Haziran 02 11:08

PKK CUMHURİYETİNE DOĞRU

PKK CUMHURİYETİNE DOĞRU

PKK CUMHURİYETİNE DOĞRU

Acaba, AKP iktidarı ve Sn. Recep Erdoğan mı, Abdullah Öcalan aracılığıyla PKK’yı kontrol altına alıyor, terör tahribatını tamire çalışıyor ve dağa çıkan gençleri yeniden topluma kazandırmaya uğraşıyordu? Yoksa Dış güçler (Yahudi Lobileri, ABD ve AB çevreleri) Öcalan ve PKK üzerinden mi, AKP Türkiyesini yönlendirip, Büyük Kürdistan-Küçük İsrail oluşumuna bunlar eliyle resmiyet ve meşruiyet hazırlıyordu?

       Öcalan ve PKK ile müzakerelerin mimarı ve muhatabı olarak gösterilen MİT Müsteşarı Hakan Fidan, İsrail’in iddia ettiği gibi, İran yanlısı olacak kadar aşırı dinci ve emperyalizme kinci bir kahraman, Türkiye’nin 2 numaralı etkin ve yetkin adamı mı oluyordu? Yoksa Siyonistlerin Arz-u Mevud hayaline ve Büyük İsrail hedefine yarayacak ve Türkiye’nin parçalanmasına yol açacak girişim ve görüşmeleri daha rahat yürütebilmesi için mi bu suni senaryo ve saldırılar tezgâhlanıyordu? ABD Ankara Büyükelçisi Riccardone’nin “Hakan Fidan’la çalışmak bir ayrıcalıktır” iltifatlarını bir itiraf saymamız mı gerekiyordu?

İsrail ve ABD Yahudi Lobilerinin gazeteleri Hakan Fidan aleyhtarlığında samimi ise, MİT Müsteşarına karşı örtülü savaş başlatan Fetullahcılar, Siyonist mahfillerin tetikçiliğini mi yapıyordu? Ve yine AKP hükümetinin gayretiyle değil, Milli Merkezlerin tercihiyle ortak üretim yapmak üzere ÇİN’e verilen uzun menzilli füze savunma sistemi ihalesinden, şimdi ABD ve AB (Yahudi) firmaları lehine vazgeçilebileceği mesajları veren Ahmet Davutoğlu kimlerin adamı oluyordu? Davutoğlu aynı zamanda Hakan Fidana da sahip çıkıyordu!.. Amerika ve NATO’nun şiddetle karşı çıktığı Füze sistemi ihalesinde Fetullahcılarla aynı safta bulunan Ahmet Davutoğlu, güya İsrail ve ABD karşıtı Hakan Fidan’a sahip çıkamayacağına göre acaba karanlık güçler, “kuklalarını kapıştırıp halk yığınlarını sevk ve idare mi ediyordu?”

“Geçmişte buram buram içinde yaşadığım olayların bugün tasvir edilişine bakıp hayret edişim de bundan. Misal; 28 Şubat süreci... Askerin, medyanın, iş dünyasının, bürokrasinin, yargının, 5'li sivil inisiyatiflerin vesaire... El birliğiyle planlayıp, organize ettikleri ve uyguladıkları postmodern bir darbe süreciydi… Yaşı 30'un altında olanlar aksini düşünebilir, toyluğuna veririm. Hele hele, o günleri yaşayıp bizzat rol alanlar yok mu, onların vurdumduymazlığı ve demokratlığı karşısında inanın, timsah gözyaşı bile dökülmez... 28 Şubat sürecinde dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan'ın da ciddi sorumluluğu vardır. Refahyol döneminde Başbakanlık muhabiriydim, kapanana kadar da Refah Partisi'ni içinde izleyen bir gazeteciydim. Bu kadar çetrefil bir süreçte... İnadına Merve Kavakçı'nın "seçilebilecek" yerden aday gösterilmesi, ortamı daha da germekten başka bir şeye yaramadı. Erbakan'ın kaybedecek bir şeyi yoktu, adeta evine hapsedilmişti. En olmayacak şeyi yaptı, sonuç alamayacağını bile bile başörtülü aday gösterdi.”[1]

diyerek Fetullah Gülen’in 28 Şubat sürecinde Siyonist odaklarla aynı istikamette ve Erbakan aleyhinde darbe davulculuğu yaptığını unutturmaya çalışan ve “başörtülü aday gösterdi” diye hala Erbakan’ı suçlayıp saçmalayan cemaatçi figüranlar, bu cesaret ve feraseti (!) ve bunca finans ve serveti nerelerden sağlıyordu?   

