Eylül 20 07:30

MİT YASASINDAKİ BİT HASARI VE CUMHURBAŞKANLIĞI

MİT YASASINDAKİ BİT HASARI VE CUMHURBAŞKANLIĞI

MİT YASASINDAKİ BİT HASARI VE CUMHURBAŞKANLIĞI

Türkiye’nin sadece ülkesel değil, aynı zamanda bölgesel hatta evrensel çapta özel operasyon ve organizasyonlar yapacak etkinlik ve yetkinlikte bir Milli İstihbarat Teşkilatına elbette ihtiyacı vardır; hem tarihi misyonu (Milli ve insani görev ve sorumlulukları), hem de gelecek vizyonu (stratejik öngörü ve programları) bunu gerekli kılmaktadır. Ancak böylesine geniş imkân, eleman ve ekipmanlarla ve son sistem teknolojik donanımla ve bir nevi dokunulmazlık zırhı altında bu fırsatlara kavuşturulan MİT’i, Milli hedefler doğrultusunda çalıştırmak ve kontrol altında tutmak için, her bakımdan bağımsız ve kararlı bir hükümetin işbaşında bulunması ve devletin bölgesel ve küresel planlar hazırlayıp uygulayacak ekonomik, teknolojik ve diplomatik bir saygınlığa ulaşması da şarttır. Aksi halde bu denli güçlü ve yetkili bir MİT zayıf hükümeti ve devleti kendi güdümüne sokacak, Türkiye bir İstihbarat Cumhuriyeti olacak ve tabi O MİT’i de küresel güçler, CIA-MOSSAD gibi merkezler yönlendirip yararlanacaktır. Bu durumu anlamak için, Sultan Abdülhamit’in o çok tartışılan ve aleyhine koz olarak kullanılan, Osmanlı Donanmasını feshetmesi olayını hatırlatmamızda yarar vardır. Abdülhamit Han, ittihatçı Masonların gaflet ve hıyaneti sonucu Donanmanın her kademesine Yahudi dönmesi Sabataistlerin, Haçlılarca kışkırtılıp kullanılan Rum ve Ermenilerin yerleştirildiğini, herhangi bir savaş durumunda bu kişilerin düşman safına geçebileceğini ve üstelik emperyalistlere “Osmanlı çok güçlü bir donanma ile saldırıya hazırlanıyor” bahanesinin verilip devletin hedef haline getirildiğini görünce ve bu kasıtlı kadroları değiştirme fırsatı da verilmeyince, mecburen donanma teşkilatını feshetme kararı almış, sonra gizlice yeniden yapılandırmaya başlamış, böylece ülkeyi hem büyük bir külfetten hem de muhtemel felaketten kurtarmıştır. Çünkü senin Milli çıkarlar istikametinde kullanamayacağın ve kontrol altında tutamayacağın çok güçlü bir kurum, aslında rakiplerin fitne ve fesat karargâhıdır! Devamlı su almakta ve batırılmakta olan Osmanlı Gemisini 33 yıl deniz üstünde tutan ve onu çok özel ve mükemmel tedbirleri sayesinde başaran, işte bu yüzden adı Kızıl Sultan’a ve despot padişaha çıkan Abdülhamit Han’a, hala Siyonist merkezler ve sosyalist zevzekler her fırsatta saldırıp durmaktadır. Sultan Abdülhamit görünüşte donanma teşkilatını feshedip Batılı gâvurları rahatlandırıp oyalarken, aynı zamanda gizlice donanmayı yeniden yapılandırma çalışmalarını başlatmış ve Çanakkale’de destanlar yazan donanma tertibatını ve mürettebatını hazırlamıştır.

MİT yasası birçok çelişkiyi ve tehlikeyi içinde barındırmaktadır:

