Kasım 12 10:02

LGBT’LİLERE RESMİYET VE SERBESTİYET SAĞLAYANLARIN HÜKMÜ NEDİR?

LGBT’LİLERE RESMİYET VE SERBESTİYET SAĞLAYANLARIN HÜKMÜ NEDİR?

Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Sn. MEHMET KAPUKAYA

ve Yeni Akit Yazarı Sn. ABDURRAHMAN DİLİPAK!

          

LGBT’LİLERE RESMİYET VE SERBESTİYET SAĞLAYAN;

“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ”Nİ İMZALAYIP

YÜRÜRLÜĞE KOYANLARIN VE BUNA SES

ÇIKARMAYANLARIN HÜKMÜ VE FETVASI NEDİR?

          

Yeniakit.com.tr'ye konuşan Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Mehmet Kapukaya; “Eşcinselliğin bir özgürlük değil, meydan okuma ve tahrik olduğunu” vurgulayıp, Lut Kavmi’nin Kıssası’nı hatırlatarak“Eşcinsellik yaşamak da bu ilişki tarzına destek çıkmak da sapkınlıktır.” diyerek, Müslüman topluma şunu sormuşlardı: “Allah size ahirette; 'Neden benim helak ettiğim bir toplumun, benzer hareketlerini yapan insanlara sahip çıktınız?' diye sorarsa nasıl cevap vereceksiniz?”

“Toplumumuzda da eşcinsel tarzlar her zaman kötü karşılanmıştır. Bu bir tercih meselesi değildir, bu bir sapkınlıktır. Bu tür insanların, tedaviye ihtiyaçları vardır. Benim Müslüman ülkemde, bu tür hareketlerin yapılması özgürlük değil; meydan okumaktır, tahriktir ve tahribattır. Bir Müslüman, bunlara destek çıkamaz. Maalesef bazı Müslümanlar da fikir özgürlüğü diyerek, bunlara destek çıkmaktadır. Ben de onlara soruyorum: Siz bunlara sahip çıktığınız zaman, yarın Allah size; 'Neden benim helak ettiğim bir toplumun (Lut Kavmi’nin), benzer hareketlerini (ve sapkınlık tercihlerini) yapan insanlara sahip çıktınız?' diye sorarsa (cevapları ne olacaktır?)” diyerek, sorumluları ve suç ortaklığını hatırlatan, Diyanet İşleri Başkanlığı-Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi Sn. Mehmet Kapukaya’ya şunu sormak lazımdı:

Görünüşte AB dayatması olduğu halde, gerçekte Siyonist odakların finansörlüğünü yaptığı LGBT (eşcinseller ve lezbiyenler gibi sapıkların) haklarını sağlama ve koruma amaçlı, malum ve mel’un İstanbul Sözleşmesi’ni 2011’de imzalayıp, 2014’te yürürlüğe sokan; hatta halkın haklı tepkisini törpülemek için: “E canım Allah kanunu değil ya, gerekirse vazgeçeriz!..” demesine rağmen, bu rezaletle ilgili düzenlemeleri “uyum yasaları” diye tek tek kanunlaştırıp, kural ve kurumlarını yaygınlaştıran Sn. Erdoğan’ın, ahlâki ve ailevi yapımızın temeline dinamit koyan bu anlaşmayı bir türlü askıya almaması…

Acaba nasıl yorumlanmalıydı ve hangi hikmete dayandırılmalıydı? Kur’an-ı Kerim’in sarih Ayetlerine, Peygamber Efendimizin sahih Hadislerine, İcma-i Ümmet’e, ahlâki değerlerimize, ailevi temellerimize ve vicdani kanaatlerimize göre; Sn. Erdoğan’ın ve iktidarının FETVA’sı niye açıklanmazdı? Sizin ifadenizle; bu “sapkınlığa” resmiyet ve serbestiyet kazandıranları savunmak, sahip çıkmak veya bu tür haksızlık ve ahlâksızlıklar karşısında susmak, insanı “Dilsiz Şeytan!” konumuna sokar mıydı, sokmaz mıydı?

Bay Dilipak, niye bunları yazmaz ve konuşmazdı?

