Kasım 23 06:02

KUTSALINA VE KIŞLA DUVARINA PİSLEYENLERİN AKİBETİ: KIBRIS VE KIRIM HEZİMETİ!

KUTSALINA VE KIŞLA DUVARINA PİSLEYENLERİN AKİBETİ: KIBRIS VE KIRIM HEZİMETİ!

KUTSALINA VE KIŞLA DUVARINA PİSLEYENLERİN AKİBETİ: KIBRIS VE KIRIM HEZİMETİ!

 Başbuğ TSK’ya kurulan kumpası tek tek anlatıyor, ama nedense Cemaatin arkasındaki ABD’yi atlıyordu!?

İlker Başbuğ, Silivri Cezaevi'nde Sabah gazetesine konuşarak: Gizli tanıklarla, özel ayarlanmış yargıçlarla ve sahte kanıtlarla orduya kumpas kuruldu.Orduyu tasfiye etmek ve etkisiz hale getirmek amaçlanıyordu. Bizi bu noktaya, TSK'ya karşı nefret ve intikam duyguları içinde olanlar getirdi” diyordu. Hükümeti devirmeye tam teşebbüs suçundan müebbet hapisle cezalandırılan emekli Orgeneral İlker Başbuğ, 26 aydır Silivri Cezaevi'nde yatıyordu ve sonunda serbest bırakılıyordu. Başbuğ, "Kozmik Oda'ya giriş izni vermeseydim, beni Arınç'a suikast azmettiricisi bile yapabilirlerdi." açıklamasında bulunuyordu. Bu aynı zamanda kendisinin dirayet ve metanet ayarını da yansıtıyordu. Başbakan Erdoğan ile danışmanı Yalçın Akdoğan'ın "Orduya kumpas kuruldu" iddialarını değerlendiren Başbuğ, "Evet, gizli tanıklarla, ayarlanmış hâkim ve savcılarla ve sahte kanıtlarla bize kumpas kuruldu" diyerek Mehmet Barlas ve Şaban Arslan'a çarpıcı açıklamalar yapıyordu.

Baykal kasetini hazırlayan kişi Fetullahcı çıkıyordu!

Manisa eski milletvekili Tevfik Diker, CHP'nin eski lideri Deniz Baykal'ın istifasına neden olan mahrem kasetle ilgili ciddi iddialar ortaya atıyordu. Diker'e göre kaset işini Cemaat tertipliyordu. A Haber'e konuşan Tevfik Diker, Deniz Baykal ile ilgili kasetin Fetullah Gülen cemaati tarafından hazırlanıp internete verildiğini söylüyordu. Diker, "Baykal'ın gitmesi projesini Sarıgül ile kongrede denediler başaramadılar ama kasetle denediler başardılar. Olay Amerika'da okyanus ötesinde planlanmış Türkiye'de tatbik edilmiştir" iddiasında bulunuyordu.

Paralelleri nasıl bir son bekliyordu?

Başbakan yalakalarına göre Paralel yapı için artık geriye sayım başlamış bulunuyordu. “Ellerinde montajladıkları, uydurdukları tüm şantaj kasetlerini piyasaya sürecekleri ama devletin de onların bütün pisliklerini tek tek ortaya dökeceği ve sonrasında da her hukuk devletinde olması gerektiği gibi buldozerin altında ezilecekleri” yazılıyordu.[1]

Gülen’e kefil olan ABD’li Baronların tamamının Siyonist Yahudi olması dikkat çekiyordu!

19 say­fa­lık re­fe­rans mek­tup­ta; CI­A es­ki yet­ki­li­si Gra­ham Ful­ler, CI­A es­ki gö­rev­li­si Ge­or­ge Fi­das ile AB­D’­nin es­ki An­ka­ra Bü­yü­kel­çi­si (ABD Ha­be­ral­ma Araş­tır­ma Da­ire­si es­ki di­rek­tö­rü) Mor­ton Ab­ra­mo­witz gi­bi isim­ler yer alıyordu­. 21 Ka­sım 2006’ta, ABD Va­tan­daş­lık ve Göç­men­lik Ser­vi­si­‘ne Ye­şil Kart için SRC-07-035-53075 numaralı dosya ile başvuran Gülen'in sunduğu referans listesindeki isimleri bazı gazeteciler köşesinde yazıyordu. Gülen'in isteğinin nüfuzlu isimlerin referansıyla 21 Mayıs 2008'de kabul edildiğini açıklayanlar "Din­ci aka­de­mis­yen­ler ile CI­A gö­rev­li­le­ri ne tür bek­len­tiy­le F.Gü­le­n’­e ke­fil ol­du?" diye soruyordu.

İş­te o isim­ler

- John L. Es­po­si­to, Ge­or­ge­town Üni­ver­si­te­si­’n­de İs­la­mi ça­lış­ma­lar pro­fe­sö­rüy­dü. ABD Dı­şiş­le­ri Ba­kan­lı­ğı­’n­da ça­lış­tı; Pa­kis­tan gi­bi ki­mi As­ya hü­kü­met­le­rin­de da­nış­man ola­rak gö­rev yap­tı. AB­D’­de çe­şit­li İs­lam der­nek­le­ri kur­du; yö­net­ti. Gü­len hak­kın­da ki­tap yaz­dı.

- Law­ren­ce Ge­raty, an­ne­si ve ba­ba­sı Pro­tes­tan mis­yo­ner­di. Ya­hu­di -Pro­tes­tan inan­cı ka­rı­şı­mı Ad­ven­tist­le­r‘­in San Pas­qu­al Aka­de­mi­si­’ni ve İb­ra­ni Üni­ver­si­te­si­’ni bi­tir­di. Su­ri­ye ve Fi­lis­tin ar­ke­olo­ji­si üze­ri­ne ça­lış­tı. La Si­er­ra Üni­ver­si­te­si öğ­re­tim üye­siy­di.

- Ber­na­det­te An­dre­a, Te­xas Üni­ver­si­te­si­’n­de ka­dın hak­la­rı, İs­lam ve Os­man­lı ta­ri­hi ko­nu­sun­da uz­man­dı.

