Ekim 31 07:07

KUR’AN AHLAKI VE TABİİ HUKUK KURALLARI

KUR’AN AHLAKI VE TABİİ (DOĞAL VE SOSYAL) HUKUK KURALLARI

KUR’AN AHLAKI VE TABİİ HUKUK KURALLARI

Kur’an’ı Kerim, insanlığın hayat ve huzur programı; Hz. Peygamber Efendimiz ise saadet ve selamet rehberi konumundadır. Kur’an’ın ahkâmını ve Resulüllah’ın ahlakını terk eden Müslümanlar, kendi ülkelerinde izzet ve hürriyetlerini, dünya genelinde ise bütün ağırlık ve saygınlıklarını yitirmiş durumdadır. Kur’an’sız ve İslam’sız, adalet ve denge düzeni bozulan; kapitalizm ve komünizm gibi batıl ve barbar sistemlerin, yani Siyonizmin-Deccalizmin kıskacında kıvranan insanlık ise her türlü sefalet ve rezalet girdabında boğulmaktadır. Bu zulüm ve küfür düzeninin burnunu kıracak ve hizaya sokacak tarihi bir hesaplaşma ve talihli bir İslam inkılabı yaşanmadan da bu haksızlık ve ahlaksızlık son bulmayacaktır.

Zulüm gören ve işkenceyle öldürülen insanlar; bir ekmek alacak parası dahi olmayanlar, soğuk havada, bezden çadırlarda hatta sokakta yatanlar, hastalıklarını tedavi ettirecek para bulamayanlar veya ihtiyar ve güçsüz olmalarına rağmen hastane kapılarında saatlerce hatta günlerce bekleyip duranlar, sadece belli bir dine, düşünceye ve kabileye mensup oldukları için katledilen masumlar; siyasi ve demokratik tercihlerinden dolayı evlerinden, yurtlarından çıkartılarak ve bin türlü hakarete uğrayanlar; bir tarafta ardı arkası gelmeyen lüks ve israf, diğer tarafta ise açlıktan ve bakımsızlıktan yok olan zavallı milyonlar; sokağa atılan, kendi başının çaresine bakamayacak kadar küçük ve savunmasız yavrular, ailesini geçindirebilmek için küçük yaşta okula gitmeyip çalışan veya dilenmek zorunda bırakılan çocuklar, her an hasımları tarafından öldürülme korkusuyla yaşayan bedbahtlar… Burada sayılan insanların varlığından herkes haberdardır. Hemen her gün, gazetelerde, televizyonlarda bu çaresiz, zavallı, kimsesiz ve muhtaç insanların görüntülerine rastlanır. Pek çok kimse bu insanların içinde bulundukları durumu görür, onlara acır. Ancak bir süre sonra konuştuğu konuyu ya da seyrettiği kanalı değiştirince veya okuduğu gazetenin sayfalarını çevirince bu perişan insanların varlığı unutulmaktadır. Çoğu kişi bu insanları bulundukları durumdan kurtarmak için bir çaba harcaması gerektiğine bile inanmamaktadır. Ve "dünyada o kadar zengin ve güç sahibi insan varken o insanları kurtarmak bana mı kaldı" diyerek sorumluluğu başkalarının üzerine atmaktadır. Oysa bu insanları kurtarmak, tüm dünyanın adalet, huzur, güven ve zenginlik içinde yaşanan, refah dolu bir yer olmasını sağlamak için; zenginlik ve güç tek başına yeterli değildir. Örneğin dünyada çok sayıda zengin ve gelişmiş ülke olmasına rağmen Etiyopya'da hala insanlar açlıktan ölmektedirler. Onca gelişmiş teknolojiye ve dünyanın zengin kaynaklarına rağmen Afrika ve Asya’da insanların bir tabak yemeğe muhtaç olmaları, zenginliğin ve gücün tek başına yeterli olmadığının en açık göstergelerindendir. Zenginliğin ve gücün, bu zavallı ve muhtaç insanların yararına kullanılması için öncelikle insanların vicdan ve sorumluluk sahibi olmaları gerekir. Vicdan sahibi olmanın yegane yolu ise imandır, İslamiyettir. Ancak imanlı insanlar, sürekli olarak vicdanlarını kullanarak hareket edecektir. Özetle; dünyadaki adaletsizliğin, kargaşanın, terörün, katliamların, açlığın, sefaletin ve zulmün tek bir çözümü vardır: Kur’an ahlakının ve tabii (doğal ve sosyal) hukuk kurallarının yeniden hakim olması gerekir.

Dünyada var olan sorunlara genel olarak bakıldığında, tüm bu olaylara sevgisizlik, nefret, kin, düşmanlık, çıkarcılık, bencillik, umursamazlık, acımasızlık gibi duyguların ve akılsızlığın neden olduğu görülecektir. Bu olayları çözmenin ve tamamen ortadan kaldırmanın yolları ise sevgi, şefkat, merhamet, acıma, karşılık beklemeden hizmet etme şevki, duyarlı olma, fedakarlık, dostluk, hoşgörü, sağduyu ve akıldır. Bu özellikler ise ancak Kur’an ahlakını eksiksiz olarak yaşayan insanlara aittir. Allah bir ayetinde ise Kur’an'a uyulmadığında yeryüzünde var olan herşeyin bozulmaya uğrayacağını haber verir: “Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve herşey) bozulmaya uğrardı. Hayır, Biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar.”[1]

Şu anda, siz bu satırları okurken de, milyonlarca zavallı insan ya eziyet görüyor, ya açlıktan ya da soğuktan ölmemek için dayanmaya çalışıyor. Veya evinden, ailesinden ve çocuklarından koparılıyor, yurdundan sürülüyor. Bu nedenle vicdan sahibi insanlar tüm bunları düşünmeli, tüm bu acılar, felaketler, sıkıntı ve zorluklar kendilerine ve sevdiklerine dokunmuşcasına duyarlı davranmalıdırlar. Ve yardım isteyen insanlara maddi manevi her yönde yardımcı olabilmenin yollarını aramalıdırlar. Allah iman eden, vicdan ve sağduyu sahibi insanların bu sorumluluğu üzerlerine almalarını bir ayetinde şöyle emretmektedir: “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?”[2]

Günümüzde bu hizmetin nasıl yapılacağı ise, Kur’an ayetleri göz önüne alındığında açıkça ortaya çıkmaktadır. Yapılması gereken en önemli şey, Kur’an ahlakının ve evrensel hukuk kurallarının dinsizliğin ve zalim düzenlerin karşısında üstün gelmesi için, Müslümanların her alanda mücadele etmeleridir. Zira zayıf bırakılan, çaresiz, kimsesiz ve korunmaya muhtaç insanların tek kurtuluşu, Kur’an ahlakının tüm dünya insanları arasında yayılıp yaşanmasıdır. Vicdanlarını kullanmayanlar, yetimlere, yoksullara, zavallı masumlara karşı duyarsız ve umursuz davrananlar, dünya hayatında kendilerine verilen malları boşa harcayanlar, zulüm gören kadınları, çocukları, yaşlıları ilgisizce seyredenler, her türlü ahlaksızlığın ve çirkinliğin yeryüzünde yaygınlaşmasından hoşnutluk duyanlar ve bu bakış açısını teşvik eden insanlar ahirette bunların hesabını mutlaka vereceklerdir: “Dini yalanlayanı gördün mü? İşte yetimi itip-kakan, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. İşte (şu) namaz kılanların vay haline, ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar, onlar gösteriş yapmaktadırlar, ve ‘ufacık bir yardımı (veya zekatı) da' engellemektedirler.”[3]

Dinsiz İnsanların Amaçsızlığı ve Açmazlığı!