“Ey dindar kahraman Cumhurbaşkanımız! Siyonist İsrail’le imzaladığınız NORMALLEŞME (İsrail teröristiyle iyi geçinme) anlaşmasını geri çek! LGBT’lilere özgürlük sağlamayı amaçlayan ve ahlâki ve aile yapımızın altına dinamit koyan bir anlaşma olan İstanbul Sözleşmesi’ni iptal et!” diye bir yazı niye kaleme almazdı? Yoksa bu küçük ve düşük hataları, kaale mi almazdı? Veya büyük patronları ve baronları kızdırmayı göze mi alamazdı?

Bu Bay Dilipak; laf cambazlığını, edebiyat kurnazlığını, bilgiç ve muttaki ağabey havasını, kısaca riyakârlık ve ucuz kahramanlık tarzını bırakıp; bir sefer olsun mertçe, mü’mince bir tavırla, AKP iktidarının ve Erdoğan’ın AB’ye üyelik âşkıyla ve aşağılık duygusuyla kapıldığı tuzaklardan kurtulması için; samimi, ciddi ve cesaretli bir çağrı yapmaya niye hiç yanaşmazdı? Yoksa yandaşlık ve paydaşlık, imandan ve davadan daha mı ağır basmaktaydı?

“10 soruda, 15 Temmuz” anketi, Erdoğan'ı hayal kırıklığına uğratmıştı!

Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanan; “15 Temmuz hain darbe girişimi” ile ilgili anketten, Erdoğan'ı üzecek sonuçlar çıkmıştı. Ankete göre, vatandaşların yüzde 35'i “vatan için sokağa çıktığını” söylerken, sadece yüzde 10'u “Cumhurbaşkanı Erdoğan için sokağa çıktığını” vurgulamıştı.

Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanan “10 Soruda, 15 Temmuz” adlı çalışmada, darbe girişimi sırasında sokağa çıkan vatandaşların, hangi partinin seçmeni olduklarına ilişkin sorular vardı. Buna göre, 15 Temmuz darbe girişiminde; MHP seçmeninin yüzde 65’inin, CHP seçmeninin de yüzde 37.7’sinin sokağa çıktığı anlaşılmıştı.

Çalışmada; vatandaşların 15 Temmuz’da neden sokağa çıktığına”ilişkin soruya verilen yanıtlarda, ilk sıraya yüzde 35 oranıyla “vatan için”yanıtı alınırken, “Cumhurbaşkanına destek için”yanıtını verenlerin oranı yüzde 10’da kalmıştı.

Çalışmada, “Darbeye giden süreç nasıl başladı?” sorusuna: 1- Kasım 2005’te, yaşanan Şemdinli olaylarının, ordudaki tasfiye sürecine yol açtığı, 2- Şubat 2006’da Rahip Santaro katliamı, 3- Mayıs 2006’da Danıştay saldırısı, 4- Ocak 2007’de Hrant Dink cinayeti, 5- Nisan 2007’de Zirve Yayınevi katliamı, 6- Haziran 2007’de Ergenekon operasyonları ve 7- Haziran 2010’da Balyoz davası, ordudaki tasfiye süreci olarak aktarılmıştı. 8- Temmuz 2010 tarihinde ise şike davasıyla Fenerbahçe üzerinden FETÖ’nün futbol sektörünü ele geçirme girişiminde bulunduğu da hatırlatılmıştı. 9- Ekim 2010’da HSYK seçimlerinde yargının ele geçirildiği, 10- Şubat 2011’de askeri casusluk davasıyla ordunun ele geçirilmek istendiği, 11- Mart 2011’de de Odatv davasıyla Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanarak, muhaliflerin susturulmak istendiği vurgulanmıştı. 12- 2013’te Gezi olayları ve 17-25 Aralık operasyonuyla, hükümetin devrilmek istendiği de savunulmaktaydı.

Cumhurbaşkanlığı’nın bu çalışmasında; FETÖ’ye ilişkin ilginç bir tanımlama da yer almıştı. “FETÖ’nün; emekli bir imam olan Fetullah Gülen’in direktifleriyle bir araya gelen, fanatik insanların oluşturduğu ‘silahlı bir kült örgütü’olduğu” vurgulanmıştı.

“Kırgın, küskün ve kızgın” olan Binali Yıldırım’ın, gönlü nasıl alınacaktı?

