Şubat 17 15:54

Sahte Dindarların Tahribatı ve TSK’YA HAİN PUSU KURULMASI

Sahte Dindarların Tahribatı ve TSK’YA HAİN PUSU KURULMASI

Sahte Dindarların Tahribatı ve TSK’YA HAİN PUSU KURULMASI

İnsanlık tarihi sürecinde de, günümüzde de, bağımsızlık ve saygınlık kazanmanın ve kalkınmanın en önemli şartı; düşmanlara karşı caydırıcı, dostlara ve yurttaşlara ise güven aşılayıcı güçlü ve Milli bir orduya sahip olmaktır. Ve hele jeopolitik yönden dünyanın en kritik ve stratejik bölgesini oluşturan Anadolu coğrafyasında onurlu ve huzurlu bir devlet olmak için böyle bir ordu kaçınılmazdır. “Güçlü ve Milli Ordu” olmanın ise iki temel koşulu vardır: 1- Milletin inanç değerleri ve ahlak sistemiyle barışık, psikolojik (manevi-moral) gücü yüksek, 2- Ekonomik ve teknolojik yönden yeterli ve örnek konumda olmaktır. Bu iki temel esas bize rahmetli Erbakan’ı hatırlatmaktadır. Çünkü “önce ahlak ve maneviyat, sonra yaygın ve yüksek kalkınma!” diyerek yola çıkmış, Ağır sanayi ve milli savunma teknolojileri için hayatını harcamış; dış güçler ve işbirlikçi masonik merkezlerce defalarca kendisine ve Milli Görüş’e karşı kışkırtılan komutanlara, kahraman ordumuzun şahsı manevisine ve ordu-millet kenetlenmesine zarar gelmesin diye en küçük bir tahkir ve tarizden bile sakınmıştır.

Türkiye’de, askerlere yaptırılan bütün darbelerin ve özellikle 28 Şubat tertiplerinin, Erbakan kadar, asıl TSK’ya yönelik kumpaslar olduğunu artık anlamamız lazımdır ve her yönden Milli ve güçlü bir orduya sahip çıkmanın tam zamanıdır. Çünkü AKP+Cemaat ittifakının, Erbakan’ı devre dışı bırakıp, TSK’yı hizaya sokmak üzere hazırlandığı, bugün belgelerle ve kendi itirafları ile ortaya çıkmıştır. Demokratikleşme gerekçeleri, Kopenhag kriterleri ve AB’ye katılım ve kabul süreçleri… Bunların hepsi TSK’yı aciz ve çaresiz bırakmanın kılıflarıdır. İnançlı ve caydırıcı olmayan bir TSK ile, Türkiye AB’nin eyaleti ve İsrail’in vilayeti yapılacaktır. İşte, ekonomik yönden oldukça kalkınmış bir Almanya’nın ve yine teknolojik olarak süper noktalara taşınmış bir Japonya’nın, dünya siyaset dengelerinde ve stratejik değişimlerde sıradan bir ülke, hatta bazen bir sivil organize kadar bile söz sahibi olamadıklarının nedeni, güçlü ve caydırıcı bir orduları bulunmamasıdır. Çünkü 2. Dünya savaşı sonrasında ABD ve Yahudi Lobilerince her iki ülkenin etkin ve yetkin-ordu bulundurmaları yasaklanmış ve kısıtlanmıştır. Türkiye’de Ergenekon ve Balyoz mahkemeleriyle ve her kurumdan çıkabilecek bir takım hain ve gafil kişileri temizleme bahanesiyle, ve aslında bütün orduyu gözden düşürme niyetiyle başlatılan ve maalesef büyük tahribatlara yol açan “TSK’yı PKK’dan daha tehlikeli ve İslam düşmanı!?” gösterme propagandaları, aslında ordumuzu yıpratma operasyonlarıdır ve yurdumuzu parçalamanın ilk adımıdır. AKP ve Cemaat bu hıyanet tezgahında maşa ve figüran olarak kullanılmıştır; şimdi şahsi ikbal ve ihtiras uğruna kapıştıkları için, bu gerçeklerin çoğunu birbiri aleyhine itiraf etmek zorunda kalınmıştır. Artık komutanlarımızın ve subaylarımızın, Darwinist laiklik safsatasından ve masonik Kemalizm saplantısından kurtulup Müslüman halkımızla kucaklaşması, halkımızın da “AB’ye girme, demokratikleşme ve küreselleşme hayali ve hilesiyle, Haçlı Batıya köleleşme” tuzağına kapılmayıp ordusuna, yani onuruna, namusuna ve yurduna sahip çıkması; böylece örnek bir laikliği ve gerçek bir demokrasiyi öngören Adil Düzen’e ulaşması, belki her iki tarafın da son fırsatıdır. Ve asla unutmayalım ki, ordudan nefret etmek, TSK’yı milletin sırtında bir kambur ve gereksiz baskı kurumu gibi görmek; hürriyet ve haysiyetini, huzur ve emniyetini düşmanlarına peşkeş çekmekten farksız bir ahmaklık ve alçaklıktır.

