Şubat 17 16:27

İsrail Vahşeti ve Mescid-i Aksa

İsrail Vahşeti ve Mescid-i Aksa

İsrail Vahşeti ve Mescid-i Aksa

   Siyonistler Mescid-i Aksa’yı ibadete kapatmışlardı!

 

   Kudüs’te ırkçı bir hahama saldırılmasını bahane eden Siyonist İsrail, önüne gelen Filistinliyi öldürmeye başlamış ve Mescid-i Aksa’ya girişleri tamamıyla kapatmıştı. İslami Vakıflar Dairesi Müdürü Azzam el-Hatib, “Mescid-i Aksa  hiçbir zaman bu şekilde kuşatılmamıştı” diye haykırmaktaydı.

 

   Filistin’i Koruma Cemiyeti Başkanlığı 60 yıl önce uyarmıştı: Mescid-i Aksa tehlike altındaydı!

 

   Mescid-i Aksa’ya yönelik İsrail tehdidi ve tahribi bundan tam 60 yıl önce Filistin’i Koruma Cemiyeti Başkanlığı tarafından uyarılmıştı. 1954 yılının Mayıs ayında merkezi İstanbul’da bulunan Sebilürreşad gazetesi, “Yahudi Tehlikesi” başlığıyla duyurduğu haberinde bugün Mescid-i Aksa’ya Müslümanların girişinin engellendiğini öngörmüştü. Haberde yer alan açıklamada, Filistin’deki mukaddes yerlerin ve özellikle Mescid-i Aksa ve Mescid-i Ömer’in İsrail tehdidi altında olduğu vurgulanmıştı. Gazete, Filistin’i Koruma Cemiyeti Başkanlığı’nın Kudüs’teki Müslüman ve İslam varlığıyla ilgili açıklamasını aynen yayınlamıştı. İşte o açıklama: “Yahudiler şimdiye kadar elde ettikleri Müslüman memleketleriyle iktifa etmeyerek Filistin’de bulunan sair Müslümanlara ait araziyi, hususan mukaddes mahalleri tehdit etmektedirler. Mescid-i Aksa, Mescid-i Ömer Müslümanların gözbebeği bu iki mukaddes mabet her an için tehlike içerisinde bulunmaktadır. Yahudilerin tamahkâr saldırışlarına ve Müslüman halkın emlakini yağma edişlerine, insan haklarını koruma kanununa rağmen Hıristiyan âlemi tarafından müsamaha ve müsaade edilmektedir. Hür dünyanın takip ettiği ideolojiye hiçbir zaman uyulmaması ve medeni esaslarla telifi mümkün olmayan bu saygısızca saldırmalar neticesindedir ki bugün 900 bin Filistinli Müslüman yersiz ve sığınaksız durumdadır. Kendi öz vatanlarından mahrum edilmeleriyle kalmayıp üstelik ülkelerini de terk zorunda kalan, İsrail’in ele geçiremediği hudut halkının bu yürekler acısı manzarası, bütün Müslüman kalplerini şefkat ve merhamete davet etmektedir. Aynı duygu ile 3 Aralık 1953 tarihinde Kudüs’te bir İslam kongresi yapılmış, durum incelenip görüşüldükten sonra İslam âlemine heyetler göndererek hamiyetli Müslümanlardan bu bedbaht ülkedeki dindaşlarına maddi, manevi yardım talebinde bulunmak kararına varılmıştır.”

 

   İbrahim Camii gibi Mescid-i Aksa’yı da bölmeyi amaçlamışlardı!

 

   İsrail’in 1967 yılından bu yana ilk kez Mescid-i Aksa’ya girişleri gün boyu kapatması, “Aksa’nın İbrahim Camisi gibi Müslümanlar ile Yahudiler arasında bölünmesi için kamuoyunun hazırlanması” şeklinde yorumlanmıştı. İsrail yönetiminin şu sıralarda Mescid-i Aksa’nın bölünmesi için parlamentoda çalışmalar yaptığı, bu tür uygulamalarla Müslümanların nabzını ölçtüğü vurgulanmıştı. Eski Kudüs Müftüsü ve Mescid-i Aksa İmamı İkrime Sabri, İsrail yönetiminin 1994’te El Halil’deki İbrahim Camisi’ni Yahudilerle Müslümanlar arasında paylaştırdığını hatırlatarak, “İsrail Parlamentosu Knesset’te Mescid-i Aksa’nın bölünmesine ilişkin çalışmalar yapılıyor. Bu yönde çıkacak bir kararı tanımayacağız ve İbrahim Camisi’nde yaşanan trajedinin Aksa’da tekrarlanmasına müsaade etmeyeceğiz” diye haykırmıştı.

 

   Erbakan Hoca’nın dediği gibi: “Bütün bu vahşet, cinayet, işgal ve zulümler, Siyonistlerin batıl inancıydı; lafla hoşgörü edebiyatıyla onları bu şeytanlıktan vazgeçirmek imkânsızdı!”

