Haziran 02 11:47

KAVRAMA VE YORUMLAMA SANATI VE ÖCALAN’IN DİN İSTİSMARI

KAVRAMA VE YORUMLAMA SANATI VE ÖCALAN’IN DİN İSTİSMARI

KAVRAMA VE YORUMLAMA SANATI VE ÖCALAN’IN DİN İSTİSMARI

Yerel seçimler öncesi dile getirilen bir tahmin-yoruma göre Türkiye’de bütün ülkeleri de etkileyecek 7 Aşamalı bir süreç yaşanabilirdi:

1. AKP Belediye seçimlerinden başarıyla çıkabilir.

2. Bu hızla Cemaat’e yönelik hücumlarını artırıp bu yapının etkinliğini kırabilir.

3. Cemaat ise, karşı saldırılarla Erdoğan’ı köşke sığınmaya mecbur bırakabilir.

4. Erdoğan’dan sonra AKP dağılabilir.

5. Ardından oluşan krizi aşmak için bir “Milli Mutabakat” hükümeti kurulabilir.

6. Bu yeni hükümet döneminde İsrail ve ABD (NATO) ile tarihi hesaplaşma yaşanabilir.

7. Bundan zaferle çıkan Türkiye liderliğinde yeni ve Adil bir Dünya düzeni kurulabilir.”

Bize sürekli “Bu kadar bilgiyi nereden almaktasınız? Bu kaynaklara nasıl ulaşmaktasınız?” gibi, bazıları merak giderici, bazıları da itham edici sorular yöneltilmektedir. Oysa Milli Çözüm dergimizde ve eserlerimizde yazılanların asıl omurgasını oluşturan bilgiler, başka yerlerden devşirilmeyip kendimizce üretilmektedir. Yarım asrı aşkın süreçte, sürekli öğrenim ve birikim sonucu elde edilen “temel ve genel bilgiler” üzerinden, yeni ve yeterli yorumlar ve orijinal yaklaşımlar meydana getirmek, aslında bir fikir adamının görevidir. Bu da, olaylar ve sorunlar üzerinde kafa yormayı, rahatından ve sosyal hayatından fedakârlık yapıp uzun uzun yorulmayı gerektirir. İhtiyaç duyanın iştiyakı artacak, dert edinen merakla araştıracak, arayan gerçeğe ulaşacak, böylece giderek derinleşip enginleşecek, ruhen ve fikren zenginleşecektir.

Tevil (yorum), sadece örtülü hakikatleri açıklamak ve gizli hikmetleri ortaya çıkarıp halkı aydınlatmak gibi hayırlı ve yararlı amaçlarla yapılıyor değildir. Tam aksine, nifakı kesin belli olan, Haçlı Papalık Misyonu hizmetleriyle ve ABD Yahudi Lobileri ilişkileriyle “diyalog ve şer ittifakı” resmen tescilli kişilerin bu hıyanetlerine kerametler uydurmak, gizli ve kirli yanlarını kapatmak.. Ve yine Siyonist odaklardan madalyalı-tasmalı, Türkiye’mizi de içine alan 23 İslam ülkesini parçalamayı ve Büyük İsrail hedefine ulaşmayı amaçlayan BOP’un eşbaşkanı, Haçlı AB’ye yamanma sevdalı, Hak dava kaçağı ve din istismarcısı siyasilerin her türlü rezaletlerine bir sürü mazeret ve meşruiyet fetvaları hazırlamak ve figüranlara kahraman kılıfı sarmalamak üzere kafa yoranların bu bayağı ve aşağı gayretleri de birer “Tevil” yerindedir. Oysa “ölülerinizi hayırla anınız” hadisi şerifi: “Hayatta olanları uyarınız, ölmüş olanların hatalarını da hayra yorumlayınız” demektir.

Oysa müspet yorum: herhangi bir konuda, ilgili Kur’an ayetlerine ve hadisi şeriflere dayanarak; icma’dan, yani İslam âlimlerinin ortak kanaat ittifakından yararlanarak; çağımızın hidayet rehberlerinin ısrarla bildirdiği haber ve hikmetlere de itibar ve itimat duyarak; olayların perde arkasını, muhtemel sonuçlarını ve sorunların hangi yöntem ve sistemlerle aşılacağını tahmin etmek ve tedbirler geliştirmek üzere akıl yürütmektir. Böylesine doğru esaslara bağlı kalarak, doğal ve sosyal yasalara uygun olarak yapılan ilmi ve fikri yorumlarda (siyasi ve içtimai içtihatlarda) isabet ettirip tutturana iki sevap, yanılana ise bir sevap verileceği belirtilmiştir. Elbette bu, her şeyden önce Allah’ın lütfettiği hidayet, basiret ve ferasetle ilgili özel bir yetenektir.