Eski Komünist militan, şimdi Fetullahcı şarlatan Zaman yazarı Şahin Alpay da, “anti Kemalist!” kılıfıyla ordu düşmanlığı yapmakta ve Erbakan’la ilgili şunları kusmaktaydı:

“Gülen hareketini; demokrasinin yerleşmesine, böylelikle Kemalist devletin baskı altında tuttuğu dinî özgürlüklerin güven altına alınmasına destek veren, inanç temelli bir sivil toplum hareketi olarak anlıyorum. Gülen hareketi, İslamcı eğilimleri olan Necmettin Erbakan’a asla yakınlık duymuyordu; demokratikleşmeye hizmet ettiği sürece Erdoğan’a destek verdi; ama otoriterleşmeye yönelince eleştirel tavır takındı. Erdoğan ise otoriterleştikçe, kontrol edemediği Gülen hareketini baskı altına almaya girişti. Nihayet, Gülen hareketinin AKP’den daha tehlikeli İslamcı olduğu iddiasına gelince: Bu iddianın sahipleri, belki Türkiye’nin İslamlaştırılmaya ihtiyacı olmayacak kadar Müslüman olduğunun farkında değiller. Laikçi önyargıları yüzünden Gülen’in Sufi gelenekteki özgürlükçü (yani Batı ile uyumlu ve ılımlı) İslam yorumunun, İslamcılığa (yani Kur’ani kuralları hayata hakim kılmaya U.E.) karşı en etkili yorum olduğunu göremiyor olabilirler”[1]

Yine eski ülkücü militanı; şimdi Amerikancı cemaat borazanı ve koyu İslam Şeriatı düşmanı Mümtazer Türköne, AKP bahanesiyle Erbakan’a ve “Milli Görüş’ün şer’i referanslarına” şöyle saldırmaktaydı:

“Hükümet-Cemaat çatışması, aslında AKP’ye özgü, kaynağı Millî Görüş’ün şer’î referanslarına uzanan bir din anlayışını ve örgütlenme modelini hâkim kılma teşebbüsünden çıkmıştır. Devletin rant dağıtma ağının etrafında kümelenen iktidar seçkinleri bu dindarlığı kendi siyasî ve ekonomik çıkarlarının bir ideolojik kılıfı olarak kullanmaktadır. Bu dindarlık türü, devlet katında iktidara yakın sermayedarların tekelleşme eğilimine uygun bulunmaktadır. Devlet rantı üzerinden imam-hatip odaklı hayır hasenat işleri resmî İslâm’a, savaş açtığı Cemaat ise sivil İslâm’a tekabül ederken, her iki kesimin sermayedarlarının da aynı eksende ayrışması normaldir”[2] Fetullahcı yazar ve yorumcu takımı bu tavırlarıyla: “Biz Şeriatsız Kur’an’ın, ahkamsız ahlakın ve ılımlı Protestan İslam’ın savunucuları ve Batı emperyalizminin gönüllü misyonerleri-Müslüman avcılarıyız. Bu nedenle bize sahip çıkınız!” mesajı veriyordu. Ve zaten Fetullah Hocaları, yıllar öncesinde gidip Vatikan’da “Papalık misyonunun bir parçası” yani “Haçlı ideolojisinin Müslüman kılıklı hizmetkârı” olduğunu açıkça ilan ediyordu.

Zaman Gazetesi: “28 Şubat'tan beter!” diye feryadı basmıştı!

“Postmodern darbe sürecinde dindar kesime yönelik yok etme girişiminin güncel versiyonu bugün Hizmet Hareketi’ne karşı uygulanıyor. Dün irtica gerekçesiyle yapılan fişleme ve tasfiyeler şimdi paralel yapı, örgüt, çete yaftasıyla gerçekleştiriliyor. İşadamlarına baskı, medyaya müdahale gibi pek çok hukuksuzluk, 28 Şubat döneminin antidemokratik yöntemlerini aratmıyor” diyen Cemaatin resmi yayın organı şu benzetmeleri yapıyordu:

Yaftalama ve itibarsızlaştırma çabaları!

28 Şubat’ta: Post modern darbe sürecinde toplumun bir kesimi, mürteci ilan edilerek, “Habis ur”, “kan emici vampirler”, “yarasa”, “gerici”, “örümcek kafa”, “sıkma baş” gibi sıfatlarla yaftalandılar.

Erdoğan iktidarında: Bugün, Hizmet Hareketi aynı itibarsızlaştırma taktiği ile hedefe konularak, “çete”, “paralel devlet”, “virüs”, “gizli örgüt”, “Haşhaşi”, gibi iftiralarla yaftalanıyor.

Eğitime Darbe planları!

28 Şubat’ta: Kanun zoruyla İHL’ler kapatılarak, katsayısı adaletsizliği getirildi. 8 yıllık kesintisiz eğitim modeliyle meslek liseleri ve imam hatiplerin önü kesildi.

Erdoğan iktidarında: Özel sektöre ait 3800 dershane, dönüşüm adı altında kanun zoruyla kapatılıyor. Fen bilimlerinin özel sektör eliyle eğitimi, cezai müeyyidelerle yasaklanıyor.

Baskı ve batırma operasyonları!

28 Şubat’ta: Darbecilerin hedefindeki, Kombassan, Yimpaş, Petlas gibi şirketler, ‘yeşil sermaye’ olarak fişlendi. Teftiş ve sermaye baskısı yüzünden iş yapamaz hale getirildi.

Erdoğan iktidarında: İşadamları, keyfi denetim ve tehditle baskı altına alınıyor. Şirketler parasını çekmeye zorlanarak, bir katılım bankası batırılmak isteniyor. İşletmelerin ruhsatı iptal ediliyor.

Fişleme – Kamuda cadı avı!

28 Şubat’ta: Batı Çalışma Grubu eliyle fişleme listeleri oluşturuldu. TSK, MEB, Maliye, Dışişleri ve Emniyet gibi devlet kurumlarında çalışan insanlar tasfiye edildi.

Erdoğan iktidarında: Anayasal bir suç olduğu halde, önceden yapıldığı anlaşılan fişlemelerle binlerce emniyet mensubu, kamu görevlisi herhangi bir soruşturma açılmadan görevinden alınıyor.

Servis haberlerle psikolojik harp uygulaması!

28 Şubat’ta: Karargâh talimatıyla manşetler atıldı. Maksatlı anketler, ısmarlama köşe yazıları, asparagas haberler, bazı gazete ve televizyonlara servis edildi.

Erdoğan iktidarında: İktidara yakın gazeteler, belli karanlık merkezlerden servis edilen haberlerle yayın yapıyor, yolsuzluk haberleri titizlikle gizleniyor. Gündemi değiştirme gayreti sergileniyor.

Korku imparatorluğu oluşturulması!