Abdullah Öcalan’ı Türkiye mi gidip Kenya’da yakalayıp getiriyordu? Yoksa Amerika (CIA ve MOSSAD) mı, ileride AKP tarafından muhatap alınsın ve İsrail hesabına kullanılsın diye, paketleyip bizimkilere teslim ediyordu? Sn. Erdoğan’ın, dindar halkımızı avutup oyalamak için Türbana sardığı “demokratikleşme kılıflı, Milli ve manevi dinamitleri dejenere etme ve ülkeyi bölme” paketiyle Öcalan’ın Kenya’da paketlenmesi aynı Siyonist süreç ve stratejinin bir parçası mı oluyordu?

Abdullah Öcalan mı, Recep Erdoğan mı değişime uğramıştı?

Eylül 2013’te terör örgütü lideri Abdullah Öcalan, “Diyalog sürecini bundan böyle yeni bir formatla yani anlamlı bir müzakereye evrilterek, derinleştirerek sürdürmek gerektiğini düşünüyorum” sözleriyle Türkiye Cumhuriyeti ile “resmi müzakerelere” başlamak istediği mesajını veriyordu. Uluslararası hukuk uzmanları hükümetin bu öneriyi kabul etmesi durumunda “Öcalan’ın resmen muhatap alınmış olacağını bundan sonra artık PKK için terör örgütü deme şansının kalmaz” uyarısında bulunuyordu. Böylece Öcalan’ın artık resmi muhatap durumuna geleceğini vurgulayan uzmanları bugüne kadar terör örgütü diye ifade ettiğiniz bir örgütü bu kez karşınızda, bir takım siyasi pazarlıklar yapılan en azından bir ulusal kurtuluş ordusu niteliği kazandırılan bir meşru oluşum konumuna taşırsınız” tespitleri doğruydu.

       Mithat Sancar’ın Milliyet gazetesinde “Kongre Öncesi Kürtlerin Nabzı” başlığıyla özel dosyasında yayımlanan röportajda, silahlı PKK güçlerinin Türkiye dışına çıkması sonucunda gerekenin yapıldığını anlatan KCK Yürütme Konseyi Başkanı Cemil Bayık, hükümetin ise söz verdiği adımları atmayarak güvenilirlik sorunu yaşattığını ileri sürüyor ve Türkiye’ye tehditler savuruyordu. “Bizim haklı taleplerimiz karşılanmadığı takdirde, süreçte ciddi sıkıntılar yaşanır, tıkanma ihtimali ortaya çıkar. Tıkanma derken, sürecin durabileceğini kastediyorum. Biz bu aşamaya kadar üzerimize düşeni fazlasıyla yaptığımıza inanıyoruz. Ama süreç, sadece bizim çabamızla yürüyemez. Açık söyleyeyim süreç şuan sıkıntıya girmiş durumda, tıkanma ihtimalide ortaya çıkabilir. Ama bunları aşmanın yolları vardır elbette. Öncelikle hükümetin adımlar atması lazım. Ayrıca Türkiye’deki demokrasi güçlerine de önemli görevler düşüyor, onların da daha fazla devreye girmesi gerekir” diyen terörist Cemil Bayık’ın şantajları mı Sn. Erdoğan’a Demokratikleşme Paketini açıklattırıyordu?

       Çünkü Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı demokratikleşme paketinde “siyasi partilere üyeliği kısıtlayan engellerin kaldırılması” da yer alıyordu. “Siyasi Partiler Kanunu’nun 11. Maddesi’nin B bendindeki altı kısıtlayıcı engelin kaldırılacağını” söylüyordu. Başbakan’ın sözünü ettiği madde, gerek yüz kızartıcı suçlardan gerekse terör suçlarından hüküm giyenlerin, siyasi partilere üye olmasını yasaklıyordu. Bu maddenin kaldırılmasıyla, gerek yüz kızartıcı suçlardan mahkûm olanlar, gerekse terör suçlarından mahkûm olanlara siyasi partilere üye olma yolu açılıyordu. Ancak tek bir şartla; cezalarını çekip, mahkûmiyetlerinin sona ermiş olması gerekiyordu! Acaba Öcalan için özel düzenlemeler mi yapılıyordu?  Evet, demokratikleşme paketinin hayata geçmesi Öcalan’a siyaset yolunun açılması için yeterli sayılmıyordu. Öcalan’ın, herhangi bir siyasi partiye üye olabilmesi için iki alternatif gösteriliyordu.