 

   İsrail, Filistin’de Temmuz 2014’ten bu güne kadar çok planlı bir operasyon başlatmıştır. Siyonistler, Eylül ayından bu yana Doğu Kudüs’te 2000’den fazla yeni konut kurma kararı alıp yerleşim yerlerinin genişletilmesini hedefleyerek nüfus dağılımını kendi lehine değiştirmeye çalışmakta ve Kudüs’ü Müslümanlardan arındırmaya uğraşmaktadır. Nablus’taki Yahudi yerleşimciler, devlet desteğinde, Ebu Bekir es-Sıddık Camii’ni kundaklamışlar; Camideki Kur’an’ları ve halıları yakmışlar ve cami duvarlarına “Araplara ölüm” sloganı yazmışlardır. Yahudi yerleşimciler, devlet desteğinde sürekli Filistinlilere saldırmakta, katliam yapmakta, mal varlıklarına el koymakta, camilerine ve kiliselerine yönelik tacizde bulunmakta ve kutsallarına saygısızca davranmaktadır. İsrail, bu zulüm sistemi ile 1967–2013 arasında 14 bin 309 kişinin Kudüs’teki ikametini yasaklamıştır. İsrail hapishanelerinde hala 7 bin Filistinli bulunmaktadır.

 

   İsrail, 14 Ağustos’tan bu yana, Mescid-i Aksa’ya ibadet etmek için gelen Müslümanlar üzerindeki baskısını artırmıştır. Mescid-i Aksa’da cami cemaati sürekli tacize uğramaktadır. İsrail yönetimi, 1994’te El Halil’deki İbrahim Camii’ni Yahudilerle Müslümanlar arasında paylaştırdığı gibi şimdi de, İsrail Parlamentosu Knesset’te Mescid-i Aksa’nın bölünmesine ilişkin çalışmalar yapmaktadır. Ayrıca İsrail, Mescid-i Aksa’nın altında kazılar yaparak, tüneller açarak camiyi yıkmaya çalışmaktadır. Böylece Siyonist katil Moşe Dayan’ın “İsrail kudurmuş bir köpek gibi olmalı, kimsenin dokunamayacağı kadar tehlikeli saldırmalıdır” talimatları fiilen uygulanmaktadır.

 

   Siyonist Nahum Goldmann’e göre, "Yahudilerin Tanrı’sı ile diğer insanların `Tanrı’sı’ farklıdır." Bu Şeytani anlayışın doğal sonucu, kendilerinin seçilmiş, üstün bir halk; Yahudilerin dışındakileri de, onların köleleri saymaktadır. Nitekim Siyonist önderlerden Haham Cohen’in Talmud adlı eserinde bu ayırım, açık bir şekilde ortaya konulmaktadır: Dünya insanları, İsrail ve diğer milletlerin hepsi olarak ikiye ayrılır. İsrail seçkin ırktır, bu temel dogmadır.”

 

   Ey Siyonist caniler evet, hastasınız!

 

   Ortadoğu’nun çıbanı Siyonist İsrail’in tepesindeki isim sonunda gerçekleri itiraf etmek zorunda kalmıştı. Cumhurbaşkanı İsrail toplumunun psikolojik olarak “hasta” ve tedaviye ihtiyacı olduğunu açıklamıştı. Biraz farklı bir görüşe bile tahammül edilmediğini belirten CumhurbaşkanıRivlin, “İsrail toplumunun hasta olduğunu ve bunu tedavi etmemiz gerektiğini itiraf etmenin zamanı geldi.” ‘İnsan olmayı mı unuttuk?’ şeklindeki sözleriyle yakınmıştı. Rivlin, İsrail Bilim Akademisi’nde düzenlenen “Yabancı Düşmanlığı ve Başkasını Kabullenme” konferansında yaptığı konuşmada, “İsrail’deki Araplar ve Yahudiler arasındaki gerginlik rekor seviyelere ulaştı. Farklı taraflar arasındaki ilişkiler ise en düşük seviyede seyrediyor. Şiddet hastalığı sadece belli bir kesimle sınırlı değil, tüm alanlara nüfuz etmiş durumda” ifadelerini kullanmıştı. Şimdi bu Siyonist sapkınlara hatırlatmak lazımdı:

 

   Evet, hastasınız çünkü; 5765 yıllık mikrobu taşıyorsunuz…

   Evet, hastasınız çünkü; Müslüman kanı dökmeyi öğütleyen bir amentüye inanıyorsunuz.

   Evet, hastasınız çünkü; kendinizden olmayan herkesi kendinize köle görüyorsunuz!

   Evet hastasınız çünkü; insanlık tarihi boyunca bozgunculuk ve ifsattan başka bir şey üretmiyorsunuz!

   Evet, hastasınız çünkü; rehber olarak gönderilen peygamberleri bile katlediyordunuz!

   Evet, hastasınız çünkü; korkaksınız ve korktukça saldırganlaşıyorsunuz!

   Evet, hastasınız çünkü; verdiğiniz hiçbir sözde durmuyorsunuz!

   Evet hastasınız çünkü; Allah’a verdiğiniz sözleri bile tutmuyorsunuz!

   Evet hastasınız, bu yüzden de lanete uğruyorsunuz ve hiçbir tedaviye yanıt vermiyorsunuz!

