Kasım 23 06:01

MİLLİ DEĞİŞİMİN AYAK SESLERİ VE ALT YAPISI

MİLLİ DEĞİŞİMİN AYAK SESLERİ VE ALT YAPISI

MİLLİ DEĞİŞİMİN AYAK SESLERİ VE ALT YAPISI

Sn. Recep T. Erdoğan’la Fetullahçılar arasındaki makam ve menfaat savaşının arkasında Amerika ve Yahudi Lobileri sırıtıyordu. Böylece her iki tarafı da yıpratıp kendilerine daha mahkûm ve mecbur hale getirmek ve şeytani projelerine hizmet ettirmek isteniyordu. Yani Hükümetle Cemaatin kendi iradeleriyle kavgaya tutuştuklarını sanmak bile bir saflık alameti oluyordu.

Hürriyet yazarı Yalçın Bayer, (27 Aralık 2013) yazısında Rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın 2004 yılındaki Cemaat ile ilgili Erdoğan ve ekibini uyaran şu sözlerini köşesine taşıyordu:

“Be hey dünkü çocuk!

Akli melekelerini (doğru düşünme yeteneklerini) yitirmiş bu Siyonist goygoycu tenekeciler (Tayyip ve ekibi), vakti gelince İsrail’in desteğini kaybedecek, Cemaat tarafından bitirilmiş gösterilecek, kendi kendilerini yiyecekler. Bu da umum-i tedrishaneler (!) yüzünden (yeni adıyla dershaneler!) vuku bulacak (meydana gelecek). Be hey dünkü çocuk!”[1] diyen Aziz Hocamız, yılar sonrasını sezen ve haber veren yüksek bir basiret ve ferasetle, hak davasına ve vatanına hıyanet edenlerin acı akıbetlerini aynen bildiriyordu.

Sn. Başbakanın ve yandaşlarının bu operasyonu doğrudan ABD'nin yürüttüğünü saptamasından daha normal bir şey yoktu. Çünkü olay Cemaat ile Tayyip Erdoğan arasındaki çatışmanın boyutlarını aşıyordu. Operasyonda Cemaatin enstrüman olarak kullanılması bazılarının gözünde Fetullahçıları haddinden fazla büyütüyordu. Cemaat gücünü esas olarak Amerikan istihbaratından alıyor ve onların talimatı doğrultusunda hareket ediyordu. Böylece Amerika, Tayyip Erdoğan'a istediği zaman devlet gücünü altından çekebileceğini gösteriyordu. Operasyonun gerekçesi yapılan rüşvet ve yolsuzluk olaylarının soruşturulmasına 14 ay önce başlanıyordu. Bunlar Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in başkanlığını yaptığı Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu'na bağlı savcılardan oluşuyordu. Ergin'in soruşturmadan haberi olmuyor, Savcı Zekeriya Öz, soruşturmayı özel polis ekipleriyle yürütüyordu. Bu ekiplerin faaliyetinden de İçişleri Bakanı Muammer Güler'in haberi yoktu. Güler, kendi oğlu hakkında soruşturma yürütüldüğünü, oğlu Barış Güler gözaltına alındığı zaman öğreniyordu.

Tayyip Erdoğan'ın en güvendiği kişilerden biri olan Hakan Fidan'ın başında bulunduğu MİT, doğrudan Başbakanı hedef alan soruşturmayı Erdoğan'a bildirmiyordu. Ya MİT bütün bu 14 aylık soruşturma safhasını fark etmiyordu, ya da biliyor ama bilgi vermiyordu!?

Recep Bey suçluluk ve siyasi sarhoşluk psikolojisiyle savunma mekanizmasını devreye sokup "17 Aralık operasyonunun arkasında ABD var" diyordu. Hatta "Nisan 2013'te ABD'de Halk Bankası'nı bitirme projesi başlattılar" iddiasında bulunuyordu. Oysa bu kararın alınmasından bir ay sonra kendisi Washington'a gidiyor, Beyaz Saray'da Obama'yla baş başa görüşüyordu. Yandaş medya o görüşmeyi "beraber ıslandık biz bu yollarda" diye manşetlere taşıyordu. Madem ABD, Halk Bank’ı bitirme kararını Nisan’da alıyordu, Başbakan Mayıs'ta neden Obama'ya "one minute" çekmiyordu?

Biz bu talihsiz gelişmeler karşısında “Bırakalım birbirlerini yesinler, günlerini görsünler, oh olsun!” diyemiyoruz, çünkü malum ve melun odakların asıl Türkiye’mizi hedef aldıklarını biliyoruz. Bu nedenle Cemaat-Hükümet savaşıyla, ülkemizin ve devletimizin tahribatına asla razı olamıyoruz. AKP’ye oy veren halk kitlelerini ve Cemaatin samimi talebe ve takipçilerini kesinlikle ayrı tutarak; hem AKP kurmaylarının ve iktidarının hem de Cemaatin dış güçlerle irtibatlı kodamanlarının; bir an evvel yakamızı bırakmalarını, böylece bir Milli Çözüm ve onarım hükümetinin kurulmasının önünü açmalarını istiyor ve bekliyoruz.  En azından Sn. Başbakanın acilen; ciddi, gerçekçi ve milli vicdanı teskin edici tedbirler almasını ve topluma umut aşılayıcı girişimler başlatmasını öneriyoruz. Bu teklif ve temennilerimizin ülkemiz ve milletimiz kadar, bizzat kendilerinin de hayrına olacağını özellikle vurguluyor ve uyarıyoruz.