Te’vil (Doğru ve uygun yorum) ilahi bir ilim ve inayetten kaynaklanır!

Yusuf suresi 101. Ayetinde, Cenabı Hak Hz. Yusuf’un diliyle:

“Rabbim, Sen bana mülkten (Mısır hükümetinde yüksek ve yetkili bir görevden) verdin; “ehadis”in (konuşanların, rüyaların ve olayların) yorumundan öğrettin” buyurarak;

a) “Havadis”lerin hadiselerin; ülke ve dünya çapındaki haberlerin ve yeni gelişmelerin perde arkasını ve gizlenen amaçlarını

b) “Hadisat”ın; siyasi, askeri, sosyal, ekonomik ve teknolojik olayların asıl hedef ve hesaplarını

c) “Ehadis”in, görülen rüyaların, yani kader programındaki bazı hakikatlerden ruh ekranına yansıyan görüntülerin ve misal âlemindeki şekillerin doğru yorumlarını anlayıp çıkarmaya müminler teşvik edilmektedir.

“Şüphesiz Allah (hikmet ve hakikati) dilediği kimseye duyurup işittirir” (Fatır:22) ayeti üzerinde düşünmek gerekir.

“Allah’tan korkun (takva ve teslimiyet sahibi olun ki) Allah size talim edip öğretir” (Bakara:282-sonu)

“Allah dilediğini buna (tevhit ilmine ve istikamete) seçer ve gönülden kendisine yöneleni hidayete erdirir” (Şura: 13-sonu)

“Bizim uğrumuzda cihat (mücahede ve mücadele) edenlere (hikmet ve muvaffakiyet) yollarımızı gösteririz. Şüphesiz Allah Muhsinlerle beraberdir” (Ankebut:69) ayetleri tevil ve tefsir ehlinin özelliklerine dikkat çekmektedir.

Tefsir ve tevil farkı:

Peygamber efendimiz, hadis-i şerifleri ile Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerine açıklamalar getirmiştir ki, bunlar ilk tefsir örneğidir. Bir ayet-i kerimenin manasını Peygamber efendimiz açıkça bildirmemiş ise, İslam âlimlerinin, bu ayet-i kerimenin farklı manalarından dinimize uygun olan yorumlar getirmelerine ise tevil etmek denir. Dinimizde tevil Münasip görülmektedir, hatta bazen zaruridir. Mesela okunan, anlaşılan ve meşhur olan manayı vermeyip başka mana verilmesi gereken ayetlere müteşabihat denir. Yani bunların açık ve meşhur manalarını vermek akla ve dine uygun düşmezse, bunlara münasip bir mana vermek, yani tevil etmek gerekir. Örneğin, Hicr suresi 88. ayet-i kerimesindeki, “Kanadını müminler için indir!” emri “onlara şefkat ve merhametle yaklaş” şeklinde tevil edilmiştir. Aksi halde, bu ayet için “Peygamberimizin tek kanadı vardı” denilemeyecektir. Böyle tabirler çeşitli dillerde de, Türkçemizde de görülmektedir. Fetih suresi 10. ayet-i kerimesinde “Allah’ın eli onların eli üstündedir” geçmektedir. Şimdi bu kelimelere bakıp, birçok elin üstünde başka bir el olduğu şeklinde, akla ve dine aykırı bir anlam yüklenemeyeceğine göre tefsir âlimleri, “El” kelimesine Kudret manasını vermişlerdir.

Hz. Peygamberimiz, Hz. İbni Abbas için: “Ya Rabbi onu fakih kıl ve ona Kur'an’ın tevilini öğret!” (Buhari) duasını etmişlerdir. Bu hadis-i şerif açıkça Kur'an-ı kerimin tevil edilmesi gerektiğini bildirmektedir. Tevil bir ilimdir, ancak rastgele yapılması çok tehlikelidir. Hadis-i şerifte buyururdu ki: “Ümmetime en çok tehlikeli olacak kimse, Kur'an-ı Kerim’i yersiz (ilimsiz ve nefsi hevası ile) tevil edendir.” (Taberani)

Kur'an-ı Kerim’de tevil gereken, kinaye ve mecaz ifade eden birçok ayet-i kerime bilinmekte ve bunlara şeriate uygun manalar verilmektedir. Örneğin Bakara suresi 115. ayet-i kerimesinde kıble için “Allah’ın yüzü” tabiri kullanılmış, 187. ayetinde ise, kadınlar, elbise olarak bildirilmiştir,

Yorumun anlamı ve amacı:

Bir metnin, bir cümlenin veya konuşulan sözlerin anlaşılması, derin yönlerinin açıklanıp aydınlığa kavuşturulması, veya bir olayın perde arkasının irdelenip araştırılması gayretine yorum denir. İlmi yöntemlerle Kur’an ayetlerini izah etmek ise “tefsir”dir.