- Pa­ul Par­ker, İsa’­nın Bir­le­şik Ki­li­se­si­’ne bağ­lı ku­ru­lan Elm­hurst Col­le­ge baş­ka­nı pro­fe­sör­dü. İs­ra­il ve Fi­lis­ti­n‘­de yap­tı­ğı di­ni çe­şit­li­lik araş­tır­ma­la­rıy­la ta­nın­dı.

- John Obert Vall, İs­lam ta­ri­hi pro­fe­sö­rüy­dü. Ka­hi­re, Bey­rut ve Su­da­n’­da ya­şa­dı. 1991’de Mı­sır Cum­hur­baş­kan­lı­ğı Ma­dal­ya­sı al­dı.

- Floyd M. Scho­en­hals, Evan­je­lik Lut­he­ran Ki­li­se­si Pis­ko­po­su idi.

- John Bo­rel­li, Ge­or­ge­town Üni­ver­si­te­si­’n­de Din­le­ra­ra­sı Gi­ri­şim­ler Kür­sü­sü baş­ka­nıy­dı. İn­gi­liz Pro­tes­tan Ang­li­kan ki­li­se­si üze­ri­ne ça­lış­tı. Evan­je­lik top­lan­tı­la­rı­nın vaz­ge­çil­mez ko­nuş­ma­cı­la­rın­dan bi­riy­di. Was­hing­to­n’­da 2006’da “Ba­rış için Ulus­la­ra­ra­sı Na­ma­z” top­lan­tı­sı or­ga­ni­ze et­ti.

- Ja­mes E. Bow­ley, Mill­saps Col­le­ge­’n­de İb­ra­ni araş­tır­ma­lar uz­ma­nı ila­hi­yat pro­fe­sö­rüy­dü. Ya­hu­di ede­bi­ya­tı üze­ri­ne araş­tır­ma­lar ya­yın­la­dı.

- Jill Car­roll, Ri­ce Üni­ver­si­te­si­’n­de­ki “Di­ni Hoş­gö­rü Mer­ke­zi­” baş­ka­nıy­dı. Bu üni­ver­si­te­de 5 Ka­sım 2006’ta Fet­ul­lah Gü­len sem­poz­yu­mu dü­zen­le­di. Ted Dott­s’­in se­mi­ner baş­lı­ğı il­ginç­ti: “Me­to­dist Hı­ris­ti­yan­lı­ğı, Gü­len Su­fiz­mi.” Gü­len hak­kın­da ki­tap yaz­dı.

- Sherly San­tos-Hatc­hett, Te­xas Tech Üni­ver­si­te­si­’n­de pro­fe­sör de­kan­dı. ABD Dı­şiş­le­ri Ba­kan­lı­ğı­‘n­da ter­cü­man ola­rak gö­rev yap­tı.

- Da­vid B. Ca­pes, Ho­us­to­n’­da­ki pro­tes­tan Bap­tist Üni­ver­si­te­si­’n­de gö­rev­liy­di. “İ­sa­’nın Ayak Ses­le­ri­” gi­bi ki­ta­bı olan Ca­pes,1990’lar­dan be­ri din­ler ara­sı di­ya­log ça­lış­ma­la­rı yü­rü­tü­yor.

- Terry Mat­his, Ca­li­for­ni­a Üni­ver­si­te­si Ri­ver­si­de kam­pü­sü pa­pa­zıy­dı.

- Da­le F. Eic­kel­man, Dart­mo­uth Col­le­ge­’in­de an­tro­po­lo­ji pro­fe­sö­rüy­dü. Uzun yıl­lar Ku­veyt’te bu­lun­du; As­ya ve Or­ta­do­ğu araş­tır­ma­la­rı prog­ra­mı yü­rüt­tü.

- Lo­ye Ash­ton, Bir­le­şik İsa Ki­li­se­si mis­yo­ner­le­ri ta­ra­fın­dan ku­ru­lan To­uga­lo­o Col­le­ge do­çen­tiy­di. Ay­nı za­man­da pa­paz­dı. Tür­ki­ye­’ye sık sık gel­di; din­ler ara­sı diyalog hak­kın­da ki­tap yaz­dı.

- Tho­mas Mic­hel, F.Gü­le­n’­in Va­ti­ka­n’­da Pa­pa II. John Pa­ul‘­u zi­ya­re­ti ara­sın­da ha­zır bu­lu­nan AB­D’­li pe­der­di. En­do­nez­ya­’da ciz­vit “İ­sa­’nın Der­ne­ği­” üye­siy­di. Mı­sır ve Lüb­na­n’­da bu­lun­du.

- Ja­mes Ken­neth Ec­hols, Chi­ca­go­’da­ki Pro­tes­tan Lut­he­ran ila­hi­yat oku­lu­nun baş­ka­nıy­dı. AB­D’­de din­ler ara­sı diyalog se­mi­ner­le­ri yap­tı.

- Do­nald Se­ni­or, İs­ra­il’­de uzun yıl­lar di­ni araş­tır­ma­lar yap­tı. Ya­hu­di ve Müs­lü­man top­lu­luk­la­rı ara­sın­da­ki din­ler ara­sı di­ya­log top­lan­tı­la­rı dü­zen­le­di.

Kırkıncı Hocadan Gülen’e uyarı geliyordu!

Fetullah Gülen'in saygı gösterdiği ve Said Nursi'nin talebesi Mehmet Kırkıncı hoca yaşanan süreci değerlendirip İnternet sitesinden açıklama yapıyor ve "Dinimizde devlete karşı ayaklanmak ve fitne çıkarmak yasaktır. Kendi menfaatlerini vatanın ve milletin menfaatine tercih eden bir kimsenin vatan ve milletine ihanet etmiş olur" diye uyarıyordu. "Müspet hareket" çağrısında bulunarak, süreçte 'dış mihrak' etkisine vurgu yapan Kırkıncı, bazı kesimlerle devletin karşı karşıya getirildiğini belirtiliyordu. Said Nursi Bediüzzaman'ın devletle asla fiili mücadeleye girmediğini vurgulayan Kırkıncı, "Said Nursi Nur talebelerine verdiği son derste 'bizim vazifemiz müspet harekettir. Menfi hareket değildir' demiştir. Kendi menfaatlerini vatanın ve milletin menfaatine tercih eden bir kimse, vatan ve milletine ihanet etmiş olur" diyordu.

