Kasım 12 10:02

Kuşkumuz; “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin” POSTMODERN GENEL VALİLİĞE DÖNÜŞMESİYDİ!

Kuşkumuz; “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin”  POSTMODERN GENEL VALİLİĞE DÖNÜŞMESİYDİ!

Önce bir gerçeği vurgulayarak başlayalım. Türkiye'de parlamenter yönetimden Cumhurbaşkanlığı yönetimine geçilmesinin “sistem değişikliği” şeklinde sunulması ve öyle sanılması temelinden yanlıştır, yanıltıcıdır; halkımıza kof umutlar aşılayıcı bir yaklaşımdır. Maalesef; Millî Gazete de aynı gaflete kapılmış ve böyle manşet atmıştı. Oysa Türkiye'deki bâtıl ve Batılı sistem; faiz ve adaletsiz vergi temelinden, zina serbestliğine, kumar ve bahis sektöründen, ABD, AB ve NATO güdümüne, hukuk düzeninden ahlâki disiplinsizliğe kadar, aynen korunmakta ve yürürlükte bulunmaktadır. Değişen SİSTEM veya DÜZEN değil, sadece yöntem ve yönetme şekliolmaktadır. Bu hileli tavır; kendi sömürü düzenlerini ayakta tutmak için, halkı boş umutlar ve hoş kılıflarla avutmak üzere, malum odakların yeri geldikçe başvurdukları bir aldatmacadır. Bu olsa olsa, küresel sömürü sistemine entegre (eklemlenme ve bütünleşme) aşamasıdır. Zaten Sn. Erdoğan’ın ve yeni Bakanların, NATO zirvesine katılım hazırlıkları ise, küresel mahfillere görücüye çıkma ve beğenilerini kazanma heyecanını yansıtmaktaydı. Yani; aslında yabancı marka bir arabaya, yeni şoför makamı ve teknolojik imkânları, yeni koltuklar ve aksesuar takımları eklemek ve değiştirmek ile yeni araba yaptık iddiası ve heyecanı tam bir saflıktır ve safsatadır. En çok sevinilen ve övünülen “Genelkurmay'ın yetkilerini kaldırdık, vesayet rejimini sonlandırdık!..”havaları ise, şayet TSK’nın kolunun, bacağının budanmasına ve NATO'nun uyumlu ve güdümlü bir kanadı haline sokulmasına yarayacak sonuçlara yol açacaksa, bu da sistem değişikliği değil, devlet tahribi olacaktır. Yahu, gerçekten hayretler içindeyiz; aslında anayasal bir kurum olan YAŞ (Yüksek Askerî Şûra) ve Genelkurmay Başkanlığı’nın görev ve yetki alanları, bir KHK ile nasıl kaldırılırdı? Hem de bu boşluğu dolduracak hiçbir düzenleme yapılmadan bu kararlar nasıl alınırdı ve bu kafayla ülkemiz nereye kaydırılmaktaydı? Ve hele; AB’nin dayatmasıyla, Genelkurmay Başkanı’nı Milli Savunma Bakanı’na bağlama hesapları hangi sonuçları doğuracaktı? Ve umarız ki, Aziz milletimiz, duyarlı kesimlerimiz, ilgili ve yetkili birimlerimiz de bu tehlikenin farkındaydı, gerekli ve yeterli tedbirleri alacaklardı.