Tevil; bir söze, yazıya veya davranışa görünür anlamından başka manalar yüklemektir. Yorum da aynı anlama gelmektedir. Tevil kelimesi, bazı müfessirlere göre, rücu' manasına olan "Evl" den türemiştir. Buna göre: Bir ayet-i kerimenin manasını bir nesneye irca' ile beyan etmektir. Bazılarınca da “Evvel” lafzından alınmış olup kelamı evveline yani asıl söyleniş niyetine ve mahiyetine sarf ve irca' eylemektir. Bazılarınca da hükümet ve siyaset manasına olan “İyalet”den alınmıştır ki, tevil eden kimse, zihin ve fikrini kelamdaki sırrın anlaşılmasına yoğunlaşmıştır ki, kelimeden maksut olan mana bilinsin ve söyleyenin muradı belirlensin. Tefsir ve tevil arasındaki fark ise: Tefsir; ayetin nüzulü (iniş-geliş) sebebinden yola çıkarak lügat cihetinden hangi manalara geldiğini izah etmektir. Tevil ise; ayetlerin sırlarını ve kelimeleri perdeleyen zarını inceden inceye araştırıp ayetin mana ihtimallerini gündeme getirmektir.

Kur'an'da tevil

İmam Caferi Sadık’tan rivayet edildiğine göre Kur'an-ı Kerim'in özellikleri şöyle bildirilmektedir: "Kur'an'ın zahiri nüzulüdür, batını ise tevilidir; onun tevilinin bir bölümü geçmiş ve diğer bir bölümü ise daha gelmemiştir. Kur'an güneş ve ay gibi hareket halindedir (güneş ve ay bir bölgeye ait olmadığı gibi) Kur'an da belli devirlere ve kişilere has değildir." Bu haberle "tevile", "tenzil" karşısında mana verilmiş, genel mefhumların, geçmişte ve gelecekteki örneklere tatbiki kastedilmiştir. Ve yine İmam Sadık’tan aktarılan: "Eğer bir ayet -sadece- bir kişi hakkında nazil olsaydı, o kişinin ölümüyle Kur’an’ın o ayeti de ölürdü ve böylece zamanla Kur'an yok olurdu; Oysa Kur'an diridir geçmiş hakkında hükmettiği gibi gelecek hakkında da hükmetmektedir." tespitleri oldukça önemlidir.

Kur'an-ı Kerim'in, sürekli diri, her zaman yepyeni olduğunu ve hiçbir zaman eskimeyeceğini bildiren birçok hadisler rivayet edilmiştir.

Kur’an-ı Kerim, Ra’d Suresinin 7. ayetinde geçen: “Sen ancak bir uyarıcısın; her toplumun bir hidayet edeni ve yol göstericisi vardır” hükmü ve haberi de Kur’an ayetlerinin, her asrın şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun yeniden yorumlanması gereğine işarettir.

Müteşabih Ayetlerle İlgili Tevil

Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini iki kısma ayırarak buyuruyor ki: "Kitab'ı sana O indirdi. Onun bazı ayetleri muhkemdir (açık anlamlıdır), bunlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabih (benzetmeli)dir" (Âl-i İmran,7) Muhkem ayetler okuyan ve duyan her aklıselim sahibinin aynı şeyler anlayacağı netlikteki emir ve hükümlerdir.

Acaba bu muhkem ve müteşabihat ayrımı niçin yapılmıştır?

Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin kendi manalarını ifade ettikleri anlamın açıklığı yönünden aynı düzeyde değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerim hem hayat ve muamelat prensipleridir, hem de bir imtihan vesilesidir. Bazı ayetlerin kendi anlamlarını bildirmesi açık olup şek ve şüpheye yer bırakmayacak niteliktedir; böyle bir ayetle karşılaştığımız an onun açık anlamı zihnimizde şekillenmektedir; örneğin: Hz. Lokman'ın kendi oğluna nasihatleri veya Kur'an-ı Kerim'in İsra suresinde 22. ayetten 39. ayete kadar geçen hikmetli tavsiyeleri bu cinstendir. Nahl suresinin ayetleri de böyledir. "Rabb'in, yalnız kendisine tapmanızı ve anaya babaya iyilik etmenizi emretti…” (İsra, 23) Bu tür anlamları açık olan ayetlere kitabın ana ayetleri veya muhkem ayetleri denir.

