Aralık 08 17:26

ÖZDEMİR İNCE’NİN ERDEMİ!

ÖZDEMİR İNCE’NİN ERDEMİ!

ÖZDEMİR İNCE’NİN ERDEMİ!

Özdemir İnce 19 Şubat 2014 tarihli Aydınlık’ta “Erbakan yaşasaydı sorardım” başlığıyla Rahmetli Hoca’yı ve Onun referans aldığı İslam’ı hedef alan bir yazı döşenmişti. “Necmettin Erbakan’ın Cumhuriyet’le, Cumhuriyet Devrimleri’yle, Cumhuriyet’in uygulamalarıyla barışık olmadığı görülüyor. Kurduğu ve Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan partiler bu barışık olmamanın somut tanık ve kanıtlarıydı. Söz konusu kapatılmaların AİHM tarafından onaylandığını da unutmayalım” diyen Bay Özdemir’e: “İyi de, bu tapındığınız ve referans aldığınız AİHM şimdi bizi Kıbrıs’ta işgalci saymakta, APO’ya verilen ağırlatılmış müebbet hapis cezasını “kabul edilmez” bulmakta ve bozulması yönünde karar almaktadır, diye haklı görmeniz mi gerekmektedir?” şeklindeki sorulara acaba yanıtı nedir? Erbakan Hoca’nın Davam kitabı “Maarif Davamız” bölümündeki: “Daha iki asır evveline kadar Paris’te Sorbon Üniversitesinde kürsüye çıkan profesörler bizim âlimlerimizin kıyafetini giymeyi bir iftihar vesilesi sayıyordu. Hâlbuki bugün ne haldeyiz? Bugün eğitim sistemimizin hâli nedir? Bugün bir bakıma, kendi maarif sistemi kendisi için insan yetiştirmeyen tek millet hâline geldik.” (s.179) tespitleri, tamamen gerçeklerin ifadesi ve Milli bir gayretin neticesi iken, bu sözler neden Özdemir Bey’i incitmektedir?

İsmet İnönü’nün imzaladığı Fulbright anlaşması gibi uzun zaman ABD’li, son yıllarda ise AB’li uzmanların telkin ve tertipleriyle şekillenen genetiği bozulmuş mevcut eğitim sistemimiz, neslimizi güdükleştirmiş ve farklılıkları derinleştirmiştir. Gençliğimiz Milli ve manevi değerlerinden uzaklaştırılıp bencil ve beleşçi hale getirilmiştir. Türkiye hızla insan kaynağını çok iyi değerlendirip teknoloji ve medeniyet üretecek bir eğitim sistemini revize etmelidir. Eğitim politikalarındaki ölçüsüz devlet müsrifliği sivil toplum kapasitesini sürekli geriye götürmektedir. Eğitim sisteminin sivil toplum eliyle/işbirliğiyle derinleştirilmesi de hayati bir önemdedir. Milli bir eğitim sistemimiz olmadığı için maalesef devlet ve millet olma parametreleri de tamamlanabilmiş değildir. Bunun nedeni, devlet hafızamızı ve hassasiyetimizi ve milli reflekslerimizi Cumhuriyete taşırken Milli Eğitim Bakanlığını ihmal etmemizdir. Cumhuriyeti TSK, MİT ve Dışişleri Bakanlığı kolonları üzerine bina etmek yetersizdir. Oysa her akıllı devlet gibi bizim de mutlaka milli ve ilmi bir eğitim sistemini gerçekleştirmemiz gerekirdi ki, bu yüzden en basit bir ihraç kültür bile bizi etkilemesindi. Türkiye’de eşitlikçi, adaletli ve demokratik bir hayat ortamı inşasında temelde eğitici ve üretici bir eğitim sistemi mutlaka geliştirilip yerleştirilmelidir. Türkiye’nin zaaflarını kaşıyıp deşmek, ülkeyi bölmek ve güçsüzleştirmek dış güçler diye tabir edilen aktörlerin temel hedefidir ve hatta uluslararası rekabetin neticesidir. Dirençli ve deneyimli bir millet yetiştirecek, her bakımdan yeterli bir eğitim sistemi ise bunun en güçlü panzehiridir. Türkiye’nin başta bölgesine olmak üzere tüm çağdaş dünyaya rol model olarak sunacağı en değerli varlığı batıdan kopya edilen taklitçi bir eğitim sistemi değil, özgün, bilimsel, demokratik, Milli ve manevi temelli bir eğitim sistemidir” tespitleri elbette acı gerçeklerin ifadesidir.