Prof. Hayrettin Karaman ise, hala Recep Erdoğan’ın soygunlarına fetvalar uyduruyordu!

Baykal'ın ve MHP'lilerin kasetleri için 2011 yılının mayıs ayında yazdığı bir yazıda "gizlenen kusur ve günah kamuyu ilgilendiriyor ve bilinmemesi kamuya zarar veriyorsa devreye zaruret girer ve zaruri olarak tespit ve gerektiği kadar teşhir edilir." Diyen Hayrettin Karaman'a şimdi Recep Beyle ilgili kaset ve tapelerin gizlenmesi gerektiğini savunuyordu!

Nazlı Ilıcak gibi sabataycılar ise hararetle Gülen’e sahip çıkıyordu!

AKP-Cemaat savaşının 'cemaat' kanadında yer alan Nazlı Ilıcak'ın yazıları akıllara 3 yıl önce 28 Ağustos 2011 Sabah gazetesinde Recep Erdoğan’a övgüler dizdiği günleri hatırlatıyordu. Bugünlerde Erdoğan'ın ses kasetlerinin montaj olmadığını ısrarla dile getiren Ilıcak’ın bu dönekleşmesi bazı safdirikleri şaşırtıyordu.

Gülen Çiller’e de gizli istihbarat aktarıyordu!?

Bugün gazetesi yazarı Tarık Toros'un Fetullah Gülen'in bazı odaklardan istihbarat aldığını söylemesi tepkilere yol açıyordu. Yeni Şafak gazetesi yazarı Abdülkadir Selvi, Gülen'in 1995 yılında Gazi olaylarının 1,5 ay öncesinde Çiller'e istihbarat verdiğini hatırlatıyor ve Gülen'in kendi sözlerini aktarıyor ve Başbakana yönelik Ünlü bedduadan sonra Fetullah Hocanın susturulduğunu söylüyordu. Oysa daha 3-5 ay öncesine kadar Fetullah Gülen Erdoğan’a övgüler yağdırıyordu. Oysa daha Kalbindeki ritim bozukluğu nedeniyle 12 saat hastanede müşahede altında kalan Fetullah Gülen ara verdiği sohbetlerine yeniden başlıyor, Erdoğan’ın tamamladığı Marmaray’dan da övgüyle bahsediyordu.[2]

Bugünlerde Recep Beye Savaş açan Mümtaz’er Türköne daha önce “Devleti özgürlüğe” kavuşturduğu için Erdoğan’ı alkışlıyordu!

“Kimsenin silah dayayıp devleti sevdirmeye kalktığı yok. “Sevmek ve terk etmek” gibi hamaset yüklü ikilemlerin yerini, Allah’a şükür barış süreci aldı. Devlet değişti ve dönüştü; arkasındaki rıza çoğaldı.” diyordu.[3]

Hatırlayınız, Sn. Devlet Bahçeli, hem de Recep Beyinki gibi hakaretli değil, hürmetli bir lisanla Fetullah Güleni uyarıyor ve bu durum 12 Mayıs 2011’de Sn. Erdoğan’a soruluyordu ve Sn. Başbakan bakınız ne yanıt veriyordu: “Bahçelinin Hocaefendiye sözleri ihanet derecesindedir… Çok ayıp ve çirkin, kınıyorum. Hocaefendinin bulunduğu, makam böyle şeylere müsaade etmez..!” diye bilgelik taslıyordu. Ama döneklik fıtratı haline geldiğinden, işte bugünde böyle davranıyordu. Gerçi her ikisi de, böyle tavırları fazlasıyla hak ediyordu.

Başbakan Erdoğan'a ait olduğu iddia edilen yeni ses kaydında bu kez Danıştay seçimleri konuşuluyor ve E. Adalet Bakanı Sadullah Ergin’i yönlendiriyordu!

Başbakan Erdoğan'ın yeni sızdırılan ses kaydında dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile görüşüyor ve Danıştay seçimlerine yön vermesi isteniyordu. Başbakan Erdoğan'ın son yayınlanan ses kaydını kabul etmesinin ardından internete yeni bir ses kaydı daha sızdırılıyordu. Başbakan Erdoğan'a ait olduğu iddia edilen ses kaydında, telefonun ucundaki diğer isim ise dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin oluyordu.Acaba Sn. Başbakan neye güvenerek yargı ve ihalelere müdahalesini kabul ediyordu? 30 Mart ve sonrası ne olacağına nasıl bu kadar güveniyordu? 3 ve 4 Mart günleri internete düşen iki bant kaydının gerçekliğini kabul etmenin de ötesine geçerek, müdahalesinin ‘tabii’, yani doğal olduğunu nasıl söyleyebiliyordu?

Şimdi Recep Başbakan'a sormak gerekiyordu: Mahkemenin beraat kararını bozdurma talimatı vermek, ihale iptal ettirmek, “Alo Fatih” hattından haber attırıp program sansürletmek ve yandaş medya için para havuzuna bağış biriktirmek için devreye girerken "paralel" yapıyı bile hesaba katmıyordu? Mahkeme kararına karşı Adalet Bakanı’nızı devreye sokarak ‘yargı bağımsızlığı’nı hiçe sayarken, resmen ve alenen anayasal bir suç işledin ve bir gün hesap vereceğini hiç düşünmüyor muydu? Fetullah Gülen cemaatinin Yahudi lobileri desteğinde aşırı güçlenmesine bağlı olarak şımardıklarını ve bu yüzden çok stratejik hatalar yaptıklarını Sn. Başbakan görüp ibret almıyor muydu? Benzer şaşkınlık ve taşkınlıkları Başbakan Erdoğan’ın daha beter tekrarlaması, acaba bir “güç ve güven zehirlenmesini” mi yansıtıyordu?

İktidarın bu çılgınlıkları nasıl değerlendiriliyordu?