     Ya mahkûmların, “siyasi haklarını kullanmayı” kısıtlayan TCK’nın 53. maddesinde değişiklik yapılması;

     Ya da müebbet hapse mahkûm olan Öcalan’ın, afla serbest bırakılması gerekiyordu.

Dış güdümlü  “KÜRT hareketinde KCK, Öcalan’dan farklı bir çizgiye yöneliyormuş, bu durum çözümü zorlaştırıyormuş” yorumlarının hem Erdoğan’ı hem de Öcalan’ı aklamayı amaçladığı sırıtıyordu.

Dahası, BDP’nin sözde Öcalan’cı fakat özde KCK’ya itaatkâr bir tutum takınması da tablonun karmaşıklığını büsbütün arttırıyordu. KCK adına önce Cemil Bayık, ardından biraz daha politik bir dille Karayılan “çekilmenin durdurulduğunu” ve “sürecin tıkandığını” açıklıyordu. Bunun üzerine gözler Öcalan’a çevriliyor. APO, 18 Ekim’de BDP’liler vasıtasıyla yumuşak bir açıklama yapıyordu:

“Yürüttüğümüz çalışmalar önemlidir. Büyük bir çaba ile yürüttüğümüz bu çalışmalar toplumu rahatlattı. Büyük zelzele dindi, fakat dağ gibi sorunlar önümüzde durmaya devam ediyor... Süreç ile ilgili umudumu korumakla birlikte bu umudun hayal kırıklığına dönmemesi için tarihi çağrımı bir kez daha tekrarlıyorum...”

Öcalan’ın bu sözlerinden üç gün sonra, 18 Ekim’de KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Bese Hozat, Konsey üyeleri Sabri Ok ve Mustafa Karasu örgütün TV’sine çıkıp şunları söylüyordu:

“Paket, sömürgeci zihniyetin ifadesidir... Hükümetin demokratikleşme paketi sürecin bittiğinin deklarasyonudur... Hükümet birkaç gün içinde karar vermeli... Alan mücadelesini başlatabiliriz”.

Kandil, KCK ya da PKK, hiçbiri, nihai hedef olarak bile “silah bırakma”yı hiç ağza almadıkları gibi, son zamanlardaki bütün açıklamaları da “Süreç bitti, silaha döneriz” tehditleri savruluyordu. BDP’lilerin de KCK ağzıyla konuşmaları Gültan Kışanak’ın: “Söz biterse silahlar konuşur” diye çıkışmaları bizim liboşları nedense şaşırtıyordu? Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay Öcalan’ı kastederek “Daha makul... Okuyarak, bilerek değerlendiriyor...” diyerek terörist başından medet bekliyordu.

Bölgemizde kaos ve kargaşa ortamı!

Şu anda Irak’ta hukuksal bir devlet vardı, ama hakikatte devlet yoktu. Barzani Kürdistan’ında ise tam tersi, söz konusuydu. Yani hukuksal bir devlet yoktu, ama hakikatte bakanlıkları ve bürokrasisiyle fiilen bir devlet kurulmuştu. Güvenliğini oluşturmuş, milli eğitimini oturtmuş ve ordusunu kurmuş bir devlet bulunuyordu. Yeni Ortadoğu’da sınır komşularımız artık Araplar değil, Kürtler ve İranlılar oluyordu. Suriye sınırının büyük bölümünde PYD (Suriye Kürdistanı) bir bölümünde de El Kaide ve yamalı bohça ÖSO güçleri konuşlanıyordu. Bu durum Türkiye için Ortadoğu siyasetini radikal olarak gözden geçirmesi gerekliliğini dayatıyordu. Irak kendini toplayacak gibi durmuyordu. Hatta 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ve sömürge devletinin kurumlarını miras alan askeri ulus-devlet Irak bile yoktu. Geriye gelmesi de zor görünüyordu. Bölgemizi yeniden bölüp kafalarına göre yeni ülkeler icad edenlerin, Türkiye’yi unuttuklarını ve rahat bırakacaklarını sanmak ise ahmaklığın daniskası sayılıyordu.