Günümüzde bazı insanların en büyük eksikliklerinden biri, ciddi bir "amaçsızlık" içinde ömür tüketmeleridir. Hemen hemen her insan standart bir cahili yaşam modelini benimsemiştir. Karnını doyurmak, barınabilecek bir ev satın almak, aile kurmak ve iş sahibi olmak insanların büyük kısmının elde etmeyi umduğu en yüksek değerlerdir. Bu standart ve cahili yaşam modelinde, kişilerin en önemli hedefleri ise terfi edebilmek, daha fazla para kazanmanın yollarını bulabilmek ve birkaç çocuk yetiştirebilmektir. Din ahlakından uzak toplumların büyük bir bölümünün hayatına hakim olan amaçsızlığı ve acımasızlığı daha iyi anlamak amacıyla, insanların bu sayılanların dışında kalan diğer ilgi alanlarına bakmak gerekir. Bazı insanlar yaşamlarını oldukça dar bir dünya görüşü üzerine şekillendirmiştir. Genellikle günlük hayatlarında en önem verdikleri konulardan biri takip ettikleri televizyon dizilerini veya ünlü bir sinema filmini seyretmektir. Söz konusu kişiler için bunlardan daha büyük bir amaç ise, sosyal etkinlikler gösteren bir kulüpte görev almak olabilir. Başka bir insan grubunun zihinleri ise tamamen işleri ile meşgul gibidir. Hayatları boyunca iş yerleri ile evleri arasında gidip gelmektedir. 20-25 yaşında iş hayatına başlayan bir insan, yaklaşık 40 sene boyunca aynı işleri görmekte; hep Cuma gününün gelmesini, vergi ayını problemsiz geçirmeyi, ev kirasını biraraya getirmeyi ve çocuklarının geleceğini garantilemeyi düşünmektedir. Bu zaman zarfında ülkesinde ve dünyada meydana gelen olaylar ise onu pek enterese etmemekte, herşeyin sadece ticaretini ve keyfini etkileyecek kısmı ile ilgilenmektedir. Gelişen her türlü olaya kolaylıkla uyuvermekte ve dünyadaki gelişmeler üzerinde hiçbir zaman düşünmemektedir. En fazla bu olayların kendi işini ve geleceğini nasıl etkilediği ile ilgili bir tavır sergilemektedir. Veya entel tabakadan ise televizyon programlarında sabahlara kadar tartışıp kof edebiyat üretmekte ama hiçbir sonuç elde edemeden ve çözüm getirmeden kaldığı yerden hayatına devam etmektedir.

Siyasi Şuursuzluk ve Sorumsuzluğun Sonuçları:

Bazı gençler de aynı amaçsızlık ve boşluk içerisindedir. Büyük bir çoğunluğu, ülkelerini kimlerin yönettiğinden, ülkeyi yönetenlerin hangi düşünceleri benimsediklerinden, bunun ülkenin savunmasından ekonomisine, eğitim sisteminden adalet sistemine kadar nasıl bir etkisi olabileceğinden habersizdir. Dünyada meydana gelen hadiselerin ve gelişmelerin büyük bir kısmını bilmemektedir. Hatta zihinleri dünya tarihine geçecek kadar önemli olan olayların önemini dahi fark edemeyecek kadar boş konularla meşgul edilmektedir. Aralarındaki konuşmalar; bilgisayar oyunları, internette kurdukları tanışıklıklar, kız veya erkek arkadaşları, okulda olan olaylar, nasıl kopya çekip Hocayı atlattıkları, hafta sonu kiminle takıldıkları, moda ayakkabıları ya da futbol maçları gibi konulardan öteye gitmemektedir. Zaman zaman bazı dergilerde yer alan anket sonuçlarında da görülebileceği gibi, "En büyük idealiniz nedir?" diye sorulduğunda, ya bir mankene benzemek istediklerini ya da ünlü bir grubun gitarcısının özendiklerini söylemektedir.

Bu tipler, amaçsızlıklarından dolayı kendilerini hiçbir konuda geliştirmeyi düşünmemektedir. Örneğin daha güzel ve etkileyici konuşmayı akıllarına dahi getirmezler; çünkü anlatıp da insanları etkilemeyi düşündükleri tek bir fikirleri mevcut değildir. Bunlar kitap okumayı da gereksiz görmektedir. Bir fikri ve amacı olan kişi, hem kendi düşüncelerine hem de karşı düşüncelere ait kitapları okur, karşı düşünceyi daha iyi tanımayı ve böylece tüm zayıf yönlerini belirlemeyi hedeflemektedir. Ama insanın bir fikri olmayınca, elbette mevcut fikirlerin varlığı onun için bir anlam ifade etmeyecektir. Hatta bu insanlar, mevcut fikir ve dünya görüşlerinden de haberdar değildirler. Birçok toplumda kitap ve gazete okuma oranının son derece düşük seyretmesi, ama bunun yanısıra dedikodu gazetelerinin ve programlarının büyük rağbet görmesi, bazı insanların boş vakitleri olmasına rağmen günlerini kendilerine hiçbir şey kazandırmayan dizilerle ve faydası olmayan televizyon programları ile geçirmeleri bu amaçsızlığın ve yozlaşmanın bir neticesidir.

İnsanlık için asıl tehlikeli olan ise, insanların birçoğunun amaçsızlığının ve dünyadan "bihaber" olmasının yanısıra, bir fikre ve dünya görüşüne sahip olan insanların büyük bir kesiminin de "batıl" ve insanlık için "zararlı" olan fikirleri savunup sahiplenmesidir. Çünkü bir yanda insanlara zarar verecek düşüncelerin önderleri ve şuursuz takipcileri, diğer yanda da yanıbaşındaki tehlikenin farkına bile varamayacak kadar hayatı boş veren ve "nereye çeksen gelen" kalabalık bir insan topluluğu maalesef “sürü psikolojisi” sergilemektedir..