Bunun için muhtaç olduğumuz en önemli şeyin, Rahmetli Erbakan Hocamızın buyurdukları gibi “İstanbul’u fethederken, Çanakkale’yi savunurken, İstiklal harbimizi yaparken ve Şanlı Kıbrıs Harekâtını gerçekleştirirken tutunduğumuz ruh ve manadır.” (Davamız, sh:186) “Her konuda olduğu gibi ekonomide de Milli Çözüm’ler ortaya koyup Adil Düzen’i bir an evvel kurmaktır.” (sh: 230)

Ve yine Erbakan Hocamızdan dinlemiştik:

“Bundan yıllar önce Avustralya’nın güneyinde çok büyük bir kasırga tespit ediliyordu. Bu kasırga kuzeye doğru ilerliyordu. Bu devasa kasırganın Hint ve Çin’e gideceğinden ve bu bölgelerde yüz binlerce insanın hayatına son vereceğinden endişe ediliyordu. Kasırga her türlü enerjiyle dolmuş geliyor ve kimse bir çare düşünemiyordu. Herkes büyük bir felaket beklerken bir de bakıldı ki, bu büyük kasırga Avustralya’yı geçtikten sonra Hint ve Çin’e gideceği yerde, son anda yönünü değiştirip okyanusa yöneliyordu. Böylece kasırga bütün enerjisini okyanusa boşaltıyor ve insanlık büyük bir felaketten kurtuluyordu. Meteorologlar, fizikçiler, tabiat bilimciler hepsi seferber olup bu muazzam dalga, bu devasa kasırga nasıl oluyor da son anda yön değiştiriyordu? Avustralya’nın kuzeyinden gelip Asya’yı kasıp kavurması gerekirken, neden birden okyanusa yöneliyordu? sorusunu araştırmaya başlıyordu. Sonunda ittifakla tespit ettikleri husus şuydu. Tam o tarih Avustralya’da kelebeklerin göç mevsimine rastlıyordu. Aynı anda milyonlarca kelebek, bu göç için kanatlarını çırpmaya başlıyordu. İşte kelebeklerin kanat çırpışları havada birleşerek ortaya muazzam bir enerji dalgası çıkarıyor ve bu enerji dalgası o kasırganın yön değiştirmesini sağlıyor ve bütün bölgeyi o korkunç felaketten kurtarıyordu.”

Şimdi, Milli Çözüm ekibi gibi, tüm sorumlu ve şuurlu kesimlerin, olumlu ve onurlu çağrılarına kulak veren ehli vatan ve ehli vicdanın, o kelebekler misali yapacağı duaların ve imani ve insani davranışların oluşturacağı milli ve manevi bir dalga, ABD’nin, AB’nin ve İsrail’in kızıştırdığı kasvetli havayı ve karanlığı dağıtacak, nurlu ve huzurlu günlerin kapısını aralayacaktır.

Ve yine Erdoğan ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone'yi operasyonu yönetmekle suçluyor, Obama'ya "ben kovmadan, sen görevden al" çağrısı yapıyordu. Peki, daha birkaç zaman önce Erdoğan’ın partisinin MYK’sine girebilen Ricciardone’yi yeni mi tanıyordu? Ve tabi unutmayalım:

·       Belki ABD hâlâ güçlüydü ama süper devlet vasfını yitirmiş bulunuyordu. Savaşı da barışı da kotaramayan bir güç sayılıyordu. Dolayısıyla ABD'nin artık kolayca hükümet yıkacak, tereyağından kıl çeker gibi operasyon yapacak bir kudreti yoktu. 10 yıl boyunca işgal ettiği Irak'ın mevcut başbakanı Nuri El Maliki'yi bile deviremiyordu.

·       ABD'nin bu operasyonla ilgisi sırıtıyordu. Ancak hangi ABD ve kime yardım ediyordu? Zira ABD'de büyük bir bölünme var ve iki kanadın çatışması tüm müttefiklerine yansıyordu. AKP de Cemaat de Amerikancıydı, fakat ikisi de farklı kanatları suçluyordu.

·       AKP de Cemaat de, Gladyo'nun, yani ABD'nin müttefiki ülkeleri denetlediği yasadışı oluşumun güdümüne giriyordu. Ancak ABD çatlarken, Gladyo'lar da çatlıyor ve Gladyo'nun çocukları birbirine düşüyordu. Gladyo'nun toplamına karşı mücadele etmek gerekiyordu” tespitleri doğruydu.

Elbette CIA Halk Bankası'ndan, MOSSAD da İran'ın altınlarından rahatsızlık duyuyordu. Ama bu durum ayakkabı kutularından çıkan 4,5 milyon doları ve evde bulunan para sayma makinalarını ortadan kaldırmıyordu. Paraları ayakkabı kutularına CIA ya da MOSSAD koymadığına göre, işin esası; ortada bir yolsuzluk olduğuydu. Diğer yandan "CIA ve MOSSAD parmağı" açıklamaları aslında bir itiraf oluyordu. Çünkü 11 yıllık ilişkileri hepsine öğretmiştir ki, kendileri hakkında en iyi dosyalar kendilerini kullanan odaklarca tutuluyordu.

