Temmuz 04 07:37

Recep Tayyip “BALA” sı VE IŞİD Belası

Recep Tayyip “BALA” sı VE IŞİD Belası

Recep Tayyip “BALA” sı VE IŞİD Belası

Rahmetli Erbakan Hoca Sn. Recep T. Erdoğan’a: “Beni dinle, ey dişi bitmemiş çocuk!” diye çıkışmış, ve AKP eliyle ülkenin nasıl bir felakete kaydırıldığını defalarca hatırlatmıştı.

IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) olarak tanıtılan ve şeriatçı kılıfı takılan “Amerikan kuklalarının”, bizzat İsrail tarafından silahlandırılıp gerilla eğitimlerinin Siyonist subaylarca yaptırıldığını bir ay önce Milli Çözüm Dergimizde yazdığımızda kimileri buna burun kıvırmıştı. Ama şimdi Musul IŞİD’in eline geçince ve konsolosluk mensuplarımız rehin (esir) edilince iktidar ve yalakaları yeni uyanmıştı. BOP kapsamında Irak’ın daha çok parçalanması ve bunun suçunun da “şeriatçı grupların” üzerine atılması, bir ABD politikasıydı. Böylece:

a) “Merkezi Irak Devleti kendisini de, bizi de koruyamıyor” gerekçesiyle Barzani Kürdistan’ına tam bağımsızlık ilanının yolu açılmaktaydı.

b) Ve zaten IŞİD’in Musul Baskını sonucu Kerkük tamamen Barzani ve Peşmergelerin kontrolüne alınmıştı. Böylece; ‘Kerkük Kürtler’in Kudüs’ü!’ Hayali Gerçeğe Dönüşmüş oluyordu!

IŞİD yaptığı hamle ile Kürtler’e en büyük hayalini gerçeğe çevirme imkânı sunmuşlardı. Petrolün ana vatanı olarak nitelenen Kerkük, Türkmenler ve Kürtler için çok önemli konumdaydı. Türkiye açısından Misak-ı Milli sınırlarının kaybedilmiş kenti olarak görünen Kerkük’e, Kürtler ise başkentleri olarak bakıyorlardı. Geçmişte Celal Talabani verdiği bir röportajda Kerkük’ün kendileri için taşıdığı önemini anlatmak için “Kerkük, Kürtlerin Kudüs’üdür” deyip çıkmıştı. Elbette Kerkük’ün Kürtler için önemi sadece duygusal sebeplere dayanmamaktaydı. Kerkük, Irak’taki en önemli petrol yataklarının merkezinde bulunmaktaydı. Müthiş petrol rezervi ile de bölgedeki tüm ülkelerin iştahını kabartacak durumdaydı. Dünya petrol rezervinin % 4’ü Kerkük ve civarından elde edilirken bu oran Irak’ın ürettiği Petrolün de % 50’sini oluşturmaktaydı. Ve zaten IŞİD’in Musul ve Telafer’i işgalinden sonra, petrol fiyatlarının hızlı bir tırmanışa geçmesi ve bundan en çok Türk ekonomisinin etkilenmesi ve tabi Yahudi petrol kartellerinin bir seferde on milyarlarca doları cebe indirmeleri de, bunların arkasında kimlerin bulunduğunun ispatıydı.

c) ABD ve İsrail’in sözde şeriatçı ve cihatçı IŞİD’e fırsat tanımaları, bin türlü tertip ve tezgah’a rağmen Suriye tuzağına çekemedikleri Türk askerini şimdi; “eski Misakı Milli sınırlarımız içindeki Musul’u kurtarma” kışkırtmasıyla Irak batağına sürükleme amacı da sırıtmaktaydı.

d) Hatta sn. Recep Erdoğan’ın Musul Konsolosuna telefonla “çatışmaya girmeyip IŞİD güçlerine teslim olmalarını tavsiye ettiğinin” resmen doğrulanması, “acaba IŞİD’in Iraktaki operasyonları hakkında ABD’den talimat mı alınmıştı?” sorularına haklılık kazandırmaktaydı.

e) Amerikan güdümlü IŞİD’in Tıkrid de 700 Şii askeri vahşice katletmesi de, Şiileri kışkırtıp ayrı devlet kurmaya zorlamak ve Irak’ın fiilen parçalanmasını sağlamak amaçlıydı. IŞİD’ın Türkmenlerin yoğunluktaki Telafer’i almaları ve Kürt peşmergelerinin hiçbir tepkisiyle karşılaşmamaları da, bu planın bir parçasıydı.

Yaşananların Arkasında ABD, Katar ve Suudi Arabistan mı Bulunuyordu?

Irak'ta Şii lider Mukteda Sadr'ın partisinin Kerkük milletvekili Ekrem Fevzi, Yön Haber Sitesi Haber Müdürü Erdal Emre'ye ilginç açıklamalarda bulunarak Musul'un IŞİD'in eline geçtiğini, Kerkük'ün de Kürtlerin elinde olduğunu belirtmiş ve “Irak’ın resmen üçe bölündüğünü” açıklamıştı. Yaşananların arkasında ABD, Katar ve Suudi Arabistan'ın olduğunu belirten Fevzi, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden'ın Irak'ı üçe bölme politikasının uygulandığını vurgulamıştı. Musul'da askerlerin ve yöneticilerin devlete ihanet ettiğini söyleyen milletvekili Fevzi, “Bağdat'ı bir günde ABD'ye teslim eden askerler, şimdi de Musul'u IŞİD'e teslim ettiler” diyerek bir gerçeğe parmak basmıştı.