Öcalan ve PKK, patron değil, piyon konumundaydı!

Türkiye'nin Güneydoğusunda çok kirli bir oyun oynanıyor ama ilgili ve yetkili olanların çoğu deve kuşu misali başını sokup duruyordu. Bu oyunun amacı, önce Güneydoğu'yu resmen olmasa da, fikren ve fiilen koparmak oluyordu. Şu anda "PKK ile masaya oturalım" veya "Güneydoğu'da PKK'ya özerklik sağlayalım" şeklinde çıkan çatlak sesler, bilerek veya bilmeyerek aynı amaca hizmet ediyor ve Büyük İsrail’e zemin hazırlanıyordu. İnsanların büyük bir bölümü maalesef bu ciddi tehlikenin farkında bile olmuyordu. Kendilerince, Kürtlere özerklik sağlanır, PKK ile uzlaşmaya varılırsa ülkemizde terörizmin sona ereceği sanılıyordu. Bölünme taraftarlarının bir kısmını ise eski komünistler yeni AKP’liler oluşturuyordu. Halkımıza, "tek çözüm bu kaldı" hipnozu uygulanıyor bunu yaparak, Kürt kardeşlerimiz de, bütün Türkiye de felakete sürükleniyordu. Bu tehlikeli oyunlar yumuşak bir dille, ince telkinlerle, "mağduruz, eziliyoruz, kurtuluşumuz bu" maskesi altında göz göre göre oynanıyordu. Dış güçlerin güdümünde dinsiz bir cinayet şebekesi ve komünist bir terör örgütü olan PKK'nın asıl amacını, Kürt kardeşlerimize yönelik tezgâhları ve ülkemizin bölünmesinden yana olanların çarpık fikir yapılarını kimse gündeme getirmiyordu. Burada bilinmesi gereken bir nokta daha gözden kaçırılıyordu: Bölücü terör örgütü, Kürt milliyetçiliği istismarı üzerine kurulmuş terörist bir gruptan ibaret sanılıyordu. Oysa PKK; Kürt Milliyetçiliğini kendi çıkarları doğrultusunda kullanan Darwinist, Komünist, Stalinist ve Leninist bir yapılanmaydı ve İsrail’in karakoluydu.

Irkçı Kürt İşçi Partisi olan PKK ile ulusalcı Türk İşçi Partisi, arasında temel fikir ve ideoloji olarak hiçbir fark bulunmuyordu.

     Her ikisi de Darwinist inkârcı bir felsefeyi benimsiyordu.

     Her ikisi de Marksist, Leninist ve Maoist bir Komünist rejim hedefliyordu.

     Her ikisi de, İslamiyet’i en büyük tehdit ve engel sayıyordu.

•     Ama buna rağmen, her ikisi de, halkımıza yaranmak ve onların yardımını kazanmak için, zaman zaman din istismarından sakınmıyordu.

Barış süreci palavrasıyla toplum uyutulurken Öcalan’ın basına yansıyan bazı sözlerinin PKK'nın ve Öcalan’ın sapık fikirlerinde hiç bir değişim olmadığını gösteriyordu. Kamuoyuna "İmralı Zabıtları" olarak yansıyan ve Abdullah Öcalan'la BDP milletvekilleri arasında geçen diyaloglarda Öcalan’ın terörü kendince meşru gösteren, ülkeyi kan gölüne çevirmekten çekinmeyen düşünce yapısından ve sapkın Stalinist felsefesinden vazgeçmediği açıkça ortaya koyuyordu.

İşte Öcalan’ın bu zabıtlara geçen ifadeleri:

"Hakikat komisyonu da kurulacak. Akil adamlar denetiminde olacak. Çekilme o zaman olacak. Köylere geri dönüş olacak. Bunları yapmazlarsa geri çekilme olmaz. Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz. Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu an Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin gerillamız var."