AKP ve Cemaat suçları birbirine atarak kurtulmaya çalışıyordu. Oysa bütün tertipler birlikte yürütülüyordu!

Yolsuzluk ve rüşvet operasyonları AKP ve Cemaat’in suçlarını gün yüzüne çıkarıyordu. Birbirlerine attıkları suçlardan sıyrılmak isteyen taraflar, TSK’ya yapılan operasyonun da bir tertip olduğunu ortaya koyuyordu!

Türkiye’yi sarsan yolsuzluk ve rüşvet operasyonu AKP ve Cemaat’in bugüne kadar ortaklaşa gerçekleştirdikleri kumpasları bir bir açığa çıkartıyordu. 11 yıldır iktidarda birlikte hareket eden AKP ve Cemaat, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), gazeteciler ve yurtseverlere düzenlenen tertipleri açıklamaya başlıyordu.

İşte AKP’den Cemaat’e suçlamalar:

·       “Paralel devlet kurdunuz.” (Recep T. Erdoğan, 22 Aralık 2013, Ordu)

·       “Uluslararası bir çetesiniz.” (Recep T. Erdoğan, 23 Aralık 2013, Trabzon)

·       “Emniyet içine sızdınız ve yasadışı işler yaptınız.” (AKP Milletvekili Şamil Tayyar, 28 Kasım 2013, Taraf gazetesi “Emniyet cemaate bağlandı, dershane ve okul sayısı patladı.”), (“Emniyet’te 30 kişilik bir özel ekibin yönetiminde aşağılara kadar yüzlerle ifade edilen bir yapı kurdunuz.” Cem Küçük, Yeni Şafak, 19 Aralık 2013).

·       “Yargı içine sızdınız ve yasadışı işler yaptınız” (Yolsuzluk operasyonundan sonrasında yargıya yapılan müdahalelere tepki veren AKP’ye yakın gazeteciler ve köşe yazarları)

·       “Orduya kumpas kurdunuz.” (Başbakan Başdanışmanı Yalçın Akdoğan, 24 Aralık 2013, Star gazetesi)

·       “Milli istihbarata kumpas kurdunuz.”(Yalçın Akdoğan, 24 Aralık 2013,Twitter Mesajı)

·       “Sivil iktidara kumpas kurdunuz.” (Yalçın Akdoğan, 24 Aralık 2013,Twitter Mesajı)

·       “Milli bankalara kumpas kurdunuz.” (Yalçın Akdoğan, 24 Aralık 2013,Twitter Mesajı)

·       “Fişleme yaptınız.” (Recep T. Erdoğan, 7 Aralık 2013, Tekirdağ)

·       “Tapeleri değiştirdiniz.” (İçişleri Bakanı Muammer Güler, 23 Aralık 2013)

·       “Savcılarınız bilgi sızdırıyor.” (AKP’li vekiller ve AKP’ye yakın gazeteler)

·       “Aziz Yıldırım şikeden hedefe konmamıştır.” (Rasim Ozan Kütahyalı, 23 Aralık 2013, TV programı)

·       “ABD ile birliktesiniz.” (Recep T. Erdoğan, 21 Aralık 2013, Samsun)

·       “İsrail’le birliktesiniz.” (AKP’ye yakın gazeteler)

·       “Türkiye’yi kasetlerle esir almaya çalışıyorsunuz, elinizde kasetler var.” (AKP’ye yakın gazeteler, vekiller)

·       “11 dinleme cihazı kayıp. Siz çaldınız. Hukuksuz dinleme yaptınız.” (AKP’ye yakın gazeteler, köşe yazarları)

 Cemaat’ten AKP’ye suçlamalar:

·       “Yolsuzluk yaptınız.” (Yolsuzluk ve rüşvet soruşturması dosyası, Cemaat’e yakın isimler, gazeteler, köşe yazarları)

·       “Rüşvet verdiniz/aldınız.” (Yolsuzluk ve rüşvet soruşturması dosyası, Cemaat’e yakın isimler, gazeteler, köşe yazarları)

·       “Müsteşarlarınızın hukuksuzluklarını görmezden geldiniz, operasyonda onları korudunuz.” (MİT krizi. Cemaat’e yakın isimler, gazeteler, gazeteciler)

·       “Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat tertiplerini siz hazırladınız.” (Gülen, 14 Kasım 2013, “Elimde bir imkân olsa ben onların hepsine serbestsiniz derim.”)

·       “Operasyonlara Başbakan karar verdi.” (Emre Uslu’nun Odatv operasyonunu yürüten polislerle konuşması, Taraf, 16 Aralık 2013, “Polis ve Savcılar: Ergenekon operasyonunun her aşamasında operasyonu yürüten polis ve savcıların ellerindeki dosyalarla Tayyip Erdoğan’dan onay aldık.”)

·       “Suriye’de rejime karşı savaşan gruplara yasadışı silah sevkiyatı yürüttünüz.” (Emre Uslu, Taraf, 20 Kasım 2013)

·       “Yasadışı dinleme yaptınız.” (Taraf, 2 Aralık 2013)

·       “Yolsuzluk operasyonunun üzerini kapatmak için Emniyet, THY, MASAK, Yargı, Bakanlıklar gibi kurumlarda operasyon gerçekleştirdiniz” (Gülen, 20 Aralık 2013, “Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın.”)