21. yüzyıl Türkiye’sinin iç ve dış güvenlik, istihbarat teşkilatları bakımından yasal ve kurumsal altyapıları yeniden düzenlemesi kaçınılmazdır. Ancak son MİT teklifi bu ihtiyacı karşılamaktan çok uzaktır ve karanlık noktaları bulunmaktadır. Tasarı gerekçesinde dış politikanın ve dünyadaki güvenlik algısının tamamen değişmesi nedeni ile 30 yıl önce yürürlüğe giren yasanın ihtiyaçlara cevap vermediği hatırlatılmakta ve istihbarat teşkilatının devlet kurumları ile koordinasyonunun sağlanması için değişiklik yapılacağı vurgulanmaktadır. Ancak 15 maddeden oluşan teklifte, madde gerekçeleri tümü itibarıyla bir buçuk sayfadan oluşmaktadır. Teklifte ilk olarak göze çarpan husus, bunun acele ile hazırlandığı ve madde gerekçelerinin yeterince detaylandırılmadığıdır. Yeni MİT yasasında 4. maddeye yeni eklenen (İ) bendi ile; dış istihbarat, milli savunma, terörle mücadele ve uluslararası suçlar ile siber güvenlik konularında teknik istihbarat, insan istihbaratı, araç ve sistem kullanmak suretiyle veri toplama, kaydetme ve analiz etme yetkisi tanınmaktadır. Yasaya eklenen bu hüküm kişisel veri toplama ile ilgili hazırlanmıştır. Anayasanın 20. maddesinin son fıkrası kapsamında kişisel verilerin toplanmasında ‘amaca bağlılık’ ilkesi esastır. Eklenen bu yeni hükümde de belli amaçlar sayılmakta ve böylece belirtilen prensibe uygun bir düzenleme yapıldığı havası oluşturulmaktadır. Ancak, kişisel veriler hukukunda, veriyi toplamanın ötesinde, bunu kaydetme, saklama ve başka bir makama verme hususunun da düzenlenmesi şarttır. Önerilen hükme bu açıdan baktığımızda, verileri kimin, nasıl toplayacağına, kaydettiğinde nerede saklayacağına ve analiz sonrası hangi makama ulaştırılacağına ilişkin ayrıntılı düzenleme yer almamaktadır. Bu yönü ile getirilen hüküm, Anayasanın 20/son maddesine aykırıdır.

Bu konuda: “Öngörülemeyen uygulamaların” çok hassas bir cümle olduğuna dikkat çeken uzmanlar haklıdır. Kanunun 5. maddesinin 3. fıkrasında yapılması önerilen değişiklik ile Başbakan başkanlığında Milli İstihbarat Koordinasyon Kurulu (MİKK) kurulmaktadır. Aynı maddenin 4. fıkrasının da değiştirilmesi önerilmekte ve MİKK’nın Başbakan tarafından belirlenen bakanlar ve üst düzey kamu görevlilerinden oluşan kurulun, üç ayda bir olağan, gerektiğinde olağanüstü toplanabileceği ve kararlarının bağlayıcı olduğu, belirtilmekte ve böylece kuvvetler ayrılığı fiilen ortadan kaldırılmaktadır.

MİT’in terör örgütleriyle masaya oturması gerektiği de hatırlatılarak: yeni 6/1-A önerisi: “Her türlü kurum, kuruluş, örgüt veya oluşumlar ile kişilerle doğrudan ilişki kurmak, uygun koordinasyon yöntemleri uygulamak” şeklinde yazılmıştır. Bu yetkinin milli güvenlik ve ülke menfaatinin gerektirdiği hallerde kullanılabileceği vurgulanmıştır. Bu belirleme, kapsamı çok geniş ve sınırları belli olmayan bir tanımlamadır. Hükümde sözü geçen tüm örgüt ve oluşum kelimeleri de yasal oluşum ve örgütler olarak anlaşılmalıdır. Zira yasadışı suç örgütleriyle doğrudan ilişki kurulması ve uygun koordinasyon yöntemlerinin uygulanması, hukuk devletinde, devlet organlarının suç örgütleriyle işbirliği yapması anlamı taşır ki, bu tür davranışlar suç ortaklığını doğuracaktır.

Erdoğan’ın ihtirası ve MİT Yasası!

“Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununda Değişiklik” Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş bulunmaktadır. Böylece MİT, artık ülkenin “en güçlü ve en baskın” istihbarat kurumu konumundaydı. MİT, askeri istihbaratın “derin kulak” olarak bilinen “elektronik sistemleri”ni de devralmıştı. Ayrıca Emniyet’in istihbarat birimi dağıtılmış ve etkisiz kılınmıştır. “Bu girişimlerle devletin MİT’e, MİT’in ise Recep Tayyip Beye bağlandığı ve yine Sn. Erdoğan’ın alt yapısını hazırladığı Başkanlık sisteminde MİT’i şahsi ve siyasi maksatları için kullanacağı!” kuşkularında da elbette haklılık payı vardı, ancak bu iddia ve ithamlar, MİT yasası olayının vahamet boyutlarını anlatmaktan çok uzaktır. Özellikle dış istihbarat ve operasyonlar için bu denli yetkili kılınan MİT’in, hiçbir gerekli ve gerçekçi alt yapısının bulunmadığı bu sahada uzman eleman sayısının sadece %3 civarında bulunması, “MİT, CIA ve MOSSAD’ın bölge karargâhı mı yapılıyor?” kuşkularını gündeme taşımaktadır. Acaba bütün bunlara karşılık, hükümetin MİT üzerinden yaptığı ve yaptıracağı bir takım hukuksuzlukların üzerini kapatma rüşveti mi kendilerine sunulmaktadır? Geçmişteki soruşturmalar da hesaba katıldığında, bu konuda Meclis denetiminin getirilmesinin de göstermelik bir avutma tedbiri olduğu sırıtmaktadır.

Şimdi, halkımızdan gizlenen ve yeterince gündeme getirilmeyen bazı gerçekleri ve gelişmeleri tekrar hatırlatalım:

* Başbakan Erdoğan, dışarıda İsrail aleyhine horozlanıp dururken, perde arkasında, İsrail’in hem de mazlum Gazze sahilinde çıkardığı doğalgazı Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattına (TANAP) bağlayıp, Kıbrıs çevresinden çıkaracağı doğalgazı da katıp Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıma ortaklığı adım adım yürüyordu.

* MİT ile İsrail güdümlü KDP arasında ‘hendek anlaşması’ yapılıyordu

Suriye’de yaşanan iç savaşın ardından Suriye sınırı ile Türkiye arasına kazılan hendekler tartışma konusu olmuştu. Sınırda kazılan bu hendeklerin KDP ile MİT arasında yapılan anlaşma sonucunda sözde sınır güvenliği amaçlı kazıldığı iddia ediliyordu. Suriye’nin Rojava ve Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi arasında Kürdistan Demokrat Parti (KDP) tarafından, Rojava ile Kuzey Irak Kürt Yönetimi arasında ise Türkiye tarafından kazılan ve büyük tepkilere neden olan hendeklerin KDP ile MİT arasında Şubat ayında imzalanan bir anlaşma sonucunda hendeklerin kazıldığı ortaya çıkıyordu. Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetiminde Kürtçe’nin Sorani lehçesinde yayın yapan Hawlati gazetesi Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile KDP arasında imzalanan bir anlaşmanın belgesine ulaştığını duyuruyordu. Hawlati bu iddiasını IHAL-8317-TAR kodu ile ‘gizli ve elden’ ibareli, Türkiye Dışişleri Bakanlığı AGİM’e bağlı GIGY ve AİGY Müdürlükleri tarafından Erbil Konsolosluğu’na hitaben yazıldığı ileri sürülen belgede, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Erbil ziyareti ardından birtakım “stratejik kararlara” ulaşıldığı belirtilerek bazı uygulanması gereken kararlar sıralanıyordu. Söz konusu belgede hendek kazımının sürdürülmesinin Şubat ayındaki MİT-KDP yetkilileri arasındaki toplantıda alındığı belirtiliyordu. Böylece MİT üzerinden Irak ve Suriye Kürdistanlarına resmiyet kazandırılıp Bağımsız devlet muamelesi mi yapılıyordu?

* AB ve ABD Kıbrıs turlarını yoğunlaştırıyordu!

Kıbrıs sorununa ilişkin Türk ve Rum tarafı arasında görüşmelerin sürdüğü süreçte bu hafta başında AB ve ABD'den adaya üst düzey ziyaretlerin yapılacak olması dikkat çekiyordu. Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle, ardından ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Eric Rubin Kıbrıs'a gidiyordu. Füle'nin ziyaretinin amacının, "Avrupa Komisyonu'nun birleşme sürecince güçlendirilmiş desteğini vurgulamak olduğunu" söylüyordu.

* AKP’nin dolaylı destek çıktığı konuşulan El Nusra’nın lideri, İsrail İstihbaratından bilgi alıyordu! Ve sık sık İsrail’e gittiği yolunda Batı medyasında haberler ve görüntüler çıkıyordu!