Bir masonik kuruluş olan ve Fransız kültürü diye Haçlı+Siyonist barbar Batı düşüncesini yaygınlaştırmayı amaçlayan “Officier de I’Ordre des Arts et des lettres” ten onur belgesi alacak kadar (Fransa-1990) Avrupa gâvurluğuna yatkın olan Bay Özdemir İnce, sizin gibilerden İslam’a hürmet ve Erbakan’a muhabbet beklemek elbette ahmaklık alametidir. Ancak %99’u Müslüman bir ülkede bu değerlere ve şahsiyetlere en azından bir saygı gösterilmesi ve hakaret edilmemesi asgari insanlık icabı değil midir? Aynı “officier dans I’ordre des Arts et latters” ödülü 13 Ekim 2011’de de Fransa Büyükelçisi’nin takdim konuşmasıyla, yoldaşınız Yalçın Küçük’ün sıkça gündeme getirdiği ve “Yahudi dönmeliklerine” işaret ettiği Kırım kökenlilerden Prof. İlber Oltaylı’ya verilirken “Yahudilerle Müslümanlar arasında gerçek bir tanışma köprüsü olan ALADIN projesi esnasında ortaya koyduğunuz hümanizm anlayışını saygıyla selamlıyorum” sözleri dikkat çekiciydi; çünkü bahsettiği bu proje dinlerarası diyalog süreciyle ilişkiliydi. Yani Ey Özdemir İnce, Fetullah Gülen’lerle sizlerin yuları aynı Siyonist ve masonik mahfillerin elindeydi ve Rahmetli Atatürk “kökü dışarıda fesat yuvaları” oldukları gerekçesiyle mason localarını kapatıvermişti. Bilirsiniz asıl adı Antole Bisgue (Bisk) olan Alain Bosquet, 1919 Ukrayna-Odessa doğumlu bir Yahudi'ydi, ABD ordusuna yazılıp askerlik etmişti, ta 1980’de Fransız vatandaşlığına geçmişti ve sizin de üyesi bulunduğunuz “Mallarme Akademisinin” başkanlığına getirilmişti. Bütün bunlar, sizlerin ayarınızı, ahlakınızı ve bağlantılarınızı bilerek yazdığımız anlaşılsın diye belirtilmekteydi.

Bay Özdemir İnce, kendi aklınca ve ayarınca Erbakan’ı suçlamaya ve saçmalamaya şöyle devam ediyordu:

“Kalkınmada, ahlak ve maneviyat esastır. Bundan dolayı bu milletin manevî değerlerinin artırılması için din adamlarının yetiştirilmesine ağırlık vermek gerekir. İmam-Hatip okullarının açılmasını sınırlamak bir yana, olabildiğince çoğaltılmalıdır. Tarih boyunca idealist olmuş büyük bir milletin evlatlarına, sadece materyalist metotlarla ezberciliğe kaçan bir öğretim vermek kadar hatalı bir politika olamazdı. Nitekim kalpleri ve dimağları millî idealden mahrum bırakan, bu hatalı gidişat kısa zamanda zararlı meyvelerini vermeye başlamış, bu boşluktan faydalanmasını bilen bölücü ve yıkıcı cereyanlar, ülke bütünlüğümüzü tehdit eder hale gelebilmiştir. İşin en acı tarafı ise kendi ideolojilerini aziz milletin parasıyla kurulan eğilim müesseselerimizde evlatlarımızı aşılamışlardır.” (s.182) Oysa Rahmetli Hoca’nın bu tarihi tespit ve tavsiyeleri, acı gerçeklerin tercümesiydi. Atatürk’ün şüpheli ve şaibeli ölümünden sonra, Onun hatırasını istismar amacıyla oluşturan “masonik Kemalizm” ideolojisi, bugünkü yozlaşma ve soysuzlaşma sürecinin asıl sebebi değil miydi?

Cumhuriyet’ten Gamze Akdemir’le yaptığı röportajda:

“Türkiye merkez sağı, dünyadaki bütün merkez sağ partileri gibi çağcıl, seküler ya da laik olmak zorundadır. Sol partiler gibi. Kapitalizmi savunmalarının, liberal ekonomi uygulamalarının herhangi bir sakıncası yoktur. Çünkü karşısında sosyal demokrasi ya da sosyalizm vardır. Türkiye’nin şu anda CHP diye bir sorunu yoktur, olmamalı. Sorun ve felaket AKP’dir!” “İslam bir dindir. Bu dünyanın sorunlarının çözümlenmesinde referans olmaması gerekir. Kuran’ın 1400 yıldır adalet dağıttığını söylerler. Müslüman ülkelerde adalet var mı? İnsanlara yaraşır bir ahlak var mı? Her şeyin ilacı bilim ve yasalardır!”[1] diyerek, hem Kur’an cehaletini, hem İslam nefretini ortaya döken ve tapındığı Batı taklitçileri gibi, bütün kötülük ve geri kalmışlığın sebebi olarak İslam’ı gören Bay Özdemir İnce, hızını ve hıncını alamayıp, rahmete gittiği için kendini savunamayacak Hoca gibi bir zata, şu sözlerle sataşıyordu;