IŞİD nasıl ortaya çıkıyordu?

IŞID lideri Ebubekir El Bağdadi Irak’ın 2003’te işgalden sonra ABD ordusunun güvenliği sağlayamadığı Felluce’ye gitmiş ve burada Irak ABD ordusuna yapılan saldırılara katılmıştı. Felluce’de savaşan Saddam Hüseyin’in eski komutanlarıyla temasa geçip küçük gruplarla gerilla savaşı başlatmıştı. İşte bu dönemde ABD tarafından yakalanmış cezaevine tıkılmış, işkenceler yapılmış, sonra beyni yıkanıp CIA güdümlü şeriatçı lider yapılmıştı. Hapishanede diğer radikal İslamcı militanlarla irtibat sağladığı ve onlardan etkilenip IŞID’i kurma kararı aldığı iddiasına ABD yönetimi şimdiye kadar nedense sessiz kalmıştı.

Önce 2004 yılında Irak’ta kurulan Tevhid ve Cihat örgütü sonrasında El Kaide lideri Usame bin Ladin’in emriyle kurulan “Mezapotamya’da El Kaidesi” örgütüne katılan Bağdadi de bu örgütte düşük bir rütbeyle faaliyet göstermeye başlamıştı. Örgüt, 2006 yılında adını“Irak İslam devleti”olarak değiştirmiş. Örgütün komutanları peş peşe ABD ordusunca öldürülmesine rağmen, her nasılsa El Bağdadi hayatta kalmıştı. ABD tarafından Irak hapishanelerinden serbest bırakılan militanların çoğunu kendi saflarına almayı başarmıştı. Gerilla savaşına ve bomba yapımına aşina bu adamları örgütüne kattı. ABD ve Irak ordusuna düzenlediği saldırılar örgütünü radikal savaşçılar tarafından çekim merkezi yaptı ve yabancı savaşçıları da saflarına kattı.

4 Ekim 2011’de ABD yoğun baskılardan ve sorumluluktan kurtulmak için IŞİD’i terör örgütü listesine alındı. Sözde yakalanmasına yardım edecek veya onu öldürecek kişiye 10 milyon dolar ödül verileceği açıklandı. Suriye iç savaşının başlamasından bir ay sonra Nisan 2011’de Suriye’de El Kaide’nin Irak Şam İslam Devleti’ni kurdu ve adamlarını bu ülkeye taşıdı. Suriye’de faaliyet gösteren bir diğer El Kaide bağlantılı örgüt olan Nusra cephesi ile müttefik olduklarını açıkladı. Temmuz 2013’te de (ve elbette ABD desteği ile) Irak’ta savaşçıların tutulduğu Ebu Garib hapishanesine saldırdı ve buradaki 500 ila 600 tecrübeli militanı serbest bıraktı ve kendi saflarına aldı. El Bağdadi Suriye’ye geçtikten kısa süre sonra Nusra cephesi komutanlarını hain olmakla suçlamaya ve liderlerini suikastlarla öldürmeye başladı. Bağdadi Al Jazeera’ya gönderdiği ses kaydında lider olarak kabul ettiği tek kişinin Bin Ladin olduğunu ve Zevahiri'yi tanımadığını açıkladı. Nusra’nın militanlarının özellikle de dünyanın dört bir yanından gelen yabancı militanlarının büyük bölümü IŞİD’e katıldı.

IŞİD özellikle Enerji kaynaklarını ve petrol kuyularını ele geçirmeye öncelik veriyor, bu sayede hem mali güç elde ediyor hem de karşı tarafa lojistik zarar veriyordu. Bağdadi, Saddam dönemi Bass yöneticileri, Irak ve Suriye ordusundan kopan eski askerler, Avrupa, Çeçenistan, Bosna, Doğu Türkistan, Libya ve Afganistan dâhil birçok ülkeden gelen gönüllü militanlar ve yerel aşiretlerden aldığı destekle daha da güçleniyordu. Şu anda örgüt, Suriye’de Rakka, Haseke ve Deyr Ez Zor vilayetleri ile Suriye’de Musul, Tikrit hattını elinde tutuyordu.IŞİDburalarda kendince Şeriat rejimi kurmuştu ve halktan vergi adı altında para topluyordu. Ayrıca ele geçirdiği bu bölgelerdeki petrol kuyularına hükmediyordu. Yani Bağdadi, hızla büyüyen bir mali güce sahip bulunuyordu. Kendi hegemonyasını kabul etmeyen tüm grupları, kişileri ve aşiretleri düşman kabul ediyor, Sünni olduklarını söyleyen militanlar İslam’ın diğer mezheplerini de kâfir olarak tanımlıyordu.

IŞİD, İsrail ve AKP ortaklığı gizliden gizliye yürüyordu!