 

   1917 yılında Kudüs İngilizler tarafından işgal edildiğinde Lloyd George adlı İngiliz başvekil tarihi rüyalarına ulaştıklarını, Haçlı Savaşları’nın sona yaklaştığını söylüyor ve Fukuyama dünyaya gelmeden tarihin sonunu ilan ediyordu. 1967 savaşında dönemin İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan İngiliz uyruklu Ürdün Silahlı Kuvvetleri’nin başı olan Gallup Paşa’dan Doğu Kudüs’ü alan komuta heyeti arasında bulunuyordu. İlk işi olarak Tapınak Dağı yani Harem-i Şerif’e gitmek oluyor, burada İsrail bayrağını göndere diker ve yanındaki Siyonist liderlerle birlikte zafer sarhoşluğuyla Burak Duvarı önünde (Ağlama Duvarı) şunları söylüyordu: “Bir daha terk etmemek üzere Tapınak Dağı’na geri döndük…” işte şimdi bu işgal oldubittilerle kalıcı hale getirilmek isteniyordu.

 

   Yahudiler Irak ve Suriye işgalini alkışlamaktaydı!

 

   Dünya Yahudi Kongresi Başkanı S. Lauder, ABD Başkanı Barck Obama’nın Irak’a karşı uluslararası işgal koalisyon oluşturulması girişimini memnuniyetle karşıladığını vurgulamıştı. Vatikan’da gidip, Sn. Erdoğan’ın kutsal konuğu olacak Katolik âleminin ruhani lideri Papa Franciscus ile görüşen Lauder, dünya gündemini, Roma’daki Yabancı Gazeteciler Derneği’nde değerlendirip Papa ile görüşmelerinde Ortadoğu’daki son gelişmeler ve Hıristiyanların durumunu ele aldıklarını belirterek: “Önce Yahudiler, vahşi saldırılardan çok acı çekti. Dünya sessiz kaldı. Şimdi Hıristiyanlar yok ediliyor ve yine dünyanın sesi az çıkıyor. Neden” diyerek gerçekleri saptırmaktan utanmamıştı.

 

   Devletin Ajansının haberi manidardı!

 

   'İsrail gazı için en uygun Güzergâh Türkiye!' olacaktı. Anadolu Ajansı’nın haberine göre, İsrail’in gazını Avrupa’ya satmak için Yunanistan’ı rota göstermesine rağmen; uzmanlar, en fizibil yolun Türkiye olduğunu belirtiyormuş… Bu haberin yapılmasındaki gayretkeşliğin sebebi açıktı. Türkiye, İsrail gazının pazarlamasında yapılacak işbirliğine alıştırılmaktaydı. İsrail, son dönemde Leviathan sahasında bulduğu gazı 2017’den önce çıkaramayacak olmasına rağmen, yaptığı anlaşmalar ve görüşmelerle dikkati çekiyordu. Ürdün ile varılan mutabakat sonrasında, İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Liberman, Güneydoğu Avrupa ülkelerine gaz satabileceklerini ve gazın Avrupa’ya ulaşması için Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden 20-30 milyar dolarlık bir boru hattı yapılacağını söylüyordu. İsrail’in bu hamlelerinin AB’nin mevcut gaz tedariki endişesini kullanarak, 3 yıl sonrası için altyapı hazırlığı olduğunu ifade eden uzmanlar, gazın Avrupa’ya ulaşması için zaman ve maliyet açısından en fizibil yolun Türkiye olduğunu belirtiyordu.

 

   21. Yüzyıl Düşünce Enstitüsü Enerji ve Enerji Güvenliği Uzmanı Doç. Dr. Tuğçe Varol Sevim, AA muhabirine yaptığı açıklamada, “Türkiye-İsrail ilişkilerinin, İsrail’in Gazze saldırısı nedeniyle ötelenmiş göründüğünü belirtiyor, ancak İki ülke arasında enerji alanındaki ilişkilerin 6 ay gibi bir sürede normale dönebileceğini ifade ederek, “İsrail’den diplomatik cümlelerle özür duyabilirsiniz” diyordu. İsrail gazının Türkiye üzerinden geçmesinin her iki tarafın da çıkarına olduğunu belirten Sevim, “Bu gaz TANAP’tan Avrupa’ya gidecek Azeri gazına dahil edilebilir. 2019’a kadar TANAP’tan geçecek gazın 16 milyar metreküp olacağı tahmin ediliyor ancak henüz garantisi bile yok. SOCAR bu konuda görüşmeler yapıyor, İsrail gazını TANAP’a bağlayarak, projeyi güçlendirmek istiyor” şeklinde konuşuyordu. Hazar Strateji Enstitüsü Dış Politika ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi Uzmanı ve AKP yalakası Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın da “diplomatların, Ankara-Tel Aviv hattında enerji ilişkilerinin düzelmesi için çaba sarf ettiğini söylüyor” böylece AKP’lilerin İsrail’e atıp tutmalarının halkı avutmaya yönelik horozlanmalar olduğunu deşifre ediyordu.

 

   Bu arada KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, Güney Kıbrıs Rum kesiminin (GKRK) Doğu Akdeniz’de İsrail ve Rusya ile yaptıkları arama-kurtarma faaliyetlerinin diplomatik ve askeri açıdan sürekli takip edildiğini belirtiyordu. Cumhurbaşkanı Eroğlu, “Barışçıyız, tavrımız, antlaşma istekliliğimiz ve önerilerimiz ortadadır ama hakkımızın, hukukumuzun çiğnenmesine de rıza gösteremeyiz” değerlendirmesinde bulunmuştu. Eroğlu, yaptığı yazılı açıklamada, KKTC ile Türkiye arasında “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması” bulunduğunu belirterek, Barbaros Hayrettin Paşa gemisinin çalışmalarının, hükümetin Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına devrettiği yetki devri çerçevesinde olduğunu, Rum tarafının bunu gayri yasal ilan etmesinin gerçeklerle bağdaşmadığını belirtiyordu.