Anarşi ve terör yanlısı, ülkelerine ve milletlerine zararlı fikirlere sahip kişiler, çevrelerinde örneğin okul kantinlerinde kendi fikirlerine yandaş toplarken; amaçsız ve fikirsiz bir genç ise kantinde oturup boş boş çevresini seyretmekte yada en fazla kağıt oynayıp vakit öldürmektedir. O anda yanıbaşındaki bir insanın, son derece tehlikeli fikirlerle zehirlendiğinin, belki çok kısa bir süre sonra ülkesinin polisine, askerine ve masum kesimlere silahını çevirecek olan azılı bir suçlu olacağının farkında bile değildir. Bunun farkına varsa bile bu tehlike onun umurunda olmaz, çünkü bu duruma akılcı bir biçimde müdahale edecek bilinci ve sorumluluğu da gösteremeyecektir. Allah bir ayetinde bazı insanların içinde bulundukları bu amaçsızlığa şöyle dikkat çekmektedir: “Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde (başlarına geleceklerini) bileceklerdir.”[4] Dikkat edilirse, üniversitelerde herhangi yeni bir uygulama başlatıldığında hemen tepki veren kesim, doğruyu ve güzel olanı savunmadığı için bu tepkisiyle çevresine faydadan çok zarar verir. Diğer kesim ise onları doğrulara davet edeceklerine; devlete bağlılığı, isyankarlıktan uzak durmayı öğütleyeceklerine, tepkisiz durmayı, bu zararlı fikirlere müdahale etmeyip seyirci kalmayı tercih etmektedir. Bu arada bazıları da kin ve nefretle ortaya çıkıp, sloganlarla, alkışlarla, taş ve sopalarla yürüyerek insanlara zulmün ve dehşetin başka bir yönünü reva görmektedir. Ancak tüm çabaları boşa gitmektedir; çünkü bu kişiler Allah'ın bildirdiği doğruları öğrenip savunmak yerine, aksine Kur’an ahlakına uygun olmayan her türlü davranışı göstermektedir.

Amaçsızlığın Neden Olduğu Bencillik Hastalığı:

İnsanların amaçsızlıkları ve nemelazımcılıkları, onların bencil, umursuz, sadece kendi çıkarlarını düşünen, olaylara karşı duyarsız ve tepkisiz insanlar ve dolayısıyla toplumlar oluşmasının asıl nedenidir. Tek amacı hayatını rahat ve kolay devam ettirebilmek olan bir insan, çevresinde olup biten olaylar arasından sadece kendi rahatına ve çıkarına yönelik olanları algılayıp düşünecektir. Örneğin ticaret yaptığı ülkede iç savaş çıktığını öğrendiğinde tek kaygısı oradan kazanacağı paranın akıbetidir. Ama hiçbir zaman o ülkede katledilen masum kimseleri, zulme uğrayarak öldürülen bebekleri, insanların yaşadıkları korku ve çile dolu vahşeti düşünmemektedir. Sadece kendi parasının derdine düşenler, elbette o insanlara herhangi bir şekilde yardımcı olmayı aklına getirmeyecektir. İşte bu, bazı insanların bozulmuş karakteridir, zaten böyle olması gerektiğini düşündükleri bencillik ve umursuzluk örneklerinden sadece bir tanesidir.

Hemen her gün dünyanın dört bir köşesinde Kur’ani kuralların ve İslam ahlakının yokluğundan kaynaklanan haksızlık ve ahlaksızlıklara ve dinsizliğin meydana getirdiği zulüm ortamından dolayı zarara uğrayan, dayanılması güç zorluklar yaşayan insanların perişan hayatlarına gazetelerde veya televizyonlarda şahitlik edilmektedir. Örneğin: Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de, Filistin'de, Endonezya'da, Kosova'da, Çeçenistan'da veya dünyanın herhangi başka bir yerinde bir avuç toprak için yerlerde sürüklenen, ailesinin gözü önünde tekmelenen mazlumlar, ellerinde taşlarla kendilerini savunmaya çalışan küçük çocuklar herkesin bildiği görüntülerdir. Ancak bazı insanlar bütün bu manzaraları görüp rahat rahat uyuyabilmekte, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığıyla hareket edebilmektedir. Bu insanlar "büyük" düşünme olgunluğuna, "üstün" bir ahlaka ve "güçlü" bir vicdana göre yaşamaya alışmadıkları için böyle bir umursamazlığı doğal karşılayabilmektedir.

Oysa buradaki vicdan körelmesini görebilmek için insanın kendisini zulme uğrayan bir kimsenin yerine koyması yeterlidir. Örneğin bu insan; suçsuz insanların katledildiği, eşinin, çocuklarının, kardeşlerinin, anne babasının zulüm çektiği, açlıktan ve dayanılmaz bir yoksulluktan dolayı zorlukla ayakta durabildiği, hasta çocuğunu tedavi ettirebilecek parasının ve imkanının olmadığı veya sebepsiz yere evinden ve yurdundan çıkarıldığı bir ortamda yaşıyor olsa… Ve karşısında böyle bir ortamda bulunmayan ama kazanacağı paranın derdine düşmüş, "Bu insanları ben mi kurtaracağım?" diyerek duyarsızlaşmış bir insan görse ne düşünür? Herhalde bu insanın ne kadar vicdansız, umursuz ve insaniyetsiz olduğunu söyleyecektir! Kaldı ki halden anlamak ve vicdanlı davranmak için bir insanın kendisinin zulüm görmesi şart değildir. Kişinin bu insanların içinde bulunduğu durumu görmesi ve gördüklerini Kur’an ahlakına göre değerlendirmesi yeterlidir. Ama insanlar Kur’an ahlakından uzaklaştıkça, bu vicdan duyarlılığından da uzaklaşmış olurlar. Allah dinden uzak insanların bu bencil, duyarsız ve katı tutumlarını ayetlerinde şöyle bildirir: “Gerçekten, insan, 'bencil ve haris' olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar. Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veya cimrilik eder).”[5]

Kur’an ve Akıl İle Bulunan Çözümler Aranmalıdır.