“Osmanlı hayranı Erbakan Hoca, ya Osmanlı tarihini yeterince bilmiyor ya da bu tarihten ders çıkarmayı beceremiyordu… Erbakan Hoca’nın bilgi dağarı din bilgisi ve mühendislik bilgisi ile sınırlıydı. Entelektüel bir kalitesi yoktu. Tıpkı günümüzün muktedirleri olan talebeleri gibi… Hayatta olsaydı kendisine, 17 Aralık 2013’te ortaya çıkan skandalın baş aktörlerinin arasında imam-hatip mezunlarının bulunmasının, aktör ve figüranlarının tamamının dindar olmasının derin hikmetini sorardım”

Önce, Bay Özdemir İnce’ye bir hatırlatmada bulunalım:

“Gavurluk hıncı dinmez, hala Hoca’yı dişler…

Yükseklere tükürme, dönüp yüzüne düşer!”

17 Aralık yolsuzluk skandalıyla, Erbakan’ı İmam-Hatip okullarını ve dindarlığı ilişkilendirmek ve bunları suçlu gibi göstermek, eğer gizli ve derin bir din düşmanlığından kaynaklanmıyorsa, herhalde kalın bir ahmaklık alametiydi! Şimdi kalkıp Celal Bayar ve Menderes’in Türkiye’yi ABD’nin yarı sömürgesi haline getirme girişimleri bahanesiyle “Bunlar Atatürk’ün yetiştirmeleri ve takipçileriydi” denilebilir miydi? İsmet İnönü’den itibaren “Sabataist ve masonik cunta” tarafından uydurulan ve zorla uygulanan “katı laikçi Kemalizm” safsatası hangi ideolojinin neticesiydi ve işte Türkiye’yi getirdikleri nokta belliydi… Fetullahcı yapı üzerinden ABD Yahudi Lobilerinin güdümüne giren CHP… Ve yine Cemaat dershanelerinin temelini teşkil eden ABD ile Fulbright eğitim anlaşmasını imzalayan İsmet İnönü sizce ne kadar devrimciydi ve bunlar kimin ve hangi karanlık zihniyetin eseriydi?

Şu salyalı saldırılarınızla halkı daha çok tuzağına ittiğiniz AKP; aslında Erbakan’a ve TSK’ya karşı tezgahlanmış olan 28 Şubat’ın tabii bir veledi değil miydi?

Erbakan Hoca için:

“Osmanlı tarihini yeterince bilmiyordu… Entellektüel bir kalitesi yoktu… Tıpkı günümüz muktedirleri olan talebeleri gibi…” diyerek kendi karakter ve kapasitesini ortaya döken Bay Özdemir İnce, aslında Erbakan Hocaya talebe olmak değil, Onu anlamak seviyesinin bile çok gerisindeydi. Sadece İstanbul’un Fethini tam üç saat en çarpıcı detaylarıyla ezbere anlatan ve defalarca şahit olduğumuz gibi tarih profesörlerini bile hayran bırakan bir önder ve ender şahsiyet için “Osmanlı tarihini bilmiyordu” demek ne zırvalatıcı bir cehaletti… Atalarımız “cahil cesur olur” sözünü boşuna söylememişlerdi. Ya “Hoca’nın entelektüel bir kalitesi yoktu…” demek, cehaletten de öte bir eblehlik değilse, kasıtlı bir hakaretti ve aşağılık duygusuyla girişilen bir küçümseme gayretiydi. Dünyayı ezen ve insanlığı acımasızca sömüren Yahudi Siyonizm'inin hem 5000 yıllık şeytanlık tarihini, hem de kapitalizmin ve komünizm gibi vahşi sistemleri nasıl hazırlayıp yürüttüklerini… Ve yine kimin yazdığını çok iyi bildiğimiz, onlarca dile çevrilen yüzlerce ciltlik Harun Yahya serilerini ve Darwinizm safsatasını çöpe atan yaratılış gerçeklerini okuyup, Erbakan’ın insanı hayrette bırakan bilgi zenginliğini ve feraset derinliğini, Özdemir İnce’nin tabiriyle “Entelektüel kalitesini” fark etmeyen, ya feraset fakiriydi veya şeytan tiyniyetliydi.