 

   Kur’an’ın yeni Medeniyet Devrimi yakındır ve İsrail yıkılacaktır!

 

   Medeniyet Mezopotamya’da Hazreti Nuh Peygamber ile doğdu, Mısırlılar onu geliştirdi. İkinci medeniyet Hazreti Musa ile İbranilerde doğdu, Yunanlılar onu geliştirdiler. HıristiyanlıkHazreti İsa ile Havarilerle doğdu, Rumlar onu geliştirdi. Kur’an medeniyeti Hazreti Muhammed (SAV) ile Arabistan’da doğdu, sonraki nesiller onu geliştirdiler... III. binyıl medeniyeti ise Adil Düzen’le kurulacaktır. Bu hususta çok alâmetler geldi, geçti. Tanzimat’la başlayan ve imparatorluğun yıkılması, cumhuriyetin doğması, inkılâpların yapılması, Türkiye’nin %98’lere varan bir ekseriyetle Müslüman halktan oluşması, Millî Görüş Hareketi ile başlayan “Adil Düzen” çalışmalarının Erbakan tarafından tüm dünyaya duyurulması ve diğer bütün gelişmeler hep bu gerçeği ortaya koymaktadır. Bediüzzaman Türkiye’de yetişmiştir. Bugün yeryüzünde Risaleler’den ve Adil Düzen çalışmalarından başka İslâmiyet’i günümüzün içtihatları ile anlamaya çalışanlar oldukça azalmıştır.

 

   Bir Kitap’ın, 1400 sene sonra, dünyanın en karışık zamanında insanlığın sorunlarını çözüme kavuşturması, Kur’an’ın çağımızdaki en büyük mucizesidir. Bugün “Adil Düzen”i sömürü sermayesi dile getirmiyor, insanların onu dillendirmesine asla yönelmiyor. Necmettin Erbakan’a bu konuda bütün güçleri ile saldırdılar ama “Adil Düzen”in bir tek kelimesini bile alıp da ‘bu yanlıştır’ diyemediler. Eleştiriler Siyonist merkezlerden, Masonik çevrelerden ve bizim kendi münafık muhaliflerimizden geldi. Onlar da ilmî çalışma yapmadılar, sadece bugünkü siyasilere zemin hazırladılar. Sermaye, Erbakan’ın anlattıkları karşısında şaşkına dönmüş ve ona cevap verecek imkân bulamamıştır. Siyonist sömürü sermayesi F. Gülen ve AKP gruplarını ayarladı ve onlara saldırttı. Bugünkü insanlık faizi, fuhşu, çatışmayı, yalanı meşru gördüğü için zulüm içindedir. Düşünün ki sokakta giderken bilmediğiniz bir adresi soruyorsunuz; cevap veren size doğrusunu değil yanlışını söylemeyi tercih ediyor. Yani herkes yalan söylemeyi tercih ediyor. Böyle bir dünyada yaşayabilir misiniz? İşte bugünkü basın, bugünkü yayın, bugünkü medya halka doğru haberleri ulaştırmıyor, haberleri çarpıtıp olanları olduğundan daha farklı gösteriyor. Bunlardan yani bunları yapanlardan daha zalim kim vardır?..’

 

   Kur’an, düşünüp araştırmayı, doğru çözümler için içtihat yapmayı emrediyor, ancak insanları kendi içtihadına uydurmaya zorlamayı en büyük zulüm sayıyor. Böyle toplulukların felah bulmayacakları, refaha ermeyecekleri ifade ediliyor. Sosyalizm siyasilerin, kapitalizm zenginlerin halkı kendi içtihatlarına göre harekete zorladıkları birer düzen konumundadır.

 

   Bu dünyada ışığın ısıya dönüşmesiyle elde edilen yararlı enerji sayesinde hayat sürmekteyiz. Gökten gelen ışık elmanın yapraklarında kimyasal enerjiye çevrilmekte, elmanın içine depo edilmektedir; biz onu yiyoruz, parçalıyoruz, karnımıza gönderiyoruz. Hücreler o enerjiyi almakta ve onu ısı enerjisine dönüştürmektedirler. Böylece biz hareket edebiliyor, düşünebiliyor, konuşabiliyoruz. Bu fani yani ölümlü dünya sona erecek, biz insanlar yeni hayat düzeninde yeni bir kelimede-iklimde yani yeni bir hayatta toplanacağız. O hayatın birçok kısmı bu hayatın aynısı olacaktır. İşte o kelime sebebiyledir ki bu düzen böyledir. İhtilaflar devam etmektedir. Çoğulcu sistem, çoklu sistem demek bu demektir.