Dünya üzerinde yaşanan sorunlara çözüm bulabilmek ve her alanda insanlığa fayda sağlayabilmek için; akıl, basiret (keskin görüş, özü kavrayış gücü) ve feraset gibi özelliklere sahip olabilmek son derece önemlidir. Ve bu özelliklerin elde edilmesi de yine sadece Kur’an ahlakına ve İslam ahkamına uymakla mümkün olabilir. Allah bir ayetinde imanın getirdiği akla şöyle dikkat çekmiştir: “Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.”[6]

İnsanlar kimi zaman karşılaştıkları sorunlara çözüm getirmek isteyebilir. Ama bu kişiler de imanın kazandırdığı fazilete, çözüm bulma kabiliyetine, basiret ve ferasete sahip olmadıkları için yeterli bir sonuç üretememektedir. Çoğu zaman imanın şevki olmadığı için aldıkları kararları sürekli erteleyip önemli detayları hesaplayamadıkları için çeşitli aşamalarda tıkanıp tükenmektedir. Örneğin, bugün dünya ülkelerinin genelinde, sokakta yaşayan kimsesiz çocuklar önemli bir kanayan yaradır. Ancak bu çocuklara sahip çıkmaya, onların suç işlemelerine, uyuşturucu kullanmalarına engel olmaya yönelik keskin bir çözüm bir türlü alınamamaktadır. Alınan cılız tedbirler, yapılan küçük çaplı yardımlar yeterli olmadığı ve çoğu istismar ve riyakarlıktan ibaret kaldığı için maalesef milyonlar yaşamlarını sokaklarda geçirmekte, sonunda da ya bir suçtan dolayı hapse atılmakta, ya intihar etmekte ya da bakımsızlıktan telef olmaktadır. Oysa bu çocuklara iyi bir eğitimle güzel ahlakın öğretilmesi, yeterli imkanların sağlanıp huzura eriştirilmesi için gereken para; Batılı ülkelerin silahlanmaya, hatta lüks ve fantezi harcamalara ayırdıkları paranın binde birinden azdır. Allah’ın verdiği imkan ve fırsatların, mağdur insanların ihtiyacına harcanması ve huzurun sağlanması için de bir Adil Düzen inkilabı kaçınılmazdır.

Bu konuda bir başka örnek ise tedavi masrafı yüksek bir hastalığa yakalanan insanların durumlarıdır. Eğer hastalığa yakalanan kişi zenginse tedavi olup hastalıktan kurtulma imkanı vardır. Ama eğer hasta kişi fakirse, tedavi masraflarını karşılayamadığı için açıkça ölüme terk edilmektedir. Hiç kimse çıkıp bu konuya bir çözüm bulalım, akılcı bir önlem alalım diye düşünmemektedir. Kuşkusuz bu umursamaz tavrın temelinde yine inançsızlık ve bundan kaynaklanan bir akılsızlık yatmaktadır. Doğruyu yanlıştan ayırma konusunda eksik olan insanlar karşılaştıkları sorunlara da çözüm bulamamaktadırlar. Bu, inkarcı insanlara has bir tutumdur. Allah Kur’an'da bu karakterdeki insanların durumunu şöyle bildirmiştir: “İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.”[7] Oysa Kur’an ahlakına tabi olan insanların, sahip oldukları akıldan kaynaklanan çözüm bulma, kaynak bulma, organizasyon yapma kabiliyetleri son derece gelişmiştir. Bu kişilerin yönlendirmesiyle yapılacak organizasyonlar ile imkan sahibi birçok insanın maddi olanakları bu yönde kullanılabilir. İşte Adil Düzen Projeleri de bunlardan birisidir. Olaylara vicdanlarını ve akıllarını kullanarak sahip çıkan insanlar çok hızlı bir şekilde eksikleri ve ihtiyaçları tespit ederek, çözüm için yöntemler üretebilirler. İnsanlar genellikle eksiklikleri göremezler veya görmezlikten gelirler. Vicdanlarını rahatsız etse bile ne yapacaklarını bilemezler veya harekete geçmeye üşenirler. Çünkü hayatlarının büyük bir bölümünü bu konuya ayırmak zorunda kalacaklarını düşünür ve rahatlarını kaçırmak istemezler. Ancak akıl ve vicdan sahibi kimselerin bu insanlar yerine olayları organize etmeleri, insanları güçleri ve imkanları doğrultusunda yönlendirmeleri ve şevklendirmeleri sonucunda birçok sorun büyük bir hızla çözüme ulaşabilir.

Gerçek Adalet, Kur’an Ahlakının ve Adil Düzen Kurallarının Yaşanması İle Sağlanabilir

Adalet, toplumsal düzeni sağlayan en önemli unsurlardan biridir. Her ülkenin kendine özgü bir adalet sistemi vardır. Ancak dünya geneline baktığımızda, adaletin uygulanmasında karşılaşılan zorluklar nedeniyle, insanlık sürekli ideal model arayışındadır. Tüm dünyada ulaşılmaya çalışılan ideal modelin temeli ise, insanlar arasında ayrım yapılmadan, herkesin yaptığının karşılığını tam olarak aldığı bir adalet mekanizmasının oluşturulmasıdır, bu da İslam Nizamı ve Kur’an ahlakıdır! Bu modele ulaşmak için geliştirilen yeni metodlara, farklı yaklaşımlara, üretilen projelere ve çözümlere rağmen, adaletin tam olarak sağlanmasında çeşitli güçlüklerle karşılaşılmaktadır.

Bu gibi olumsuzlukların temel nedeni ise mevcut düzenlerin zulüm ve sömürü üzerine kurulması ve toplumun genel ahlak yapısının bozulmasıdır. Dolandırıcılık, rüşvet, yolsuzluk, adaletsizlik ve bunların benzeri daha pek çok olayın nedeni işte bu yozlaşmadır. Günlük hayatın her alanında bunun örneklerine heran rastlanmaktadır. Örneğin bir işadamı başka bir kişiyi rahatlıkla dolandırmakta ve o kişinin parasını, evini, arabasını haksız yere, hile yaparak almaktan sakınmamaktadır. Dolandırdığı kişi ile senelerdir süregelen bir dostluğunun olması, dolandırılan kişinin maddi-manevi pek çok yönden zor durumda kalacak olması gibi konular onun vicdanını sızlatmamaktadır. Dolandırıcılık yapan kişi için dostluk, aile bağları, manevi değerler, toplumsal kurallar, güzel ahlak gibi ölçüler sadece edebiyattır. Bu kişinin ölçüsü yanlız kendi çıkarlarının korunmasıdır. Allah'ın tüm yaptıklarından haberdar olduğunu, her hareketinin bir gün hesabını vereceğini hiç düşünmeyen, dolandırıcılığın haksız bir kazanç olduğunu, adaletli bir davranış olmadığını aklına getirmeyen bu kişinin çevresindeki diğer kişilerle olan ilişkileri de bu doğrultudadır. Ve hele mevcut sistemin kavram ve kuralları da, her türlü haksızlık ve ahlaksızlığa uygunsa, o ülke yaşanmaz olacaktır.