Defalarca: “Biz Müslüman olduğumuz için geri kalmış değiliz. İslam akla ve ilme en fazla önem veren bir ilericilik dinidir. Müslümanlar İslam’ın temel ilkelerini ve Hz. Peygamberin “ilim Çin’de bile olsa araştırıp bulunuz!” öğretilerini bırakıp taklitçiliğe ve hurafelere yöneldikleri için bu perişan duruma düşmüşlerdir” şeklinde isabetli ve insaflı tespitlerde bulunan Atatürk’ün takipçisi olduğunu söyleyenlerin bu İslam düşmanı tavırları sergilerken, en azından Mustafa Kemal’den utanmaları gerekmez miydi? Ama zaten bunlar için Atatürk de, sadece bir istismar aletiydi!

Kıbrıs ve Erbakan!

Bay Özdemir İnce, şimdi gazetelerinde yazdığın komünist yoldaşların elebaşları, bir zamanlar Bolşevik Rusya karşı çıkıyor diye, 1974 şanlı Kıbrıs harekâtımızı ve kahraman askerlerimizi İŞGALCİ(!) Rauf Denktaş gibi vatanperverleri ise İŞBİRLİKÇİ ilan etmişlerdi. Oysa Kıbrıs bizim Akdeniz'deki son kalemiz ve güvenlik garantimizdi. Eski CHP döneminde Kıbrıs’ta Haçlı Batının kışkırtmasıyla Türklere yönelik katliamlara girişilmiş, İsmet İnönü savaş çizmelerini istemiş, ama ABD Başkanı Johnson’un mektubuyla bayrakları suya indirmişti. Ardından Laik sağcı ve mason Süleyman Demirel döneminde tekrar bir soykırım başlatılmış, halkın heyecan dalgasıyla Demirel, savaş gemilerimize talimat vermiş, ama Amerika’nın emriyle Akdeniz’deki donanmamız derhal geri çevrilmişti. Ama MSP+CHP koalisyonu döneminde Rumlar yeniden azıtmış ve Başbakan Ecevit’in direnmesine rağmen Rahmetli Erbakan’ın dirayet ve cesaretiyle 1974 Kıbrıs çıkarma harekatımızın emri verilmiş ve ordumuz şanlı bir zaferle, yılardır çekilen acılara son vermiş ve Kıbrıs’taki insanlarımız huzur ve hürriyete erişmişti. Erbakan Hoca’nın Refah-Yol Hükümetinin başbakanı olarak KKTC’nin Kuruluş törenlerine katıldığı tarihi ziyaret esnasında, Sn. Rauf Denktaş: “Kıbrıs harekâtının ve bugün Kıbrıs’taki huzur ortamının gerçek mimarının Erbakan olduğunu, binlerce insanın huzurunda resmen itiraf ettiği” konuşma videosunu “Erbakan.net ve Milli Çözüm.org” sitelerinden bir kez daha izleyebilirsiniz. Böyle bir Erbakan’dan Amerikalı ve Avrupalı gâvurların, Rumların ve Yunanlıların, Yahudi ve Hıristiyan odakların kıcık alması normaldi, peki yerli gâvurcuklara ne demeliydi?

Yeri gelmişken, Kıbrıs’ın yakın tarihini özetle hatırlatmakta fayda vardı…

Diaspora Yahudilerine uygun bir vatan olabilir düşüncesiyle Yahudi iş adamı Yasef Nassi’nin, özel teşvikiyle Sultan 2. Selim döneminde fethedilen Kıbrıs, İngilizlerin hıyanet tertipleriyle elimizden çıkmıştır. Derken 1959 yılının Şubat ayında önce Zürih’te, sonra da İngiltere’nin başkenti Londra’da yapılan toplantıların akabinde Kıbrıs Türk Kesimi, Kıbrıs Rum Kesimi, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan tarafından imzalanan 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Kuruluş Antlaşması ve Anayasası’nın bütünü içinde yer alan “Garanti Anlaşması”na Rumlar başından beri karşıdır. Bu anlaşmanın Yunanistan ve İngiltere ile birlikte Türkiye’ye de garantörlük yetkisi vermesi “Megali İdea” yolunu tıkadığı için Rumların işini zorlaştırmıştır. Gerçekte Türkiye’nin ada üzerinde garantörlük hakları, Rumların 1963–1974 yıllarında Kıbrıslı Türklere uyguladıkları soykırımın başarılı olma yolunu tıkamıştır. Makarios’un silahlı milisleri ve Rum Milli Muhafız Ordusu (Ethniki Fruro) bizleri çoktan temizlemiş olacaktı ve 1974 Mutlu Barış Harekâtı esnasında da Türk askeri adaya ayak bastığında yanında bir tek mücahit bulamayacaktı, eğer Türkiye garantör ülke konumunda olmasaydı ve Rahmetli Erbakan o milli ve cesaretli tavrı takınmasaydı!..