Yandaş ve yalaka kesimine göre Tayyip Erdoğan, Cemaatle ittifak kurarak askeri hukuken değilse de fiilen siyaset dışına itmeyi başarıp, 2011’de halkın yarısının desteğini arkasına aldıktan sonra, 2023’te Türkiye’yi dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri yapma ve Büyük Türkiye’yi kurma projesine odaklanmıştı. Ülkeyi zenginleştirmeye çalışacak, bu arada Kürt sorununu da çözüme kavuşturacaktı. Ne var ki, başta ABD ve İsrail olmak üzere Türkiye’nin daha da güçlenip, dünya politikasında söz sahibi olmasından kaygılanan dış güçler, önce Gezi Parkı gösterilerini kışkırtmış, sonra da yargı ve emniyette yuvalanan “Fetullahçı çeteyle” Erdoğan’a, karşı bir darbe tezgâhlamıştı. Bu görüşte birleşenler: “sadece darbe girişimi var, yolsuzluk yok” iddiasındaydı. Hem AKP’ye, hem de “cemaat”e karşı sosyalist laikçilere göre ise: “iki İslamcı kesim” ittifak halinde Türkiye’yi İslamlaştırma ve otoriter bir rejim altına sokma yolunda el ele yürüyorlardı. Derken aralarında “iktidar kavgası” çıktı. Bu kavga, otoriter İslamlaşma tehlikesini önleyebilmek için bir fırsattı. Böylece dinin toplumsal hayattan dışlanması ve askerî vesayetçilerin yeniden hortlatılması imkânı doğmaktaydı. Karşısında yer alanlara göre de: Erdoğan ve ekibi, keyfî ve otoriter bir tek-adam yönetimini oluşturup yolsuzluğu görülmemiş boyutlara taşıyarak, hukuk devletini yıkmaya çalışıyor, toplumu kutuplaştırarak ülkeyi kaosa sürüklüyordu. Bugün Türkiye’nin bir numaralı sorunu, Erdoğan ve iktidarıydı.

Bu üç kesimin de farkında olmadıkları veya gizlemeye çalıştıkları çok önemli bir nokta vardı: Bu hükümet ve Cemaatin, daha önceki ittifakları da, şimdiki iftirak ve kapışmaları da, dış güçlerin bir tezgâhıydı. Önce TSK’yı yıpratmak, Erbakan’ın kökünü kurutmak, sonra da bu piyonlardan kurtulmak hesapları yapılmıştı.

“Sanıyorum Gülen ile Erdoğan arasındaki çatışmanın temelinde Gülen’in geliştirdiği Batının da benimsediği bu “İslam yorumu” yatmaktadır. Gülen’in hiç ama hiçbir şekilde İslam dünyasının yaşadığı sorunlar yüzünden asla Batı’yı suçlamayıp onlarla uyumlu davranmaya çalışması, Vatikan ve Yahudi Lobileriyle çok iyi ilişkiler kurması onun farkını ortaya koymaktadır” yorumları eksikte olsa bir gerçeği yansıtmaktaydı.

Oysa Erdoğan’a verilen görev: “Lafta Batı ve İsrail karşıtı tavır alınmak icraatta ise onlara yararlı işler yapmaktı!”

“El mi yaman, bey mi” göreceğiz. Sel gidecek kum kalacak! Sırtını ABD’ye, Vatikan’a, İsrail’e dayayıp konuşmak kolay! Yaşadığımız süreç bir darbe sürecidir. Türkiye’yi Suriye’ye, Ukrayna’ya çevirmek isteyenlerin kirli bir senaryosu uygulanmaya çalışılıyor. Kendilerinden çok emin gözüküyorlar. Akıllarınca peygamberden, ABD’den, İsrail’den, Avrupa’dan torpilliler. Yargıda ve poliste adamları var.” Diye güvenip şımarıyorlar diye cemaate yüklenen Abdurrahman Dilipak, AKP’nin hangi odaklarca ve ne maksatla iktidara taşındığını ve Recep Beyin boynuna kimlerin cesaret madalyası astığını sanki hiç bilmiyordu?

Oysa Fehmi Koru bile artık temkinli davranılmasını tercih ediyordu!

“Hükümetin Camia ile çatışmasının ilk somut sonucu ‘dershanelerin kapatılması’oluyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan seçim kampanyası için gittiği yerlerde, kendisini dinlemeye gelenlerden, Camia ile ilişkili olduğu bilinen okullara öğrenci gönderilmemesini, gazetelerin okunmamasını da istiyordu. Yurtdışındaki Camia okulları da kapansa herhalde hiç üzülmeyecek gibi davranıyordu” diyerek endişelerini dile getiriyordu. Çünkü 17 Aralık soruşturmasında 5 kişiyi tahliye eden mahkemeyle ilgili ilginç bir detay kafaları karıştırıyordu. İddialara göre tahliye kararı veren mahkemenin esas hâkimi yıllık izine ayrılıyor, yerine vekâleten bir hâkim atanıyordu. Tahliye kararlarını ise işte o hâkim veriyor ve böylece hukuk gugak’a çevriliyordu. Tam bu süreçte İranlı kahraman rüşvetçi Reza Zarab’ın şu meşhur sözleri basına yansıyordu: “Or…nun ve memurun bahşişini baştan peşinen vermek” gerekiyordu!

AKP Kıbrıs’tan vazgeçiyordu!

Kıbrıs müzakerelerinin zamanlamasına dikkat çekerek Ankara'nın tutumunu eleştiren Emekli Büyükelçi Onur Öymen, Girit adasındaki kayıpları hatırlatıyor ve 'Denktaş'ın kemikleri sızlatılmasın' diyordu. Emekli Büyükelçi Onur Öymen, Kıbrıs'ta müzakerelerin yeniden başlaması sonrasında "Rauf Denktaş'ın kemikleri sızlatılmamalı" çağrısı yapıyor. Kıbrıs'ta müzakereler başlar başlamaz ABD'den AKP hükümetine övgü gelmesinin anlamlı olduğunu söylüyordu. Türk tarafının yıllardır savunduğu egemen eşitliği tavrından vazgeçtiğinin anlaşıldığını belirten Öymen, "Şimdi üzerinde mutabakata varılan ilke 'Tek devlet, tek vatandaşlık, tek egemenlik'. Türk tarafının böyle bir tavizi vermeyi kabul etmesi müzakerelerin nasıl sonuçlanabileceği konusunda fikir veriyor" ifadesini kullanıyordu.