Hatta bir insan dolandırıcılık yapmanın büyük bir suç olduğunu düşünebilir ve bu nedenle ömrü boyunca, hiçbir şekilde böyle bir davranışta bulunmayabilir. Ancak aynı kişi kendine bir çıkar sağlayabileceğini düşündüğü anda başka bir insan ile ilgili yalancı şahitliğe kalkışabilir, yapmadığı bir şeyden dolayı o kişiye iftira atabilir. Kendi içinde de şartların onu zorladığını, bakması gereken bir ailesi olduğunu ve daha pek çok bahaneyi öne sürerek vicdanını rahatlatabilir. Oysa bütün bu mazeretler iftira atmanın kötü bir ahlak olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Ayetlerde belirtilen bu adalet anlayışına sahip insanların yaşadığı bir toplum, adaletsizliğin asla yer alamayacağı bir Adil Düzendir. Çünkü Kur’an ahlakının yaşandığı ve Adil Düzenin uygulandığı bir ortamda, en yakın akrabalar da dahil olmak üzere kişinin yakınlık derecesi, maddi durumu ya da mevkisi gibi şartların hiçbir önemi olmadan keskin bir adalet uygulanması esas prensiptir. Ancak günümüzde dünya ülkelerinde gördüğümüz uygulama bunun tam tersidir. Kimi zaman bir insanın maddi gücü, mevkisi, çevresi göz önünde bulundurularak işlediği bir suç gözardı edilebilmektedir. Veya yaptığı bir suçun karşılığında hak ettiği ceza verilmeyebilmektedir. Bu ülkeler ve yönetimler için de geçerlidir. İşte İsrail ve ABD’nin her türlü zulmü rahatlıkla işlemesi bu yüzdendir. Oysa gerçek adaletin yaşandığı toplumlarda o anki durum ve şartlar gözetilerek, kişinin ayrıcalık yaratacak (akrabalık, mal-mülk, itibar gibi) özellikleri dikkate alınmadan adil bir tutum sergilenir.

İslami Hükümlerin ve Adil Düzen’in Yaşanmadığı Toplumlarda Ne Gibi Aksaklıklar Ortaya Çıkacaktır?

1. Yalancı Şahitlikler Artacaktır

Bilindiği gibi adaletin sağlanmasında ve doğruların ortaya çıkmasında şahitlik oldukça önemlidir. Görgü tanıklarının ifadeleri doğrultusunda pek çok olay kısa sürede çözümlenebilir. Haklı ve haksız ayırt edilebilir. Ancak Kur’an ahkamının ve İslam ahlakının yaşanmadığı toplumlarda gerçeği bulmak şahitler yoluyla suçluyu suçsuzu ayırmak güvenilir bir yöntem değildir. Çünkü Kur’an ahlakına uymayan kişiler, adaletli bir şekilde doğruyu söylemek ve haklı olanın yanında yer almak yerine, para karşılığında ya da herhangi bir çıkar hesabıyla rahatlıkla yalan söyleyebilirler. Hatta kimi zaman çok önemli olmasına rağmen bir olayda şahitlik yapmaktan da çekinir. Çünkü bunun sonucunda zarar göreceklerini, başlarının derde gireceğini düşünürler. Oysa Allah bir ayetinde şahitliğin gizlenmemesi gerektiğini şöyle bildirmektedir: “…Şahidliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, artık şüphesiz, onun kalbi günahkardır. Allah, yaptıklarınızı bilendir.”[8] Kimi zaman da bu kişilerin bir kişiye olan kinleri ve nefretleri onları doğruyu söylemekten alıkoyabilir. Böylece yalancı şahitlik yaparak, olayları çarpıtarak adaletin kaybolmasına sebebiyet verilir.

2. İnsanların Birbirlerini Değerlendirmelerindeki Ölçü, Para ve Makam Olacaktır

Kur’an nizamını ve İslam ahlakını yaşamayan toplumlarda insanların birbirlerini değerlendirirken esas aldıkları ölçü para ve makamdır. Toplumun bütün kesimlerine hakim olan bu anlayışın örneklerini her yerde karşımıza çıkmaktadır. Bir mağazaya gelen iki farklı kişiye karşı mağaza görevlilerinin gösterdikleri farklı tavırlar bu konudaki en belirgin çifte standarttır. Müşterilerin dış görünüşlerine göre tavırlarını ayarlayan görevliler, zengin olduğunu tahmin ettikleri kişiye karşı saygılı ve güler yüzlü davranırken, maddi durumu iyi olmayan müşteriye azarlar gibi davranacaklardır. Her ikisi de aynı şeyleri almak maksadıyla mağazaya girmiş olsalar da mağaza elemanlarının tavırları müşterilerin maddi durumları, dış görünüşleri ya da ünlü olmaları gibi ölçülere bağlı olacaktır. Oysa iman ve vicdan sahibi bir kişi için bunlar ölçü olmayacaktır. Böyle kişiler çevrelerindeki insanlara hiç ayırt etmeden sadece "insan" olarak tavır alacaktır. Bir insana değer vermeleri için o kişinin parasının olup olmaması, evinin büyüklüğü, kıyafetlerinin markası ve çokluğu, yüzünün güzelliği, kültür birikimi, yaptığı iş, eğitim seviyesi ve benzeri değer yargılarına ihtiyaç duyulmayacaktır. Allah Kur’an'da insanlar arasındaki sevgide ölçü olarak imanı ve Kendisi'ne olan yakınlığı esas kılmıştır. Bu nedenle müminler için geçerli olan tek ölçü Allah’ın rızasdı ve kul hakkıdır!

3. Eğitim Konusunda Sıkıntılar ve haksızlıklar yaşanacaktır

Toplumu oluşturan bireylerin en doğal haklarından bir tanesi de eğitimdir. Din, dil, ırk, maddi durum farkı gözetilmeden her birey eşit ölçülerde eğitim alma hakkına sahiptir. Oysa sosyal adaletin tam olarak sağlanamadığı toplumlarda eğitim konusunda da problemler ve çözümsüzlükler görülmektedir. Bu çözümsüzlüklerin en başında eğitim hakkının maddiyata bağlı olarak kazanılması gelmektedir. Pek çok ülkede yeterli maddi imkan bulamadığı için iyi bir eğitim alamayan çok sayıda çocuk ve genç sokaklara terkedilmektedir. Bunun dışında okulların kaliteleri ve bu kaliteden yararlanma oranları da yine maddi olanaklar doğrultusunda değişmektedir. Maddi yönden destek alan okullarda her konu için özel laboratuvarlar kurularak, çok faydalı bir eğitim uygulanabilirken kısıtlı imkanlar nedeniyle kimi okullar bu yönden yetersizdir. Bu da öğrencilerin araştırma yapma ve kendilerini geliştirme gibi faaliyetlerini olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun yanında her insan istediği dalda eğitim alma hakkına da sahiptir. Nitekim eğitimde yüzde yüz başarının elde edilmesi ve verimin her yönden artması için kabiliyetlerin öne çıkarılacağı bir eğitim sistemi gereklidir, bunu da Adil Düzen getirecektir. Ama günümüz toplumlarında maddi imkansızlıklar nedeniyle eğitimini belli bir aşamada bırakmak zorunda kalan ya da mesleki yönde tercihini kabiliyete göre değil de çeşitli etkenlere göre ayarlayan, hatta inancı gereği haksızlığa ve ahlaksızlığa karşı durduğu veya örtündüğü için okuldan atılmak durumunda kalanlar görülmektedir.