İşte Erbakan’ın farkı ve fazileti burada ortaya çıkıyordu:

“1990 yılında, Rahmetli M. Esat Coşan, Erbakan Hoca aleyhinde edep ve erdem dışı sözler etmeye başlamıştı. Bu sözleri kasetle çoğalttırıyor, basına da yansıtılıyordu. Hocamıza gidip: ‘Müsaade et de bu işin iç yüzünü kamuoyuna açıklayalım’ diyenlere O’nun yanıtı: “Hayır, olmaz! Biz konuşursak İslâm dini zarar görür, konuşmazsak partimiz zarar görür. Partimiz zarar görsün, İslâm dini zarar görmesin” cevabını veriyordu.

1996’da, Fetullah Gülen Kanal D’den Yalçın Doğan’a bir mülâkat verdi. Hâlâ sosyal medyada dolaşan bu konuşmada Fetullah Gülen, hiç sebep yokken Erbakan Hoca için “Benim bu adamla mizacım barışmıyor” gibi sözler ediyordu. Ertesi gün, bir basın toplantısı sonrası, bir gazeteci Erbakan Hoca’ya “Fetullah Gülen’le görüşecek misiniz?” sorusunu yöneltiyor ve “Biz Fethullah Gülen Hocaefendi ile günde beş kere görüşüyoruz” yanıtını alıyordu.

Erbakan Hoca, ülkesinin zarar görmemesi için, değil dershanesinin kapatılması, hatta haksız ve dayanaksız sebeplerle Hükümetinin yıkılması ve partisinin kapatılması karşısında bile 18.12.1998 günü şunları söylüyordu:

“Anayasa Mahkemesi Refah Partimiz hakkında bir karar almış, biraz önce açıklamıştır. Olay aslında tarihin akışı içinde fevkalâde basit bir noktadır. Bundan dolayı huzuru, sükûneti muhafazaya her zamandan daha fazla riayet etmeliyiz, buna oldukça ihtiyacımız vardır. Türkiye’de halkımızın muazzam partisi olan RP ve onun davası bu karardan zerre kadar etkilenmeyecek; bu kabil kararlardan bir tek sonuç çıkacaktır: o da Refah inancının tek başına iktidarıdır. Milletimize saadetler diliyorum. İnşallah milletimiz bu saadete, RP’nin içerisinde bugüne kadar inançla çalışan insanların gayretleriyle ulaşacaktır, bundan kimsenin şüphesi olmasın!” Böylece Erbakan Hoca hem davasından zerre taviz vermiyor, hem de ülkesinin zarar görmemesi için büyük titizlik gösteriyordu. “İşte lider bu!” diyen sevgili Şakir Tarım gerçeklere tercümanlık yapıyordu.

Başbakan Erdoğan’ın başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Yeni Şafak Gazetesinde ve Yasin Doğan ismiyle “İstihbarat Oyunları” başlıklı makalesinde, Fetullahçıların Gazeteci ve Yazarlar Vakfını kastederek:

“Diyalogculukla nam bulan bir vakıf, geçmişte TÜSİAD’ın yaptığı gibi, her hafta (hükümete) racon kesiyor, dini cemaatler ve STK’larla işbirliği yerine, yabancı ülkelerin misyon şefleriyle Hükümete karşı lobicilik faaliyetlerine girişiyorsa, bu nasıl bir sivilliktir, nasıl bir vatanseverliktir?” diye sorgulayıp saldırıyordu. Yahu bu Recep T. Erdoğan ve kurmayları, madem bu gerçekleri biliyor ve kabulleniyor idiyse, aynı soruları gündeme taşımaktan başka suçu olmayan Milli Çözüm ekibini ve Ahmet Akgül’ü 12 yıldır niye açtıkları mahkemelerde süründürüyordu?

Başdanışman Yalçın Akdoğan’dan itiraf geliyordu: Cemaat Ordu’ya kumpas kuruyor, AKP hükümeti göz yumuyordu!

Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasıyla birlikte AKP ile Cemaat arasındaki karşılıklı suçlamalar ve yasadışı faaliyetlerin itirafları art arda gelmeye başlıyordu. Tayyip Erdoğan'ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Fetullah Gülen cemaatini "milli orduya kumpas kurmak"la suçluyordu. İktidar ve Cemaat'in yazarları, dün birlikte hararetle savundukları yargı tertiplerini, şimdi karşılıklı suçlamalarına dayanak gösteriyordu. Kavga, Erdoğan'ın "paralel devlet" dediği Cemaat'in "inlerine girme" tehdidiyle daha da kızışırken, AKP cenahından "Ergenekon ve Balyoz tertipleri”yle ilgili çok önemli suç itirafları geliyordu. Başbakan'ın Danışmanı Yalçın Akdoğan, Gülen'in bedduası karşısında Erdoğan'ın tavrını savunduğu köşesinde TSK'ya karşı komplodan bahsediyordu.