Kıbrıs’taki iktidar “gaz”a getiriliyordu!

Plan giderek netleşirken, enerji projesine İsrail ve Lübnan’ında eklenmesi tartışılıyordu! ABD'nin Kıbrıs'ta aniden devreye soktuğu planın ayrıntıları da hızla netleşiyor, Hükümet Sözcüsünden sonra Rum lider Anastasiadis de Türk tarafına rüşvet önerirken, "Enerjide işbirliği Türkiye-İsrail ilişkilerini iyileştirecek" diyerek önemli bir ipucu daha veriyordu. Doğu Akdeniz'de 'münhasır ekonomik bölge' ilan eden Rumların tavır değişikliği yeni plana anlam kazandırırken, sorunun çözümü için 'ekonomi'nin öne çıkacağını da gösteriyordu. Gaz yataklarını bulan Noble-Delek ortaklığı; Lübnan gazının da dâhil edileceği ve Türkiye'ye uzanacak boru hattı için Türk şirketlerle görüşmeye geliyordu! Washington'un baskısıyla Ada'da yıllardır hayalini kurduğu avantajı yakalayan Anastasiadis, Türk tarafını tuzağa düşürmek için masal anlatmayı sürdürüyordu.

İhanetin bedeli gaz mı oluyordu?

Türkiye’nin Mavi Marmara olayını ve 9 şehit vatandaşımızı görmezden gelerek İsrail ile ilişkilerini giderek arttırmasının arkasında, Akdeniz sahasındaki enerji kaynaklarının ortak kullanımı olduğu ortaya çıkıyordu. Özellikle Doğu Akdeniz’deki (Güney Kıbrıs-Lübnan-İsrail sahası) gaz rezervlerinin Avrupa’ya Türkiye üzerinden aktarılması yönünde atılan adımlar, Türkiye’nin İsrail ile yakınlaşmasının nedeni olarak gösteriliyordu.

AKP sayesinde “Güney Kıbrıs İsrail Cumhuriyetine” doğru gidiliyordu!

İsrail göz göre göre Akdeniz'de gövde gösterisi yapıyor, Rumlar ile ortak bir tatbikat başlatan Siyonistler, Akdeniz'deki petrol ve doğalgaz rezervlerine gözünü dikmiş bulunuyordu. Rumlarla daha önce bu konuda çeşitli anlaşmalar imzalayan İsrail Hükümet’i gelinen noktada sinsi projelerinin meyvelerini topluyordu. Yaşanan gelişmeler çerçevesinde Rum Kesimi’nin İsrail tarafından bu denli rahat bir şekilde yönlendirilmesi ise Akdeniz’de Güney Kıbrıs İsrail Cumhuriyeti mi kuruluyor dedirtiyordu? Bölge ülkeleri açısından stratejik bir öneme sahip olan Akdeniz’de İsrail Hava Kuvvetleri ve Rum Milli Muhafız Ordusu tarafından ortak bir tatbikat başlatıyordu. Aynı zaman da Kıbrıs üzerindeki emelleri de açık ve net olan İsrail’in Rum kesimi ile yaptığı bu tatbikat çeşitli nedenleri içerisinde barındırıyordu. Kıbrıs’ın Büyük İsrail hayalinin parçalarından biri olması bir yana bölgedeki petrol ve doğalgaz rezervleri de Siyonistlerin iştahını kabartıyordu. Bu amaçla Rumlarla daha önce birçok gizli anlaşma imzalayan İsrail, Akdeniz’i boş bırakmıyordu.

Kıbrıs’ın Güneyi İsrail Üssü Gibi İşliyordu!

İsrail savaş uçakları, RMMO unsurlarıyla başlatmış olduğu tatbikat çerçevesinde Limasol’un güney bölgesi, Vasiliko ve Hirokita üzerinden alçak uçuş yapıyordu. Baf’a kadar yayılan, kara ve deniz hedeflerine yönelik sanal ateş de açılan tatbikata İsrail Hava Kuvvetleri’ne bağlı çok sayıda savaş uçağı katılıyordu. Güney Kıbrıs ile İsrail arasındaki müşterek tatbikat çerçevesinde Baf’taki “Andreas Papandreu Hava Üssü”nün İsrail uçakları tarafından kullanıyordu. Lefkoşa FIR hattı içerisinde devam eden tatbikat kapsamında İsrail’in F15 ve F16 savaş uçaklarının sözde “MEB” parselleri üzerinde uçuş yaptıkları saptanıyordu. Tatbikatla ilgili daha önce çıkan haberlerde tatbikat tarihi 13-14 Şubat olarak verilmiş ve İsrail’den 40’ın üzerinde savaş uçağı iştirak edeceği duyurulmuştu. Tatbikatın hedefi de Rum tarafının tek yanlı münhasır ekonomik bölge ilan ettiği deniz bölgesindeki yatakların ve Vasiliko’daki terminalin korunması olarak açıklanıyordu.

KKTC eski Büyükelçisi Bulunç, AKP döneminde Kıbrıs Politikasının 180 derece değiştiğini söylüyor veKıbrıs AB’ye teslim edildi” diye haykırıyordu!

ESAM’da konuşan KKTC eski Büyükelçisi Bulunç, son dönemdeki görüşmelerle Türkiye’nin Kıbrıs politikasının tehlikeye girdiğini ifade ederek, “AKP döneminde Kıbrıs Politikası 180 derece değişti. Yeni politika Avrupa Birliği temelli bir yaklaşımı öngörüyor” diyordu. ESAM, konferansta konuşan KKTC Eski Büyükelçisi Dr. A. Zeki Bulunç, medyada Kıbrıs’ın yok sayıldığını ve gerçeklerin saklandığını belirtiyordu. Son dönemde yaşanan Kıbrıs görüşmelerine de değinen Bulunç, hükümetin Kıbrıs politikalarının yanlış olduğunu kaydedip, tartışılan Kıbrıs görüşmelerinde devlet çıkarlarının dikkate alınmadığını vurguluyordu.

Annan planı, yeni Kıbrıs tezgâhına saklanıyordu!