Zaten BM’nin 4 Mart 1964 tarih ve 186 sayılı kararından sonra Rumlar, Garanti Anlaşması’na ve Türkiye’nin garantörlüğüne karşı çıkmaya başlamıştı. Özellikle de 8 Ağustos 1964’te Erenköy’de aldıkları ağır yenilgiden sonra yüksek sesle bunu gündeme taşımışlardı. İlk kez Makarios 1 Ocak 1964 sabahı, herhalde yılbaşı gecesi içtiği şaraplardan hala sarhoş olmalıydı ki, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Kuruluş Antlaşması’nı ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nı tek taraflı iptal ettiğini açıklayarak garantörlük uygulamasını ve kavramını kökten ortadan kaldırmaya çalışmıştı. Garantör Devletler olan Türkiye ve İngiltere müştereken kendisine aynı gün ültimatom verince ve de, “Senin tek taraflı Anayasayı ve Kuruluş Antlaşması’nı lağvetmek hakkın yok, açıklamanı geri almazsan biz gelir yerine koyarız” uyarısından sonra söylediklerini açıkça yalamış ve “yanlış anlaşıldım” diyerek sözlerini geri almıştı.

Her ne kadar Kıbrıs Cumhuriyeti Kuruluş Antlaşması ve Anayasası’nda da Türkiye’nin garantörlüğü yazılı olarak bulunuyorsa da, Rumlar 1963–1974 yılları arasında Türklere her saldırdıklarında veya politik kriz çıkardıklarında, Türkiye’nin asla müdahaleye kalkışmayacağı veya adaya çıkamayacağına kanaatini taşıdıklarından ve Rum Milli Muhafız Ordusunun Türk Ordusundan daha güçlü olduğuna inandıklarından, radyodan ve TV’den “Bekledim de Gelmedin” şarkısını çalıp, hem Kıbrıslı Türklerle hem de Türkiye ile alay etmeye kalkışırlardı. (Erbakan Hocanın dirayeti ve özel gayretiyle başlatılan) 1974 Mutlu Barış Harekâtı’nda boylarının ölçüsünü alan Rumlar, “Bekledim de gelmedin” şarkısını bir daha çalmamıştı. Türk askerinin 1974 Mutlu Barış Harekâtı’nda, tüm Haçlı Batının desteğini alan Rum Milli Muhafız Ordusu’nu hezimete uğrattığı, adada konuşlanıp kendilerine nefes aldırmadığı ve Kıbrıslı Türklere karşı eskiden yaptıkları gibi tehdit oluşturmalarına fırsat tanımadığı için kendilerine kalan tek seçenek, Türkiye’yi ada üzerindeki haklarından ve garantörlük konumundan uzaklaştırabilmek için Avrupa’ya yamalanmaktı. Almanya kendi çevresindeki küçük devletleri AB’ye katmak girişimini başlatınca Yunanistan’ın “Veto” tehdidi ile AB’nin kapısından içeri girmeyi başardılar. İlk işleri AB Komisyonları’nda köşe başlarına yerleşip, Kıbrıslı Türkleri her haktan mahrum etmek için girişimler başlatmak ve Türkiye aleyhine kışkırtmaktı. Avrupa Parlamentosu’nda ve Komisyonunda Türkiye aleyhine her tür düzenbazlığı yapıp, yanıltıcı sorular sorarak; gerek Avrupa Parlamentosu’nu, gerekse de Avrupa Komisyonu’nu etkileyici, Türkiye’yi de mahkûm edici yanıtlar almak uygulamasını hızlandırmışlardı” tespitleri doğruları yansıtmaktaydı. Kıbrıs zaferinin kazanılması ve elimizde kalması için dünyayı karşısına alan Erbakan’la, şimdi şahsi ihtiras ve iktidarı için KKTC’yi rüşvet vermekten sakınmayan Recep Erdoğan’ı aynı kefeye koyan ve aynı karakter diye sunan Özdemir İnce gibilerin, acaba aklında mı, yoksa ahlaki ayarında mı bir arıza vardı?..

İlahi Din ve Adil Düzen olmadan insanlık huzura kavuşamazdı!