 

   Canlılarda bir özellik vardır, DNA’larla “irsî” özelliklerini atalarından alırlar, onlara benzerler. Bu yönüyle bütün canlılarda aynı tür içinde olanlar birbirlerine benzerler. Öte yandan her canlı doğup büyüdüğü şartlara ve yetişme-eğitilme tarzına göre değişik yapıya sahip olmaktadır. Bunlar da “kesbî” özelliklerdir. Bir insanın erkek veya kadın olması irsîdir ama bir insanın âlim veya âmir olması kesbîdir.  Kâinatta canlılar irsî ve kesbî yapıları ile yaşamaktadırlar. İrsî yapıları onları bir ümmet yapmakta, kesbî yapıları onları ayrı ayrı varlıklar kılmaktadır. Bu dünya hayatı böyle bir hayattır. Sebkat eden kelime budur. Allah bizi yaratmış, bizi ayrı takımlara yerleştirmiştir ki, bu yerleşme kısmen irsîdir, kısmen kesbîdir. Ben ailem içinde doğdum. Annemi, babamı, kardeşlerimi, komşularımı, akrabalarımı ben seçmedim. Bunların hepsi irsîdir. Dilimi ben seçmedim, dil de benim için irsîdir. Ama eğitimimi, eşimi, işimi ve mesleğimi seçmede benim tercihimin de etkisi, yani irade-i cüziyenin tesiri olduğundan kesbidir; günah-sevap çerçevesindedir. Şimdi bu yazıları yazmayı ben seçtim, bunlar kesbidir.

 

   Kur’an Mekke’de indi ve öğretildi, Medine’de devletleşip tatbik edildi, halifeler zamanında istişare ile yorumlanarak sistemleşti, fukaha (müçtehit imamlar) döneminde onun beyan ilmi gelişti. Ondan sonra gelen binyıl boyunca işte bunlar sayesinde dünyada büyük İslâm devletleri vücuda geldi, İslâm medeniyeti doğup kökleşti ve bu uygarlık Haçlı Seferleri ile Avrupa’ya geçti. Kur’an’ın verdiği bilgilerle Amerika keşfedildi. Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşif yolculuğunda tayfaları isyan edip geri dönmek isteyince Kolomb, “dünyanın yuvarlak olduğunu ve gittikleri yönde bir kıta bulunduğunu Müslümanların kitaplarını şahit tutarak ve Piri Reis’in haritaları gibi Müslümanların ilmi hazırlıklarından yararlanarak onları ikna edebilmiştir. Ayrıca ellerinde pusula vardı. Astronomi ve coğrafya bilgileri vardı. Ateşli silahları vardı. İşte bunların hepsini Müslümanlardan öğrenmişlerdi; Müslümanlara da bunları Kur’an öğretmişti. Beş vakit namaz vakitlerinin bilinmesi, Ramazan ayının belirlenmesi, Kıble’nin tayini, yiyeceklerin helal veya haram olması meseleleri Müslümanları matematiğe, fiziğe ve biyolojiye yöneltmişti. Kur’an’ı açıklamak için geliştirdikleri FIKIH onlara müspet düşünmeyi öğretmişti. Avrupa uygarlığı bunlara istinaden doğup gelişmiş ve Avrupalılar yine bunlara istinaden Amerika’ya gidebilmişti.[1]

 

   “Türkiyeli Yahudi gençlerin İsrail'de yaptıkları askerlik hizmetleri Türkiye Cumhuriyetinde yapılmış sayılıyor” ve AKP tarafından bunu düzeltmek ve önlemek için hiçbir adım atılmıyordu!

 

   Birden fazla tabiiyetli yükümlülerden kimlerin hangi ülkelerde yaptıkları askerlik hizmetinin sayılacağı? Bakanlar Kurulunun 5 Temmuz 1993 gün ve 93/4613 sayılı kararı gereğince Milli Savunma Bakanlığı tarafından belirlenmekte olup, İsrail'de yapılan askerlik hizmetleri Türkiye Cumhuriyeti'nde yapılmış sayılmaktadır. Buna dayanarak hem İsrail hem de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olanlar,  İsrail’de askerlik yapmakta, savaşa çağrıldıkları zaman İsrail’e gidip Filistin katliamına katılmakta ve Türkiye'ye döndüklerinde ise sanki Filistinli çocuklara vahşice kıymamış, Gazze'de pazar yerlerini vurmamış ve Nablus'ta işgali reddeden gençleri gerçek mermilerle hedef almamış gibi saygın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları gibi kirli hayatlarını yaşamaktadır. Vicdanları olanlar bu katillerle aynı mahallede oturmaktan, aynı sokakları paylaşmaktan, aynı okullarda okumaktan ve aynı işyerlerinde çalışmaktan utanmalıdır. Çünkü Filistinli çocukları "İsrail Ordusu" üniforması giyerek ve ABD silahı kullanarak öldüren katillerle taammüden adam öldüren katiller arasında bir fark bulunmamaktadır.

 

   İsrail kesinlikle yıkılacaktır!

 

   17.09.2014 tarihinde Katar Merkezli yayın yapan El-Cezire'de "Bila Hudud" (sınırsız) isimli program Ahmet Mansur tarafından Londra'da canlı olarak saat 22:05'te gösterime girmişti. Ahmet Mansur'un konuğu Naturi Karta Yahudi Cemaati resmi sözcüsü Haham David Vayz idi. Haham David'in İsrail ve geleceği, ayrıca son Gazze vahşetiyle ilgili sözleri dikkat çekiciydi. Konuşulan konuların özeti şöyleydi:

 

   1- Şu anki İsrail devleti Yahudi öğretilerine ve Tevrat hükümlerine göre caiz ve geçerli değildir. Siyonist devlet ve işledikleri cürümler kesinlikle Allah'a isyan ve Yahudiliğe hıyanettir.

   2- Tevrat'ta "sakın kimseyi öldürme ve hırsızlık etme" emirlerine rağmen Siyonist devletin son Gazze harekâtı bir vahşettir, apaçık dalalettir ve Şeytan'a askerliktir.