Uzun süredir yazılıp konuşulmaktaydı. AKP hükümeti Barzani'nin petrolünü alıp İsrail'e satmaktaydı. Şimdi bu iddialar resmiyet kazanmıştı. Hatırlayacaksınız Irak Petrol Bakanlığı, Barzani yönetimini, İsrail'e petrol satmak ve ülkeyi 34 milyar dolar zarara uğratmakla suçlamıştı. Bakanlığın resmi internet sitesinden yapılan açıklamada, AKP hükümetinden, Irak'ın doğal kayaklarıyla ilgili egemenliğine saygı duymasını vurgulamıştı. Irak Petrol Bakanlığı'nın açıklamasından anlaşıldığına göre AKP-Barzani kaçakçılığına İsrail ortak yapılmıştı. Neticede İsrail, böylesi bir kaçakçılık için bulunabilecek en uygun ortaktır! Bağdat'ın itirazı nedeniyle dünyanın alamadığı AKP-Barzani kaçak petrolünü, bir tek İsrail alıp satacak konumdaydı. Bu arada AKP'nin İsrail'le ortaklığı, Barzani petrolünün çok ötesine taşınmıştır. Nitekim Enerji Bakanı Taner Yıldız birkaç kez, İsrail'in Güney Kıbrıs açıklarında bulduğu doğal gazı, Türkiye üzerinden batı pazarlarına satabileceğini açıklamıştır. (Bu konu zaten artık masadadır ve ABD'nin devreye girdiği son Kıbrıs müzakerelerinin temel konuları arasındadır.)Dahası AKP hükümeti bunu, "Güney Kıbrıs gazını, Kuzey Irak modeliyle satabiliriz" diyerek ağzından kaçırmıştır. Kuşkusuz Erdoğan'ın oğlu Burak Erdoğan'a ait Safran-1 adlı geminin İsrail'e, hem de Rus malları taşıdığı bir süreçte, bu ortaklık hiç kimse için şaşırtıcı olmayacaktır! Ancak Dünya dengelerinin şaştığı, ABD emperyalizmine karşı Ortadoğu'da yeni mevziler kazanıldığı bir dönemde, AKP-Barzani-İsrail-G.Kıbrıs ekseninin başarı kazanma şansı bulunmamaktadır. Çünkü bu ortaklık, hem yasadışıdır, hem bölge karşıtıdır hem de Türkiye’nin çıkarlarına aykırıdır. Yani AKP hükümeti, her bakımdan hem Türkiye için, hem de bölge için bir güvenlik sorunu halini almıştı. [1]

Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütü, önce Musul'u, ardından da Kerkük'ün güneyini almıştı. Böylece "Cihatçı" örgüt, Suriye'deki Rakka'dan Irak'ın El Anbar ve Felluce hattına uzanan bölgenin hâkimi yapılmıştı. Örgütün bu hattın yukarısında, Gaziantep'ten Mardin'e uzanan dört sınır kapısını da artık kontrol ettiğini hatırlatmamız lazımdı.

Peki, bu tablo nasıl oluştu? IŞİD'in işgalleri ne anlama geliyordu? Önce olgulara bakalım:

IŞİD’in: “Barzani bölgesine saldırmayız” açıklaması ne anlama geliyordu?

1) IŞİD'in hem Suriye'de hem de Irak'ta yüklendiği bölgeler petrol alanlarıydı. Önce Musul, ardından da Kerkük'ün güneyini alan IŞİD'in hedefinde "şeriat" yerine "Kerkük-Yumurtalık" hattı olduğu anlaşılmaktaydı. Ankara'nın Erbil'le, Bağdat'a rağmen 50 yıllık anlaşma yaptığı ve Irak petrolünü kaçak olarak satmaya çalıştığı bir süreçte bu hamlenin gelmesi ne anlam taşımaktaydı?

2) Barzani'nin partisi KDP'nin Meclis Grup Başkanı Ümit Hoşnav, Musul'daki durumun Maliki'nin suçu olduğunu ve peşmergelerle IŞİD arasında bir çatışma istemediklerini açıkladı. Barzani'nin yayın organı Rudaw'a konuşan IŞİD sözcüsü de, Kürt bölgesine saldırı planları olmadığını duyurmuşlardı.

3) Bu arada Mesut Barzani'nin müsteşarı Kifah Mahmut, Bağdat'a ABD'den yardım istemesi önerisinde bulunmuşlardı.

4) Bu noktada da ilginç bir tablo ortaya çıkmıştı. Maliki uluslararası örgütlerden yardım isterken Irak Meclis Başkanı Usame Nuceyfi, ABD'nin devreye girmesi gerektiğini savunmaktaydı. Şu notu da belirtelim: Nuceyfi Irak'ta federalizmi savunan bir insandır, Musul'dan hızla kaçan Vali de, Nuceyfi'nin kardeşi, Atil Nuceyfi olmaktaydı!?

5) Bu arada PKK de "Güney Kürdistan"ı savunmaya hazır olduklarını açıklayarak, arası bozuk olduğu KDP'ye el uzatmıştı.

6) Türkiye'deki kimi Açılım sözcüleri de IŞİD'in Musul'u almasını fırsat bilerek, "IŞİD Suriye'de hem AKP hükümetinin hem de PKK-PYD'nin karşısındadır, ortak düşmandır" özetli çıkışlar yapmıştı. Bu sözcüler, ABD'nin yeni Suriye planına oldukça yatkındı. Acaba Suriye'de cihatçı kılıklı IŞİD ve Nusra'ya karşı ABD-AKP-PKK cephesi mi oluşturulmaktaydı? diye soran yazar haksız mıydı?