28 Şubat: Tanklar Sincan sokaklarında yürütüldü, ölüm tehditleri ve faili meçhuller ile mütedeyyin kesimler üzerinde, korku psikolojisi oluşturuldu.

Erdoğan iktidarında: Bazı Milletvekilleri ve Danışmanlar tarafından “sonun savcı Gök gibi olur”, “ürpertici devlet geleneği” gibi tehditlerle faili meçhuller ve suikastlar hatırlatılarak korku ortamı oluşturuluyor.

Organize Tele kulak kumpasları!

28 Şubat’ta: MGK ve Emniyette kurulan illegal dinleme ekibiyle dindar insan avına çıkıldı. Fetullah Gülen’in farklı dönemlerdeki konuşmaları montajlanarak medyaya servis edildi.

Erdoğan iktidarında: Fetullah Gülen’in telefon konuşmaları yasadışı yollarla dinlenip, suçmuş gibi medyaya servis ediliyor. Bu yolla Hizmet Hareketi örgüt gibi gösterilmek isteniyor.[3]

KCK Yürütme Konseyi Başkanı (PKK Militanı) Cemil Bayık, Ruşen Çakır’a:

“AKP-Fetullah çekişmesi, sadece kendilerine değil, Türkiye’ye ve devlete zarar veriyor. Bu durum PKK için bulunmaz bir ortam oluşturuyor… Şu anda PKK, hem Türkiye’de, hem Suriye’de, belirleyici ve etkin bir güç konumunda bulunuyor… Cemaatçilerin ideolojik ve uluslararası bağlantıları olduğu biliniyor. Fetullah Gülen’in “Gerekirse İmralı ile de görüşülür!..” sözleri, iktidara talip olduklarını gösteriyor… AKP içinde Erdoğan’a karşı bir alternatif yaratılmak isteniyor… Küçültülmüş ve sistemle daha uyumlu bir AKP öngörülüyor. Yolsuzluk dosyaları bu nedenle ortaya sürülüyor. Oysa Türkiye’nin ve Kürtlerin sorunlarının demokrasi içinde çözülmesi gerekiyor…”[4] diyordu. (Yani bunun için de, Erdoğan’ın TSK’yı hizaya getirmesi ve Bölünme anayasasını Meclisten geçirmesi bekleniyor ve bu yüzden destekleniyordu. U.E.)

Abdullah Öcalan, Agos gazetesine gönderdiği mektupta soykırım tahriki yapıyor ve: “Ermeni halkının içine düşürüldüğü durum tam bir soykırım gerçeğidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin de bu olgunlukla meseleye yaklaşması ve bu acılı tarihle yüzleşmesi kaçınılmazdır” diyebiliyordu. Asıl sorun bu mektubun MİT ve Adalet Bakanlığı onayından geçtikten sonra Agos’a ulaştırılmasında yatıyordu. Demek iktidar bu görüşleri onaylıyordu!? Ve zaten Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yüzüne bakarak Ermeni soykırımı iddiasına sahip çıkan Fransız Hollande’nin bu küstahlığı yanıtsız bırakılmıştı!

Fetullah Gülen “28 Şubat öncesinde, şebekesinin önde gelenlerini askeri erkana gönderip, onların yanında olduklarını ve Refah-Yol’u yıkmak için her şeyi yaptıklarına dair söz veriyor, İşte o süreçte İstanbul’un önemli bir ilçesinde, Cemaat şebekesinin üst düzey toplantısı halinde, bir yetkili elinde Zaman Gazetesi ile içeri dalıyor ve “bir hükümet bile düşüremeyen bu gazeteyi çıkarmayın daha iyi!..” diye bağırıyordu!..”[5] İyi de; “Erdoğan ve Ekibi mi, yoksa Fetullah Şebekesi mi, Erbakan’a ve Milli Görüş davasına daha büyük darbe vurdu?” konusuna bu Yusuf Kaplan’lar nedense hiç değinmiyordu!

“Başbakan’ın oğlu Bilal Erdoğan ve yakınlarının yönettiği TÜRGEV’e İstanbul Tuzla’da Maliye’ye ait 120 dönüm arazinin 57 dönümü tahsis edildiği belirleniyor. Konuyu CHP Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt Meclis’e taşıyordu. Ümraniye Belediyesi’ne ait Yeşil Vadi Konakları’nda yer alan sosyal tesislerin de TÜRGEV’e verildiği saptanıyordu. Tesisler kreş olarak kullanılıyor, buraya devam eden çocuklardan yıllık 14.580TL ücret alınıyordu!? Yaygın uygulamaya göre... Belediyeler TÜRGEV’e bina tahsis ediyor, TÜRGEV bu binaları ücretli okul ve yurt olarak kullanıyor ve önemli gelir elde ediyordu!? İddialara göre TÜRGEV’in Vakıflar Bankası’ndaki hesabına 26 Nisan 2013’te 99 milyon 999 bin 990 dolar para yatırılıyordu. Bu para rüşvet midir? Bağış mıdır? Bağış ise bu bağışı yapan hayırsever kimdir? Sorular yanıt bulamıyordu. Kılıçdaroğlu devletten ihale alan işadamlarının vakfa teberruda bulunmak zorunda olduğunu iddia ediyordu. Sözcü gazetesi Başbakan’ın oğlu Burak Erdoğan’ın 6’ncı gemiyi aldığını yazıyor, Burak Bey derhal bir tekziple sadece 2 gemisinin olduğunu bildiriyordu. Daha önce Sümeyye Erdoğan’ın Başbakanlık’tan 25 bin Euro danışmanlık ücreti aldığını yazıyor, bu iddia hemen yalanlanıyordu. Demek ki gerçek dışı haberler söz konusu olduğunda aile açıklama yapma yoluna gidebiliyor, ama TÜRGEV konusundaki iddialar ise tamamen yanıtsız kalıyordu”[6]

İranlı milletvekili ve basın yayın organlarının Erdoğan’ın ziyareti sonrası benzer yorumlarda bulunması dikkatlerden kaçmamıştı! Başbakan Erdoğan, Suriye konusunda geri adım atmak ve İran’la aynı hizaya taşınmak zorunda kalmıştı!