Bu arada, bazı ayetler ise açık bir şekilde manalarını bildirmemiştir. Bu ayetlerle karşılaştığımızda aklımıza çeşitli ihtimaller gelir. Bu ayetlerin gerçek anlamı ilk bakışta açık değildir. Yani anlamları çeşitli olup diğer anlamlara benzemektedir. İşte gerçek mana diğer anlamlara benzediği için, bu ayetlere müteşabih (benzerliği olan) ayetler denilmektedir. Bu durumda gerçeği arayan kişilerin vazifesi muhkem ayetlere müracaat ederek onlar sayesinde müteşabihlerin belirsizliğini izah etmek, ayetten benzeşmeyi ve şüpheyi gidermektir. Ve bu ise Kur’an’dan ilimde rüsuh edenlerin ve ayetlerin gerçeklerini bilenlerin yapması gereken bir iştir.

Elbette fitne çıkarmaktan başka bir amacı olmayan ön yargılı ve kasıtlı kimseler, muhkem ayetlere müracaat etmeden ayetlerin benzerlik gösterdiği şüpheli anlamlarından birini tutup gerçeği çarpıtmak isteyecektir. Oysa ilimde rüsuh edenler ayetlerin şüpheli zahirlerine önem vermeyip bir takım belirtiler ve özellikle ifadesi açık olan diğer ayetlerle müteşabih ayetin derinliklerine inerek gerçeğe ulaşmaya ve ayetin delaletini sağlamlaştırmaya yönelmiştir. Bunu bir örnekle açıklayalım:

Kur'an-ı Kerim Tâhâ suresinde Allah Teâlâ’yı şöyle tavsif etmektedir: "O Rahman Arş'a istiva etmiştir. Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanlar hep O'nundur..." (Tâhâ, 5-6)

Arapçada "istiva" istikrar bulmak anlamındadır; nitekim buyuruyor ki: "O ki bütün çiftleri yarattı ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti. Ki onların sırtında istikrar bulasınız (binesiniz), sonra onlara bindiğiniz zaman Rabbinizin nimetini anasınız…” (Zuhruf,12-13)

Teşbih (benzetme) ve tecsim (cisimlendirme) eğilimi olan ön yargılı kişiler Allah Teâlâ’nın arşa istivasını bildiren Taha suresinin söz konusu ayetini “Allah Teâlâ’nın padişahlar gibi bir tahtı olduğunu ve onun üzerinde oturduğunu” kabullenmişlerdir ki, bu açıkça sapkınlık alametidir. Her şeyden önce Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinde hiçbir çelişki olmadığını anlamamız gerekir. Diğer yandan Kur'an-ı Kerim açık bir şekilde Allah Teâlâ’yı şöyle vasfetmektedir: "O'na benzer hiçbir şey yoktur.” (Şuara, 11) Başka bir ayete göre: “Gözler O’nu göremez, O gözleri görmektedir…” ( En’am, 103)

Erbakan Hocam: “İlim tasniftir” buyururlardı. Yani ilim aynı konudaki ayet ve hadisleri, benzer bilgi ve belgeleri, aynen bir fabrikanın çeşitli makinaları veya bir saatin çarkları gibi, ciddiyet ve titizlikle bir araya toplayıp, insanların ihtiyacını karşılayacak ve huzura kavuşturacak somut modeller ortaya koymaktır.

Toplumun her türlü ihtiyaçlarına cevap verici ve sorunlarına çözüm üretici olmayan bilgiler-eğitimler Hz. Peygamberimizin Allah’a sığındığı “faydasız ilim” kapsamındadır. İlmi çözümler üretirken ise şu dört kurala uyulmalıdır: 1) Bir çözümü üretirken, o çözüm sürekli olmalıdır. Herkes ve her zaman ondan yararlanmalıdır. 2) Üretilen çözüm ihtiyaçlara uygun ve uygulanabilir bir özellik taşımalıdır. 3) Hepsinden önce bu ilmi çözümleri destekleyecek ve uygulanmasına fırsat verecek Adil bir Düzen oluşturulmalıdır. 4) İlmî çözüm deneye dayanan ve pratiği kolay olan proje ve programlardır. Amel ve ilim dönüşümlü çözüm olmalıdır.

Adil Düzen’de ilim şu şekilde olgunlaşacaktır: Kur’an’da geçen kelimeler/kavramlar tasnif olunacak; kelimelerin getirdiği “kavramlar” ortaya konacaktır. Bir kelimenin değişik anlam ve amaçları olabilir, bunlar müşterek kelimeler sayılacaktır. Böylece “sistem” oluşturulacaktır. Ondan sonra örnek olarak “sosyoloji kitabı” yazılacaksa, birbirine tekabül eden kavramlar bulunacak, böylece “o ilim” olgunlaşacaktır.