4. Adil Düzensiz Toplumda Dünyadaki Kaynaklardan Eşit Yararlanma Fırsatı Tanınmayacaktır

Toplumların geneline bakıldığında, insanların, dünya kaynaklarından eşit ölçülerde yararlanamadıkları acı bir gerçektir. Örneğin yetişkin bir insanın günlük enerji ihtiyacı yaklaşık 2800 kalori olarak kabul edilir. Dünya genelinde mevcut olan besin maddeleri de her insanın bu günlük ihtiyacını karşılaşabilecek düzeydedir. Ama buna rağmen dünyada halen 800 milyondan fazla insan açlık çekmektedir. Dünya nüfusunun yaklaşık %75'inin (1991'de 4.03 milyar kişi) aldığı günlük kalori bu miktarın altındadır ve ülkeden ülkeye bu oranlar değişiklik gösterir. Bunun nedeni yiyecek maddelerinin ülkeler üzerinde eşit olmayan dağılım sistemidir. Yine başka bir istatistiğe göre gelişmekte olan ülkelerin temel ihtiyaçlarını karşılamak (yiyecek, içecek su, sağlık önlemleri, sağlık bakımı ve eğitim) yılda yaklaşık olarak 40 milyar dolara mal olmaktadır ki, bu da dünyanın en zengin 225 insanının toplam mal varlığının %4'ü anlamına gelmektedir. Bu istatistiksel bilgilerden de görüldüğü gibi, bir ülkede fazla olan kaynaklar kimi ülkeler için hayati önem taşıdığı halde eşit bir dağılım gözetilmemektedir. Zengin ülkelerde kimi zaman kullanım sahası bulunamadığı için israf edilen nimetler, ihtiyacı olan insanlara verilmemektedir. Bu konuda bazı Afrika ülkelerinde yaşanan sıkıntılar tüm dünyaca bilinen örneklerdir. Ancak kaynakların eşit dağıtılamaması yalnızca yiyecek ve içecek maddeleri için geçerli bir durum değildir. Örneğin sağlık hizmetleri konusunda da, imkanların dünya çapındaki dengesiz dağılımı nedeniyle çeşitli problemler ve çözümsüzlükler sürüp gitmektedir. Bilindiği gibi günümüzde dünya çapında salgın halinde olan son derece tehlikeli hastalıklar bile kolaylıkla tedavi edilebilmekte ve yaygınlaşması engellenebilmektedir. Bunun gerçekleşmesi ise gelişmiş ülkelerin kullandığı tıbbi teknoloji ve maddi güç ile mümkün olabilmektedir. Bununla birlikte geri kalmış ya da yeni gelişmekte olan ülkelerde durum tamamen farklıdır. Diğer ülkelerde kolaylıkla hallolabilen sağlık sorunları, bu yoksul ülkelerde tüm ülkeyi etkisi altına alabilecek kadar büyük problemler yaratabilmektedir.

Örneğin cüzzam hastalığı bakteriler vasıtasıyla ortaya çıkan, son derece bulaşıcı ve kolaylıkla salgın haline gelebilen bir hastalıktır. Yüzyıllar boyunca tedavi edilemez olarak düşünülen cüzzamın günümüzde ilaçla tedavisi yapılabilmektedir. Gelişmiş ülkeler için sorun teşkil etmeyen bu rahatsızlık, yoksul ülkelerde çözülemeyen bir problem haline gelmiştir. Çünkü tedavinin uzun sürmesi, ilaçların pahalı olması gibi nedenlerle dünyanın yoksul ülkelerinde cüzzam tam olarak önlenememiştir. Ülkeler arasında gerçekleşecek ilaç aktarımı sayesinde kolaylıkla tedavi edilecek bu hastalığın pek çok ülkede halen varlığını sürdürüyor olması ne büyük talihsizliktir. Cüzzam sadece tek bir örnektir. Benzer pek çok hastalık geri kalmış ülkelerdeki maddi yetersizlikler ya da teknolojik eksiklikler gibi nedenlerle tamamen yok edilememekte hatta çoğu yerde tedavi dahi edilememektedir. Oysa bu gibi sağlık problemlerinin çözümü son derece basittir. Kimi ülkelerde depolarda beklerken israf olan malzemelerin akılcı biçimde düzenlenecek organizasyonlarla gerekli olan yerlere aktarımı gibi yöntemlerle sağlık problemleri kolaylıkla giderilecektir; ama bunun için Erbakan’ın Kur’an’ı Kerim ve müspet ilim esaslı ADİL DÜZEN’İ mutlaka gereklidir.

Siyasi Hayatta Yaşanan Tıkanıklık Nasıl Aşılır?

İnsanların hayatlarının her anında adaletin, güzel ahlakın ve dürüstlüğün hakim olması gerekir. Bunun en çok önem kazandığı alanlardan biri ise siyasettir. Çünkü siyasetçi çok kalabalık bir insan topluluğunun sorumluluğunu üzerine alan, kendisinden çözüm ve hizmet beklenen kişidir. Bu kişi adaletle hüküm vermeli, insanlar arasında ayrım gözetmemeli, ihtiyaç içinde olan insanları fark edip, hemen bu ihtiyaçları karşılama yoluna gitmelidir. Hizmet üretirken her zaman uzman kadrolarla birlikte çalışmalı, işi ehline vermelidir. Aksaklıkları, yürümeyen ve tıkanan noktaları hemen fark etmeli, bu konularda çok fazla çözüm üretmeli, hızlı manevralar yapabilmelidir. Acil olanı fark edebilmeli ve hizmeti geciktirmeden yerine ulaştırabilmelidir. Fakat günümüzde siyaset, bazı insanlar için bir hizmet alanı olmaktan çıkmış, sadece çıkara dayalı bir meslek haline gelmiştir. Amaç olarak; makam ve mevki elde etmek ve bu makamı her şart ve durumda korumak, mümkünse daha üst makamlara çıkmak gözetilir. Böyle olunca da hedefe ulaşmak için yapılan her türlü sahtekarlık, ahlaksızlık makul ve mübah görülmektedir. Daha da tehlikelisi dünyayı yöneten siyonist güçler, sağcı-solcu partileri ve işbirlikli hükümetleri medya ve masonluk marifetiyle iktidara getirip kendilerine hizmet ettirmektedir. Bunu bilen siyasiler, Yahudi Lobilerinin gözüne girme yarışına girmiştir.