Danimarka’dan “AB içinde erimiş Kıbrıs” görüşmelerine tam destek çıkıyordu. Danimarka Dışişleri Bakanı Martin Lidegaard, Kıbrıs’ta müzakerelerin yeniden başlamış olmasından memnuniyet duyduklarını belirterek, “görüşmelerin, Kıbrıs’ın Avrupa Birliği içinde yeniden birleşmesi gereken bir yolun başlangıcı olduğunu” söylüyordu.

İşte Kıbrıs’ta tek devlet, tek vatandaşlığın satır başları:

* Yeni devlet siyasi eşitlik temelinde iki toplumlu iki bölgeli federasyona dayalı olacaktı.

* BM ve AB’nin üyesi olarak tek vatandaşlık, tek temsiliyet ve BM’ye üye ülkelerin sahip olduğu özellikte tek egemenliği bulunacaktı.

* Kurucu devletler yetkilerini federal hükümetten bağımsız kullanacaktı.

* Birleşik Kıbrıs vatandaşları ayrıca Türk ve Rum kurucu devletinden herhangi birinin vatandaşı sayılacaktı.

* Egemenlik Kıbrıslı Türk ve Rumlara eşit yayılacaktı.

* Birleşik Kıbrıs, her iki tarafta eş zamanlı ve ayrı ayrı düzenlenecek referandumdan sonra ortaya çıkacaktı.

* Hiçbir taraf diğer taraf üzerinde otorite ve idari yetkiye sahip olmayacaktı.

* Başka bir ülke ile herhangi bir şekilde kısmi veya bütün olarak bölünme birleşme ya da ayrılma hakkı yasaklanacaktı.

Kumpas davalarının hedefi Kıbrıs ve Kırım mı oluyordu?

Başta Balyoz davası olmak üzere kumpas davaların tümü Deniz Kuvvetlerini hedefe oturtuyordu. Önce sayılardan başlayalım. Tüm kumpas davalarda Deniz Kuvvetlerinin 40 Amirali ile çoğu sınıf birincisi deniz kurmay albay olan 400 subayı hedef alınıyordu. 9 Ekim 2013 tarihinde Yargıtay 9’uncu Dairesinin Balyoz kararı sonunda, toplam 37 karacıya karşılık 33’ü Amiral 134 denizcinin, ağır hapis cezaları alması, sayıların yalan söylemediğini gösteriyordu. (Yargıtay kararında hükmü onaylanan muvazzaf karacı personel sayısı bir kişidir.) Aynı Yargıtay’ın onayladığı I. Askeri Casusluk davasının 41 hükümlüsünün dörtte üçünün denizci olması, bu savımızı daha da güçlendiriyordu.

Balyoz, Doğu Akdeniz’deki Siyonist projeleri hızlandırıyordu. Bu sayede Akdeniz ve Karadeniz’deki Milli çıkarlarımızı savunulamaz hale getirildiğini yazıyordu.

İsrail’in Leviathan gaz sahası ve Türkiye

Doğu Akdeniz’in jeopolitiği birçok yeni gelişme ile değişiyor. Bu gelişmelerin en önemli olanının da bölge sularında birkaç yıl önce keşfedilen doğalgaz kaynakları olduğuna hiç şüphe yok. Bu çerçevede Kıbrıs’ın güneyi ve İsrail açıklarında bulunan büyük doğalgaz rezervleri hemen akla geliyor. Diğer yandan, İsrail gazı ise Tamar sahasının geçen yıl nisanda faaliyete geçmesi ise bölge jeopolitiğinde yeni bir unsur olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Hem gaz ve hem de muhtemelen önemli bir petrol potansiyeline sahip Leviathan sahası ile ilgili ticarî faaliyetlerde önemli gelişmeler meydana gelmiş bulunuyor. Bu da şüphesiz Leviathan için en uygun ihracat yolu olan Akdeniz-Türkiye hattı alternatifini güçlendiriyor. Esasen, bu konuda birtakım temaslar da yürütülüyor. Özellikle Türk şirketlerinin söz konusu İsrail-Akdeniz-Türkiye hattı ile ilgili çalışmaları söz konusu. Ayrıca İsrail hükümetinin ve şirketlerinin de Türkiye alternatifine meyilli oldukları da gözleniyor. Bu bağlamda Türk hükümetinin resmi tavrı ise belki Mavi Marmara müzakerelerinin sonucuna göre belirleneceğe benziyor. Bunu da beklemek gerekiyor. Ama her halükarda Leviathan’ın geleceği bizi de bir şekilde ilgilendiriyor”[4] diyen Fetullahçı yazar Fikret Ertan, Kıbrıs’ın ve Akdeniz Gazının İsrail’e peşkeş çekilmesi konusunda, hayret Erdoğan hükümetini destekliyordu.

AKP Kırım’ı da feda ediyordu!

Rusya’nın müttefiki olan Yanukoviç iktidarının devrilmesini ve ülkede Batı yanlısı bir geçici yönetimi asla hazmetmeyeceğini, buna bir karşılık vereceğini; önemli askeri varlığı ve Sivastopol’da donanması olduğu için Kırım’da sahneleyeceğini maalesef gafil yöneticilerimiz fark edememiş, gerekli ve dirayetli önlemleri alamamıştı.

Kırım'dan gelen son haber dünyayı ayağa kaldırmış. Kırım Meclisi'nin oy birliğiyle Rusya'ya bağlanma kararı aldığını açıklamıştı.

Kırım'dan gelen açıklama Dünya haritasını değiştirecek bir olaydı. Ukrayna'nın özerk Kırım Cumhuriyeti'ndeki parlamentoda yapılan oylamada resmen Rusya Federasyonu'nun bir parçası olma kararı çıkmış ve Parlamento, kararın 16 Mart'ta Kırım halkının oyuna sunulacağını açıklamıştı.

Ümmetin başsızlığı ve darmadağınıklığı da Kırım’daki kardeşlerimizi Abd, Ab ve Rusya’nın insafına bırakıyordu.