'Küfredenler, gerçeği örtüp gizleyenler, yani kâfirler (sömürü sermayesinin ve zulüm düzeninin sahipleri) ulaşamayacakları şeylere yöneliyor ve iyice azgınlaşıp tağutlaşıyordu. Siyonist sömürü sermayesi gittikçe tüm dünyanın “ekonomisini, ilmini, dinini ve siyasetini” eline geçiriyordu. Artık başbakanları ve devlet başkanlarını birer valiymiş gibi o tayin ediyordu. Dinleri o dışlıyor ve dejenere ediyor, Üniversiteleri o ateizmin merkezi hâline getiriyordu. Ekonomileri o karşılıksız faizli para ile yönlendiriyordu. İşte bu güce erişmeye başlayan Siyonist sömürü sermayesi kendisine bir plan yapıyor; “dünya yalnız İsrail oğullarının bir ülkesidir, diğer insanlar onun işçileridir, köleleridir” zihniyetiyle hareket ediyordu. Köleliğin yerine “işçilik sistemini” koyarak dünyayı tek İsrail devleti hâline getireceğine inanıyordu.

Yahudi Karl Marks; ilme, dine, mülkiyete ve devlete savaş açıyor, “önce sosyalizm kurulacak, sonra o da yıkılacak ve komünizm hâkim olacak” diye yola çıkıyordu. Ama komünizmin ne olduğunu tam olarak ortaya koyamıyordu. Onun komünizm dediği aslında sömürü sermayesinin gizli hâkimiyetini amaçlıyordu. Marks bu hedefe ulaşmayı 20. yüzyılda planlıyor, 1998’de insanlığın tek devlet hâline geleceğini hayal ediyordu. Belki de 28 Şubat 1997 bu “Gizli Dünya Devleti”ni ilan etmeyi hesaplıyor ama başaramıyordu. Şimdi fitneye devam ediyor, üçüncü cihan savaşını çıkarmak istiyordu. Tevbe Sûresi 74. ayetinde Siyonizm'in tekel sermaye devletine ve dünya hâkimiyetine işaret ediliyordu.

“… Andolsun ki onlar küfür kelimelerini konuşmuşlardır ve İslamlıklarından (dönmeleşip Müslüman ismi almalarından veya İslam'ın hakikatini ve Adil Düzeni öğrenip anladıktan) sonra (tekrar) inkâra sapmışlardır: Ve asla erişip ulaşamayacakları (bir şeye, dünya hâkimiyeti hayaline) kapılmışlardır. Oysa (bütün insanlıktan) intikam almaya kalkışmalarının (nedeni) Allah’ın ve Resulünün fazlu ihsanıyla kendilerini zengin ve etkin kılması (ve bu yüzden şımarmalarıdır!)”

Ortak adı İslam olan hak dinler, insanlığı hukuk düzeni ile tanıştırmışlardır, adil yargılama sistemini ortaya koymuşlardır, İslam farklı dinden ve kökenden bütün halklara özgürlük tanımıştır, özel mülkiyet hakkını sağlamıştır. Siyonist sömürü sermayesi bile işte bu özgürlükten ve özel mülkiyetten yararlanarak bugünkü konumuna taşınmıştır. Batı’da derebeylerin toprak tekeli varken, şeriatın bu özel hükmünden yararlanarak, dinlerin yargılama sistemiyle korunan haklardan dolayı sermaye bugünkü duruma ulaşmıştır. Özel mülkiyet olmasaydı, adil yargılama olmasaydı, yargı kararları ile insanların hukukunu koruma olmasaydı, sermaye büyüyerek bugünkü durumuna kavuşamazdı. Eğer bugün insanlığa hükmedebiliyorlarsa; onların dinlerine, ilimlerine, devletlerine, mülklerine karışabiliyorlarsa, bu ancak hukuk düzeni ile sağlanan özel mülkiyetle mümkün olmuştur, ama maalesef Siyonist sermaye bu imkân ve fırsatı hep kötülüğe kullanmış ve azıtıp sapıtmıştır.