* Siyonist güdümlü ABD Savaş Lobisinin kirli Suriye tertipleri, MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın: “gerekirse Suriye’de ki Süleyman Şah Türbesi’ni bombalatır, karşı taraftan da Türkiye’ye 8 füze attırırız” ifadeleriyle deşifre ediliyordu.

Suriye’deki İslamcı kılıflı katliam şebekelerine ABD’nin TOW’larını MİT mi taşıyordu?

Suriye’deki terör grupları tarafından ilk kez Nisan ayı başında kullanılan ABD menşeli güdümlü anti-tank füzelerinin, İstanbul’daki ÖSO komutanı Salim İdris kanalıyla MİT tarafından Suriye’ye ulaştırıldığı iddiaları ortaya atılıyordu. Suriye’de inisiyatifi kaybeden ABD, Türkiye’de yeniden örgütlediği terör gruplarına ABD yapımlı, güdümlü anti-tank füzeleri göndermeye başlıyordu. MİT-CIA-ÖSO üçgenindeki füze trafiğinin ayrıntılarına göre Nisan ayı başında ilk kez kullanılmaya başlanan TOW adı verilen anti tank füzelerinin İstanbul’da faaliyetlerini yürüten eski ÖSO komutanı Salim İdris kanalıyla MİT tarafından gönderiliyordu. Harekât el-Hazm adlı gruba verilen füzeler ilk kez Hatay’ın Hacıpaşa bölgesindeki sınırın karşısında yer alan İdlip kentinde Suriye ordusuna ait tanklara karşı kullanıldığı söyleniyordu.

ABD’nin Türkiye üzerinden yolladığı silahlar terör örgütleri pazarında satılıyordu

TIR’larla terör gruplarına gönderilen silah ve mühimmatların El Kaide’ye yakın silahlı gruplara satıldığı ortaya çıkıyordu. Dışişleri’ndeki Suriye’yle savaş çıkartma yollarının görüşüldüğü toplantıda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın sarfettiği “Türkiye’den Suriye’ye iki bin TIR gönderdik” sözlerinin perde arkası giderek netleşiyordu. MİT üzerinden Suriye’deki terör gruplarına gönderilen silahların karaborsada satıldığı yazılıp konuşuluyordu. Buna göre Halep’in kuzeyinde etkinlik gösteren “Fatih Sultan Mehmet Tugayları”nın komutanı Mahmut Kamu Süleyman adlı Suriyeli, Türkiye’nin MİT kanalıyla gönderdiği 4 adet doçka uçaksavarı Halep’in kuzeyindeki El-Bab kentinde El Kaide’ye yakın terör örgütlerine satılıyordu.

BDP’li Sakık, PKK’nın özerklik sürecine katkısı nedeniyle MİT’e teşekkür ediyordu!?

TBMM’de MİT Yasası görüşmelerinde, “Ben burada Hakan Fidan ve ekibini kutluyorum” dediği için kendi partisinden de eleştiri alan BDP muş Milletvekili Sırrı Sakık, söylediklerinin yanlış yöne çekildiğini, asıl hedefin Oslo ve İmralı görüşmesi olduğunu söylüyordu. MİT’e teşekkür ettiği için milliyetçi cephe tarafından linçe maruz kaldığını belirten Sakık, konuşmasının yanlış aktarıldığını söyleyerek Milliyet’e şöyle konuşuyordu:

“Geçmişten bugüne kadar MİT’in birçok cinayetin içerisinde olduğunu, JİTEM ile MİT’in, kontrgerilla birliğinin, korucu aşiretlerinin iç içe olduğu bir süreci yaşadık. Kimse eleştirmezken bugün ulusalcı ve milliyetçi cephenin özellikle saldırması, MİT’in elindeki yetkilerle ilgili değil. Asıl hedefleri şu: ‘neden MİT, Oslo’da ve bugün İmralı’da görüşmeleri sürdürüyor.’ Benim vurgulamak istediğim bu. MİT’in geçmişten bugüne kadar cinayet işlediğini söyleyen de benim kürsüde. Oslo ve İmralı sürecine katkısı olan herkese teşekkür etmişim. Vurgulamak istediğim buydu.”

ABD’nin Konsolosu özerklik çalışmasına katılıyordu!