İranlı milletvekili Emir Huceste, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye konusundaki yanlışını fark ettiğini söylüyordu. Erdoğan’ın Tahran ziyareti ve Türkiye’nin Suriye politikası konusunda Tahran merkezli Fars Haber Ajansı’na (FHA) açıklamada bulunan Huceste, Türkiye’nin Tahran’la ilişkilerini düzelterek Suriye’ye verilen zararı telafi etmeye çalıştığını ileri sürüyordu. Erdoğan’ın Tahran ziyaretini ekonomik ve siyasi olarak değerli bulduğunu, ancak Ankara’nın Suriye’ye yönelik uyguladığı yanlış politikanın farkına varmasının daha önemli olduğunu dile getiriyor, İran yayın organları da günlerce aynı konuları işliyordu. Her konuda olduğu gibi Suriye politikasında da çuvallayan Erdoğan’ın bu tutarsız tavırlarına hala keramet ve cesaret kılıfı geçirmeye çalışanlar ise, padişah meddahlarını bile geride bırakıyordu. Oysa Türkiye’de sadece ekonomik, politik ve psikolojik olarak değil ahlaki-ailevi ve sosyolojik olarak da, korkunç bir yıkım ve kıyım yaşanıyordu.

Hükümet-Cemaat koalisyonunda ahlaki yozlaşma hızlanmış, çocuklara tecavüz her geçen gün artmıştı!

Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar” kapsamında 2002 yılında Türkiye çapında toplam dosya sayısı 8 bin 146 oluyordu. 2011’e gelindiğinde sayı dört kat artarak 32 bin 998’e yükseliyordu. Bu arada çocuklara yönelik cinsel suçlardaki artış özellikle dikkati çekiyordu. 2011’de işlenen toplam 24 bin cinsel saldırı suçunda mağdurların yaklaşık yüzde 70’ini çocuklar oluşturuyordu. Son 10 yılda ülkemizde cinsel istismara uğrayan çocuk sayısı (sıkı durun) 250 bini buluyordu. Peki, acaba çocuklara yönelik cinsel saldırılar, şu dindar AKP iktidarında neden bu denli artıyordu? Asıl sorulması gereken buydu? Oysa Erdoğan iktidarı yolsuzlukların üzerine giden polis, savcı ve yargıçların görev yerini değiştirip duruyor. Türkiye’de artık “kanıtları karartmasın” diye “zanlılar” değil, “kanıtları karartılsın” diye “polis, savcı ve yargıçlar” gözaltına alınıyordu.

Erdoğan’ın alelacele ve büyük bir tedirginlikle yaptığı kanuni düzenlemeler Zaman yazarı A. Turan Alkan’a göre:

“Bu panik psikolojisi şu hissi uyandırıyordu: Düzenlemeler, “Dördüncü iktidar döneminde bu kanunlarla daha rahat yönetiriz” aklîliğine işaret etmiyor, tam aksine, “Dördüncü dönem”den ümit kesilmiş intibâını güçlendiriyordu. Bu bir reform hareketi değil, kaleyi elde tutamayacağını fark eden bir kumandanın cephanelikle birlikte kaleyi, imha gözü karalığı oluyordu. Mesele âdil yargının önünü açmaktan ibaret olsa kimse itiraz etmezmiş, lâkin “Milli orduya kumpas” zokası, “Geçmişte bazı hatalar yaptık” itirafı ile birleşince 2007’den bu yana gelişen süreçte darbeyle ilgili bütün cürümleri, adi bir iftira derekesine indirmeyi amaçlıyormuş…” “Yeri gelmişken sorayım: Peki, şu devlete sızmış hain örgüt dedikleri yapı hiç mevcut olmasaydı, Türkiye’yi sarsan yolsuzluk ithamlarının yine gündeme geleceği mi sanılıyordu? Zira düz mantık bunu gerektiriyor. Çeteci örgüt şimdilik sadece, “Yolsuzluğun üstüne niçin habersiz gidiyorsunuz, ayıptır ayıp?” noktasından saldırıya uğruyordu; bu kadar şenaati tasarlayanların, acaba itham edilen masumları, önceden azmettirip sonradan yakalamaya kalkışmış olmaları niye hiç hesaba katılmıyordu?”[7] diyen A. Turan Alkan, daha düne kadar AKP iktidarına övgüler dizdiklerini ve Erdoğan’ı “Asrın Lideri” ilan ettiklerini ne çabuk unutuyordu?

TSK’yı yıpratma tertipleri tezgâhlanmıştı!

ABD arzu etmesine ve AKP hükümeti istemesine rağmen, Suriye’nin işgaline ve bölünmesine, TSK öncülük yapmayınca, bu sefer orduyu itibarsızlaştırma girişimleri yoğunlaşmıştı. İzmir merkezli “Askeri Casusluk ve fuhuş” operasyonları da acaba bu tezgâhın bir parçası mıydı? Hem de YAŞ toplantısı ve terfi kararları öncesine denk getirilen bu tutuklamalar bize iki önemli konuyu hatırlatmıştı:

1. ABD’nin keyfine ram olmayan, NATO’nun gönüllü lejyonları gibi davranmayan ve Milli çıkarlarını kollayan bir TSK’nın hangi tertiplerle karalanıp itibar katliamına uğratılacağı, bir kez daha ortaya çıkmıştı. Hala Batı diyenlerin, hala NATO’ya güvenenlerin, hala ABD’yi stratejik müttefik görenlerin, artık uyanması ve gerekli tedbirleri alması lazımdı. Çünkü yıpratılan bir ordu, yıkılacak Türkiye’nin ilk aşamasıydı.