Evet, sonunda “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye reklamı yapılan sürecin, yeni kabinesi açıklanmıştı. Bazı kuşkularımıza ve kusurlu bulduğumuz taraflarına rağmen, dua ve temennimiz, inşaallah hayırlı sonuçlara vesile olmasıydı. Bakanların birçoğu aile yakınlarıydı. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, zaten şanslı damattı. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca gibileri de anlaşılan aile kontenjanıydı. Kimi ailenin özel hekimi, kimi özel müteahhidi, kimi özel otelcisi-tatilcisi, kimi özel fedaisi sayılırdı… ANAP’lı Bakanlardan Ekrem Pakdemirli’nin oğlu, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ve Spor Toto eski başkanı ve yeni Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Kasapoğlu gibileri, küresel sermayenin ülkemizdeki, sözde İslamcı şirketlerinin temsilcileri konumundalardı. Ve hele Mehmet Kasapoğlu, TRT spor kanalındaki bir programda “Bahis sektörüyle (yani Loto, Toto, Piyango gibi kumar gelirlerini yaygınlaştırmak ve bunlara ilgiyi artırmak suretiyle) Türk sporunu kalkındıracaklarını” vurgulamıştı. FETÖ’den tutuklu Prof. Mehmet Pakdemirli’nin kardeşi ve Kanada merkezli, Siyonist sermayenin McCain Food(patates cipsi ağırlıklı endüstriyel hazır gıda) şirketinin Ortadoğu temsilcisi olan, ziraat ve tarımdan zerre kadar anlamayan Bekir Pakdemirli’nin bu Bakanlığa getirilmesi, Türk tarımını öldürmeyi ve aziz Milletimizi çağdaş köleler haline getirmeyi arzulayan-kurgulayan şeytani odakların, bir talebi ve talimatı olmasındı!?

Örneğin: Ziya Selçuk’un 2013 yılında Gazeteci Tuğba Tekerek’le yaptığı bir röportajda: “Ateist ve Darwinist ahlâkın ortak payda yapılmasını” savunduğu ortaya çıkmıştı.

Sn. Ziya Selçuk, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sıkça gündeme taşıdığı ve önemseyip vurguladığı “Dindar nesil yetiştirme”yi yararsız ve imkânsız bulmaktadır.

“Ben dindar olmayı bu ülkenin ortak paydası olarak görmüyorum. Bu ülkede bazılarının: ‘Ben dindar değilim’ dediğini biliyorum. Bunun yerine insanların ortak paydası ile ilgili bir arayışa girmek lazım ki, bu da ahlâk anlayışıdır. Ateistin de Budist’in de Hristiyan’ın da Müslüman’ın da herkesin bir ahlâk telakkisi vardır ve bu evrensel bir temel oluşturacaktır.” Ve yine o röportajda “Kemalizm’e dönüş yapılması” çağrısında bulunmuşlardı.

“Türkiye'de eğitim sistemi donmamış kalıplaşmamış olsaydı, Türkiye Atatürk dönemindeki eğitim-öğretim ilişkisini geliştirirdi. Örneğin; o dönemde Köy Enstitüleri sahici bir eğitim iradesinin göstergesiydi. Ama bu eğitim-üretim ilişkisinin Atatürk'ten sonra çok zayıfladığı acı bir gerçektir. Eğer darbeler olmasaydı, Türkiye daha demokratik bir ortamı bulabilseydi, eğitimin kalitesi de yükselirdi.”

Bu kabinenin, bir ekonomik ve siyasi kriz habercisi olduğunu konuşup yazanlar, inşaallah yanılmış olurlardı.

Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman, Türkiye ekonomisiyle ilgili ilginç açıklamalar yapmıştı. Adeta felaket tellallığına soyunan iktisatçı: “Türkiye ekonomisinin çok kırılgan bir zemine kaydığını ve Asya krizine benzer bir kriz yaşanacağını”uyarmıştı. Twitter'da Türkiye ekonomisini değerlendiren Krugman, takipçilerine"Türkiye 1997-98 dönemi Asya tipi finansal kriz riski taşıyor mu?" diye sorup, bunu "Rakamlara göre evet!" diye yanıtlamıştı. Dünya Bankası rakamlarına göre Türkiye'nin dış borç stokunun, ülkenin Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'sının (GSYH) yüzde 48'ine ve toplam ihracatının yaklaşık iki katına denk düştüğünü vurgulayan iktisatçı, bu borç yükünün büyük ölçüde özel sektörün üzerinde olduğunu ve bu durumun 1996'da Endonezya'da yaşananlarla benzeştiğini hatırlatmıştı.