Dünya üzerindeki her ülkede bu tip olaylarla karşılaşmak artık normalleşmiştir. Yolsuzluklar yüzünden istifa eden görevlilerin, suistimallerin, piyasayı yönlendirerek kişisel çıkar sağlayanların yüzlerce örneği sergilenmektedir. Örneğin diktayla yönetilen pek çok ülkede halk çok büyük bir sefalet içinde yaşayıp, açlık, susuzluk ve salgın hastalıklarla mücadele ederken, baştaki yöneticiler çok büyük bir zenginlik ve sefahat hayatı sürmektedirler. Geçtiğimiz senelerde iktidardan devrilen Zaire'deki Mobutu yönetimi bu konuda çok açık bir örnektir. Mobutu, kendisi için özel uçağıyla her ay Fransa'dan kuaförünü getirtirken, halkı tek bir ekmek için çatışmalara girmekteydi. Mobutu, ülkesinin tüm yeraltı ve elmas kaynaklarını kendi üzerine geçirmiş, batılı ülkelerin kullanımına açmış, fakat kabile çatışmaları içinde mücadele veren halkını görmezlikten gelmişti. İşte bu tip yönetimlere, Kur’an ahlakının yaşanmadığı ortamlarda daha sık rastlamaktadır. Çünkü dinin olmadığı bir ortamda insanlar için adaletin, yardımlaşmanın, merhametin, sevginin, saygının, dürüstlüğün bir anlamı olmamakta, herkes kendi çıkarı için çabalamakta ve bu konuda çok hırslı davranmaktadır. Allah bir ayetinde bu tarz insanların oluşturdukları tehlikeyi şöyle uyarmaktadır: “O, iş başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez.”[9] Görüldüğü gibi Kur’an'a uyulmadığı ve Adil Düzen kurulmadığı müddetçe, yukarıdaki ayette söz edilen insanlar hep var olacaktır. Oysa vicdanlı ve Allah'tan korkan insanların yönettiği aklı selimin, müsbet bilimin ve Kur’an’ı prensiplerin ışığında hazırlanan kuralların yerleştiği bir ülkede kimsenin bir başkasına haksızlık yapmasına fırsat tanınmayacaktır. O ülkede siyaset bile karşılıksız, hizmet aşkıyla yapılacaktır. (Ey Peygamber) De ki: "Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim."[10] ayeti esas alınmalıdır.

Siyaset anlayışında dikkati çeken başka bir konu ise bazı ülkelerde başta bulunan kişilerin elde ettikleri makamı hak edecek özelliklere sahip olmamalarıdır. Çünkü Kur’an ahlakının yaşanmadığı bir yönetimde insanların bir makamı elde etmeleri için, bunu hak edecek vasıflara sahip olup olmadıklarına bakılmayacaktır. Bir başkasının daha ehil olduğu bilinmesine rağme bazı insanların çıkarları doğrultusunda karar alınacaktır. Oysa Kur’an ahlakında her iş o konuda en iyi vasıflara sahip, en yetenekli kişilerin hakkıdır. Allah ayetinde bu özelliği şöyle hatırlatır: “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.”[11] İslam ahlakının yaşanmadığı, makam ve görevlerin, ehliyet ve yeteneklere göre dağıtılmadığı bir ortamda, önemli bir makama ulaşan kişinin yapacağı ilk şey de hemen yakınlarını, tanıdıklarını etkin görevlere atamak, onları korumak ve kalkındırmaktır. Bu nedenle de pek çok parti ve siyasetçi için "kadrolaşma" çalışmaları çok büyük önem taşır. Yine milletin menfaati hesaba katılmayacak, hizmet birinci planda yer almayacak, kişisel ve siyasal tercihler ön plana çıkacaktır. Bu anlayışın bir sonucu olarak da hizmet ihtiyaç içinde olan şehirlerde, köylerde değil; sadece seçim bölgelerinde yoğunlaşmaktadır.

Dinsizliğin Ekonomik Yaşam Üzerindeki Tahribatı

Günümüzde en çok konuşulan konuların başında ekonomik sorunlar gelmektedir. Dünya üzerindeki insanların büyük bir bölümü açlık sınırında sürünmekte, pek çok ülke dış yardım olmadan varlığını devam ettirememekte, bu dış yardımlarda o ülkeyi esir alıp yarı sömürge haline getirmektedir. Ülkelerin sadece yardım almaları da problemi çözmemekte, çünkü bu yardımların faizlerini ödeyemedikleri için çok daha büyük sıkıntılara düşülmektedir. Zorluk içinde yaşayan insanların aylık gelirleri hiçbir ihtiyaçlarını gidermemekte ve bunun yanında dünyanın dört bir yanında çok büyük bir işsizlik hüküm sürmektedir. Bunun en belirgin örneklerinden biri ise birkaç yüz kişinin alınacağı bir memuriyet sınavına onbinlerce kişinin müracaat etmesidir. Sadece bir iş bulabilmek için insanlar saatlerce sıralarda beklemekte, iş bulma kurumlarında günlerini geçirmektedirler. Tek istekleri de çalışmak ve maddi geçimlerini sağlayabilmektir.

Peki bunların çözümü nedir? Neden bu sorunlar köklü bir şekilde ortadan kaldırılamamaktadır?

Öncelikle bir ülke içindeki istikrarın en önemli belirtisi; ekonomide ihtiyaç duyulan gelişmelerin sağlanması, üretimin artışı, sürekli yeni iş alanlarının hazırlanması ve insanların verimli hale sokulmasıdır. Oysa yapılan araştırmalara göre bugün halen dünyada çalışan nüfusun, yaklaşık olarak %35’ini oluşturan 1 milyar işsiz bulunmaktadır. Bu kişilerin bakmakla yükümlü oldukları aileleri de göz önünde bulundurulduğunda bu sayı daha da artmaktadır.