BDP yöneticilerinin “Yerel seçimlerden sonra özerkliği inşa etmeye başlayacağız” açıklamalarından sonra ABD’nin Adana 2. Konsolosu J.M. Saxton Ruiz, gezi ve incelemelerde bulunmak üzere Van’a gidiyordu. Ruiz’in Van’dan BDP’nin en önemsediği yerler olan Diyarbakır, Batman, Mardin ve Şanlıurfa’ya da gideceği öğreniliyordu. Ziyareti sırasında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Konsolos Ruiz, Kürtlerin özerklik dâhil bütün haklarına kavuşması gerektiğini savunuyordu!

Jandarma’ya niye operasyon başlatılıyordu?

Jandarma’ya yönelik operasyon için düğmeye basılıyor, MİT’e ait TIR’larla ilgili soruşturma çerçevesinde, Jandarma’nın MİT’i dinlediği haberleri servis edilerek, görevden almalar başlıyordu. Jandarma’ya yönelik dönüştürme operasyonu kapsamında çok sayıda Jandarma personelinin görev yerlerinin değiştirildiği ortaya çıkıyordu. Şubat ayı başında, bu operasyonun düğmesine basılıyor, kamuoyuna yönelik servislerin perde arkasında da hükümete ve MİT’e yakın kaynakların olduğu bildiriliyordu. Jandarma ile MİT arasında Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden birçok konuda kritik görüş ayrılıkları yaşanıyordu. Jandarma ile MİT arasında görüş ayrılıkları şu başlıklar altında değerlendiriliyordu:

 

* Açılım konuları: Jandarma’nın açılım sürecinde bazı itirazları olduğu biliniyordu. Eski Jandarma Genel Komutanı Emekli Orgeneral Bekir Kalyoncu’nun görevdeyken Nisan 2013’te hazırlanan Jandarma Faaliyet Raporu’nda kullandığı şu ifadeler, Jandarma’nın açılıma itirazı olarak basında yer alıyordu. “Ülke bütünlüğünün parçalanmasına yönelik tehditleri, içte ve dışta artan yoğunlukta güç kazanma çabası karşısında, iç güvenliğin sağlanması ve korunması öncelik kazanmıştır.” Bekir Kalyoncu’nun bu ifadeleri kullanmasının ardından, özellikle yandaş basının hedefine oturtuluyor ve Ağustos Yüksek Askeri Şurası’nda da, Kara Kuvvetleri Komutanı olması beklenirken emekliye sevk ediliyordu.

 

* Suriye politikaları: Jandarma, iç güvenlikle ilgili askeri kolluk görevi çerçevesinde özellikle El Nusra gibi örgütlerin militanlarının, Türkiye’de cirit atması, Jandarma’yı ek tedbirler almaya itiyor, bu çerçevede, bu teröristlerin Türkiye içindeki faaliyetleri yakın takibe alınıyordu. Hatta 11 Mayıs 2013 tarihinde Reyhanlı’daki terör saldırısından kısa bir süre önce, El Nusra militanlarının bombalı araçlarla saldırı gerçekleştirebileceği yönünde bir Jandarma Bilgi Notu ortaya çıkıyordu. Yetkililerin bu bilgi notunu göz ardı etmesi üzerine Reyhanlı’daki bombalı saldırılarda maalesef 53 yurttaşımız hayatını kaybediyordu.

 

PYD’nin ‘özerklik’ faaliyeti MİT destekli mi yürütülüyordu?

Jandarma istihbaratı ayrıca, 2010 yılı sonunda PKK’nın Suriye’nin kuzeyine yığınak yaptığını, o bölgeye dikkat edilmesi yönünde tespitler yapıyordu. Suriye’deki olaylar henüz başlamamışken ve bölge sakinken PKK’nın kritik yöneticilerinin, Suriye’nin kuzeyinde, PYD’nin eğitimine başlamasının MİT içindeki bazı unsurlarca da bilindiği ve engellenmediği iddia ediliyor ve bu durum iki kurumu karşı karşıya getiriyordu.

Ve nihayet ABD İncirlik’teki atom bombasını yeniliyordu!