"Başbakan Erdoğan'ı herkes çok iyi tanıyor. Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer eden sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmayacağını çok iyi biliyor. Amaca ulaşmak için her yol mübah görenlerin nasıl hastalıklı anlayışlar ürettiğini çok iyi biliyor." diyen Yalçın Akdoğan "Ordu'ya kumpas kurdular" sözleriyle aslında Cemaat'le suç ortaklıklarını itiraf etmiş oluyordu. TSK'nın subaylarının sahte belge ve CD'lerle yargılandığı davalara AKP'nin yürütme organı olarak verdiği destek herkesçe biliniyordu. Tayyip Erdoğan, TSK'ya yönelik tertiplerin kilometre taşı olan Ergenekon tertiplerinin siyasi propaganda kısmını bizzat üstleniyor, öyle ki 16 Temmuz 2008 tarihinde "Ergenekon davasının savcısıyım" itirafında bulunuyordu.

İkinci soruşturma Erdoğan ve yakınlarına mı dokunuyordu?

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yakın çevresinin soruşturulduğu yeni bir dosya daha ortaya çıkıyordu. Soruşturmanın adresi bu kez Ankara oluyordu. Başbakan’a çok yakın işadamı ve bürokratların şüpheli olarak yer aldığı yeni soruşturmada Demir Yolları ihaleleri masaya yatırılıyordu.

AKP, soruşturmaya müdahale etmek istiyordu

Soruşturma dosyasında şüphelilerin Başbakan Erdoğan ile samimiyetlerini gösteren fotoğraflara yer veriliyordu. Şüphelilerin Başbakan Erdoğan’a yakınlıklarını ortaya koyan bilgi notları da soruşturma dosyasına giriyordu. Van Gölü Feribot Müdürlüğü’nde 120 milyon liralık “feribot alım ve bakım, onarım” ihalesinin iptal edilmesine karşın, Genel Müdür Karaman’ın talimatıyla firmanın işe devam ettiği tespit ediliyor, iddiaya göre bu işlem için 1 milyon lira rüşvet alınıyordu.  Bu arada İstanbul’daki yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının ardından Adli Kolluk Yönetmeliği’nin değiştirilmesiyle soruşturmanın deşifre olduğu öne sürülüyordu. İddiaya göre; AKP hükümeti dosyanın savcı Hakan Büyükabacı’dan alınarak Ankara Başsavcı Vekili Harun Kodalak’a aktarılması için girişimlerde bulunuyordu. Yargıda tartışmalara neden olan Adli Kolluk Yönetmeliği’nin “yürütmesinin durdurulması” talebini görüşen Danıştay 10. Dairesi, yönetmeliğin yürütmesini durduruyordu.

Başbakan Erdoğan’ın hazırlattığı temizlik listesi kapsamında tasfiye tüm kurumlara yayılıyordu.

Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrasında emniyette başlayan temizlik operasyonunun, hemen hemen bütün kurumlara yayılıyordu. Listeleri önceden hazırlanan Cemaate yakın isimlerin, bütün kurumlarda kritik görevlerden alınmaya başlandığı bildiriliyordu. Başkent kulislerinde, kamu kurumlarının büyük kısmında, İstanbul merkezli yolsuzluk operasyonunun karşı operasyonu mahiyetindeki görevden almaların hız kazandığı konuşuluyordu. Operasyonun, özellikle Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ve Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nda (TİB) yoğunlaştığı belirtiliyordu. MİT’ten TİB’in başına atanan Ahmet Cemalettin Çelik’in göreve başlamasıyla birlikte, kurumda kritik görev değişikliklerine başlıyordu.

Cemaate yakın banka sıkışıyordu: Tertipçiler o bankadan maaşa bağlanıyordu!

Erdoğan-Cemaat kavgasının bankacılık sektörüne sıçradığı da gözleniyordu. Cemaate yakın olduğu iddia edilen bir bankanın Erdoğan’ın yakın çevresindeki işadamlarınca zarara sokulduğu konuşuluyordu. Bu arada Ergenekon ve Balyoz tertipleri sırasında yasa dışı dinleme yapan ekibin aynı bankanın kadrosunda istihdam edildikleri belirleniyordu. Bunları Amerikalıların yönettiği biliniyordu. Bu ekibin önemli bir kısmı daha önce emniyetin, MİT’in ve TSK’nın dinleme bölümlerinde çalışmış emeklilerden oluşuyordu. Bunlar o banka üzerinden istihdam ediliyor ve yüksek maaşlar ödeniyordu.

 Başbakan Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın mal varlığında hızlı yükseliş dikkat çekiyordu!

Kimsenin malında gözümüz yoktu, ancak iş iktidar olanaklarını kullanıp mal varlığını büyük bir ivmeyle katlamaya gelince işin rengi değişiyordu. Evet, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın mal varlığında çok çok büyük bir artış gözleniyordu.  Bilal Erdoğan, şu an dört şirkete ortak, 3 vakfın (ki bunlardan TÜRGEV’in adı Büyük Yolsuzluk ve Rüşvet soruşturmasında geçiyor) yönetiminde ve de şaibeli isimlerden oluşan uluslararası ticari bir ağın önemli aktörlerinden biri oluyordu. Bunlardan yola çıkılarak yapılan hesaplamalar, Bilal Erdoğan’ın mal varlığının 300 milyon avroyu aştığını ortaya koyuyordu. Bilal Erdoğan’ın şirket ortaklıkları şöyle sıralanıyordu:

Atagold Şirketi: Yüzde 25 hisse (Ağabeyi Ahmet Burak Erdoğan’ın eşi Sema Erdoğan’ın da (Ketenci) yüzde 25 hissesi bulunuyordu. Bilal ve Sema Erdoğan’ın daha sonra şirketten ayrıldıkları iddia ediliyor, şirketin diğer ortakları da Atasay Kuyumculuğun sahibi Cihan Kamer’in çocukları oluyordu. Bilal Erdoğan’ın ortaklığı ile birlikte şirketin cirosu katlanıyor ve Şirket evraklarında imza sahteciliği yapıldığı anlaşılıyordu. Mücevherattan alınan ÖTV’nin bu şirket nedeniyle sıfırlandığı da basına yansıyordu.