Günümüzde özellikle de ekonomik açıdan iyi durumda olmayan ülkelerde ekonomik düzen faiz sistemi üzerine kurulmuş bulunmaktadır. Bankaların verdiği çok yüksek faizlerin, ülke ekonomisine pek çok açıdan olumsuz etkileri yaşanmaktadır. Böylece insanlar yatırıma ya da üretime değil, paralarını bankaya koymaya teşvik olunmaktadır. Faizle, gecelik repolarla kazanılan para insanlara çalışmaktan daha kolay ve cazip kılınmaktadır. Nüfusunun büyük bir çoğunluğu faiz ve repo ile para kazanan bir toplumda ise üretimin ve ülkenin gelişmesi için gereken yatırımların artırılması elbette imkansızdır. Böyle sistemlerde banka reklamlarında verilen imaj şunlardır: "Siz işinizi, gücünüzü, üretimi bırakın ve tatile çıkın. Paralarınızı da bankaya, ya faiz ya da repo olarak yatırın..." Günümüzde son derece cazip ve kolay bir yol olarak gösterilen bu mantık aslında hiç de sanıldığı gibi insanlara refah ve zenginlik sağlamamıştır. Hiçbir yatırımın yapılmadığı, paranın bankalarda, yastık altlarında veya kasalarda biriktirilerek yığıldığı bir ekonomi, ardından hayat pahalılığı, enflasyon gibi ekonomik sorunları doğurmaktadır. Ve parasını faize yatırarak tatile çıkan ve üretime katkıda bulunmayan insanlar ise uzun vadede bu ekonomik sıkıntıyı bizzat yaşayacak ve faizde artan paraları enflasyonun hızına yetişemeyerek sonunda zarara uğrayacaktır.

Oysa üretim yapılması durumunda, ülke ekonomisinde genel anlamda bir düzelme yaşanacak, piyasa hareketlenecek ve bu da herkes için yarar sağlayacaktır. Nitekim parayı hırsla biriktirmek, malı yığmak Allah'ın Kur’an'da yasakladığı davranışlardır. Kur’an'da insanların ellerindeki parayı sürekli olarak hayır yönünde kullanmaları emrolunmaktadır. Tevbe Suresi'nde malını yığıp, biriktiren kişiler acı bir azapla uyarılmaktadır: “Ey iman edenler, gerçek şu ki, (Yahudi) bilginlerinden ve (Hıristiyan) rahiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele.”[12] Oysaİslâm ahlâkının ve Kur’an ahkâmının yaşandığı bir ortamda hayat şartları hep insanların lehlerine olacak şekilde düzenlenir. Bu nedenle faiz de yasaklanmış, kişilerin ağır borç yükü altında ezilmeleri engellenmiştir: “Faiz (riba) yiyenler ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu onların: ‘Alım-satım da ancak faiz gibidir.' demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah'a aittir. Kim (faize) geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.”[13] Allah bir başka ayetinde ise faizin insanlara bereket getirmeyeceğini şöyle haber verir: “Allah faizi yok eder de sadakaları artırır. Allah günahkar kafirlerin hiçbirini sevmez.”[14]

İnsanların hayat şartlarının iyileştirilebilmesi için ülke içinde Adil bir düzenin ve istikrarın mevcut olması çok önemlidir. Bu istikrar ekonomiden sosyal yaşama kadar her alanda gözetilmelidir. Bu konuda tüm Müslümanlara çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Kimse bir başkasının çözüm üretmesini, bir şeyler yapmasını beklememeli, elinden gelen gayreti göstermelidir. Çünkü Allah bu konuda tüm inananlara görev ve sorumluluk vermiştir. Bu sorumluluğu yerine getirebilmek ise öncelikle dini ve dinin insan hayatına sunduğu güzellikleri anlatmakla mümkün olabilir. Örneğin, infak edilen ve hayır yolda kullanılan malın bereketleneceğine ve faizin ise bereketsizlik getireceğine iman eden bir topluluk, malının ihtiyacından arta kalanını hayır yönünde değerlendirecektir. Böyle bir sistemde ise tüm ülkenin büyük bir refaha ulaşacağı kesindir. İnsanların böyle bir anlayışı uzak ve erişilmez görmemelerini sağlamanın tek yolu ise onlara Kur’an ahlakını öğretmektir. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, Kur’an ahlakının rehberliğinde yaşanan bir hayatta Allah korkusu ile hareket edildiği için insanlar yalnız kendi çıkarlarını korumak maksatlı değil, tüm insanların rahatı ve çıkarı için gayret gösterecektir. Çünkü İslam ahlakında birlik, beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma çok önemlidir. Dinin yaşandığı bir toplumda israf önleneceği gibi, israfa kaçan tüketime de izin verilmeyecektir. Yardımlaşma ve adalet sayesinde insanların ekonomik güç seviyesi yükselecek, zengin bir toplum meydana gelecektir. Kur’an ahlakının yaşandığı, zenginlik ve refahı ile tarihe geçen "Asr-ı Saadet" dönemi bu gerçeğin en açık delillerindendir.

Din, Yoksulların ve Yetimlerin Korunmasını Sağlar ve Kurumlaştırır

Günümüzde yoksulluk sadece dünyanın belirli ülkelerini ilgilendiren bir problem olmaktan çıkmıştır. Köprü altında yatan, çöp karıştırarak yaşamını sürdüren, çok az bir para karşılığında hayatını tehlikeye atarak çalışmak zorunda kalan çocuklar, her türlü olumsuz koşula rağmen dışarıda yaşamak zorunda kalan evsizler, beslenme yetersizliğinden kaynaklanan çocuk ölümleri ve bunlar gibi yoksulluktan kaynaklanan daha pek çok problem bütün dünyanın gündeminde yer almaktadır. Dünya üzerindeki yoksullukla ilgili olarak yapılan istatistiksel hesaplamalardan sadece sokak çocukları ile ilgili olanlarına bakıldığında bile durumun ciddiyeti hemen anlaşılmaktadır. 1982 UNESCO raporuna göre sokak çocuklarının sayısı İstanbul'da 200.000, Bogota'da 10.000, Rio de Janerio'da 2 milyonu aşmıştır. Günümüzde bu rakamlar çok daha artmıştır. Afrika'da ise 6 milyon dolaylarında olduğu sanılmakta ve bu sayı her geçen gün hızla katlanmaktadır. Bu sayının artmasında yer değişimi, savaş ve kıtlık, AIDS hastalığı ve hızlı şehirleşme gibi etmenler önemli rol oynamaktadır. Tüm dünya üzerinde 30 ila 70 milyon arasında sokak çocuğu olduğu yazılıp konuşulmaktadır. Amerika'da ise yoksulluk içinde yaşayan çocukların sayısı son 20 yılda 3 katına çıkmıştır. 1989'da Amerika'daki her 6 çocuktan biri resmi anlamda yoksulluk içinde yaşıyordu. 1993 rakamlarına göre, Amerika'daki 6 yaşın altındaki 5 çocuktan biri yoksulluk sınırının çok altında yaşamaktadır ki bu yaklaşık olarak 5 milyonun üzerinde çocuk demektir. Bundan başka Amerika'daki 18 yaşın altındaki &

Yorum Yaz