`Kur’an’da “ilmetmek, fıkhetmek, zikretmek, fikretmek” kavramları vardır. İlmetmek bilgisayara konmuş dosya gibi algılanmalıdır. Zikretmek demek; dosyayı çağırıp açmak anlamında ele alınmalıdır. Fikretmek; dosyada olanları görüp üzerinde düşünüp taşınmak, araştırıp tartışmak manasındadır. Fıkhetmek ise; dosyaya yeni şeyler eklemek ve güncel sorunları aşacak projeler ilave etmek şeklinde okunmalıdır veya İlmetmek; proje ortaya koymaktır. Onun okunması zikir yapmaktır (tezekkür). Uygulandıktan sonra sonuçlara bakmak, yeterli ve yararlı yanlarıyla, eksik ve sıkıntılı yönlerini bulmak ise fikir (tefekkür) kapsamındadır. Yeni ve ihtiyaç giderici projeler yapmak ise fıkıhtır.

“Doğrusu (gerçekleri görmeyenlerin ve akıl yürütmeyenlerin bedenlerindeki) gözler (kapanıp) kör olmaz; ancak sinelerindeki kalpler körleşir” (Hacc: 46) ayetinin haber verdiği feraset körlüğüne ve akıl güdüklüğüne müptela olanların gerçekleri görmesi ve gelişmelerin perde gerisini sezmesi imkânsız hale gelir ve böyleleri “kıyamet günü de kör olarak haşredilecektir” (Taha: 124) “Kim bunda (dünyada ferasetten) kör ise, o ahrette de kördür” (İsra: 72) Özellikle “İşbaşına (iktidara gelip) yönetime geçince, yeryüzünde fesat çıkaran ve akrabalık bağlarını koparıp (asıl dava sadıklarını unutan hainleri) Allah lanetlemiş, kulaklarını (gerçekleri duymaktan) engellemiş ve basiret (göz)lerini köreltmiştir” (Muhammed:22 ve 23) “(Gafil ve cahil kimselerin) Kalpleri (beyinleri) vardır (ama) bununla fıkhetmezler (düşünüp değerlendirmezler); gözleri vardır (ama) bununla basiret etmez (gerçekleri görmez)ler; kulakları vardır (ama) bununla (hakikatleri dinleyip) işitmezler; işte bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağı ve şaşkın kimselerdir” (Araf:179) Oysa müminlere Kur’an-ı Kerim’i (tezekkür, tefekkür ve tertip üzere) tertil ile (hüküm ve hikmetlerini anlama gayesi, maddi ve manevi sorunlara çözüm üretme gayreti ile) okumamız” (Müzemmil:4) emredilmiştir..

31 Mart Belediye Seçimlerinden bir ay önce, Gebze’de dostlar meclisindeki bir sohbette, önümüzdeki süreçle ilgili şu yorumlar ve öngörüler hatırlatılmıştır:

Bunlar Kur’an’ın işaretlerinden, Resulullah’ın beşaret (müjde)lerinden, velayet ve hikmet ehli şahsiyetlerin haberlerinden, Bediüzzaman ve Erbakan gibi çağımızın büyük rehberlerinin bildirdiklerinden ve dünyanın gidişinden çıkardığımız kendi kanaatlerimizdir. Elbette en doğrusunu Cenabı Allah bilir. “Ey İman edenler, eğer Allah’tan korkup (küfür ve kötülüklerden sakınıp iyiliklere yapışırsanız, haram ve haksızlıklardan kaçınıp hayırlara çalışırsanız) O size (Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, yararlıyı zararlıdan ayıran) furkan (feraset ruhu ve hidayet şuuru) verir” (Enfal:29)

1. Aşama: AKP’nin bu seçimlerden, beklenenin aksine başarılı çıkması kaderin hikmetine uygun düşmektedir. Zira oy kaybetmesi halinde, Cemaat bunu kendi etkinliği gibi gösterecektir. Oysa, seçimden daha güçlü çıkmış, hırslı ve yırtık bir Erdoğan eliyle, Cemaatin üst kademesinin, gizli ve kirli mahiyetinin deşifre edilmesi ve paralel yapının çökertilmesi öncelikli önemdedir. Çünkü asıl sinsi ve Siyonist organize Cemaat içerisindedir. AKP ise sadece geçici bir makam ve menfaat birlikteliğidir; kolayca dağıtılması an meselesidir.

2. Aşama: seçimlerden zaferle çıkan Sn. Erdoğan, daha bir hırslı ve hınçlı şekilde Cemaatin üzerine gidecek, onların yetkinlik ve etkinlik alanlarına hücuma geçecektir. Cemaatin büyük çoğunluğunu oluşturan iyi niyetli, ibadet ve istikamet ehli talebe ve takipçileri de böylece gerçekleri fark edip dış güçlere ve işbirlikçilere alet olmaktan vazgeçecektir.

3. Aşama: Cemaat ise köşeye sıkışınca elindeki son kozlarını kullanarak, Başbakan ve Kurmayları hakkındaki bütün kayıtları ve kasetleri piyasaya sürecek, Erdoğan da cumhurbaşkanlığını bir kurtuluş kapısı görecektir.

