? Gerçekten işe yaramaz bakar kör bir “füze kalkanı” mıydı? Yoksa zaten Rusya’ya karşı değil, İran’a karşı, İsrail’i koruma amaçlı ve asıl Türkiye’deki askeri gelişmelere duyarlı(!) bir “teknolojik casusluk radarı” mıydı?

Acaba bütün bu gelişmelerin “İsrail’in su sıkıntısı ve Fırat iştahı” ile bir alakası var mıydı?

“İsrail'in bölgedeki stratejik istikrarı; hiç şüphesiz İran ve Türkiye gibi diğer bölge ülkelerinin silah gücü bakımından zayıflatılması ve İsrail’in güvenliğini zaafa uğratabilecek muhtemel ülkelere karşı ise sert ve caydırıcı tedbirlerin alınması için, ABD nezdinde büyük lobi faaliyetlerini sürdürmek” şeklindedir. Bugün her halükârda, tüm istekleri ABD tarafından koşulsuz yerine getirilen Siyonist İsrail, artık bununla yetinmeyip yavaş yavaş kabuğundan çıkarak ve Arap ülkeleri dışında bir dizi anlaşmalar yaparak bölgede askeri güç olma yanında, ekonomik bir güç olmak için de büyük bir çaba içerisindedir. Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile yapılan petrol ve doğal gaz anlaşmasından sonra, Güney Sudan Devlet Başkanı Salva Kiip'in İsrail'e yaptığı ilk dış geziden sonra, Bentiu, Jonglei, Warab ve Lakes'te bulunan büyük petrol rezervlerinin İsrail ile birlikte işletilmesi konusunda yapılan anlaşmalar, İsrail'in yeni stratejik hamleleri olarak gösterilebilir.

İsrail'in can damarı olan su konusunda da yıllarca bir ütopya gibi görülen "Nil ve Fırat" konusu da artık yavaş yavaş hayata geçirilmektedir. Mavi ve Beyaz Nil'in iki kolunu da sınırında barındıran yeni ülke konumundaki Güney Sudan, İsrail'in su sorununa çözüm getirebilecek önemli bir ülke görülmektedir. İsrail, Taberiye gölünden su elde etmek için metreküp başına 2-3 kilovat saat enerji harcarken, Nil'den alacağı olası su için harcayacağı enerji ise ancak 0,5 kilovat saat şeklindedir. İsrail'de şu anda kullanılan tatlı su rezervlerinin büyük bölümü Batı Şeria bölgesindedir. İsrail, bu kaynak suların da %80’lik bölümünü tüketmekte, Filistinliler ise yaşadıkları bölgede çıkan bu tatlı suyun ancak %20’sini kullanabilmektedir. Burada su konusunda yaşanan adaletsiz paylaşım da Filistin çözümünü engelleyen ve geciktiren sorunların başında gelmektedir. İsrailler günde kişi başına 300 litre su tüketirken, Filistinliler ancak 70 litre su tüketebilmektedir. Ayrıca tüketilen suyun maliyeti konusundaki dengesizlikler de Filistinlilere fatura edilmektedir. Yıllık su tüketimi 2,2 milyar metreküp olan İsrail, bunun dörtte birini tuzlu, atık ve acı suların arıtılmasından üretmektedir. Bu nedenle, yıllarca Güney Sudan’ı destekleyen İsrail, bu devletin kurulmasıyla birlikte “Mavi ve Beyaz Nil” projesini hayata geçirme konusunda önemli avantajlar elde etmiştir. “Bundan sonra, sıra Fırat Nehri’ne mi geliyor?” diye insan ister istemez düşünmektedir. Bunun için Güneydoğu’da yaşanan olaylar zinciri bu şüphelere yön verecek önemli birer yol haritası niteliğindedir. Hatırlanacağı üzere, 1994’te Sudan Devlet başkanı El Beşir, İsrail’in gözünü Güney Sudan’daki kaynaklara ve Nil Nehri’ne diktiğini ifade ettiği zaman, hiç kimse bunları önemsememişti. Ama şimdi görüyoruz ki, El Beşir’in tüm söyledikleri birer birer gerçekleşmektedir, bizden söylemesi.”[7] Evet, İsrail’in “Arz-ı Mevud” hayaline kavuşması ve Fırat sularına ulaşması için “Askeri iyice zayıflatılmış ve hükümeti içten kuşatılmış” bir Türkiye lazımdı!...

Geçen seçimlerde ABD Başkan adayı Romney’in: “Ben İsrail’e daha iyi uşak olurum” mesajı!

ABD’de yapılan son başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olan Mitt Romney, Evanjelik bir kuruluşun toplantısında video konferans yoluyla hitap ederek, Obama’nın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya karşı “saygısızca” davrandığı vurgulamıştı. Romney, başkan seçildiği takdirde, İsrail ile aralarında su sızmayacağını ve tüm dünyaya “kol kola kenetlenmiş” olduklarını ispatlayacağını söyleyerek ABD Başkanlarının aslında Yahudi Lobilerinin ve İsrail’in uşakları olduklarını açığa vurmuşlardı.

 

--

Mayıs 2014 - Milli Çözüm Dergisi

 


[1] 4 Şubat 2014, internethaber

[2] 04 Şubat 2014, Zaman

[3] Ahmet Hakan, Hürriyet

[4] 03 Şubat 2014, www.internethaber.com

[5] Bak: Necmettin Erbakan Net Sitesi Video Galerisi

[6] Taraf / 18. 06. 2012

[7] Milli Gazete / Doğan Bekin / 16. 06. 2012

Yorum Yaz