2. “Askeri Casusluk ve fuhuş operasyonları” bize, İslami inanç ve prensiplerden, Milli ahlak ve manevi disiplinden uzaklaştırılan subayların hangi rezalet çirkeflerine kolaylıkla batacağını da hatırlatmıştı. Kur’an ve türban düşmanlığının, İmam Hatip ve Ezan gıcıklığının Laiklik ve ilericilik diye adlandırıldığı, karı ve rakı düşkünlüğünün Atatürkçülük diye anlatıldığı ortamlarda yozlaşan, manevi bunalım ve boşluğa yuvarlanan insanları şehvet tuzağına düşürmek artık çok kolaydı. Ve zaten bir Milleti ve askerini, son sistem silahlardan ve çok güçlü ordulardan önce, onları ahlaki zafiyetlere ve manevi dejenere ve disiplinsizliğe uğratarak yenmek, daha etkili ve köklü bir yöntem olmaktaydı.

Hz. Muhammed’i “çöl bedevisi”, İslamiyet’i “ortaçağ prensipleri”, Milletimizi ise “örümcek kafalı Anadolu gericileri” gören ve Müslüman halkımıza müsamaha gösteren hükümetlere karşı ihtilaller tertipleyen kafaların hizaya getirilmesi ve ordumuzun bu yapıdan temizlenmesi elbette lazımdı. Ancak bu bahane ile TSK’nın topyekûn hedef alınması ve askere karşı psikolojik bir savaş açılması, hiçbir iyi niyet ve cesaret girişimiyle açıklanamazdı. Çünkü bütün darbeleri, mafyavari çeteleri ve bozuk tıynetli bazı generalleri tertip ve teşvik eden asıl MASON LOCALARI’na, sinsi ve Sabataist cuntaya hala hiç dokunulmamıştı, hatta bunlar AKP döneminde daha da etkinlik kazanmışlardı. Bu ülkede, ihtilallerin icazesinin de, anarşinin vizesinin de ABD’den ve Amerikan derin devleti olan Yahudi Lobilerinden geldiğini artık bilmeyen kalmamıştı. Oysa ve nasıl oluyorsa, AKP de aynı odaklarca Erbakan’dan koparılıp iktidara taşınmış ve bu nedenle boyunlarına cesaret madalyası asılmıştı.

Irak’ı işgal edip Barzani Kürdistan’ını oluşturan da, şimdi Suriye’nin kuzeyinde PKK+PYD bölgesini kurdurtan da yine Amerika’ydı. Bizim kafamızı karıştıran; kendi başına buyruk, milletten kopuk, ama Haçlı NATO’ya kuyruk ve de bazı kuduruk paşaların yakasına yapışılması ve hesap sorulması değil; bütün bunların malum ve mel’un ABD desteği ve denetimi altında yapılmasıydı. Çünkü bu gâvurlardan adalet ve insaniyet beklemek ya ahmaklıktı veya alçaklıktı. Çünkü ABD, İsrail ve AB’nin, kendilerinden bağımsız ve her bakımdan caydırıcılık gücü kazanmış bir TSK istemediği kesin ve açıktı. Ve zaten Milli Çözüm Dergisi olarak yıllardır yazıp uyardığımız, ama maalesef komplo kurguları olarak suçlandığımız: “Irak Kürdistanı petrolünü Akdeniz’e taşıyacak bir Suriye koridoru oluşturmaya ve Suriye parçalanmaya çalışılıyor” saptamalarımız sonunda aynen çıkmıştı. İşte Türkiye sınırı boyunca uzanan Suriye’nin kuzeyini PKK’ya peşkeş çeken Amerika (-ki bunun suçu hala Beşşar Esad’a yıkılmakta ve nice ahmak buna inanmaktadır) hemen ardından Barzani üzerinden ve MOSSAD üssünden desteklenen PKK sürülerini ağır silahlarla Şemdinli’ye saldırtıp “Türkiye’de kurtarılmış PKK bölgeleri” oluşturmaya çalışmaktaydı. Şemdinli’ye yakın yörelerde ve köylerde patlattığı mayınlar ve hedef şaşırtıcı saldırılarla, güvenlik güçlerimizi kırsala çekip ilçeyi savunmasız bırakmak ve ardından resmi kurumları ve karakolları işgale kalkışıp fiili durum oluşturmak isteyen PKK+Amerika, çok şükür ki akıllıca ve kahramanca direniş karşısında şimdilik bunu başaramamıştı. Ama bizi asıl düşündüren, dışarıda ABD’nin, içeride AKP’nin bu tazyik ve tertiplerine daha ne kadar dayanılacaktı?! İşte, çirkef kurbağaları gibi koparılan onca yaygaradan sonra, “askeri casusluk ve fuhuş davası” dayanaksız çıkmış ve tutukluları serbest bırakılmıştı. Ama bir kere çamur atılmış ve izi kalmıştı..

PKK’nın Şemdinli’de planladığı: “Kurtarılmış bölge stratejisi”nin asıl hedefi de ordunun prestijini bozmak, askerle halkımızı karşı karşıya bırakmaktı!

Evet, Suriye'de yaşanan gelişmeler PKK'nın (ve tabi hala Lozan’ı yani Türkiye’nin bağımsızlığını tanımayan ve SEVR’e sahip çıkan Amerika’nın) 'halk ayaklanması' stratejisini gündeme taşımıştı. Örgütün uzantısı PYD'nin Suriye'nin kuzeyinde bulunan birçok yerleşim yerinde kontrolü ele geçirmesi, bu yeni taktiğin uygulamaya konulmasına zemin hazırlamıştı. Örgüt doğu ve güneydoğuda halkı ayaklandırarak, güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmeye çalışacaktı. Bunun ilk uygulaması PKK tarafından pilot bölge seçilen Hakkâri’de başlatılmıştı. Amaç uluslararası kamuoyunun ilgisini bölgeye çekmek ve desteğini sağlamaktı. 300 kişilik PKK'lı grubun Hakkari şehir merkezine sızarak, yapacağı büyük provokasyon son anda engelleniyor, PKK'lılar amacına ulaşamıyor ve ağır kayıplar vererek kaçıyordu. Buna rağmen PKK'nın benzer yollara başvuracağı belirtiliyordu. Bazı kaynaklar 150 kadar PKK’lı teröristin öldürüldüğünü yazıyor, ama Ruşen Çakır: “PKK’nın Şemdinli saldırısına uzun zamandır hazırlandığını, yani Suriye’deki gelişmeleri bir fırsat saymadığını ve PKK’nın Şemdinli’den sonra daha neler yapacağının belli olmadığını”[8] söyleyip PKK ve Amerika ağzıyla, TSK’ya uyarıda bulunuyordu!