10 Haziran 2014 günü meclis kürsüsünde ki konuşmasında “Besleyip büyüttüğünüz IŞİD Musul Başkonsolosluğumuzun etrafını sarmış” diyen MHP milletvekili Sinan Oğan’a AK partili İhsan Şener, “Atma!” diyordu. AKP’li Bülent Turan da devamlı müdahale ediyor, yalancılıkla suçluyordu. Ama iki gün sonra, bu kahraman AKP’liler Musul’un işgali ve Konsolos mensuplarımızın rehin-esir edilmesiyle şaşkınlığa uğruyor ve o gün Meclise gelecek yüzleri kalmıyordu. Oysa Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davudoğlu, Suriye’de Esad’ı devirmek ve ABD’nin gözüne girmek için sınırımızı bu kadar laçkalaştırmamış olsalardı, o bölgelerde bu tür örgütlerin güçlenebilmesinin mümkün olmadığını herkes kabul ediyordu. Sözde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlunun: “Son 48 saattir Irak’ta yaşanan gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Musul Baş Konsolosluğumuzun güvenliği için gerekli önlemler alındı.” Sözlerinin üzerinden 24 saat geçmeden Musul Başkonsolosluğu basılıyor ve görevliler rehin alınıyordu. Böylece Türk siyasi tarihine geçecek boyutta diplomatik hezimet yaşanıyordu.

Son bir yıldır IŞİD Esad'la savaşsa da muhaliflerle daha çok çarpışıyordu. Suriye'de petrol açısından zengin Rakka'nın kontrolü IŞİD'in eline geçmiş bulunuyordu. Bu sefer IŞİD Felluce ve Ramadi gibi zengin petrol yataklarını ele geçiriyor ve son olarak Musul'u düşürüyordu. Türkmen şehri olan Tuzhurmatu'de kontrolü sağlıyordu. Tam da Kuzey Irak ile Türkiye arasında petrol anlaşması devam ederken IŞİD'in bu saldırıları, “Acaba bu bir sabotaj mı? sorusunu akla getiriyor” diyenler gerçekleri çarpıtıyordu.

Sözde “Çözüm” süreci'ne yönelik Lice merkezli provokasyonlar sürerken IŞİD'in, Musul'u alması AKP iktidarını ve yandaşlarını şaşkınlığa uğratıyordu. Felluce, Anbar ve Ramadi'den sonra Musul'u ele geçiren IŞİD'in Samarra ve Tikrit'e ilerlemesi Kerkük ve Erbil'de de alarma yol açtırıyordu. Asıl soru şuydu: IŞİD nasıl oldu da elini kolunu sallaya sallaya Musul'u ele geçiriyordu? Niçin karşısına tek bir güç çıkmıyor ve çatışma olmuyordu? Çünkü IŞİD’in yollarını ABD ve Gafil AKP döşüyordu.

İsrail çıbanı deşilmeden bölgemize huzurun gelmesi mümkün görünmüyordu!

Bazı Yahudiler bile İsrail’i gayrimeşru devlet sayıyordu... Akıllı ve vicdanlı Hahamlar: “İsrail’den utanıyoruz” diyordu!

Yıllardır işgal ettiği Filistin topraklarında Müslümanlara katliam gerçekleştiren ve Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren terör devleti Siyonist İsrail, insaflı Yahudileri bile isyan ettiriyordu. Sürekli fitne yayan ve hiçbir kural tanımayan Siyonist İsrail’i, soydaşı olduğu Yahudilerin akılı ve vicdanlı takımı gayrimeşru devlet sayıyordu. İşte bu Yahudiler, yıllardır Filistin’de Müslümanlara zulmeden, işgal edilen topraklarda yayılmacı politika izleyen ve Filistinli tutuklulara uygulanan insanlık dışı muameleyi düzenledikleri yürüyüşle protesto etmekten çekinmiyordu. BM Genel Merkezi’nin karşısında İsrail’i protesto eden grubun liderlerinden Haham Dovid Feldman yaptığı açıklamada, İsrail devletine karşı olduklarını belirterek, “İsrail’in Filistin’i işgali, biz dindar Yahudileri utandırıyor” diye haykırıyordu. Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nin karşısındaki parkta toplanan Siyonizm karşıtı Yahudiler, İsrail’in Filistin’i işgali, işgal edilen topraklarda yeni yerleşim planlarının hayata geçirilmesi ve Filistinli tutuklulara uygulanan muameleyi şiddetle kınıyordu.

İsrail’in temelini oluşturan Siyonizm’i reddeden Feldman, Filistinlilerin herhangi bir suçlama yapılmadan tutuklanmasına da değinerek “Yargılama yapılmadan Filistinlileri tutuklamak İsrail’in işlediği korkunç suçlardan sadece birisini oluşturuyor. Dünya genelindeki dindar Yahudilerin büyük çoğunluğu kendilerini İsrail’den ayrıştırıyor” ifadelerini kullanıyordu. New York’ta İsrail’in kuruluşunu kutlamak ve İsrail’e destek vermek için düzenlenen yürüyüşe katılanların çoğunun seküler Yahudi olduğunu vurgulayan Feldman, dinin milliyetçilik için araçsallaştırıldığını belirtiyordu. Feldman, İsrail’in yeni yerleşim planlarını da eleştirerek, tüm dünya ve BM’nin bu suçlara ve İsrail’e dur demesi gerektiğini söylüyordu. Grupta bulunan diğer Haham Yisroel Dovid Weiss de, yıllardır İsrail devletine karşı eylem ve protestolar düzenlediklerini ancak ana akım medya kuruluşlarının kendilerini görmezden geldiğini hatırlatıyordu. Kendilerine İsrail ve başka ülkelerde polis tarafından yapılan şiddetin fotoğraflarını gösteren Weiss, barışçıl gösteri yapmalarına bile müsaade edilmediğini dile getiriyor ve böylece Siyonist olmayan Yahudilere bile işkence yapıldığını vurguluyordu. Bütün bu gerçekler ve gelişmeler Rahmetli Erbakan Hoca’nın nedenli haklı ve hayırlı bir politika izlediğini bir kez daha ortaya koyuyordu.