"Dediklerimizi yapmazlarsa daha da gelişkin ve çetin bir gündemle karşılaşırlar."

$1·            "Başarılı olursam, ne KCK tutuklusu kalır ne başkası. Bu olmazsa 50 bin kişiyle halk savaşı olacak. Ölen ölecek, ben karışmıyorum. Yalnız, herkes bilmeli ki, ‘Ne eskisi gibi yaşayacağız, ne de eskisi gibi savaşacağız’."

"Bizim sınıf ve halk savaşımızın ne kadar amansız olduğunu bilmiyorlardı."

"Kürtler mutlaka bir öz savunma gücü oluşturmalı."

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere Öcalan, uygun zemin ve şartlar bölücü terör örgütü PKK lehine olgunlaştığı takdirde: terör saldırılarına, bölgesel Stalinist ayaklanmaya ve bölünme için şiddete başvurmaya tekrardan geri döneceğini belirtiyordu. Ayrıca Öcalan Yargıtay'ın terör örgütü olarak kabul ettiği KCK yapılanması kullanılarak, PKK'lı teröristlerin geri çekildiği bölge ve alanlarda yeniden örgütsel yapılanmaya gidileceğini, PKK'nın boşalttığı bölgelere daha çok sayıda yeni örgüt militanı yerleştirileceğini söylüyordu. Bununla birlikte Öcalan PKK güçlerinin zaten yurt dışında olduğunu, gerektiğinde bu güçlerin ülke içine girerek bir iç savaş başlatacağı düşüncesini de açıkça dile getiriyordu. Öcalan sözleri içinde, KCK tarafından oluşturulduğu iddia edilen sözde paralel devletin silahlı gücü olan 'öz savunma gücü'ne de özellikle vurgu yapıyordu. Öz savunma güçleri olarak adlandırılan ve sözde bir PKK Devleti kurulmasına destek vermek amaçlı, bölge halkını savaşa hazır hale getirmeye yönelik kurulmuş bu illegal yapılanmalar, Öcalan tarafından özellikle üstünde durulması talimatıyla örgüte iletiliyordu.

Özetlemek gerekirse;

1. Halk ve sınıf savaşından, Türk solunun temsilcisi olduğundan, Dev Genç çizgisini koruduğundan bahseden Öcalan, kendi hakkında Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’nın vermiş olduğu "Marksist Leninist temelde bir devlet kurma" tespitindeki fikrinden vazgeçmediğini gösteriyordu.

2. Öcalan; “Silahlı bir ayaklanma için silahlı terörist güçlerin temin ve tesisine çalışılması” talimatını vermekten çekinmiyordu.

3. Öcalan; “Örgütün Marksist Leninist propagandasının daha da büyütülerek tabana yayılmasını, örgüt militan sayısının çokça arttırılmasını” emrediyordu.

4. Bölge insanının bir iç savaşa kışkırtılmasına yönelik hazırlıklar yapılmasını istiyordu.

5. Tüm bunların yanında, Abdullah Öcalan'ın federasyon ve özerklik düşüncesinde hiç bir değişiklik olmadığı anlaşılıyordu.

6. "Kürtler sonunda mutlaka kendi kendilerini özgürce ifade edecek ve yönetecektir. Şu anda, bölünme yasası dayatırsak büyük alerji oluşturabilir, ama ileride bu hedefe kesinlikle erişilecektir" sözleri Güneydoğumuzun Kürdistan’a katılmak üzere ülkemizden ayrılacağını ortaya koyuyordu.