"PKK yapacağı eylemlerle ordumuzla halkımızı karşı karşıya getirmeye çalışacaktır" diyen uzmanlar: "PKK Suriye'de yaşananlara paralel olarak eylemler yapacaktır. Son zamanlarda eylemlerini daha da arttırarak gündemde kalmayı sağlayacaktır. Yapacağı eylemlerde ise nihai hedefi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Şırnak, Hakkâri, Şemdinli, Yüksekova gibi yerlerde güvenlik güçlerinin etki ve yetkilerini azaltmaya yönelik olacaktır. Bu amacının gerçekleşmesi için de elinden geleni ardına koymayacaktır. PKK yapacağı tüm eylemlerde halk ve askeri karşı karşıya getirmeye çalışacaktır." Kanaatinde birleşiyordu. Ama bu zevatın, PKK’nın arkasındaki ABD ve İsrail’den hiç bahsetmemeleri ise dikkat çekiyordu. Şırnak, Şemdinli, Hakkâri ve Yüksekova gibi yerlerin PKK için pilot bölgeler olduğunu herkes biliyordu. PKK kendi mücadelesini her zaman bir halk ayaklanması haline getirmek istiyordu. Ordu ve polisi tahrik etmek için birçok eylem gerçekleştiriyordu. Yaptığı eylemlerde kadın gibi, çocuk gibi, yaşlı gibi kişileri öne sürükleyerek bir tahrik politikası güdüyordu. Hatta bazen pilot şehirlerden olan Şırnak, Şemdinli ve Hakkâri gibi yerlerde PKK polis kıyafeti giyerek halka faşist bir şekilde davranarak halkı kışkırtmayı amaçladığı bile görülüyordu.

PKK dış güçlerin maşalığını yapmaktaydı!

Necmettin Erbakan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Uzmanı Prof. Dr. Birol Akgün: "PKK terörü Türkiye'nin kanayan yarasıdır. Ne zaman Türkiye dış ilişkilerde bazı ülkelerin çıkarına ters davransa hemen PKK devreye sokulmaktadır. Bu son baskınları ise Suriye ve Türkiye arasındaki ilişkilere bağlamak lazımdır. Türkiye Suriye'de bir özerk bölgenin oluşumuna sıcak bakmadığını söylemesi üzerine bu saldırı yapılmıştır. Bu saldırılar ve ilerde yapılması muhtemel saldırıların ana mesajı dışarıyı bırakın kendinize bakın anlamındadır" diyerek asıl tehlikeye dikkat çekiyordu.[9]

Bütün bunlar yaşanırken, 2012 YAŞ toplantısının Ramazan orucuna denk gelmesi nedeniyle, Başbakan ve GKB tarafından YAŞ üyelerine, öğlen yemeği verilmesi yerine, iftar sofrası sunulması ve toplantı sırasında masalara su ve meşrubat konulmaması gibi, bu aziz milletin inancına ve kutsal ayına asgari saygının ifadesi olan bu davranışları bile, hala “dincilerin devleti kuşatması ve laikliğin laçkalaşması” olarak kışkırtan masonik medya ve bazı Kemalist Mostralar ise, aslında AKP’nin reklâmını yapmakta ve TSK’yı güdükleştirme projesine katkı sunmaktaydı.

E. GKB. Hilmi Özkök’ün acı itirafı ve aciz tavrı!

E. GKB Hilmi Özkök, Ergenekon davası kapsamında yaptığı şahitlik sırasında: “Irak müdahalesi öncesinde, tezkerenin Meclisten geçmesi için, dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’in yoğun baskı yaptığı, ama kendilerinin hükümete ve milletvekillerine yönelik herhangi bir talep ve teklifte bulunmadıkları” anlamında bir itirafta bulunmuşlardı. Şimdi “Bir ülke için; muhtemel tehdit ve tehlikeleri, önem ve öncelik sırasına koymak”, milli siyaset ve stratejinin birinci kuralıydı. Ama Türkiye’yi yönetenlerin, aydın ve demokrat geçinenlerin düştükleri şu vahim vaziyete bakınız ki: Yabancı bir ülkenin bakan yardımcısı haddini aşıp, hatta küstahlaşıp Türkiye Cumhuriyetinin GKB’nına: “Milletvekillerine ve parti yetkililerine gözdağı verip tezkerenin geçmesini sağlayın!” diye talimat verir gibi devamlı ve ısrarlı baskılar yaptığını Sn. Hilmi Özkök mahkeme huzurunda açıklamaktaydı. Bunun üzerine “Yahu biz ABD’nin sömürgesi miyiz, bu ne haysiyetsizliktir?!” diye yer yerinden oynaması gerekirken, maalesef bazıları hala hangi basit ve suni gündemlerle uğraşmaktaydı. İşte bu itirafı duyar duymaz; Ülkemizin içişlerine açıkça müdahaleye yeltenen Yahudi Wolfowitz’ler ve bu ısrarlı baskılara fırsat ve cesaret veren Sn. Hilmi Özkök’ler hakkında hemen soruşturma açacak duyarlı ve cesur savcıların çıktığı gün, Türkiye bağımsız sayılırdı. Sn. Hilmi Özkök, kendisine “Meclis’i ürkütüp etkilemek” hususunda çok baskı yaptığını itiraf ettiği Wolfowitz’e karşı herhangi bir tepki verdiğini açıklamamıştı. Acaba Türkiye Cumhuriyetinin koca GKB, kendisini Wolfowitz’in emir eri mi saymaktaydı? Wolfowitz’e haddini bildiremeyen, milli haysiyet ve hassasiyetlerimizi gâvurlara çiğneten bir GKB’na başka konularda nasıl itimat ve itibar olunacaktı? Ama aynı Wolfowitz Yahudisi, önceki GKB ve mert tavırlı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun haysiyetli azarlamasını asla unutmayacaktı. Bu olay bize 16 Temmuz 2002 tarihini hatırlatmıştı.