Bunların yanında Yeni Kabinede, Kurumlar ve yeni oluşumlar arasındaki dengeleri gözetecek, Milli çıkarlar konusunda hassasiyet gösterecek, dış güdüme ve devleti zaafa uğratacak girişimlere karşı direnecek bazı isimler de vardı. Bizi yanıltmayan ve tahminimizi doğru çıkaran ki, -keşke yanılsaydık- isim ise; Sn. Mevlüt Çavuşoğlu'nun Dışişleri koltuğunu korumasıydı. Çünkü o; ABD, İsrail ve AB'nin güvendiği ve sahiplendiği bir insandı. Hatta, Serdar Turgut bile (10.07.2018) Habertürk’teki yazısında; “Washington’daki etkin ve yetkin çevrelerin kendisine ‘İnşaallah İbrahim Kalın Dışişleri Bakanı yapılmaz!’” dediklerini aktarmıştı. Siyaset ve strateji dilinde bunun anlamı: “Mevlüt Çavuşoğlu mutlaka yerinde kalmalıdır!” şeklinde yorumlanırdı.

Fuat Oktay sürprizi, Abdulkadir Selvi’yi bile şaşırtmıştı!

“Cumhurbaşkanı'nın tek yardımcısı olacağı ve eski Başbakanlık Müsteşarı Fuat Oktay'ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı yapılacağı kulağına fısıldandığında”şaşırdığını açıklamıştı. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın, Millî Savunma Bakanlığı'na getirilmesini sürpriz saymıştı. Hatta, Enerji Bakanı Berat Albayrak'ın kabinede kalmasına ve ekonomi yönetiminin başına oturtulmasını da hayretle karşılamıştı. Özel sektörden gelen Bakanlar da onu şaşırtmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın uzun süredir yakınında olan Başdanışmanı Mustafa Varank’ın, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'na getirilmesini ve Bakan olması beklenen İbrahim Kalın'ın, eski görevine devam etmesinin tercih edilmesini de sürpriz saymıştı.

Bu arada Bakan ve Başkan Yardımcısı olacağına kesin gözüyle bakılan Ömer Çelik, İbrahim Kalın, Ethem Sancak ve Mehmet Şimşek gibilerinin, yeni süreçte etkin konumda ve belki de yeni oluşturulan kurumların başında olacakları da unutulmamalıydı.

Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül, 09 Temmuz 2018 tarihli yazısında, henüz yeni Bakanlar Kurulu açıklanmamışken, o şunları yazmıştı:

“Tereddütsüz yola çıkıyoruz. Kendinizi Türkiye’ye ayarlayın. Bugün açıklanacak kabinenin tamamı iyidir, öyle bileceğiz… Devletin merkez iktidar alanını güçlendiren, yepyeni bir kuruluşun temellerini atan, geleceğe dönük çok güçlü bir sistem inşasını uygulamaya sokan, bugüne kadarki bütün siyasi ezberleri bozan, iç iktidar aygıtlarını kökten değiştiren, geleneksel siyasi söylem ve cepheleşmeyi devre dışı bırakan, vatan-devlet-millet eksenli yeni yükseliş tarihi başlatan bir Türkiye var artık.”

Bu satırlar: “Açıklanacak Bakanların ve Başkan Yardımcılarının, geçmişine, kişiliğine, özel ve şaibeli ilişkilerine, karakter ve kabiliyet özelliklerine bakmadan, peşinen sahip çıkın ve alkışlayın… Madem Sn. Erdoğan atamış, ötesine aldırmayın…”anlamını taşımaktaydı ve aslında yandaş ve yalaka takımının tavrını ve tarzını yansıtmaktaydı. Oysa yeni Bakan ve Başkan Yardımcısı olabilecekleri konuşulan kişilerin bazılarıyla ilgili hafızamızda canlananlar, bize umut aşılamaktan çok uzaktı. Dostlarımız bilirler, biz yazılarımızı hâlâ kalemle hazırlarız; bu nedenle siteye ulaştırılması biraz zaman almaktadır.

Kuşkumuz; “Başkanlık” yönteminin postmodern “Genel Valiliğe” dönüşme riski taşımasıydı.