   3- Filistinlilerin bu saldırılar karşısında kendi savunma ve sahip oldukları toprakları koruma gayreti tabiidir ve mecburi bir reflekstir.

   4- Biz de Netanyahu'nun Washington'u ziyareti sırasında hahamlar ve on binlerce Yahudiler olarak Gazze saldırısını telin ettik ve aleyhlerinde gösteriler düzenledik.

   5- Şu anki Yahudi Devlet (Siyonist İsrail) dünyadaki Yahudileri temsil etmemektedir. Bilakis dünyada Yahudi düşmanlığını körüklemektedir.

   6- Allah'tan dileğimiz bu Siyonist devletin yok olup, yine Müslümanlarla Yahudilerin asırlarca beraber yaşadıkları topraklarda tekrar selamete erişmeleridir. O toprakların asıl sahipleri Filistinli müminlerdir. Ancak insaf ve itidal ehli (Siyonist olmayan) Yahudiler de huzurlu ve onurlu vatandaş olarak bu topraklarda Müslümanlarla birlikte yaşayabilir.

   7- Yahudilerin Süleyman Mabedi'ne çıkması ve Mescid-i Aksa'nın altını oyması bizim öğretilerimize göre büyük vebaldir. Siyonist devletin şu anda yaptığı kazı çalışmaları ise tamamen Allah'a isyan hareketidir. Şu anki Siyonistler ne Tevrat prensiplerine, ne 10 emre, ne de Cumartesi yasaklarına riayet etmemektedir.

   8- Dünyanın ve bizlerin huzura kavuşması için muhakkak Siyonist İsrail Devleti’nin yok olması gerekmektedir. Ancak bu yok oluş silahla değil, Allah'tan bir mucize olarak silahsız gerçekleşecektir.

   9- Şimdiden İsrail'in bin kere hak ettiği yıkılışla ilgili alamet ve işaretler zuhur etmiştir. Yalnız kesin bir vakit vermek için henüz erkendir.

   10- Tevrat’a, göre: Bütün dünya tamamen şer ve zulümle dolduğu zaman Mesih gelecektir ve Siyonist-emperyalist sistemi Allah Hz. Mesih eliyle yıkıp devirecektir.

 

   İsrail'in ileri teknoloji harikalarıyla hezimete uğratılıp teslim alınacağını bildiren Kur'an ayetleri dikkatle ve ibretle okunmalıydı:

 

   "Kitap ehlinden olan kâfirleri (Beni Nadir Yahudi'lerini) ilk sürgünde (Asrısaadet döneminde) yurtlarından çıkaran O (Allah'tır). Siz, onların (zulüm yaptıkları diyardan sürülüp) çıkacaklarını hiç sanmamış (hesaba katmamış)tınız; onlar da kalelerinin (ve teknolojik üstünlüklerinin) kendilerini Allah'ın (gazabından) koruyacağını zannedip durmuşlardı. Böylece Allah(ın azabı) da, hiç hesaba katmadıkları bir yönden (ve harika yöntemlerle) gelip onları kuşatmıştı, yüreklerine korku salmıştı, öyle ki evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle tahrip ediyorlardı. Artık ey basiret sahipleri ibret alın! (bugünkü zalim ve fesatçı Yahudilerin ve müşriklerin de aynı akıbete uğrayacaklarını unutmayın)” (Haşr: 2)

 

   "Onların Allah'ın elçisine verdikleri "FEY'e" (savaşsız kazanılan ganimet, servet ve devlete) gelince; ki siz buna karşı (bu zaferi kazanma kastıyla) ne at, ne deve koşturmamış (yani tank ve füze kullanmamış)tınız. Ancak Allah, elçilerini dilediklerinin üstüne musallat (edip muzaffer) kılmaktadır. Her şeye gücü yeten Allah'tır" (Haşr: 6)

ayetleri, teknoloji harikalarıyla İsrail ve ABD'nin hezimete uğratılacağını ve onların bütün silah sistemlerinin çalışmaz hale sokulacağını haber veren Rahmetli Erbakan'ı haklı çıkarıyordu. Siyonist patronları derbeder olup yıkılınca, işbirlikçi piyonlarının ve BOP taşeronlarının ayakta kalacağını zannedenler ise elbette aldanıyordu.

 

   Haşir, sürgün demektir. Rağıp El İsfehani, Kur’ani Kavramlar Sözlüğü olan meşhur Müfredat’ında: Bir topluluğu bulundukları yerlerinden zorla çıkarıp koparır gibi onları başka yerlere göndermek, yani sürgün etmek, HAŞİR’dir, demektedir. Ama müminlerin, bazı mazeretlerle ve İslami hedeflerle başka yerlere göç etmeleri ise HİCRET’tir. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim’in 59. sıradaki suresine kıyamet ve mahşerden bahsettiği için değil, azgın ve hain Yahudilerin sürgüne gönderilmelerini haber verdiği için HAŞİR=SÜRGÜN ismi verilmiştir.

 

   Vehn: Diniyle düzeni ters düşen Müslüman toplumların nifaka düşmesi, dünyaya (yani rahata ve menfaate) yönelmesi, ürkek ve gevşek bir ümmet haline gelmesidir. Arapçada Vehn:Bedenen ve ruhen zayıf hale gelmek; ekonomik, teknolojik ve psikolojik gevşeklik ve ürkekliğe düşmektir. Ali İmran: 146, Lokman: 14 ve Ali İmran: 139 (vela tehinu vela tehzenu!) ayetlerinde geçmektedir.