Türkiye'yi ziyareti daha önce üç kez ertelenen ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, o sırada resmi temaslarda bulunmak üzere gece geç saatlerde Ankara'ya varmıştı. Dönemin Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer, Başbakan'ı Ecevit, Genelkurmay Başkanı ise Hüseyin Kıvrıkoğlu'ydu. Gezi basında günlerce abartıldı; ziyaretin hayati önem taşıdığı sayfa sayfa anlatıldı. Uçaktan inen Wolfowitz'in canı sıkkındı. Görüşmek istediği tüm isimlerden randevu almış ancak biri kendisini kabule yanaşmamıştı. Kara Kuvvetleri Komutanıyken Kıbrıs'taki çadırda suikasttan kurtulan Kıvrıkoğlu bir türlü kendisini kabul etmiyordu. ABD Büyükelçiliği ve diğer makamlar araya girdiyse de Paşa, şahsiyetli tavrından caymamıştı. Bunun üzerine Washington devreye girip Başbakan Ecevit'e "aracı olması" talimatını yollamıştı. Kıvrıkoğlu Paşa, Ecevit'e de kibarca "Hayır" diyerek görüşmeye yanaşmadı. Kriz giderek büyüyünce rahmetli Ecevit tekrar telefona sarılarak "En azından iki-üç dakika görüşün bari" şeklinde yalvarınca Paşa hiç de istemeyerek "Peki" demek zorunda kalmıştı. Randevu baskıyla alınmıştı. Görüşme başlamış ama suratlar asıktı. Birkaç dakika içinde elektriklenme tüm odaya yayılmıştı. ABD'li konuk Irak işgalini masaya taşımıştı. Peş peşe akıl almaz istekler sıralamıştı. Kıvrıkoğlu Paşa, Wolfowitz'in GENEL VALİ gibi konuşması üzerine: "Kerkük'ü de içine alan bir Kürt Devleti kurulması söz konusu olursa, doğrudan ve açıkça oraya, bölgeye gireceğimizi, müdahale edeceğimizi biliniz" diye çıkışmıştı. Ne yapacağını şaşıran Wolfowitz "Ben, ABD Savunma Bakan Yardımcısıyım, benimle böyle konuşamazsınız" deyince Orgeneral Kıvrıkoğlu’dan "Ben de Türk Ordusunun başıyım ve üstelik de Türkmen asıllıyım" karşılığını almış ve kovulmuş gibi salondan çıkmıştı. Irak işgalini Ankara'ya açıkça anlatan Wolfowitz ülkesine dönmüş, kısa bir süre sonra Kıvrıkoğlu yerini Hilmi Özkök'e bırakmıştı. Ardından Türkiye'nin gündemine 1 Mart Tezkeresi taşınmıştı. Amerikalılar karar çıkacağından emindiler, ancak sonuç öyle olmamış, Tezkere Meclis’e takılmıştı.

Wolfowitz'e göre, "Türk Ordusu, siyasiler üzerinde gerekli baskıyı yapmamıştı. Tezkere'nin geçmemesinin arkasında da Kıvrıkoğlu'nun parmağı vardı." Ankara'da kovulmaktan beter olan Wolfowitz, Pentagon'da sık sık "Türkler, ABD'ye kafa tutmanın ne demek olduğunu anlamalı" deyip durmaktaydı. Bu aşağılanmanın faturasını ödetmek için aradığı fırsatı tam bir yıl sonra yakalamıştı. 4 Temmuz 2003 günü, Kuzey Irak'taki Türk Birliği basılmış, ABD askerleri ve çok sayıda Peşmerge karakolun etrafını sarmıştı. Silahlarını kullanmayan 11 Türk askerinin başına çuval takılmıştı. Operasyonun emrini Wolfowitz’in verdiği anlaşılmıştı.[10] Ama ne yazık ki, milli onurumuzu yaralayıcı bu küstah tavır karşısında, ne demokrat Genelkurmay Başkanımız Hilmi Özkök’ün, ne de dindar Başbakanımız Recep T. Erdoğan’ın kılları bile kıpırdamamıştı?! Kaldı ki temelinde Sarıkız ve Ayışığı planları bulunan ve 2003–2004 yıllarında hazırlanan “darbeye teşebbüs altyapısı oluşturma niyet ve alametleri” merkeze konularak bir soruşturma yapılsaydı:

a-Hem bu dava çoktan karara bağlanmış olacaktı

b-Hem asıl suçlu ve sorumlu olanlar sorgulanacak, hayali hedefler, vehimler ve bahanelerle Ergenekon bu denli dallanıp budaklanmayacak, nice alakasız insan mağduriyet yaşamayacaktı