Maye Dış Ticaret Şirketi: Bilal Erdoğan’ın yüzde 25 hissesi bulunuyor, şirket ABD’li makyaj malzemesi üreticisi Bellapierre Cosmetics ürünlerini Türkiye’de satıyordu.

Doruk Izgara Gıda Limited Şirketi: Yüzde 40 hisse (Kız kardeşi Sümeyye Erdoğan da bu şirkette yüzde 30 hisse satın alıyordu).

Mis Hediyelik Eşya: Yüzde 82,5 hisse (Bilal Erdoğan’ın yüzde 25 ortağı olduğu Maye Dış Ticaretin yüzde 80 hissesi bulunuyordu).

BMZ Group Denizcilik ve İnşaat Sanayi Anonim Şirketi: Bilal Erdoğan’ın amcası Mustafa Erdoğan, halasının eşi Ziya İlgen ile eşit hisseye sahip görünüyordu.

Bosphorus 30 Şirketi: Gizli ortaklık kafa karıştırıyordu. Şirketin adı savcılık ile polisi karşı karşıya getiren Yeni Yolsuzluk soruşturma dosyasında geçiyordu. Buna göre, 14 termik santral özelleştirme kapsamından çıkarılıp yenilenmeleri ihalesiz olarak bu şirkete verilmek isteniyordu.

BİM: Gizli ortaklık devam ediyordu… Daha önce Erdoğan’ın danışmanı Cüneyt Zapsu’ya şimdi ise Mustafa Latif Topbaş’a ait olan BİM marketler zincirinin ortaklarından olduğu iddiası yıllardır gündemden düşmüyordu.

Bilal Erdoğan’ın bu gizli ortaklıklarla ilgili iddialar şunlardan oluşuyordu:

2001 yılından itibaren ABD, BM ve AB tarafından uluslararası alanda El Kaide Finansörü olduğu gerekçesiyle aranan ve malvarlığı dondurulan Yasin El Kadı’nın Türkiye’de Albaraka Türk ve BİM mağazalarının gizli ortağı olduğu tespit ediliyordu. El Kadı’nın, arandığı dönemde Başbakanlık inisiyatifiyle Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası yaptırımlara aykırı olarak, Türkiye’ye defalarca geldiği belirleniyordu. Başbakan Erdoğan ve oğlu Bilal Erdoğan ile gizli ticari ortaklık içerisinde şirketler kurarak faaliyet gösterdiği ve Başbakanla yapılan gizli görüşmeler gerçekleştirdiği söyleniyordu. El Kadı’nın oğlu Muaz El Kadı ile Bilal Erdoğan’ın ortakları arasında bulunduğu Bosphorus 360 Şirketinin, inşaat sektöründe imar sorunu yaşayan işadamlarına rüşvet karşılığı yardımcı olduğu da öne sürülüyordu. İşadamları aldıkları kamu ihalelerine karşılık, rüşvet olarak Bilal Erdoğan’ın da yöneticileri arasında bulunduğu, Erdoğanların Aile Vakfı olan TÜRGEV’e bağış adı altında yardım yapılıyordu.

TÜRGEV (Türkiye Gençlik ve Eğitim Hizmet Vakfı) Yönetim Kurulu Üyesi (Kız kardeşi Esra Albayrak da vakfın yönetiminde): Vakfa, Fatih Belediyesinin 5 milyon TL harcayarak SİT alanına yurt yaptırdığı ve bu yurdu TÜRGEV’e bila bedel devrettiği Büyük Yolsuzluk ve Rüşvet soruşturması dosyasında yer alıyordu. TÜRGEV’e yine Fatih Belediyesi’nin sit alanı olan bir arsayı tahsis ettiği, ancak soruşturmanın haber alınmasıyla bundan vazgeçildiği de iddia ediliyordu. Soruşturmanın bir numaralı zanlısı Reza Zarrab’ın TÜRGEV’e kutularla para gönderdiği de teknik takibe bu şekilde takılıyordu. Ayrıca Bilal Erdoğan’ın TÜRGEV’in kurmayı düşündüğü ibn-i Haldun Üniversitesi için yoğun bir bağış kampanyası yürüttüğü biliniyordu.

İnsan ve İrfan Vakfı: Bilal Erdoğan tarafından bu yıl kurulmuştu ve amacı “dindar” gençlik yetiştirmek oluyordu! Ve yine Bilal Erdoğan Rize Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi yapılıyordu.

Gayrimenkuller:

Bilal Erdoğan’ın Türkiye’de kendi veya ortak olduğu şirketler adına gayrimenkul yatırımları ve ABD’de pahalı bir konağı bulunuyordu. Yani Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da boşuna “Bilal üzerinden bana gelmeye çalışıyorlar” demiyordu!