Siyonist Yahudi sermayedar Rothschild’lerin güdümündeki Haçlı-Emperyalist İngiltere’nin ve tabi diğer Avrupa ülkelerinin ve ABD'nin; savaşla ve zorla işgal ettikleri Asya, Afrika ve Avustralya ülkelerinde kurdukları sömürge devletlerinin başına, birer askeri komutan atayarak, buraları ekonomik ve siyasi çıkarları ve Batılı kültür politikaları doğrultusunda yönetmeye başlamışlardı. Ancak yabancı bir komutanın güdümünde olmayı hazmedemeyen halkları yatıştırmak için, bu sefer dış güçler bu ülkelere; "Genel Vali" statüsünde yabancı sivil diplomatlar atamaya başlamışlardı. Zamanla ve dini-milli duyarlılıkların artmasıyla bu sefer, sözde demokratik ve özgür seçimler yoluyla ama aslında kendi adamları olarak uyarlayıp ayarladıkları ama o ülke halkından olup güya onların haklarını savunan kiralık-münafıkları, "kahraman kurtarıcı" rolüyle parlatıp, işbaşına taşımayı daha uygun ve uyutucu bulmuşlardı. Böylece "Postmodern Genel Valilik" dönemi ve düzeni de ortaya çıkmıştı.

Yani; "Genel Vali" aslında “Sömürge Valisi” kavramının, siyasi makyaja uğramış kavramsal hali olmaktadır. Bugün hâlâ, Britanya'ya bağlı bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda gibi denizaşırı ülkelerin, Kraliçe Elizabeth'in, daha doğrusu Yahudi Rothschild’lerin Genel Valilerince yönetildiği unutulmamalıydı. Şimdi; Türkiye'mizde yaşanan o bütün atışmalar, tartışmalar, dindar kahraman rolüyle "Dünya beşten büyüktür!" çıkışları, kendi halkımızı avutup oyalamaya ve "oy"larını alıp, bu gizli "Genel Valilik" sistemini onaylatıp, meşruiyet kazandırmaya yönelik olmasındı!?

Herkesin bildiği İngiltere; İskoçya, Kuzey İrlanda ve Galler'i kapsayan bir ülke konumundaydı. Bu ülkede yaşayan insanlar, "British" olarak anlatılırdı. Daha önce AB üyesi olan bu ülke, referandumun ardından AB'den ayrılmıştı. Ama İngiltere ile "Birleşik Krallık" farklı kavramlardı. Sitelerde gördüğünüz bayrak İngiliz değil; Birleşik Krallık bayrağıydı. Ayrıca Birleşik Krallık'ın yönetimi anayasal monarşi olmaktaydı. Yani ülkede parlamenter sistemin yanında, bir Kraliyet olgusu vardı ve kraliyet Siyonist Rothschild’lerin kuşatması altındaydı. Birleşik Krallık'ta yapılan AB referandumunun ardından sömürge ülke halkları da AB'den ayrılma kararı almıştı. Herkes sorup durmaktaydı; AB'den ayrılan İngiltere miydi, Büyük Britanya mıydı, yoksa Birleşik Krallık mıydı?

İngiliz Milletler Topluluğu üyesi ülkeler olan Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda, Genel Valilikle yönetilir durumdaydı ve aralarında vize rejimi zaten en liberal şekilde uygulanmaktaydı. Bir Kanadalı İngiltere'ye, ya da Avustralya'ya en az altı ay kalabilecek bir şekilde vizesiz gidebiliyordu. Örneğin Kanada Genel Valisi, İngilizce: Governor General of Canada; Birleşik Krallığa bağlı Commonwealth bölgesi hükümdarının Kanada'daki temsilcisi konumundaydı. Genel Vali, hükümdar tarafından Başbakanın tavsiyesiyle seçilmekte ve hükümdarın yetkilerinin hemen hemen tamamını kullanma yetkisine sahip bulunmaktaydı. Mevcut Genel Vali, 1 Ekim 2010 tarihinden bu yana David Lloyd Johnston'dı.

Devamını okumak için tıklayınız.

Yorum Yaz