ABD'nin, Adana'daki İncirlik Üssü dâhil Avrupa'daki 5 ülkede konuşlandırdığı eski tip "B-61" atom bombalarını, yeni "güdümlü" bombalarla (B61-12) değiştireceği belirtiliyordu. HaberTürk'te yer alan bilgilere göre, ABD Ulusal Nükleer Güvenlik Dairesi (NNSA), yeni tip B61-12 güdümlü nükleer füzelerin fotoğraflarını yayınlıyordu. İncirlik'teki 60-70 civarındaki B-61 tipi atom bombasının yerini modern B61-12'ler alacağı söyleniyordu. NNSA, B61-12 güdümlü nükleer bombanın ilk denemesinin "başarılı" geçtiğini bildiriyordu.

Yoksa 3. Dünya Savaşı’nın bölge taşeronluğu MİT üzerinden Türkiye’ye yaptırılmak mı isteniyordu?

Milyonlarca masumun canına mal olan anaları, kızları, ihtiyarları, çocukları yakıp kavuran, hayatlarımızı ve hülyalarımızı kâbusa dönüştürüp karartan, korku, terör, tecavüz, işkence ve talan doğuran, onlarca savaşa rağmen, neden halen dünya barışı kurulamamaktadır? Tarihten ve savaşlardan ders alamadığımız için değil, dünyayı sömüren ve insanlığı ezen Siyonist canavar kana doymadığı için bütün bunlar yaşanmaktadır. ABD’nin 26. Başkanı olan Theodore Roosevelt 1909 tarihinde, ABD’nin niçin her daim bir savaşa ihtiyaç duyduğunu itiraf etmiştir: “Her türlü savaşı selamlayıp sahip çıkmak lazımdır. Savaş ABD’nin sağlık sigortasıdır. Çünkü her on senede bir dışarıda savaş yaşamaz isek bu savaşı içimizde yapmak zorunda kalınacaktır” demiştir. ABD’yi Birinci Cihan Savaşına sokan ve “barış sembolü” Başkan palavrası ile tanıtılan 28. Başkan Woodrow Wilson: “Bedeli ne olursa olsun, bankalarımız, askeri sanayimiz ve silah kurumlarımız, şirketlerimiz ve fabrikalarımız için yabancı pazarlar bize ait olmalıdır” bunun yolu da savaş ortamı hazırlamaktır.

ABD önümüzdeki on sene zarfında nükleer silahların modernizasyonu, yeni nükleer silah teknolojisi üretimi, bakım ve deneyler için 640 milyar dolar para harcayacaktır. Dünyadaki toplam nükleer kuvvetlerin harcayacağı para miktarı dünyadaki tüm açlık, hastalık ve yoksullukları katbekat karşılayacak orandadır. ABD 2014 askeri bütçesini 646 milyar dolar olarak açıklamış, Çin 100 milyar dolar ile ikinci sırada, Rusya 70 milyar dolar ile üçüncü sıradadır. İngiltere 60, Japonya 47 milyar dolar ayıracaktır. 4 milyon nüfuslu İsrail 15 milyar dolar ile silahlanma yarışında üst sıralardadır. Petrol-Dolar Körfez Krallıkların sadece 2013’te silah için harcadıkları miktar 123 Milyar dolardır. “Khadim-i El-Harameyn” (iki Kutsal mekânın Hizmetçisi) Suudi Krallığı 67 Milyar Dolar ile harcamada liste başıdır. Balkanlar, Doğu Avrupa, Ön Asya, Orta Asya, Uzak Doğu Asya, Kafkaslar, Latin ve Güney Amerika ile Arap ülkeleri kan revan içinde çırpınmaktadır. Cinayet ve harami şebekeleri bazen çember sakallı, bazen gamalı bazen de kravatlı “kutsal” terörünü musallat eder, hep ABD ve AB’yi güdümüne alan Siyonist odaklardır. Dünya tekelleri yeni bir savaşın altyapısını hazırlamaktadır.[1]

Üstün vasıflı bir Cumhurbaşkanı, ama nasıl?

Türkiye’nin başına ve böylesine kritik bir ortamda; a) Yüksek ehliyetli (yeterli derecede bilgili ve birikimli) b) Gerçek iradeli ve dirayetli c) Ve örnek basiret ve hidayet sahibi bir Cumhurbaşkanının geçmesine kesinlikle ihtiyaç vardı. MHP, CHP, Saadet ve Büyük Birlik partileri bu meziyet ve faziletlere sahip ortak bir aday etrafında uzlaşsa, Kürt kardeşlerimizden ve AKP içindeki duyarlı kesimlerden de destek sağlansa, Türkiye Erdoğan’a mahkûm olmaktan kurtarılırdı.