4. Aşama: Erdoğan sonrası AKP, içindeki iktidar ve ihtiras çekişmeleriyle ve tabi cemaatin de teşvik ve tertipleriyle kısa sürede dağıtılıp çözülecektir. Böylece: “Eğer Allah’ın; (azgınlaşmış) insanların bir kısmı ile, (diğer şaşırmış ve şımarmış) insanların bir kısmını def etmesi (saf dışına itmesi) olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı” (Bakara:251 son kısmı) ayetinin haberi ve hikmeti de zuhur edecektir.

5. Aşama: AKP’nin dağılmasıyla mevcut hükümet de yıkılacağından, siyasi ve ekonomik bir kriz meydana gelecek; Suriye Meselesi ve PKK’nın özerklik hevesleri yüzünden ülkemizin üzerine karabulutlar çökecek, bunun üzerine, yaklaşan felaketi sezen toplumun her kesiminin ortak temenni ve tercihiyle ve tabi meclisteki tüm partilerin ve dışarıdaki muhalefetin desteği ile bir “Milli Çözüm ve Onarım Hükümeti” kurulması zorunlu hale gelecektir.

6. Aşama: işte bu Milli hükümet döneminde, Erbakan Hocanın sadık talebelerinin gayreti ve onun hazırladığı teknoloji harikası savunma sistemleriyle ve kahraman Ordumuzun tarihi sillesiyle, ABD ve İsrail güçleri Akdeniz’de yenilecek ve İslam dünyasının bağrındaki çıbanbaşı deşilecektir. Bu süreçte sadık Milli görüşçülerin de, toplumun yeniden ıslahında maya rolü üstlenecekleri umut edilmektedir.

7. Aşama: Böylece dünyanın fiili lideri ve merkezi konumuna yükselen Türkiye; farklı kültür ve kökenden bütün insanların huzur, onur ve refah içinde yaşayacağı, örnek laikliğe, gerçek demokrasiye ve yüksek bir medeniyete ulaşacağı Adil Düzeni ilan edecek; Siyonistlerin güdümündeki kapitalist ve komünist zulüm ve sömürü sistemlerinin devri sona erecektir.

Bu akıbeti sezen Yahudi Lobileri Özerk Kürdistan’ı kurma ve Türkiye’yi parçalama planlarını hızlandırmıştır!

Sonunda Darwinist ve Marksist Öcalan da Din istismarına sığınıyordu!

Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla Diyarbakır’da Demokratik İslam Kongresi’nin toplanması, Öcalan’ın yolladığı mesajda katılımcılara “Mümin kardeşlerim” diye seslenip İslamiyet hakkında son derece olumlu tespitlerde bulunması acaba nasıl yorumlanmalıydı? Marksist ve komünist bir ideolojiye ve Darwinist felsefeye inanan ve dağa kaldırdığı gençleri önce dinsizleştirip İslamiyet’e düşman hale getirmekle işe başlayan PKK’nın başını çektiği Kürt siyasi hareketi bir zamanlar İslamiyet’i tamamen dışlamışken, şimdi Kürtleri kandırmak için din istismarcılığına başlıyor ve şeytani hedeflerine ulaşmak üzere İslami değerlere sığınıyordu. Bu girişimin, Siyonist stratejistlerce hazırlanıp Apo’nun önüne konulduğu da açıkça sırıtıyordu.

Türkiye, Suriye, Irak ve İran’dan çok sayıda âlim, yazar ve fikir adamının katıldığı ‘Demokratik İslam Kongresi’ne Fetullahçı ve güya PKK ile açılım sürecine karşı Cemaat yazarlarından Ali Bulaç ta katılıyor ve “Yeni Bir Ortadoğu İçin Medine Sözleşmesi” başlığı altında bir tebliğ sunuyordu. Katılımcı konuşmacıların üzerinde yoğunlaştığı iki ana temadan biri “Kürtlerin her dört bölgede ulus devlet yapıları tarafından gördükleri ağır mağduriyetlerin hatırlatılması”, diğeri “bölgenin yeniden şekillenmesinde İslam dininin oynayacağı belirleyici rolün kuvvetle vurgulanması” oluyordu.

“Din bölge halklarını barış ve adaletle bir arada tutabilecek sosyo-politik projelere kaynak olacaksa, “din anlayışı”nın yeni yorumlara ve tanımlara ihtiyacı vardır. Mevcut durumda din ulus devletler ve hükümetler tarafından istismar edilmekte; ezilen kitleler, yoksullar ve zayıflar aleyhinde kullanılmaktadır.” Kanaatine Ali Bulaç ta katılıyordu. “Belli ki metni hazırlayanlar hem İslamî dile hem siyasetin diline hâkim bulunuyordu. İmralı’dan Abdullah Öcalan’ın gönderdiği mesaj da Hazırlık Komitesi’nin metniyle aynı muhtevayı taşıyordu. 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da okunan mektubunun bir teyidi ve devamı gibi duruyordu” diyen Ali Bulaç bütün bu sinsi girişimlerin arkasında ABD ve AB Yahudi Lobilerinin bulunduğunu dolaylı itiraf ediyordu.