Öcalan ve BDP'liler tarafından İspanya örneğinin özellikle dile getirilmesinin nedeni, İspanya'nın Bask Bölgesine verilen özerkliğin İspanyol anayasasında üniter yapıyı bozmayacağının ve özerk yapının anayasal güvence altında olacağı varsayımına dayanıyordu.  Oysa İspanya'da durum hiç de arzu edildiği gibi devam etmiyordu. İspanya'da şu an 17 tane özerk topluluk ve 2 tane özerk şehir bulunuyordu. İspanya'nın kuzeydoğusunda yer alan ve yıllardır kendilerince bağımsızlık mücadelesi veren Katalonya Özerk Bölgesi ise, ekonominin zaten dibe vurduğu, işsizliğin yüzde 25'e ulaştığı bir zamanda Madrid yönetiminden bağımsız bir ekonomik güce erişmek için bir takım yasal değişiklikler istiyordu. Katalan yöneticiler 'Eğer statü değişikliğini İspanya hukuku içinde yapamadığımız takdirde, bunu yerel Katalan hukuku içinde yapmanın yollarını araştıracağız' diyerek bölünmenin sinyallerini veriyordu. Örgütledikleri 1,5 milyon kişi de 11 Eylül 2012'de Barcelona sokaklarında bağımsızlık isteyerek "Katalonya, yeni Avrupa devleti" şeklindeki sloganlarla gösteri yürüyüşü yapıyordu. Almanya'da yayımlanan Der Spiegel dergisinde bu konuya değinen Fiona Ehlers, Hans Hoyng, Christoph Schult ve Helene Zuber imzalı incelemede, “Borç krizi Avrupalı ayrılıkçıları güçlendiriyor” tespitinde bulunuyordu.

Şunu da unutmamak gerekir ki, PKK Marksist Leninist bir terör örgütüydü ve propaganda ile güç kazanıyordu. Halen de dağa çıkarılan gençler öncelikle, sözde akademilerde, aylarca fikri eğitime tabi tutuluyor, Marksist Leninist ideolojiyi benimsedikten sonra, “bu ideolojiye dayalı bağımsız bir Kürdistan kurmak” hedefiyle eline silah tutuşturuluyordu. Bölgede herhangi bir şekilde özerklik elde etmeleri durumunda, Kürt halkı üzerinde ideolojilerinin gereği olan Marksist Leninist Stalinist bir baskı rejimi amaçlanıyordu. İlk dönemlerinde maddi, askeri ve siyasi desteği merkezden alarak güçlenmeyi hayal eden terör örgütü, daha sonra bu özerkliği bağımsız komünist Kürdistan devletine taşımayı planlıyordu. Bu plan sadece Kürt vatandaşlarımız için değil tüm Ortadoğu için çok kanlı bir sürece dönüşecek son derece tehlikeli bir kurguydu. Dolayısıyla bütün bu görüşme süreci içinde bu tehlikelerin sürekli dikkatlerden kaçırılması, gaflet ve cehaletten öte, bir hıyaneti yansıtıyordu.

PKK ve BDP "açılım" süreci için AKP ile müzakere ederken oldukça dikkatli davranmaktadır.  Öcalan "resmi müzakere" talep ederken BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş AKP tabanını rahatsız edecek ifadeler kullanmaktan özenle kaçınmaktadır. Hazırlanan "açılım paketi”nin Bakanlar Kurulu ve TBMM'den önce İmralı ve Kandil'e gönderildiği iddiaları AKP tabanında da itirazlara yol açmıştır. Öcalan'ın AKP ve Erdoğan konusundaki hassasiyeti de anlamlıdır. "Ya AKP yıkılırsa" kaygısı taşımaktadır. Şu anda Türkiye'deki kuvvetler içinde "AKP Hükümetinin yıkılmasından" en çok kuşku duyan PKK ve Öcalan’dır. Başkan, başta açılım süreci olmak üzere iç ve dış politikaları "küçük bir ekip”le saptamaktadır. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala her işin içinde bulunmaktadır. Bunlara konusuna göre Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik de katılmaktadır. Son günlerde Genelkurmay Başkanı Necdet Özel de ortalıkta sıkça görünmeye başlamıştır”.[2] 

AKP-PYD temasının Her aşamasında Öcalan vardı!

Bu arada Suriye’nin kuzeyinde PKK bağlantılı PYD’nin lideri Salih Müslim’in Türkiye ziyareti, ABD’nin on yıllardır uyguladığı “Kürt politikası”nda önemli bir aşamaydı. Bu adımla, Öcalan’ın bütün çevre ülkelerdeki Kürt bölgelerinde konumu doğrudan MİT ve Tayyip Erdoğan eliyle güçlendirilmeye çalışılmaktaydı. Görüşmelerde gündeme gelen konular ve üzerinde mutabakata varılan başlıklar, bunun kanıtıydı.

‘AKP, özerkliğe hazır mıydı?’