 

   Süneni Evbu Davud-Melahim Bölümünde şu hadisi zikretmektedir:

 

   “Yakında (İslam dışındaki bütün) ümmetler-milletler, açgözlülerin yemek çanağına üşüştükleri gibi, sizin aleyhinize birleşecekler. Konuşan birisi dedi ki: “Biz o gün azınlıkta mı bulunacağız?” Efendimiz: Hayır, aksine sayıca çok olacaksınız. Fakat, selin taşıdığı köpükler ve çerçöpler gibi dağınık (güdülür ve sürüklenir halde) bulunacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden size karşı (duyulan) haşyet ve mehabeti (korku ve saygınlığı) giderecek, sizin gönüllerinize VEHN (ürkeklik ve gevşeklik) yerleştirecektir.” Yanıtını verdi. Bunun üzerine o kişi: “Vehn” nedir, Ya Resulallah? diye sorunca, Hz. Peygamber Efendimiz (SAV): Vehn: Dünyayı sevmek, ölümden ürküp tiksinmektir. (Yani cihat ve şehadet şuurunu, cennet ve ahiret arzusunu yitirmektir) demişti.

 

   Siz İslam Birliği yerine Haçlı Avrupa Birliği’nin peşine takılırsanız, siz İslam Ortak savunma Paktı yerine Siyonizm'in askeri karargâhı NATO’ya bağımlı kalırsanız, Allah aşkına, İslam ülkeleri yöneticilerinin kurusıkı kınamalarını İsrail ciddiye alır mıydı? Bakınız ABD’nin yıllık askeri harcaması 400 milyar dolardır. Rusya’nın 70, Çin’in 50, diğer Avrupa, Amerika Hindistan ve Uzakdoğu ülkelerinin ve müttefiklerinin 230 milyar dolar, hepsi 650 milyar doları aşmaktadır. Oysa İslam ülkelerinin tamamının Milli savunma harcaması 50 milyar doları bulmamaktadır. İslam Ortak Savunma Paktı’nın kurulması halinde bu masraflar dörtte bire düşecek, ama etkinliği on kat artacaktır.

 

   66 yılımızın 10 yaşından itibaren yani 56 yıllık mektep ve medrese tahsilimizde ilim ve irfan ehlinin sohbet ve eğitimlerinde Rabbimizin lütfu inayetiyle öğrene geldiğimiz bu hakikatleri tebliğ etmezsek Dilsiz Şeytan konumuna düşmekten korkmaz mıyız? Saygıdeğer İlahiyat Hocalarımızın, ilim adamlarımızın, Diyanet mensuplarımızın eğer ayet ve hadisleri yanlış yorumluyor ve hakikati çarptırıyorsak yanlışımızı ortaya koymalarını, hem bizi uyarmalarını, hem de din adına toplumu aldatmamıza mani olmalarını bekleyip durmaktayız. Aksi halde Bakara: 159 ayetin muhatabı olmaktan kurtulamayız.

 

   “Gerçekten, apaçık belgelerden indirdiklerimizi (Kur’ani hüküm ve hakikatleri) ve insanlar için kitapta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar (bazılarının vereceği zarardan korkarak veya onlardan makam ve menfaat umarak, Kur’ani gerçekleri kısmen veya tamamen örtmeye çalışanlar); işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de (bütün) lanet ediciler.” (Bakara: 159)

 

   Meşhur İslam Kahramanı Selahattin Eyyubi, Kudüs’ün Haçlı işgali altında bulunduğu bir süreçte gittiği Emevi Camisi’nde “İslam’da hoşgörü, tevekkül ve gülme adabı” üzerine sohbet eden Şam Müftüsüne: “Hoca Efendi, üzülecek yerde gülmenin ve eğlenmenin, gayret gösterilmesi gerektiği halde tevekkül etmenin, zalimlere buğz etmenin gerektiği süreçte onları hoş görmenin dersini vermek, Rahman’a mı yoksa Şeytan’a mı hizmettir” diye ikaz etmişti.

 

   Sahih hadislerde Ortadoğu’daki kardeş kavgasına ve IŞİD belasına dikkat çekilmesi!

 

   Kütübü Sitte’den, Hâkim’in Müstedrekinde ve Fitne bölümünde, Hz. Peygamberimizin 1400 yıl öncesinden günümüzü haber veren mucizevi bir hadisi nakledilmektedir.

 

   “Sizin hazinenizin (yer altındaki petrol rezervlerinizin) yanında (uğrunda) üç (şahsiyet veya devlet) çarpışacak; üçü de bir (aynı) halifenin çocukları olacaktır. Ama bunların hiçbirine (devlet ve hâkimiyete) ulaşmak nasip olmayacaktır. Sonra (bölgemizin) doğu tarafından siyah bayraklı (savaşçı ve acımasız) insanlar çıkacak ve hiçbir kavmin yapmadığı şekilde sizi katletmeye (vahşet ve cinayetler işlemeye) başlayacaklardır. (Prof. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, 17. Cilt, sh: 574, Hadis No:1247)

 