Papa’nın himayesinde Kürt Açılımı ve Diyalog safsatası yürütülüyordu

BDP’li Diyarbakır Sur eski Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş başkanlığındaki bir heyet, Katolik Hıristiyanların dini lideri Papa Françesko ile görüşmek üzere Vatikan’a gidiyordu. Aralarında Keldani, Ermeni, Süryani, Yezidi, AKP’li Alevi dedesi, Melleler ve Duhok Belediye Başkanı’nın bulunduğu heyet, Vatikan’a gidip Papa ile bir araya geliyordu. Papa’dan çözüm sürecine destek isteyeceklerini belirten Demirbaş, “Ortadoğu halklarının ve inançlarının bir arada yaşaması için duasını isteyeceğiz” diyordu. Diyarbakır Sur eski Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti’nde basın mensuplarıyla sohbet toplantısında, Sur Belediyesi bünyesinde oluşturdukları ‘Kırklar Meclisi’ adına Papa’dan istedikleri randevu talebinin kabul edildiğini belirterek, Surp Giragos Ermeni Kilisesi Vakfı Başkanı Ergün Ayık, Süryani Meryem Ana Kilisesi Başkanı Can Şakarer, Keldani Kilisesi Vakfı Başkanı Yusuf Karadayı, Türkmen Alevi Dedesi Hasan Baykut, Din Adamları ve Yardımlaşma Derneği (DİAY-DER) Başkanı Zahit Çiftkuran, Şeyh Said’in torunlarından Muhammed Akar ve Duhok Belediye Başkanı Şevket Muhammed Osman’la birlikte İtalya’ya gideceklerini anlatıyordu.

Sosyalist İslamcılar da, Liberalist AKP gibi PKK’nın hizmetine ve himmetine giriyordu. İranlı Ali Şeriati’nin çoğu saçma sapan sosyalist fikirlerini tercüme edip sahip çıkan İhsan Eliaçık’ın şimdi Öcalan hayranlığı da kafa karıştırıyordu.

Abdullah Öcalan'ın çağrısı üzerine Diyarbakır'da toplanan "Demokratik İslam Konferansı"nın çağrıcılarından olan muhalif İslamcı aydın İhsan Eliaçık Kürt hareketinin gazetesi Özgür Gündem'den Kenan Aydın'ın sorularını yanıtlarken: Öcalan'ın "Medine sözleşmesi"ne atıf yaparak dile getirdiği "Demokratik İslam" kavramını: “çok önemli ve tarihi bir gelişme” olarak görüyordu. Bu noktada kapitalist moderniteye karşı Öcalan’ın Demokratik Uygarlık Manifestosu kitabında söyledikleri ile Medine Sözleşmesi’nde anlatılan kurallar uyuşuyormuş. Öcalan’ın zihninde geliştirmeye çalıştığı toplum projesi ile İhsan Eliaçık’ın Medine Sözleşmesi’nden ilham alarak savundukları şeyler bu noktada örtüşüyormuş!.. “Evrensel değerlerde buluşup barış içeresinde bir arada yaşamanın formülünü geliştirelim. Araya sınır koymadan, sınıf yaratmadan, birbirimizi sömürmeden, birbirine saldırmadan ve savaş çıkartmadan barış içerisinde yaşayalım. İşte bunun formülü Medine Sözleşmesidir.” diyen zavallılar, Öcalan ve Erdoğan üzerinden yürütülen, Türkiye’yi ve İslam ülkelerini parçalama projesine gönüllü figüranlık yapıyordu. AKP “dini siyasete”, Cemaat dini siyonizme”, Öcalan ise “dini, dinsizlik ideolojisine ve özerklik bölücülüğüne” alet ediyordu.

“Abdullah Öcalan'ın devlete sunduğu projeye göre “KCK’nın düz ovaya inip BDP'ye katılacağı, legal Kürt siyasetinde köklü bir reform yaşanacağı” konuşuluyordu.

Siyonist merkezlerce belirlenen ve Öcalan eliyle servis edilen projeye göre ismini Demokratik Bölgeler Partisi olarak değiştirecek BDP, tüm Batı illerinden çekilip Doğu ve Güneydoğu’ya kaydırılıyordu. Anlaşma olması halinde dağdan inen KCK'lılar DBP'ye katılıp siyaset yapıyordu. Öcalan’ın bu formülünü devlet yetkililerine sunduğu konuşuluyordu. Milliyet gazetesinden Namık Durukan'ın haberine göre yerel seçimlerin ardından Kürt siyasetinde büyük bir değişim yaşanıyor, çözüm sürecinin başlamasının ardından ilk olarak KCK yeniden yapılandırılıyordu. Bütün bunların “Özerk Kürdistan’a” hazırlık yapma ve toplumun hazmını kolaylaştırma operasyonları olduğu anlaşılıyordu.