Salih Müslim, görüşmeleriyle ilgili verdiği demeçlerde çok açık bir şekilde AKP Hükümeti’nin özerkliğe karşı çıkmadığını vurgulamıştı. Müslim, T24’e verdiği röportajda AKP Hükümeti ile uzun süredir gayrı resmi olarak temas içinde olduklarını belirttikten sonra şunlara aktarmıştı:

“Türkiye, geçici yönetimi destekleyeceğini söyledi. Bu geçici yönetimin içerisinde toplumun bütün kesimleri yer alacak. Türk yetkililer, Suriye’de kalıcı bir çözüm bulununcaya kadar, bütün Kürt partilerinin, Türkmenlerin, Asurilerin, Arapların birlikte oluşturacağı geçici bir yönetime sıcak bakacaklarını dile getirdi. Yetkililer, ayrıca, Kürt Yüksek Konseyi, Suriye Ulusal Koalisyonu ile anlaşarak demokratik özerklik ilan ederse, Türkiye’nin bu özerkliği kabul edeceğini belirttiler.”

AKP Sınırı PYD’ye mi bırakmıştı?

Müslim’in verdiği bilgilere göre sınır kapılarını PYD’ye AKP teslim etmişti. CHP Genel Başkan Yardımcısı Farukluoğlu Türkiye’nin Cenevre konferansına destek vermesini isteyerek AKP Hükümetinin Büyük Kürdistan projesini hızlandırdığını söylemesi de ilginçti.

Güneydoğu Sorunu ve Adil Düzen’in Çözüm Yolu

“Türkiye’de özellikle başkanlık sistemi ve güneydoğu eksenli yaşanan gerilimler, ülkenin yönetim şekli üzerinde de derin tartışmaları beraberinde getiriyordu. Burada büyük bir kesim merkeziyetçi üniter devlet yapısından yana tavır koyarken diğer bir kesim ise ikinci yol olarak federal sisteme geçişin daha olumlu neticeler vereceğinden söz ediyordu. Ne yazık ki bu iki karşıt uç üzerinde yaşanan tartışmalar toplumsal ve devlet ekseninde ortaya çıkacak fayda veya zararlar bir kenara itilerek biz ve ötekiler şeklinde addedilecek bir kutuplaşmanın parçası haline getiriliyor ve ideolojiler üzerinden yeni çatışma alanları oluşuyordu. Gelinen noktada gösterilen refleksler bir süre sonra akıl tutulmalarını beraberinde getirdiği için süreç daha muhafazakâr bir biçimde ele alınarak “mevcut durum daha hayırlıdır” denilmek suretiyle bu bozuk yapı sürekli hale getiriliyordu.

Şu an hangi ideolojiyi benimserse benimsesin devletlerin uyguladıkları ağırlıklı yönetim biçimi üç çatı altında toplanıyordu. 1- Üniter devlet, 2- Federal devlet ve 3- Bölgesel devlet. Üniter devlet uygulamasının dünyadaki en önemli aktörlerinden birisi Fransa’dır. Fransa 19. ve 20. Yüzyıl boyunca Kara Avrupası’ndan siyasi, idari ve hukuki olarak yönetsel biçimini tüm dünyaya ihraç etmiş ve örnek alınmıştır. Bu kapsamda İspanya Fransa’nın merkeziyetçi üniter devlet yapısını 1812 tarihli Anayasa ile içselleştirip ülkesine taşımıştır. İl ve belediye esasına dayalı ve merkeziyetçi devlet yaklaşımından esinlenen bu sistem Franko’nun 1975 yılında ölümüyle askıya alınmıştır. İspanya’da Aralık 1978’de halkoyu ile kabul edilen yeni anayasa, bölgesel yönetimleri önemli bir yönetsel araç olarak sistem içine katmıştır. Bir zamanlar İspanya’ya örnek olan Fransa; İspanya’nın gerisinde kalarak 1982 yılında merkeziyetçi devlet yapısını yumuşatmış ve bölgesel yönetim uygulamasına fırsat tanımıştır.