   Gerçekten 1. Dünya Savaşı’yla Osmanlı parçalandıktan sonra, Hicazlı Haşimilerden Şerif Hüseyin’in oğlu FAYSAL İngilizlerin tertibiyle Suriye’nin başına getirilmiş, O 1920’de Suriye’den sürülünce kardeşi ABDULLAH Ürdün Emiri ilan edilmiş ve 1921’de Şerif Hüseyin’in diğer oğlu FAYSAL Kral olarak Irak’ın başına geçirilmiştir. Hadisi Şerifte haber verildiği gibi, bunlar bu ülkelerde asla tam hâkimiyet elde edememiş, daha sonra yerlerine geçirilen Irak, Suriye ve Hicaz yöneticileri de, hem Haçlı Batı’nın güdümüne girip onların petrol çıkarlarına bekçilik etmiş hem de maalesef birbirleriyle savaşıp bölgeyi kan gölüne çevirmişlerdir.

 

   “Sonra (bölgenizin doğu tarafından çıkacak ve size karşı korkunç katliamlar yapacak Siyah Bayraklılar” ifadeleri ise, bugünkü İŞİD’i haber vermektedir. Bu hadisin bazı kaynaklarda: Rivayet eden zatın: “Bundan sonra Resulüllah daha başka şeyler de anlattı, ama onları unuttum. Onlara katılın, Mehdi’nin askerleri olabilirler” gibi şeyler hatırlar gibiyim” şeklindeki fazlalıkların ise bir karıştırma ve yanlış hatırlama olduğu açıktır. Çünkü yukarıda Siyah Bayraklı taifenin, hidayet rehberliğinden, adalet ve yiğitlik gibi meziyetleri değil, Müslümanlara karşı hiçbir kavmin yapmadığı katliamcı özellikleri, vahşet boyutundaki cinayetleri öne çıkarılmaktadır.

 

   Ama zafer müminlerin olacaktır; zalimlerin hezimeti yakındır!

 

   “Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?” “Andolsun Firavun ailesi (ve çevresi ile kavmi)ne de uyarılar geldi.” (İlahi gerçekler ve görevler hatırlatıldı. Ama) “Onlar Bizim ayetlerimizin tümünü yalanladılar. Biz de onları üstün ve güçlü olan, kudretli (şanımıza yakışır şekilde) yakalayıp (zulüm saltanatlarını yıktık ve intikam aldık).” “(Şimdi) Sizin (bugünkü) kâfirleriniz (ve işbirlikçi hainleriniz) onlardan daha mı hayırlıdır, yoksa sizin için kitaplarda (bağışlandığınıza ve başıboş bırakılacağınıza dair) bir beraat mı vardır (ki, böylesine fütursuz ve sorumsuz davranılmaktadır?)” "(Yoksa) Biz, 'birbiriyle yardımlaşıp öcünü alan' (BM ve NATO’ya dayanan) bir toplumuz" mu diyorlar?” “Yakında o toplum bozguna uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.” “Daha doğrusu onlara va'dedilen (asıl azap) saati (yaklaşmıştır). O saat ki, asla 'kurtuluş olmayan daha korkunç bir bela' ve daha acıdır.” (Kamer Suresi: 40-46) mealindeki Kur’ani müjdeler mutlaka ve pek yakında gerçekleşmiş olacaktır.

 

   ABD’den İsrail tehdidi

 

   Ortadoğu’nun istikrara kavuşmasını Türkiye ile İsrail'in işbirliğine bağlayan ABD, inceden tehdit ediyordu. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, "Türkiye ve İsrail, işbirliği için ortak nokta buluncaya kadar Ortadoğu’nun istikrar içerisinde olduğunu düşünmek imkânsız” diyecek kadar küstahlaşıyordu. Türkiye’de üç yıl süren ABD Büyükelçiliği görevinden geçen yaz emekli olan Ricciardone, Türkiye'nin Washington Büyükelçiliğinde düzenlenen "ABD-Türkiye İlişkilerinde Atatürk'ün Mirası" konulu panelde: “Türkiye ile İsrail'in ilişkilerine ABD'nin yaklaşımının nasıl olduğunun?”sorulması üzerine, Washington yönetiminin Ankara ile Tel Aviv arasındaki ilişkilerin normalleştiğini görmek istediğini belirtiyordu. Ricciardone, Washington için hem Türkiye’nin, hem de İsrail’in önemini hatırlatıp, Mavi Marmara olayıyla göstermelik olarak gerilen iki ülke arasındaki ilişkilerin tam istedikleri gibi olmadığını, Ankara ile Tel Aviv arasındaki ilişkilerin çok daha iyi düzeye geldiğini görmeyi arzuladıklarını aktarıyordu. Ricciardone, bugün Ortadoğu'ya bakıldığında şu anda dünyanın en savunmasız bölgesinin görüleceğine işaret ederek, bölgenin savaşlar yönünden büyük risk taşıdığını vurgulayıp: "Türkiye ve İsrail'in böyle bir bölgede ortak noktada buluşması çok önemli. Türkiye ve İsrail, işbirliği için ortak nokta buluncaya kadar bölgenin istikrar İçerisinde olduğunu düşünmek imkânsız. Bu iki ülke burada pek çok farklılık oluşturma potansiyeline sahip" yorumunu yaparak tehdit ediyor ve aba altından sopa gösteriyordu.

--

MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ


[1] Not: Kur’an ve İlim çalışmalarımızın 786. hafta seminerinden derlenmiştir.

Yorum Yaz