Atatürk ve Erbakan’ın Filistin Hassasiyeti Niçin Örnek Alınmıyordu?

“Tarih boyunca Müslümanlar Kudüs’e her zaman barış getirmişler bölgeyi huzura kavuşturmuşlardır. Irkçı emperyalizm ise her zaman ifsat çıkarmıştır. İşte Batı ve İsrail, Ortadoğu’yu 70 yıldır terör ve gözyaşıyla karıştırmaktadır. Sovyetler dağılıp Komünizm iflas edince asıl hedef İslam yapılmıştır. Irkçı emperyalizm, bir yandan Büyük İsrail’i kurmak, bir yandan İslam ülkelerini kontrolü altına almak için 20. Haçlı Seferi’ni kışkırtmaktadır.

Sevr Anlaşmasını Osmanlı’nın önüne Büyük İsrail’i kurmak için koymuşlardır. Ama inançlı Anadolu insanı buna izin vermemiş şanlı Kurtuluş savaşıyla işgalcileri yurdumuzdan atmıştır. Fakat şimdi ırkçı emperyalizm Büyük Ortadoğu Projesi ile Türkiye’nin parçalanmasını amaçlamaktadır ve bu yüzden Afganistan ve Irak olayları yaşanmıştır. Hedef İslam alemi ve başta Türkiye’dir. Bunu için tüm Dünyada ve Filistin’deki katliamların durdurulması için ilk önce D-8 ve ardından D-60’ların harekete geçirilmesi gerekir. İsrail bir terör devletidir, varlığı gayrimeşrudur. Amerika İsrail’i çok seviyorsa, kendi topraklarında bir eyalet versin…”diyen Erbakan sözlerini, mitinge katılanlara “Mukaddes şehrimiz Kudüs’ü, mukaddes mabedimiz Mescid-i Aksa’yı, İslam diyarı Gazze’yi, her türlü işgal ve tecavüzden kurtarmak için, bütün İslam ve insanlık adına, bütün gücümüzle çalışacağımıza söz veriyoruz” diyerek bitirmiştir. (4 Ocak 2009 Filistin ile Dayanışma Mitingi Konuşmasından)

            Mustafa Kemal’in İsrail Uyarısı:

“Hz. Peygamber’in son arzusu olan; “mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını” temin için hemen bu gün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahattin idaresinde, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların yabancı hakimiyet ve nüfuzunun altında bulunmasına ve bölgede bir İsrail Devleti kurulmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah’ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa’nın bu mukaddes yerlere temellük etmek (işgal edip mülküne geçirmek) için yapacağı ilk adımda, bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.” (Haziran 1937 Meclis konuşmasından)

IŞİD’in Musul baskını üzerine NATO’yu yardıma çağıran ve AB’yi kurtuluş kapısı sanan Recep T. Erdoğan ve yalakaları “Kur’an’ın Yahudi ve Hıristiyan emperyalistlerden dost olmayacağı” gerçeğine inanmıyor muydu?

Sözde, aşırı sağcı ve Nazi havalı Danimarka Halk partisi liderleri İsrail ile flört ediyor ve fiilen Siyonizm’in sözcülüğüne soyunmuş bulunuyordu. Fransız aşırı sağının yükselen yıldızı ve Ulusal Cephenin Başkanı Marine Le Pen babasının hilafına Yahudilere toz kondurmuyor, eski söylemlerine veda etmiş görünüyordu.  Kısaca, Avrupa sağı kabuk değiştirmiş ve anti semitik kamptan semitik kampa geçmiş oluyor ve anti Semitizm yerine İslam düşmanlığını ikame ediliyordu. İşte bu nedenle de Marine Le Pen ülkesinin bir nevi İslam işgaline maruz kaldığını söylüyordu.  Bu sözler ve yaklaşım, 16’ıncı Benediktus’un  İslam düşmanlığında ateist ortağı ve müttefiki Oriana Fallaci’nin sözlerine ne kadar da benziyordu! Kısaca Yahudiler, dinsizler ve fanatik Hıristiyan kesimler hepsi İslam karşısında birleşmiş bulunuyordu. Onların ateist ve dinsiz müttefiki Fallaci ölmeden evvel şunları söylüyordu: “Ben Müslüman ülkelerde haç takamıyorum; ama onlar benim ülkemde istedikleri gibi hareket edip bizleri tehdit bile edebiliyorlar. Bunun nedeni ise başımızdakilerin demokrasi ve insan hakları bahanesiyle Müslümanlara imkân ve fırsat tanımalarıdır. Prodi ve Berlusconi gibi şapşallar bunun için benim oyumu alamamıştır. Çoğu İtalyan’ın ve Avrupalının Yahudi düşmanlığından tiksiniyorum ama Müslümanlara tepkisine hak veriyorum Ülkemi ve Avrupa’yı onursuzlaştıran bu utanç beni derin derin düşündürüyor. Eğer benim gibi bir ateist ile bir papa Müslümanlara karşı aynı şeyleri düşünüyorsa bunda bir doğruluk payı vardır. Eğer geçmişi bilmiyorsanız hayatta kalamazsınız. Bu nedenle Osmanlıların ta Viyana kapılarına dayandığını asla unutamazsınız. Eğer Leonardo Da Vincilerin, Raffaelloların, Giottoların sanat kenti Floransa’ya cami dikilirse kendi ellerimle havaya uçururum…”