'İsrail, IŞİD’e niye silah veriyordu?!'

Irak parlamentosu Güvenlik ve Savunma Komisyonu Başkan Yardımcısı İskender Vetut, terörist İsrail’in, IŞİD’e silah ve mühimmat verdiğini belirtiyor ve “Irak ordusunun, IŞİD’in kullandığı İsrail yapımı silahlara ulaştığını” açıklıyordu. Irak parlamentosunda Güvenlik ve Savunma Komisyonu Başkan Yardımcısı İskender Vetut, İsrail’i, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı terör örgütüne silah vermekle suçlayarak, IŞİD’den ele geçirilen bazı silahların İsrail yapımı olduğunun tespit edildiğini söylüyordu. Vetut, Irak’ın İsrail’le hiçbir diplomatik ilişkisi bulunmadığını ve Filistin topraklarında kurulmuş bir İsrail devletini tanımadıklarını söyleyerek, “IŞİD Siyonist’tir. Irak’ı ve etkili Arap ülkelerini zayıflatmayı, İslâm’ı yıkmayı hedeflemektedir” şeklinde konuşuyordu. İsrail’in, Enbar vilayetinde devam eden çatışmalarda kullanması için IŞİD’e silah ve mühimmat verdiğini belirten Vetut, “Irak ordusu, IŞİD’in kullandığı İsrail yapımı silahlara ulaştı” diyerek Irak’ın, silah kaçakçılığı için bir koridor ve bazı ülkeler için savaş alanı haline geldiğini dile getiriyordu.

Birleşik ve bağımsız Kürdistan devletinden vazgeçen PKK şimdilik özerkliğe razı oluyordu!

PKK'nın çözüm süreci kapsamında yaşadığı siyasal dönüşüm Kürt hareketini yeni bir yola sokarken KCK liderlerinden Mustafa Karasu'nun "ulus devletten vazgeçtik" çıkışı çarpıcı yorumlara konu oluyordu. PKK’nın 1990'lı yıllardan başlayan ve "bağımsız devletten" "demokratik cumhuriyete" uzanan paradigma değişikliğini analiz ettiğimizde karşımıza ilginç değişim ve dönüşümler çıkıyordu. PKK’ya 16 yaşında katılan bir terörist: “Biz PKK’da ‘imkânsız diye bir şey yoktur’u öğrendik” diyordu. 17 yıl sonra ayrıldığında ise, kendine Irak Kürdistanı’nda kurduğu yaşam için: “mümkün olana razı olduk” itirafında bulunuyordu. Aslında bu sözler PKK’nın 30 yıllık tarihini de özetler. PKK ilk yola çıktığında gerçekten de “imkansız”ı istiyor, Birleşik ve Bağımsız Kürdistan hayalleri kuruluyordu. Bugün dile getirilen demokratik özerklik ise “mümkün olan”ın bir ideal olarak yükseltilmesine işaret ediyordu. En son KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu’nun basına yansıyan açıklamalarında da yer aldığı gibi, PKK ulusların devlet kurmadan da özgür ve demokratik yaşama sahip olabileceğine karar veriyordu. Bu karar, her ne kadar ideolojik bir kırılma gibi yansıdıysa da aslında politik alanda ayakta kalabilme ihtiyacının bir sonucuydu. PKK’nın beslendiği Marksist ideolojinin kalesi SSCB’nin çöküşü, ayrılıkçı hareketlerin uluslararası alanda hareket ettiği zeminin ortadan kalkmasına neden olmuştu. PKK’nın 1993’te ilk kez ateşkes ilan ederek bir Kürt devleti kurmaktan vazgeçtiğini açıklaması da bu riske karşı ön alıcı bir hamle sayılıyordu. Dolayısıyla, “demokratik cumhuriyet” söylemi, aslında Kürtlerin talep ve beklentilerine bir yanıt olarak değil, PKK’nın varlığını sürdürmesini mümkün kılacak bir çerçeve olarak ortaya çıkıyordu. Sonuç olarak bugün dış güçlerce kışkırtılan Kürtler için tek ve mutlak bir model olarak idealize edilen demokratik cumhuriyet, aslında PKK merkezli Kürt siyasal hareketinin karşı karşıya kaldığı pratik zorlukları aşmada geçici bir süreç sayılıyor ve Büyük İsrail hedefine yeni bir adım atılıyordu.

 

--

Temmuz 2014 - Milli Çözüm Dergisi

Yorum Yaz