İşte Allah onlara bunu hatırlatmaktadır. Şimdi Türkiye’de basın/medya yoluyla yargı baskı altına alınmaktadır. Yargının temeli adalettir, adaletin temeli de imandır, inançtır. Siyonist Yahudi baronların karşılıksız para saltanatı bile “mülkiyet hakkına” dayanmaktadır. O halde “din” olmadan yani “Hak düzen” olmadan insanlığın huzurla varlığını sürdürmesi imkânsızdır. Bugün “dini/düzeni” çökertmek isteyen faizci sömürü sermayesi, aynen mikroplar gibi aslında intihara kalkışmaktadır. Malum olduğu üzere, bir bedeni yok eden mikroplar o beden yok olduktan sonra kendileri de yok olmaktadır. Gelecekte onların bu yaptıklarını soracak “Adil Düzen” mahkemeleri kurulacaktır. Hakemlerden birini onlar seçecek, diğerini davacılar seçecek, başhakemi de o iki hakem seçecek, böylece “adil yargı sistemi” kurulacak, onlar bugün yaptıklarının hesabını verecek, karşılığını bulacaklardır. Bizim Allah’a inandığınızı bildikleri için -kendileri inanmadıkları halde- Allah’a yemin ederek haksızlık ve hırsızlıklarını inkâra kalkışacak, böylece onlara göre saf olan bizleri bu yeminleri ile kandıracaklardır. Hâlbuki Yemin etmenin hukuki sonuçları vardır. Bir kimse 'ben bunu söylemedim’ derse ve bunu yeminsiz söylerse, biz onun söylediğini ispatlarsak, söylediğinin cezası ne ise ona uygulanacaktır. Ama yemin eder de söylerse, ondan sonra biz onun söylediklerinin doğru olmadığını ispatlarsak, söylediklerinin cezası dışında yalandan yemin ettiklerinden yani yeminli yalan söyledikleri için de ayrıca cezalandırılacaktır. Bu sebeple o cezayı da göze alarak yalan yemin ettiklerini bilmeleri lazımdır.

Bugün maalesef üniversitelerin eğitim programlarının çoğu yalan üzerine kurulmaktadır. Herhangi bir olayın tarihçesini yazdıklarında “ortaçağa” gelince burasını “karanlık çağ” diye atlamakta, İslâm uygarlığından tek kelime konuşulmamaktadır. Çünkü bugünkü Batı uygarlığı Roma ve Yunan uygarlığının sentezinden oluşmaktadır. Ama kâfirlik dürtüsüyle orasını karanlık içinde bırakıp kirli kökenleri unutturulmaya çalışılmaktadır. “Avrupa müktesebat”ından dem vurulmaktadır, ama ilmin ortaya koyduğu hakları bozarak bu jelâtinli kılıflara sığınılıp sahtekârlık yapılmaktadır. Oysa onların müktesebatı; “fuhuş, faiz, isyan, cinayetler, savaşlar, zulüm ve sömürüye” dayanmaktadır. Bütün haksızlık ve ahlaksızlıkları, hak ambalajına sarılıp sunulmaktadır. Küfür, yani örtme ambalajları küfrün sözleri ve jelatinli zulüm ideolojileri ile yapılmaktadır.’ İşte Tevbe: 74 ayeti bu gerçekleri hatırlatıp insanlığı uyarmaktadır.

 

AKP ya tövbe edip Adil Düzen için çalışacak, ya da yıkılıp yok olacaktır!

İslam hukukta içtihat sistemini getirmiş, ilim erbabının halkın ihtiyaçlarına ve çağın şartlarına göre temel ve evrensel hukuki esaslardan, güncel ve özel yasalar yapılması yolunu benimsemiştir. Batı ise “bir avuç seçkinin, o da imtiyazlı zümrelerin çıkar saltanatını sağlamak üzere kanunlar yapılması, ama bunların demokrasi kılıfıyla, meclisler yapmış gibi sunulması” yöntemini yerleştirmiştir. İşte bu kanun sisteminin tamamı “küfrün kelimesidir” yani gerçeklerin örtülüp gizlenmesidir. İnsanları başka insanların emrine ve tahakkümüne mecbur edilmesidir.

Bugün Türkiye’de sayısı yüz binlere varan kanunlar vardır. Bu kanunları okuyup öğrenmek, hukukçular için bile neredeyse imkânsızdır. İnsan sadece bu kanunların sahifelerini açıp okumaya başlasa, ömür boyu nefes almadan uğraşsa başa çıkamayacaktır. Buna birde kanun mertebesinde uyguladıkları içtihat kararlarını da eklersek, bunların altından hiç kimse kalkamayacaktır. Vatandaş işte bu kanunları okumuş kabul edilir, biliyormuş gibi hareket edilir ve ona göre cezalandırılır! Ve bu kanunlar hep çelişkili maddelerden oluşmakta, bundan dolayı da kanunlar bir işe yaramamaktadır. Savcılar, yargıçlar, bürokratlar, paralel kuruluşlar birisinin canına okumak isterlerse ona uygun kanun maddesini kolaylıkla bulup uygulamaktadır. Yani bu kanunlar gerçekte vatandaşı ezmek için vardır ve zaten o maksatla yapılmıştır. Ama Batı taklitçilerine göre ve “küfrün kelimesinde” kanunlar, güya kişilerin haklarını korumak için vardır. Milli İstihbarat, güya vatandaşı düşmandan korumak için çalıştırılır, gerçekte ise düşmanı vatandaştan korumak için kullanılır, vatandaşlar gizli güç odaklarından ve onların sömürü ve zulüm çarkından habersiz bırakılır.