İsrail karşıtı propaganda ile tabanı etkilemeye çalışan Başbakan Erdoğan'ın oğlu Burak Erdoğan'ın gemisi İsrail ile ticaret yapıyordu.

Yurtdışında yaşayan ve gemi ile taşımacılık ve ticaret yapan Başbakan'ın oğlu Burak Erdoğan'ın gemisi Safran-1 İsrail limanlarına yanaştığı ve alınan bilgilere göre geminin İsrail firmalarıyla kuru erzak ticareti yaptığı saptanıyordu. İsrail'in Ashdood limanına demirleyen gemi geçtiğimiz ay içinde 4 kez limana kuru erzak ve malzeme taşıyordu. Burak Erdoğan'ın babasının İsrail ile olan ilişkilerinden etkilenmediği ve ticaretine devam ettiği görülüyordu. 2007 yılında aldığı gemi için mal varlığı tartışması yaşandığında baba Erdoğan 95 metrelik gemiyi ''gemicik'' diye adlandırıyor, Burak Erdoğan daha sonra ticaret hacmini genişleterek yeni gemi ve ambarlar satın alıyordu. Bazı kaynaklar Burak Erdoğan'ın Türkiye’de bulunan ve 500. Yıl Vakfı olarak bilinen Yahudi kurumunda yönetici olan bir iş adamıyla ortak olduğunu belirtiyordu.[2]

Bu konu Meclis gündemine taşınıyor, CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a, İsrail’e konulan ambargoya rağmen armatörlük yapan oğlu Burak Erdoğan’ın gemilerinin ticari ilişkisinin devam ettiği yönündeki iddiaları hatırlatarak, “İsrail’e uygulanan ticari ambargodan oğlunuz muaf mıdır?” diye soruyordu. TBMM Başkanlığı’na Başbakan Erdoğan’ın yazılı cevaplaması istemiyle verdiği soru önergesinde, “Basında yer alan bir habere göre Davos ve Mavi Marmara krizlerinin ardından İsrail’e konulan ambargo, armatörlük yapan oğlunuz Burak Erdoğan tarafından kendisine ait 95 metrelik Safran-1 gemisi aracılığı ile delinmiş ve İsrail’le ticari ilişkileri devam etmiştir. İsrail tarafından Türkiye’den özür dilenmediği ve ilişkilerin gergin olduğunun iddia edildiği yıllar boyunca da anılan gemi ticari faaliyetlerine devam ederek İsrail limanlarını ziyaret etmiştir. Bu bilgiler ışığında; Medyada yer alan haber doğru mudur? Türk işadamları bizzat sizin ilan ettiğiniz ambargo kararıyla İsrail’le olan ilişkilerini kesmiş, ticaretini durdurmuşken oğlunuzun İsrail’le ticari ilişkilerine devam etmesi uygun mudur? 9 yurttaşımızın hayatını kaybettiği Mavi Marmara olayı sonrası İsrail’in özür dilemediği 3 yıl boyunca oğlunuza ait gemi İsrail ile ticaret hacmini yüzde kaç oranında arttırmıştır? İsrail’e uygulanan ticari ambargodan oğlunuz muaf mıdır? Bu konuda alınan bir muafiyet kararı var mıdır?”(ANKA)

İsrail’in Yedioth Ahoronot gazetesinin haberine göre, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan, son yıllarda iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin kötüleşmesine rağmen sahibi olduğu gemiyle İsrail ile ticaret yapmaya devam ediyordu. Gemi en son olarak İsrail’in resmi özründen üç ay önce, 12 Ocak’ta Aşhdod Limanı’na yanaşarak kargo indirip kargo alıyordu.

İnanılmaz bir olay yaşanıyor, çaresiz kalan savcı askeri çağırıyordu!

Savcı, polis talimat dinlememekte direnince jandarmaya talimat göndermek zorunda kalıyordu. ‘Büyük Rüşvet’ soruşturmasında 2. dalga operasyonu ve gözaltı kararları için polis harekete geçmeyince savcılığın Jandarma'ya talimat gönderdiği ortaya çıkıyordu. Yaşanan Savcılık - Emniyet krizinin patlak verdiği gün olan 25 Aralık tarihini taşıyan gözaltı listesinin, polise gönderilen listeden tek farkı göze çarpıyordu: O da "şüpheliyi gözaltına tutacak kolluk" bölümünün karşısında yazan isim oluyordu. İlk listede 'Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'nün yazıldığı bölümde bu kez "İstanbul İl Jandarma Komutanlığı KOM Şube Müdürlüğü" yazıyordu.[3] Ardından buna yalanlama geliyordu.

Ya hu, neler oluyordu ve Türkiye nereye savruluyordu? O savcı mı hukuksuz ve kanunsuz talimatlar veriyor, yoksa polis ve jandarma mı emirleri ve hükümleri çiğniyordu? Veya birileri devletin kolluk kuvvetlerini ve farklı birimlerini birbirine düşürmek, kriz ve kaos üretmek mi istiyordu? Erdoğan Hükümeti ülkeyi yönetemiyor muydu, yoksa milli iradenin temsilcisine tahammül edemeyen merkezler, yargıyı, emniyet ve bürokrasideki “çeteleri” devreye sokup ortalığı mı karıştırıyordu? Böyle ise, bunlar niçin deşifre edilmiyor, şebekeleri ve dış destekleri millete gösterilmiyor, yakalarına yapışılmıyordu?