Hıristiyan Siyonistlerden sonra şimdi de başımıza Nazi Siyonistleri çıkarıyordu. Yaklaşık 10 yıldan beri  Avrupa aşırı sağı,  Siyonist taraftarı (philozionism) olarak anılıyordu.[2] Avrupa aşırı sağının tamamı bu zehirli kokteyl içmiş görünüyordu.  Sözde liberal özde aşırı sağcı Hollandalı Geert Wilders, Kur’an-ı Kerim’i Hitler’in Mein Kampf/Kavgam kitabıyla karşılaştırma küstahlığında bulunuyordu.  Bu adama göre İslam sadece İsrail’i değil bütün dünyayı tehdit ediyordu. Öyleyse safları sıklaştırmanın ve İsrail’in etrafında toparlanmanın gereğini savunuyordu. Kudüs düşerse ardından Atina, Roma, Amsterdam ve Paris de düşebilir diye uyarıyordu!  Belçikalı aşırı sağcı Lider Filip Dewinter ise Yahudiliği Avrupa sosyetesinin sütunu veya deniz feneri olarak tanımlıyor ve İslam düşmanlığını bir görev olarak telakki ediyordu.  Avrupa aşırı sağı İsrail’in Filistinlileri öldürmesini  kendi var olma hakkı olarak görüyordu. Norveçli kitle katliamcısı Anders Behring Breivik kendisini Siyonizm yanlısı bir eylemci olarak tarif ediyordu. Bu  İslam nefreti ile Avrupalıları kışkırtan zaten Siyon liderler oluyordu.  11 Eylül’den sonra Yahudi Lewis, Bush yönetiminin Ortadoğu politikalarının fikir babalarından biri olmakla kalmıyor, İslamofobi’nin Batı’daki baş körükleyicilerinden biri haline geliyordu. 28 Temmuz 2004’te Alman Die Welt dergisine verdiği mülakatta “böyle giderse yüzyılın sonuna kadar Avrupa’ya İslam hakim olacaktır... Avrupa İslam dünyasının bir parçası haline dönüşmekten kurtulamayacaktır” diyordu.” 31 Ekim 2005 tarihli The New Yorker dergisine göre de Lewis, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’e: “Müslümanlara yapılması gereken şeyin iki gözleri arasına büyük bir sopayla vurmak olduğuna inanıyorum. Onlar yalnızca güce saygı duyar.” tavsiyesinde bulunacak kadar alçalıyor ve batılı gavurların şeytani duygularını açığa vuruyordu.[3] Peki bütün bunlara rağmen, hala AB’ye girmek için çırpınan ve ABD’nin stratejik tavsiyelerini harfiyen uygulayan Sn. Recep Erdoğan, gerçekten Allah’ın kitabına inanıyor muydu?

Musul’u İşgal Planı 1 yıl önce yapılmıştı!

IŞİD’in Musul saldırısının birdenbire ve kendiliğinden olmadığı, sürecin 2013’ün Temmuz ayında başladığı ortaya çıkmıştı. Samarra saldırısı işaret olmuş, ancak Dışişlerimiz kayıtsız kalmıştı. IŞİD’in Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’na yaptığı baskının perde arkasıyla ilgili önemli bilgiler ortaya çıkmıştı. Buna göre Musul’un işgaline giden süreç tam bir yıl önce, 2013 yılının temmuz ayında başlamıştı. İşaret fişeği 5 Haziran’da IŞİD’in Samarra’ya saldırmasıydı. Ancak Dışişleri bu bilgiyi dikkate almamıştı. Musul krizi, Irak İslam Partisi Başkanı ve eski Devlet Başkan Yardımcısı Tarık el Haşimi konusunda, Başbakan Nuri el Maliki’yi haklı çıkarmıştı. Haşimi’nin IŞİD’e destek verip, dünyanın terör örgütü olarak kabul ettiği bir yapıyı meşrulaştırması, siyaseten kendisinin meşruiyetini yitirmesine zemin hazırlamıştı. Örgüt, Musul’a önce Kafkas kökenli savaşçıları yollamıştı. Çok merhametli olmadığı bilinen bu savaşçılar, kenti terörize etmiş ve Musul kolayca teslim olmuştu. İlk saldırıda 70 IŞİD militanının öldüğü, 100’den fazla da Irak askerinin yaşamını yitirdiği açıklanmıştı.

IŞİD El-Kaide ve Erdoğan irtibatı!