Bunları söylerken “bu müesseselere karşı gelmek meşrudur ve lazımdır, anarşiye kalkışmalıdır” dediğimiz anlaşılmamalıdır. Çünkü kötü de olsa bir düzen düzensizlikten evladır. Yeni düzen gelinceye kadar mevcut düzene bağlı kalınmalıdır. Yeni düzen getirmek üzere çalışırken mevcut düzenin gereklerine eksiksiz uyulmalıdır. Zulme uğrasak da yine devlete itaat olunmalı, anarşiden sakınılmalıdır. Ayette “Ve lekad kalü kelimete’l-küfri ve keferü ba’de İslamihim/Oysa küfür kelimesini kavl ettiler ve İslam'dan sonra küfrettiler[2] Yani küfür kelimesi sadece söylemekle kalmadılar; ayrıca fiilen de küfre saptılar, zulme daldılar ve söylediklerini yapmadılar… İşte AKP gibi bir zamanlar bizimle “Adil Düzen” için cihad yapanlar, iktidar olunca sözlerini unuttular. Cumhuriyet Halk Partisi de İstiklal Savaşı’nda, Millet ve İslamiyet için cihat yaptı, ama sonra, İslam düşmanlığına yönelip Batılılaşma palavrasıyla halka zulmetmeye başladılar. AKP bugünkü seçimlerden belki galip çıkacaktır, ama bunun sonuna kadar devam edeceğini sanmak yanlıştır. Ya tövbe edip Adil (Ekonomik) Düzen’in gelmesi için çalışacak, ya da onlarla, yani zalim odaklarla birlikte o da yıkılıp yok olacaktır. Evet kapitalistler böyle yaptılar. Yahudiler veya masonlar da önce dindarlık rolü oynadılar ama sonra bıraktılar, dine, İslamiyet’e ve insaniyete uygun olmayan işler yapmaya başladılar. Burada şunu belirtmek isteriz ki; sözü edilen münafıklardan kastımız sömürü sermayesinin patronları ve taşeronlardır. Evet bunların çoğu İsrail oğullarındandır, bunlar Siyonist Yahudi takımıdır, ancak tüm Yahudileri veya tüm İsrail oğullarını bunlardan saymak yanlıştır ve haksız bir ithamdır.[3]

Recep T. Erdoğan’ın “biz de yasağı yasaklarız!” mantığı!

Yüksek seçim kurulu AKP’nin yayına giren bayrak reklamı için; dini ve milli unsurların kullanılmasının 298 sayılı seçim kanununa aykırı olduğu gerekçesiyle yasak getirmişti. AKP’nin tüm televizyon kanallarında eş zamanlı olarak gösterilmeye başlanan seçim reklamı, Türk bayrağı istismarına yönelikti. YSK’nın “dini ve milli unsurlar” kullanıldığı gerekçesiyle aldığı karar reklam filmindeki 3 temel görüntüyle ilgiliydi: Birincisi reklamda Türk bayrağının kullanılmasını, ikincisi ezanın kullanılmasını, üçüncüsü ise İstiklal Marşının istismarını ilgili kanuna aykırı değerlendirmişti. Bu durumun kendisine sorulması üzerine: “Biz de o zaman bu yasağı yasaklarız!” (Yani bir gecelik kanunla bu yasağı aşarız) diyen Başbakan Erdoğan’ın bu “Kanun komedisi ve meclis despotizmi” bütün iddialarımızı ispata yeterliydi!

Ve işte çaresizlikten marketten sabun ve deterjan çalan çocuk 6 yıla mahkûm edilirken, bu fakir milletin ve yetimlerin hakkı olan trilyonları oğullarına soydurtmaya yardım ve yataklık iddiasıyla dört bakanla ilgili fezlekenin, hem mecliste okutulmasına izin verilmemişti, hem de AKP’nin oylarıyla soruşturma açılması engellenmişti… İşinize gelirse, “Demokrasi derebeyliği” böyle bir şeydi. Bunu da İslamcı(!) Erdoğan değil, Tanrınız Batı icat etmişti! Hatta İngiltere’de verecekleri oylara göre Milletvekillerine Baronlarca peşin para dağıtılan muhasebe şubeleri Meclis koridorlarından alenen açılabilmekteydi…

 

--

Mayıs  2014 - Milli Çözüm Dergisi

 


[1] Halk ayak takımı… / 10.12.2013 / Gamze Akdemir / Cumhuriyet

[2] Tevbe: 74

[3] Reşat Nuri Erol / 19 03 2014 / Milli Gazete

Yorum Yaz