Sabah Gazetesi Emniyet’teki Cemaat yapılanmasının kilit ismi olarak bilinen Osman Hilmi Özdil’in ABD Büyükelçiliğinde görevli David Johnson ile sık sık telefonla görüştüğünü yazıyordu. Bu kişinin kardeşi Yasin Özdil’in ise Fetullahçı gazeteci Adem Yavuz Arslan ve Polis Akademisinden atılan Önder Aytaç’ın kardeşiyle irtibatı saptanıyordu. Yeni Akit Gazetesinden Hasan Karakaya ise Cemaatten bazı ağabeylerin Savcı Mehmet Akkaş’ın görev çağrısına olumsuz yanıt vermesi halinde ilgili jandarma komutanına kasetli şantaj tehdidi yapıldığını yazıyordu. Bu arada Bakan çocuklarının ve banka bürokratlarının da tutuklandığı rüşvet ve yolsuzluk operasyonunu yürüten İstanbul Emniyet Mali Şube Müdürlüğüne girilip önemli bilgi ve belgelerin çalındığı konuşuluyordu.

Şimdi her iki taraf da madem birbirinin bu kadar kirli sırlarını biliyordu, bunların şahsi ihtiras ve iktidarları uğruna uzlaşıp-anlaşıp yine eskisi gibi yıkım sürecini birlikte yürütmeyeceklerini kim garanti edebiliyordu?

Cumhurbaşkanı Gül’e “duruma el koy” çağrısı yapılıyordu!

AKP Ankara Milletvekili Haluk Özdalga, ortada hükümet-cemaat çekişmesini aşan bir durum olduğunu belirterek, “Bu bir devlet ve demokrasi krizi. Çıkış yolu, Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün anayasal yetkileri çerçevesinde bu krize müdahale etmesidir” diyerek, herkesin kişisel hesaplarını ve özel durumunu bir tarafa bırakıp, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e destek olması gerektiği düşüncesini aktarıyordu. Haluk Özdalga, yaptığı yazılı açıklamada, “Mevcut gidiş devam ettiği sürece bu krizin son bulması mümkün görünmüyor. Bu gidiş, Türkiye’nin büyük zararlara uğramasına neden olabilir. Çıkış yolu, Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün anayasal yetkileri çerçevesinde bu krize müdahale etmesidir. Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde bu gidişe ‘dur’ denilmesini diliyorum. Herkesin kişisel hesaplarını ve özel durumunu bir tarafa bırakıp, Sayın Cumhurbaşkanımıza destek olması gerektiğini düşünüyorum”  şeklinde uyarıyordu.

“Yargı tıkandı, Cumhurbaşkanı inisiyatif almalı” diyenler artıyordu.

AKP Kurucu Genel Sekreteri ve Eski Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır da, hükümetin müdahaleleri sonucu yargının tıkandığını ve görev yapamaz duruma geldiğini belirterek, “Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını tam sağlamak gerekir. Devletin başı, devletin varlığını birliğini temsil eden, Anayasaya uyumu ve kurumların birbiri ile uyumlu çalışmasını gözlemek durumunda olan Cumhurbaşkanına görev düşmektedir. Cumhurbaşkanı inisiyatif almalıdır” diyerek gidişatın vahametine dikkat çekiyordu. Paralel devlet iddialarının da sivil örgütlenme özgürlüğüne zarar verdiğini vurgulayan Yalçınbayır ; “Bunlar neye dayalı söyleniyor. Başbakanın keyfi yorumu mu yoksa deliller mi esas alınıyor? Delillerse bu delillerin dayanağı ne, delillerin dayanağı istihbaratsa bu istihbaratın güvenilirliği, hesap verebilirliğini sorgulamak gerekir” diyerek, Cemaat ağzıyla Hükümeti suçluyordu.

Bu vahim gidişatı hala okuyamayanlara ve kafasını kuma sokanlara tekrar sesleniyoruz: Bir Milli Çözüm Onarım Hükümeti kurulmak üzere derhal istifa ediniz!

Birinci yolsuzluk dalgasında faiz lobisinin Türkiye ayaklarının başında gelen Koç’a 67 trilyonluk ceza kesilmişti. Bu nedenle mi ikinci yolsuzluk dalgasını engellemişlerdi? Bakınız Danıştay; Oferlerin, Koçların, Albayrakların elinden, millet kesesinden peşkeş çekilerek unutturulan Eti Alüminyum, Kuşadası ve Çeşme limanları, SEKA ve TÜPRAŞ satışlarını iptal etti. Ardından sessiz ve derinden bir dalga geldi. ATV ile Sabah’ı satın alan şirketin, BİM’in sahiplerinin, Türk TELEKOM’un ortağının, Kalyoncu’ların, Aktürk’lerin, “suç işlemekamacıylaörgüt kurmak ve yönetmek, kurulan örgüte üye olmak, ihaleye fesat karıştırmak, nüfuz ticareti, rüşvet, kamu malına zarar verme” suçlarından bütün mal varlıklarına tedbir getirildi! Yani artık milli merkezler devreye girmişti ve hiçbir güç bu tarihi değişimi engelleyemezdi!

 

--

Mart 2014 - Milli Çözüm Dergisi



[1] M. Özdoğan Günlükleri, s. 314, 2004

[2] www.gencbakis.org

Yorum Yaz