Rusya ile ABD’nin yeniden hortlayan Soğuk Savaş’ı, bu kez de Kırım’da sahneleniyordu. İki zalimin tepişmesinde Kırım ezilirken, her zamanki gibi İslam âleminin sesi soluğu çıkmıyordu. Kırım’daki Müslüman Tatarlar, sahipsiz kalmanın ve İslam âlemince yüzüstü bırakılmanın hüznüyle kime başvuracağını bilmezken; Müslümanların akıbeti yine zalimlerin iki dudağı arasından çıkacaklara terk ediliyordu. Rus askerlerinin Kırım’ı işgali ile yükselen tansiyon  bir türlü düşmüyordu. Moskova’nın Ukrayna’ya Kırım’daki üsleri teslim etmesi için verdiği süre dolmuştu. Putin’in, “Meşru çerçevede askeri güç kullanılabilir” çıkışı çatışma ihtimalini daha da güçlendiriyordu. Kırım’da en fazla tedirgin olan ise Müslüman Tatarlar, sokakları ele geçiren Rus yanlılarının, Moskova’ya bağlanmak istemeyen Tatarlara yönelik bir katliam yapmasından endişe ediliyordu.

Avrupa birliği, ABD ve NATO ‘Kuru Sıkı’ atıyordu!

2008’de Gürcistan ile Rusya arasında benzer bir durum yaşanmış, Moskova’nın politik ve siyasi etkinliğini kabul etmeyen Batı yanlısı iktidar, Rusya’nın gazabına uğramıştı. Gürcistan toprakları  Rus askerleri tarafından işgal edilerek bombalanmış, Rusya, tek yanlı olarak bağımsızlıklarını ilan eden Abhazya ve Güney Osetya’yı tanıyarak Gürcistan’ı parçalamıştı. AB ve ABD Batı yanlısı Gürcü iktidarının yardım çağrılarına kulak tıkayarak, Gürcüleri Rusya’nın insafına terk etmişti. Ukrayna da aynı şekilde AB ve NATO’dan yardım istiyor. Buna karşılık ne AB ne ABD ne de NATO kurusıkı atmanın dışında olan biteni seyrediyordu.

AKP iktidarına güvenirken, ülkesi işgal ediliyordu!

Ukrayna’da Kırım yarımadası yüzünden Kiev ile Moskova arasında derin kriz devam ederken, Kırım Tatarları liderlerinden Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Türkiye’nin kendilerine “Problem çıkarsa Türkiye hemen devreye girer” güvencesi verdiğini açıklıyordu. Kırımoğlu, Kırım’ın başkenti Simferopol’de düzenlenen basın toplantısında, geçen hafta Kiev’de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı görüşmenin en önemli konusunu böyle duyuruyordu. Ancak, Rus savaş gemileri AKP iktidarının gözleri önünde Boğazlardan geçip Kırım’ı kuşatıyordu.

“Kırım Rusya’ya bağlanıyordu!

Ukrayna’nın bütünlüğünden taviz vermeyeceklerini belirten Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Genel Başkanı Kalka, “Parlamentonun silahlı gruplar tarafından basılarak işgal edilmesi, terörist bir eylemdi. Bütün bu olaylar, Kırım’ın Rusya’ya bağlanması amacıyla tezgâhlanıyor” diye uyarıyordu. Meydana gelen olayları yakın zamanda beklediklerini anlatan Kalkay, Ukrayna’da tamamen orduya dayalı, insanları korkutarak, sindirerek hukuk ve insan hakları ihlali yapıldığını vurguluyordu. Kırım Tatarlarının Ukrayna’nın bütünlüğünden taviz vermeyeceklerini, bunu yaparken de hiç kimsenin Kırım Tatarlarından şiddet yanlısı tutum içinde olmalarını beklememesini isteyen Kalkay, “Kırım Tatarları böyle bir provokasyona gelmeyecek. Bizim endişemiz, provokasyonun karşı taraftan yani Rusya yanlılarından yapılmasıdır. Bunlar Rusya’dan destek alarak biraz işleri abartmaya başladı. Ukrayna bayraklarını indirip Rusya bayraklarını çekmeye başladılar” diye konuştu. Ukrayna’da Rus kökenlilerin yüzde 60 civarında olduğunu, yüzde 14 Kırımlı bulunduğunu aktaran Kalkay, yüzde 24 oranındaki Ukraynalıların Rus kültüründen etkilenmiş olmaları nedeniyle varlık gösteremediklerini savunuyordu.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Ukrayna’daki iktidar değişikliğinin hemen ardından Kiev’e giden ilk yabancı Bakan olması durumu kurtarmaktan başka işe yaramıyordu. Kriz tırmandıkça, Batı kampında yer alan, fakat aynı zamanda Rusya ile sıkı bağları bulunan Ankara’yı zor tercihler karşısında bırakıyordu. Bu arada Kırım’daki Tatarların durumu da Türkiye’yi soydaşlarının yanında yer almaya zorluyordu.

NATO'dan flaş Ukrayna kararı çıkıyor ama artık kimse NATO’ya güvenmiyordu!

Kırım başta olmak üzere Ukrayna'daki gelişmelerin ele alındığı NATO üyesi ülkelerin daimi temsilcilerinin katılımıyla düzenlenen Kuzey Atlantik Konseyi (NAC) toplantısı sonrası Anders Fogh Rasmussen gazetecilerin sorularını cevaplıyordu.

NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen tarafından açıklanan ve 28 üye ülkenin onayına sahip olan bildiride, Kırım'daki Rus askeri gerginliğinin tırmanması kınanırken Rus Parlamentosu'nun Ukrayna topraklarında Rusya Federasyonu silahlı güçlerinin kullanılmasına izin vermesinden duyulan ciddi endişenin altı çiziliyor; Rusya'nın Ukrayna'da askeri güce başvurmasının, uluslararası hukukun ihlali olduğu vurgulanıyor, ama gerçekçi hiçbir adım atılmıyordu.

Bu arada Ukrayna'yı şoke eden bir açıklama geliyordu!

Ukrayna'nın bir hafta önce Deniz Kuvvetleri Komutanı olarak atadığı Denis Berezovski, Kırım'daki Rusya yanlısı hükümetin safına geçiyordu.