Orhan Uğurlu; Binali Yıldırım’a çok yakın bir siyasetçinin; “Binali Bey’in çok kırgın, küskün ve kızgın”olduğunu vurguladığını aktarmıştı.

Binali Yıldırım'ın siyasi kariyerini hatırlatayım:

1994-2000 yılları arasında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul Deniz Otobüsleri İşletmeleri'nde (İDO) Genel Müdürlük görevi yaptı. 1994 yılından, 23 Haziran 2019 tarihindeki İstanbul seçimine kadar, Recep T. Erdoğan'ın "en güvendiği" yol arkadaşıydı.

1999-2002 yılları arasında, gemi işletmeciliği ve armatörlük yaptı. Sosyal medyada, kendisi ve ailesinin yazılan ve paylaşılan mal varlığı doğru ise hayli zengin durumdaydı.

3 Kasım 2002 Genel Seçim’inde, AKP İstanbul Milletvekili olarak parlamentoya girerek, 58. ve 59. AKP Hükûmetlerinde Ulaştırma Bakanı olarak görev aldı.

22 Temmuz 2007'de AKP'den Erzincan Milletvekili seçildi ve tekrar Ulaştırma Bakanı yapıldı. 12 Haziran 2011 Genel Seçim’inde, AKP İzmir Milletvekili seçildi ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı olarak, kabinedeki görevinin başındaydı. Özgeçmişine yazmaya utandı mı bilmem. Ancak; 2014 Yerel Seçim’inde, Erdoğan tarafından İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösterildi ama CHP'den 14 puan geride kaldı.

Kasım 2015'te tekrar AKP Erzincan Milletvekili seçildi ve 64. Hükûmet'te yeniden Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı olarak yine yer aldı.

AKP Genel Başkanı ve Başbakan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından azledilmesi nedeniyle, Mayıs 2016'da AKP Genel Başkanlığına taşındı. 65. Hükümeti kurdu ve artık Başbakandı.

Devlet Bahçeli'nin önerisi ve desteği ile 16 Nisan Referandumu ile parlamenter rejim yerine, Cumhurbaşkanlığı rejiminin oluşmasında etkin rol oynadı. 24 Haziran 2018 erken seçiminde, AKP İzmir Milletvekili oldu… Erdoğan da 2. kez Cumhurbaşkanı seçildi. "Tek adam" rejimi yürürlüğe girince; Başbakanlık yürürlükten kalktı ve Başbakanlık koltuğu Yıldırım'ın elinde kaldı. 12 Temmuz 2018'de MHP'nin desteği ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı yapıldı.

31 Mart seçiminde, Erdoğan tarafından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına adaylığı açıklandı. Erdoğan'ın; "istifasına gerek yok" demesi üzerine, Binali Bey; dünya siyaset tarihine geçen şu yorumu yapmıştı: "Belediye Başkanlığı seçimi, siyasi faaliyet değildir. Meclis Başkanlığından istifa etmem gerekmez…" buyurmuşlardı. Ama 18 Şubat 2019'da Meclis Başkanlığından istifa etmek zorunda kalmıştı.

31 Mart'ta 13 bin farkla, Millet İttifakı’nın CHP adayı Ekrem İmamoğlu'na karşı seçimi kaybettiği anlaşıldı. Yandaş Seçim Kurulunun 7 üyesi, hukuk dışı bir kulp takınca; YSK İstanbul seçimini iptal kararı aldı. Ama 23 Haziran'da, Binali Bey bu kez 800 bin oy farkla donakaldı!..

Erdoğan'ın; “Binali Yıldırım tercihinin” yanlış olduğu, genç siyasetçi İmamoğlu'nun gösterdiği başarı ile kanıtlanmıştı. Sadece muhaliflere değil, birçok AKP’liye göre de AKP'nin İstanbul ve Ankara'da yaşadığı siyasi hezimetin tek sorumlusu Erdoğan'dı!?