Türkiye’de yukarıda bahsettiğimiz üzere Osmanlı’nın son dönemi ve Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş aşamasında merkez ve yerel yönetim sistemini Fransa’dan esinlenerek yapılandırmıştır. Fransız Sistemi’nin ortaya koyduğu sorunlar Avrupalı akranları tarafından 20. Yüzyılın son çeyreğinde fark edilerek yeni yönetsel yapılara geçilmiş olmasına rağmen Türkiye’de ihtiyaç hissedildiği halde henüz bu adımların atılmaması; siyasi, idari, hukuki, iktisadi ve sosyal sorunları daha karmaşık ve içinden çıkılmaz noktaya varmıştır.

Bu kapsamda siyasi, idari, iktisadi, sosyokültürel özellikleri bakımından birbirleri ile ilişki içerisinde olan illerin birleştirilmesinden oluşturulacak bölge yönetimleri Türkiye’nin içinden geçtiği süreçte üniter ve federal yapılar açısından iddia edilen sakıncalı durumları minimize etmek için kullanılacak bir ara yol olarak önemli bir rahatlama, milli birlik ve dirliği sağlama sürecini başlatacaktır. Böylelikle bahsi geçen bölge yönetimleri seçimle iş başına gelen başkan ve meclisleri ile bugünkü yerinden yönetim hizmetleri dâhil merkezi yönetimin bir kısım hizmetlerini etkin, verimli ve kaliteli bir biçimde sağlamanın yanında yıllardır halledilemeyen siyasi gerilimlerin sonlandırılmasına da katkı sunacaktır.

Bu sistemin uygulamaya koyulması için, yasama ve yürütmenin bir kısım yetkileri bölge meclislerine aktarması, ama Merkezi yönetimin etkin denetim mekanizmasının da korunması,  yargı yetkisinin ise merkezi yönetim uhdesinde yapılandırılması yeterli olacaktır. Zaten şu anda belediye ve il özel idaresi meclisleri merkezdeki yasama işlemlerine benzer bir fonksiyonu icra etmektedir. Yine merkezin yürütme fonksiyonuna benzer bir fonksiyonu belediye ve il özel idarelerinin mevcut bürokrasisi ve encümen kurulları yerine getirmektedir.

Türkiye’nin uzun yıllardır uğraştığı güneydoğu sorunu göz önünde bulundurularak özerk bölgesel yönetime karşı direk bir karşı duruş içinde tavır alınacağını görmek zor olmayacaktır ve halkımız bölünme endişesinde haklıdır. Fakat güneydoğuda bu tür bir bölge yönetimine geçiş mevcut siyasi oy dağılımları göz önüne alındığında ayrılıkçı yaklaşımları güçlendirmekten ziyade daha da zayıflatacağı aşikârdır. 

Ülkemizde yerinden yönetim anlayışını ve dolayısı ile demokratik yönetim algısını zayıflatan, aynı zamanda ülkemizdeki ayrılıkçılık ile ilgili siyasi krizlerin temelini oluşturan aşırı merkeziyetçi üniter yapı ile bölünme korkusunu daha da derinleştirecek ve ilk planda siyasi gerilimleri daha da tırmandıracak federal yapı yerine bir üçüncü yol olarak Erbakan Hoca’nın Adil Düzenindeki bölgesel yönetim anlayışının ele alınması daha realist bir adım olacaktır.”[3]

       Anayasa hazırlık komisyonuna gönderdiğimiz “Milli Anayasa Taslağı”mızda ve “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” (Togan yy.) kitabımızda bu sistem detaylarıyla anlatılmıştır. Artık ne pansuman tedbirlerle, ne demokratikleşme jelatinli dejenere etme paketleriyle ve ne de mevcut rejimi ayakta tutma gayretleriyle, Türkiye’yi düze çıkarmak ve huzura kavuşturmak imkansızdır. “PKK’yı pasifize etmek, terörü önlemek ülkeye barış getirmek” bahanesiyle başlatılan dış tertipli girişimler, tam aksine bütün Türkiye’yi PKK Cumhuriyetine dönüştürmeyi amaçlamıştır. Bu nedenle Adil Düzen devriminden başka çare kalmamıştır.

--

Ocak 2014 - Milli Çözüm Dergisi



[1] 26.Ekim. 2013-Bugün

[2] halklailiş kiler@aydinlikgazete.com

[3] Dr. Burak Hamza ERYİĞİT-Milli Gazete

Yorum Yaz