Berezovski, Rus donanma üssünün bulunduğu Sivastopol'da Kırım'ın yeni seçilen başbakanı Sergey Aksinov'la birlikte kameraların karşısına geçerek, Ukrayna'daki Batı yanlısı hükümeti şoke eden açıklamayı yapıyordu. Berezovski, artık Aksinov hükümetinden emir alacağını duyurarak, Kırım halkına bağlılık yemini ediyordu. Basın toplantısında konuşan Aksinov da Berezovski komutasında Kırım donanması kurduklarını belirtiyordu. Karadeniz'de sular ısınırken Rusya'dan akşam saatlerinde oldukça ilginç bir Türkiye iddiası ortaya atılıyordu. Rusya'nın Sesi Radyosu'nda yer alan habere göre Çin’in Erdoğan'ı NATO gemilerini Boğaz'dan geçirilmemesi için ikna ettiğini yayıyordu. Öte yandan Kontinentalist gazetesinin verdiği habere göre Çin temsilcileri, bu bilgiyi doğrulamaya veya yalanlamaya yanaşmıyordu!

Tam bu süreçte Abdullah Öcalan’ın Hükümetten beklentileri şöyle özetleniyordu:

1-  Ankara’yla İmralı arasındaki ‘diyalog’un ‘yasal statü’ye kavuşturulması...

2-Hukuki yapı oluşturulurken sadece MİT’le değil, asıl ‘siyasal otorite’yle görüşme kapısının açılması... Süreci temsilen hükümet tarafından bir heyet kurulması... Ve görüşmelerin ayda bir değil, en az haftada bir yapılması...

3-  Görüşmeler yasal bir zemine oturtulurken, bir de ileriye dönük takvim saptanması...

4-  Siyasi, hukuki, sosyal, kültürel, ekonomi, ekoloji, diplomasi ve öz savunma içerikli sekiz komisyon oluşturulması...

5-  Tıkanıklık yaşandığında devreye girecek bir akil insanlar heyeti kurulması...

6-  Barış fikri ciddiye alınıyorsa, bu barışın ‘altyapısı’nın yukarıdaki gibi inşa edilmeye başlanması...

PYD, özerk yönetim ilanıyla uluslararası tanınma yolunda adımlar atıyordu.

Kürt siyasi gözlemciler, PKK’nın Suriye’deki kolu PYD’nin Cizire, Kobani ve Afrin’deki özerk yönetim adımlarını, hem pazarlık gücünü artırma hem de sahada kimin etkin olduğunu uluslararası topluma göstermeye yönelik hamleler olarak değerlendiriyordu. Özerklik sisteminin, PKK-Esed anlaşmasının sonucu olarak ortaya çıktığı kaydediliyordu. Hükümet de BDP gibi “bölgesel işbirliği” istediğini açıklıyordu! AKP’den “Özerklik” taahhütnamesi geliyordu. AKP seçim beyannamesinde, özerklik konusuna özel vurgu yapılıyordu. Yerel yönetim birlikleri kurulmasını teşvik eden AKP, işbirliğinin, ülke sınırları dışına çıkmasını da istiyordu.

Hükumet-Cemaat kıyasıya kapışırken, PKK-KCK bağımsızlık ilanına hazırlanıyordu!

KCK Yürütme Konseyi, Dünya ve Türkiye gündemine ilişkin kapsamlı bir deklarasyon yayınlayarak, AKP Hükümeti'nin siyasi zeminini ve işlevini yitirdiğini savunuyordu. KCK Yürütme Konseyi, bir deklarasyon yayınlayarak, çözüm sürecinde gelinen düzeye ilişkin açıklama yapıyordu. Fırat Haber Ajansı ANF'nin haberine göre, AKP hükümetinin Öcalan ve hareketlerinin çağrılarına ve halkın beklentilerine karşılık vermediğine işaret edilen deklarasyonda şu ifadelere yer veriliyordu: 

- AKP Hükümeti 'Önder Apo' ve hareketimizin çağrılarına ve halkın beklentilerine sonbaharın sonuna kadar karşılık verip adım atmayınca, 'Önder Apo’nun ve 'Kürt Özgürlük Hareketi’nin attığı adımların ve yaptığı çağrıların muhatabı olmaktan çıkmıştır. 17 Aralık’ta ortaya çıkan iktidar mücadelesi ortamında 'Önder Apo' demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümündeki samimiyetini göstermek için fırsatçı bir yaklaşım içinde olmamıştır. Ancak AKP Hükümeti bu şansı da kullanmayarak 'Önder Apo’nun attığı adımlara karşılık vermeyeceğini bir kez daha ispatlamıştır.

- AKP Hükümeti yaşanan siyasal krizi demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümüyle aşacağına, hegemonik zihniyetle daha baskıcı politika ve uygulamalara yönelmiştir. Tüm hegemonik zihniyette olanların sandığı gibi böyle davrandığında sorunların üstesinden geleceği yanılgısına kapılmıştır.

- Köklü siyasal, sosyal, kültürel ve uluslararası boyutu olan Kürt sorunu ancak radikal demokratik adımlarla çözüleceğinden, AKP gibi hegemonya peşinde koşan bir hükümetin bu sorunu çözemeyeceği anlaşılmıştır. Bu açıdan da AKP Hükümeti 'Önder Apo’nun başlattığı ve Hareketimizin de başarıya ulaşması için büyük çaba harcadığı demokratikleşme hamlesinin muhatabı olmaktan çıkmıştır.

- Sorunların ağırlaştığı bir süreçte iç ve dış hegemonik güçler demokratik devrimci güçlerin etkili hale gelmemesi için CHP ve Fetullahçılar üzerinden AKP Hükümeti'ni tedricen aşıp yeni hegemonik bir hükümet kurmayı amaçlamıştır. Halk güçleri dış güçlerin yeni hegemonik ve antidemokratik bir iktidarı halkın başına musallat etmesine karşı çıkmalı ve buna fırsat tanımamalıdır.

Acaba KCK’nın bu açıklaması AKP’ye dolaylı destek anlamına mı geliyordu?

 

--

Haziran 2014 - Milli Çözüm Dergisi

 


[1] Cem Küçük 6.3.2014 Yeni Şafak

Yorum Yaz