Hatırlanacağı üzere “Dışişleri toplantısı” olarak tarihe geçen özel buluşmanın internete düşen kayıtlarında MİT Başkanı Hakan Fidan’ın, “gerekirse Süleyman Şah türbesine 8 füze attırırız” sözü çok tartışılmıştı. Ne hikmetse, bu söz ile birlikte: “o füzeler atıldıktan sonra” ihale kime kalacak, olayı kim üstlenecek? sorusu akıllara takılmıştı. Elbette IŞİD üstlenecek, IŞİD bombalamış olacaktı. Çünkü bölgede, bunu yapabilecek yegane güç IŞİD adlı Amerikan-İsrail güdümlü yapıydı. “Irak Şam İslam Devleti” olarak bilinen, kısa adıyla IŞİD, Suudi merkezli, Vahhabi-Selefi ictihada mensup, karanlık ve kiralık bir teşkilattı. El-Kaide’nin bir kolu olan IŞİD, bölgede Vahhabi ictihadına göre bir devletin kurulması yönünde silahlı faaliyet yürütmekte olup, Suriye ve Irak’ta fevkalade etkin terör eylemleri ile tanınmıştı. IŞİD’in en büyük finansörlerinden biri de Suudi Yasin El-Kadı’dır. Yasin El-Kadı, ideolojik olarak ta IŞİD’in yaptığı işlerin bölgesel etkisini güçlendirme adına, çok sayıda STK kurup, bunları finanse etmekte ve Türkiye’de de el üstünde tutulmaktadır.

Haliç Kongre Merkezi'nde Sır Toplantı

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 25 Aralık yolsuzluk ve ihaleye fesat karıştırma soruşturmasının bir numaralı şüphelisi Yasin El Kadı ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Haliç Kongre Merkezi'ndeki buluşmasının fotoğrafları yayınlanmıştır.

11 Eylül saldırısının ardından Birleşmiş Milletler ve ABD tarafından teröre destek veren isimler listesinde olduğu iddiasıyla kara listeye alınan, Bakanlar Kurulu kararı ile 11 Ekim 2012'ye kadar Türkiye'ye girişi yasak olan Yasin El Kadı ile Başbakan Erdoğan'ın 14 Nisan 2012'de Haliç Kongre Merkezi'ndeki toplantıda görüştüğü, MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın da görüşmeye katıldığı yazılıp konuşulmaktaydı. Soruşturma dosyasındaki bilgilere göre; Yasin El Kadı ile Başbakan Erdoğan, tam 13 ayrı görüşme yapmıştı. Teknik dinlemelerden ulaşılan görüşmelere Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan ve Urla'daki villalarla gündeme gelen işadamı Latif Topbaş'ın da sık sık eşlik ettiği saptanmıştı.

İşte soruşturma dosyasına göre gerçekleşen görüşmeler

14.04.2012: Haliç Kongre Merkezi - Erdoğan, Yasin El Kadı, Hakan Fidan

25.06.2012: Ankara - Erdoğan, Yasin El Kadı, Hakan Fidan, Usame Kutub

01.07.2012: İstanbul (Latif Topbaş'ın evi) - Erdoğan, Yasin El Kadı, Latif Topbaş

12.07.2012: İstanbul (Latif Topbaş'ın evi) - Erdoğan, Yasin El Kadı, Latif Topbaş, Bilal Erdoğan

22.09.2012 : İstanbul (Latif Topbaş'ın evi) - Erdoğan, Yasin El Kadı, Latif Topbaş, Muaz Kadıoğlu

29.09.2012 : Ankara - Erdoğan, Yasin El Kadı, Hakan Fidan, Halit Meşal

11.10.2012 : İstanbul (Dolmabahçe Çalışma Ofisi) - Erdoğan, Yasin El Kadı

14.10.2012 : İstanbul - Erdoğan, Yasin El Kadı, Latif Topbaş

22.10.2012 : İstanbul - Erdoğan, Yasin El Kadı, Sefer Turan

18.03.2012 : İstanbul (Dolmabahçe Çalışma Ofisi) - Erdoğan, Usame Kutub

30.03.2013 : İstanbul (Latif Topbaş'ın evi) - Erdoğan, Yasin El Kadı, Latif Topbaş

11.05.2013 : İstanbul - Erdoğan, Yasin El Kadı, Latif Topbaş, Bilal Erdoğan

09.10.2013 : Resmi Konut - Erdoğan, Yasin El Kadı, Hakan Fidan, Usame Kutub, Abdulkerim Çay, Bilal Erdoğan[4]

Musul’daki Cemaat Okulları üç gün önceden niçin kapatılmıştı?

Kanal D Haber Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Sarılar; Twitter hesabından Musul'daki Cemaat okullarının IŞİD baskınından 3 gün önce tahliye edildiğini yazmıştı. Sarılar’ın; "Musul baskını davul çala çala geldi kentteki Fetullah Gülen okulları 3 gün önce tahliye ediliyor başkonsolosluk sanki baskını bekliyor. Musul'da Cemaat okulları bile perşembenin gelişini çarşambadan (hatta salı) biliyor Başkonsolosluk baskını öngöremiyor İstihbarat sıfır mı?" soruları hala yanıtsızdı.

Wall Street Journal gazetesi, 2013 Ekim’inde MİT Müsteşarı Hakan Fidan'la ilgili çok tartışılan bir iddialar yayınlamıştı.