Cumhurbaşkanı, elbette cumhurun, yani halkımızı oluşturan her kesim ve unsurun başkanı olmalıydı. Farklı din, mezhepten, ayrı köken ve kültürden herkesin temel insan haklarını ve evrensel hukuk kurallarını gözetip korumalıydı. Azınlıkları çoğunluğun insafına bırakmamalı, ama imtiyazlı azınlığın keyfine çoğunluğun istismarına da fırsat tanımamalıydı. İslamiyet’le Cumhuriyeti, laiklikle din hürriyetini, milli haysiyetimizle evrensel hassasiyetleri birlikte ve dengede tutacak, bir duyarlılık ve tutarlılık sahibi olmalıydı. Cumhurbaşkanı devlet vücudunun beyni konumundaydı, diğer organlar felç veya hasta-sakat ise beynin yapacağı fazla bir şey kalmayacaktı. Cumhurbaşkanı dindar olmalı, ama riyakârlık ve yobazlıktan uzak bulunmalıydı… Çağdaş olmalı, ama Batı hayranı, AB aşığı ve ABD uşağı olmamalıydı… Cumhurbaşkanının “dahi” olması gerekmiyordu, ama danışmasını ve araştırmasını bilmesi lazımdı… Ondan keramet beklenmiyordu, ama basiret ve feraset sahibi olması şarttı…

Bu şartları okurken bazılarının içinden şöyle geçirdiği muhakkaktı: Yahu iyi de böyle bir aday nerden bulunacaktı?! Haydi bulundu kim ve hangi yöntemle o makama taşıyacaktı?!. Haydi taşındı diyelim, hangi sistem ona halkımıza hizmet imkânı sunacaktı?! Haydi o sistem kuruldu, hangi dünya güçleri ve dengeleri bu Adil Sisteme fırsat tanıyacaktı?! Bu noktada: “Ya dünyayı değiştireceksiniz, ya da bir kasabada bile hükmünüzü yürütemeyeceksiniz” gerçeği karşımıza çıkmaktaydı.

Sonuç olarak; böylesi liderler, ya toplumun büyük çoğunluğunun şuurlu, onurlu ve sorumlu davranma olgunluğuna ulaşmaları sayesinde ve demokratik seçimlerle işbaşına taşınırdı. Ya da, ülke, bölge, hatta dünya dengelerini etkileyip değiştirecek bir saldırı ve savaş gibi büyük felaketlerin ardından yaşanacak tarihi değişim ve devrimler neticesinde dizginleri ele alırdı. Erdoğan’ın Köşk’e çıkması üzerine AKP’nin dağılması sürecinde ortaya çıkacak ciddi bir siyasi ve ekonomik kriz; belki de Türkiye’de sistem ve yöntem değişikliğine yol açacak fırsatları doğuracaktı. Unutmayınız ki, her şey ilahi takdirin kontrolü altındadır; üstelik Kur’ani ve Nebevi işaretler, tarihi ve tabii gelişmeler beklenen Medeniyet devriminin Türkiye merkezli yaşanacağı yolundadır. Türkiye’nin, İslam ümmetinin ve insanlık âleminin kutlu geleceği ya mücahitlerin alın teri ve şehitlerin mübarek kanlarıyla… Veya Hakka sevdalı ve Adil Nizama bağlı ilim erbabının mürekkebi ve onların İslami ve insani programlarıyla şekillenmiş olacaktır. Hz. Peygamber Efendimizin “Kıyamet günü âlimlerin kaleminin mürekkebi, şehitlerin kanlarıyla (aynı değerde) tartılacaktır” hadisi şerifi de bu hakikati haber buyurmaktadır.

Yoksa haklı davasını ve birlikte yola çıktıkları sadıkları bırakıp, yolda rastladıkları rantiyeci sahtekârları sırtlayan; tasma gibi boyunlarına takılan Siyonist madalyaları ile şımarıp kahramanlık taslayan fırsatçılarla, kutlu ufuklara asla varılamayacaktır.

 

--

Haziran 2014 - Milli Çözüm Dergisi

 


[1] Bak: yuvacennudi@gmail.com, 5 Mayıs 2014

Yorum Yaz