Artık Meclis Başkanlığını da kaybeden Binali Yıldırım; sade bir Milletvekili olarak, yakın siyasi arkadaşının deyimi ile "kırgın, küskün ve kızgındı!"Çünkü; "Binali Bey İstanbul adaylığına sıcak bakmamış, ancak Erdoğan tarafından bir nevi zorlanmıştı. Buna rağmen, bu sonuçlardan kendisi sorumlu tutulmaktaydı. Ve hele, “23 Haziran’dan sonra unutulduğu” kanaatine kapılmıştı. Oysa; 800 bin oy farkı ile kaybettiği siyasi itibarının, Erdoğan tarafından yeni bir görevlendirme ile unutturulacağını ummaktaydı. Bütün bunlar olmayınca, artık Binali Yıldırım da dost meclislerindeki siyasi sohbetlerinde; “Erdoğan'ın damadı Albayrak'ın, ekonomi yönetimindeki hatalarını” sıkça ve açıkça gündeme taşımaktaydı”[1] Acaba; Binali Yıldırım’ı Cumhurbaşkanı vekili yapma çabaları, gönlünü alma ve AKP’den kaçmasına engel olma amaçlı mıydı?

Saray’daki “SETA” yapılanmasının CIA bağlantısı!?

SETA (Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları) Vakfı; güya tarafsız ve bağımsız bir düşünce ve yayın kuruluşu olarak ortaya çıkmıştı. 18 Ocak 2018’de Washington’da bir ofis açmışlardı ve artık “SETA DC”diye namlanmışlardı. “Gölge CIA”diye tanınan ve Siyonist stratejist George Friedman tarafından çıkarılan STRATFOR’la da bu SETA’nın kafa karıştırıcı ve mide bulandırıcı irtibatları vardı. İşte bu arkası ve amacı karanlık SETA Vakfı’nın, Sarayda ve Sn. Erdoğan’ın etrafında oldukça etkin ve yetkin konumda bulunmaları, bazı acabaları gündeme taşımaktaydı. Barış Terkoğlu’nun bu konuyla ilgili saptamaları ve soruları ise hâlâ yanıtsızdı.

“Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, göreve gelmeden önce SETA İstanbul Genel Koordinatörlüğü ve SETA Genel Koordinatör Yardımcılığı yapmıştı. Diğer isim, “SETA” denilince akla gelen Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ise SETA’nın kurucu başkanıydı. Hatırlayın; seçim arifesinde Cumhurbaşkanlığında, bir de Apo kazası” yaşanmıştı. Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi Burhanettin Duran, Abdullah Öcalan’a televizyonda “sayın” diye hitap buyurunca, ortalık ayağa kalkmıştı. Ne hikmetse, seçim için Apo’nun devreye sokularak mektup yazdırılması da bundan sonra yaşanmıştı. İşte bu Burhanettin Duran, SETA’nın Genel Koordinatörü olmaktaydı.

Devletin içindeki ‘SETA ağı’

Elbette her düşüncenin, politika üreten bir kuruluşu olabilirdi. Hatta olmalıydı; ancak Türkiye’de garip bir şekilde bu SETA ortaya çıkmıştı. AKP’nin entelektüel liderliğine soyunan oluşum, bir düşünce kuruluşundan çok daha fazlasıydı. AKP içinde bile rahatsızlık yaratan, devletin içinde hemen hemen herkesin farkında ve rahatsız olduğu bir yapılanmaydı. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan üniversitelere, devletin kritik kurumlarından (başta Sabah olmak üzere) medya yöneticilerine kadar uzanan garip bir “SETA ağı” vardı.

Örneğin; Hatice Karahan, Cumhurbaşkanı’nın “Ekonomiden Sorumlu Danışmanı” yapılmıştı. Özgeçmişine bakınca, SETA’da ekonomi araştırmaları yaptığı anlaşılmıştı.

15 Temmuz gecesi, saat 22:10’da kendisini arayan gazeteci Hande Fırat’a; “Neler olduğundan haberim yok!” diyen MİT Basın Müşaviri Nuh Yılmaz’a bakınca ve özgeçmişini okuyunca; SETA’nın Washington Koordinatörü olduğu, ya da Sabah-ATV geçmişi bulunduğu ortaya çıkmaktaydı. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığına atanan Muhammet Mücahit Küçükyılmaz ise aynı zamanda “SETA Vakfı’nda İletişim Koordinatörü” olarak görev yapmaktaydı. İşte bu SETA Lobisi; düne kadar Kürt ya da Ermeni açılımı politikalarında ya da kumpas davalarında, Washington koridorlarında “özgürlükçülük” oynamaktaydı.

Devamını okumak için tıklayınız.

Yorum Yaz