Yazıda birbirinden ilginç iddia ve noktalar yer almıştı. Ancak en çok dikkati çeken nokta, WSJ'nin Fidan'ı Ortadoğu'nun çok önemli iki "gölge" ismiyle kıyaslamasıydı. Bu isimler Suudi İstihbarat Kuruluşu'nun Genel Direktörü Prens Bender bin Sultan, diğeri de İran Devrim Muhafızları'nın elit birimi Kudüs Gücü'nün Komutanı Kasım Süleymani olmaktaydı. Prens Bender, Ortadoğu'daki Sünni örgütlerin organizasyonunun ve Sünni politikalarının sürdürülmesinin mimarı olarak tanıtılmaktaydı. Süleymani ise benzer işleri Şiiler için yapmaktaydı. Her ikisi de haklarında çok fazla bilgi olmasa da ve her ikisi de kamuoyu önünde yer almaktan hoşlanmasalar da, esasen Ortadoğu'yu yakından takip edenlerin hiç de yabancı olmadığı “Karanlık” insanlardı. Prens Bender Bin Sultan’ın, ilk diplomatik başarısı, ABD'yi o dönemin en gelişmiş savaş uçağı olan F-15'leri Suudi Arabistan'a satmaya ikna etmesi sayılmıştı. 1983 yılında Suudi Arabistan'ın Washington büyükelçiliği görevine atanmış ve bu görevinde 2005 yılına kadar kalmıştı. Bu dönemde beş ABD başkanı, 10 dışişleri bakanı, 11 ulusal güvenlik danışmanı ve 16 farklı Kongre ile çalışmıştı. Washington Post'un ünlü Ortadoğu muhabiri, deneyimli gazeteci David Ottaway'e göre, "hiçbir Arap diplomat, hatta hiçbir diplomat Prens Bender kadar Washington'da etkili olmamıştır".

Ülkesi dışındayken geleneksel kıyafetler yerine kot pantolon ve gömlek gibi Batılı kıyafetler giyen ve puro içen Prens Bender, başta Başkan George W. Bush olmak üzere tüm ABD başkanlarıyla yakın çalışmıştı. ABD ve Suudi Arabistan'ın Ortadoğu'ya ilişkin birçok politikasının mimarı ve uygulayıcısı konumundaydı. Soğuk Savaş döneminde Nikaragua'daki Kontralardan, Afganistan'da Sovyet karşıtı direnen gruplara kadar Batı'nın desteklediği birçok örgüte maddi destek sağlamış, silah yardımı yapmıştı. 2005 yılında ise Suudi Arabistan Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Genel Sekreterliği'ne, 2012 yılında ise istihbarat başkanlığı görevine atanmıştı. Ama ne olduysa Prens Bender azledilip, yerine yardımcısı Yusuf el İdrisi Suud istihbaratının başkanı yapılmıştı. Oysa Bender bin Sultan Suudi istihbarat şebekesinin başıydı ve üst düzey ABD'li siyasi, askeri ve istihbarat yetkilileriyle derin bağlantılara sahip bir insandı. Krallık yönetiminin çeşitli kademelerinde, özellikle Suriye lideri Esad’ın devrilmesi amacıyla istihbaratın başına getirildiği söylenen Bender’in bu işi bir türlü başaramadığı yolunda yakınmalar vardı.

Suudi Arabistan ve Körfez istihbaratının demir yumruk lakaplı adamı Bender bin Sultan zehirlenme tehlikesi geçirerek hastaneye kaldırılmıştı.

Amerikan istihbaratının da bir numaralı adamı olan ve Arap dünyasındaki terörist grupların ve saldırılarının altındaki en büyük finansör ve organizatör olarak bilinen Bender, son dönemde İsrail ile Arabistan ilişkilerini normalleştirme çabasına yoğunlaşmıştı. Lübnanlı site  Haber Press genel müdürü Ahmed Mutır’ın haberine göre, Bender bir işret partisine çağrılmış, telekızlardan birisinin içkisine zehir koymasıyla fenalaşmıştı. Bender’in suikasta uğramasının en önemli nedenlerin başında, Suud istihbaratının Bender’in MOSSAD ile ilişkisinden oldukça rahatsızlık duymasının geldiği kulislere yansımıştı.

ABD Yahudi Lobileri, sadık adamlarına sahip çıkamamıştı!

Prens Bender gibi İsrail hayranı, ABD hizmetkârı ve Hakan Fidan’la irtibatlı bir has adamı, hem stratejik görevinden atılmış, hem de zehirlenip koma halinde hastaneye yatırılmıştı. Demek oluyor ki, Siyonist Lobiler, artık adamlarına bile sahip olamamaktaydı. Bırakın kiralık adamlarını, kendi beyin takımını bile koruyamamaktaydı. Bilindiği gibi, Gizli Dünya Devletinin beyni konumundaki Richard Rockefeller, 99 yaşındaki babası David Rockefeller’in doğum yıldönümünü kutlamak üzere, Maine eyaletindeki özel adalarına giderken esrarengiz biçimde uçağı düşmüş ve ahirete yollanmıştı. Bu olay bize Enbiya Suresi 18. Ayetini hatırlatmıştı. “Kesinlikle, biz Hakkı Batılın üstüne fırlatırız, o da Onun (zulüm mekanizmasının) beynini darmadağın edip (etkisiz hale getirir) sonra bir de bakarsın ki, O (Batıl ve zulüm sistemi) yok olup gitmiştir!”

 

--

Özel Yazılar - Milli Çözüm Dergisi

 


[1] maliguller@aydinlikgazete.com

[2] (http://mg.co.za/article/2012-03-30-european-right-wing-turns-zionist).

[3] 8 Haziran 2014 / Milli Gazete-Mustafa Özcan

[4] Karşı Gazetesi / 21 Şubat 2014 Cuma

Yorum Yaz