c-Hem de TSK’daki general ve Albayların nerdeyse tamamını töhmet altına sokan bir itibar katliamına fırsat doğmayacaktı. Şu çelişkiye bakın ki, “hükümete muhtıra verelim” diyen Aytaç Yalman hala dışarıda, ama nice beşinci derecede ve de emir komuta zinciri içinde mecburen alakalı insanlar maalesef yıllardır içeride tutulmaktaydı. Oysa Sn. Hilmi Özkök, en başından dinlense, bu dava en az iki yıl önce bitmiş ve bunca mağduriyet çekilmemiş olacaktı. Çünkü zaten yaptığı açıklamalarla bu davanın başlamasını da bir nevi Sn. Hilmi Özkök sağlamıştı. Ve asıl kafaları ve olanlarda vicdanları kurcalayan soru: Ergenekon senaryolarının, Wolfowitz gibi ABD’li yetkililerin “yoğun baskısı” ile uydurulup uygulanmadığını kim kanıtlayacaktı? Ve yine “Bunları boş yere dört yıl içeride tuttuk. Şimdi bir ceza vermezsek biz suçlu duruma düşeriz!” psikolojisiyle karar alınmadığından toplum nasıl emin olacaktı? “Katıra güç yetiremeyip ve gözü kesmeyip, palanına saldırmak” atasözümüzü, artık “Cartır’a ve Bush’a işbirlikçilik yapıp, kendi paşalarına horozlanmak” şeklinde değiştirmek lazımdı.

İşte burada, ömrü boyunca, Wolfowitz gibi Siyonist Lobilerine ve onların güdümündeki ABD ve AB’ye büyük bir dirayet ve cesaretle karşı koyan, ama bu odakların etki altına aldığı paşalar ve maşalarla uğraşma ahmaklığına ve ucuz kahramanlığına tenezzül buyurmayan ERBAKAN HOCA’yı şükranla ve pişmanlıkla anmanın ve prensiplerine sahip çıkmanın tam zamanıydı. Ve Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun GKB olması için en çok çalışan şahsiyet de, yine Refah-Yol Başkanı Rahmetli Erbakan’dı. 28 Şubat sürecinden hayli zaman sonra bir özel sohbetinde kendilerine yöneltilen: “Malum Milli Güvenlik Kurulu toplantısı ardından hem istifa etmeniz ve işin gidişatı belli olduğu halde diretmemeniz daha uygun olmaz mıydı?” sorusunu Erbakan Hoca şöyle yanıtlamıştı: “O Takdirde, altyapısı hazırlanan D-8’lere resmiyet kazandırılamazdı ve Hüseyin Kıvrıkoğlu gibi milli hassasiyet sahibi bir Paşamız Genelkurmay başkanlığına taşınamazdı. Böyle tarihi kararlar için bizim zamana ihtiyacımız vardı.”

2012 Ağustos’unda Ahmet Takan tarihi önemde bilgiler aktarmıştı:

ABD’nin New York Times Gazetesi’nin “Evcilleşen ordu” diye yorumladığı ve bazılarının “tarihi tasfiye” saydığı YAŞ kararlarına daha gerçekçi yaklaşabilmek adına, konunun gerçek uzmanlarından biri olan Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri olarak görev yapmış ve bu işlerin iç yüzünü bilen emekli kurmay Albay Ümit Yalım ile konuştum. Yalım’a emeklilikleri ve terfileri sordum. İlk tespit çok dikkat çekici; “YAŞ Kanunu’na göre, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı ile birlikte her Orgeneral/Oramiral’in bir oy hakkı var. Yani, terfi, uzatma ve emeklilik konularında oy çoğunluğu asker üyelerde. Ancak kanunda gözükmemekle birlikte Başbakan’ın elinde çok önemli bir koz var. O da imza yetkisi. Başbakan’ın imzalamadığı şura kararı geçerli değil. Şura sonucunda, halen yargılaması devam eden 40 general ve amiral emekliye sevk edildi. Demek ki YAŞ’ın asker üyeleri Tayyip Erdoğan’a direnemedi.”

Asker üyeler direnseydi ne olurdu? diye sorunca:

“Asker üyeler 2012 YAŞ’ında direnseydi, Tayyip Erdoğan imza kozunu kullanabilir, YAŞ kararlarını imzalamaz ve 1 Eylül 2012 tarihini bekleyebilirdi. Bu durumda, Genelkurmay Başkanı Necdet Özel, K.K.K. Hayri Kıvrıkoğlu, Harp Akademileri Komutanı Aslan Güner ile birlikte rütbe ve bekleme sürelerini dolduran ve temditli olan yaklaşık 118 general ve amiral (sivil mahkemelerde yargılaması devam edenler dahil) otomatik olarak emekliye ayrılacaklardı. Böyle bir uygulama da TSK’nın komuta kademesinde önemli ölçüde zafiyete yol açardı. Demek ki YAŞ’ın asker üyeleri bu riski göze alamadılar.” Sn. Ümit Yalım, YAŞ’ın yargılamalar nedeniyle terfi değerlendirmesine dâhil etmediği komutanlarla ilgili ince ve hassas bir noktanın da altını çizdi: “Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu Mad. 65’e göre: terfi sırasına girenlerden; açıkta bulunanların, tutuklu bulunan ya da tahliye edilmekle beraber kovuşturma veya duruşması devam eden veya hakkında verilen hüküm henüz kesinleşmemiş bulunanların, terfileri ve kademe ilerlemeleri yapılmaz. Ancak TSK Personel Kanunu’nun bu hükmü CMK 3 gereği kanunen görevli olan mahkemelerin yaptığı işlemler ile ilgilidir. Yoksa, CMK 7 gereği, görevli olmayan hâkim ve mahkemelerin yaptığı işlemler hükümsüz olduğundan, terfi sırasında olan ve Balyoz, Andıç, askeri casusluk vb. çeşitli davalardan yargılamaları devam eden general/amiral ve albayların YAŞ terfi değerlendirmesine dâhil edilmesi gerekirdi. Tayyip Erdoğan, Anayasa’nın 125’inci maddesine göre dava açılamayacağını zannediyorsa yanılıyor. Çünkü davaya konu olacak sorun, YAŞ’ın terfi işlemleri ve kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma kararları değil, görevli ve yetkili olmayan sivil mahkemelerde yargılanan, terfi sırasındaki tüm asker kişilerin (albaylar dâhil) YAŞ’ın terfi değerlendirmesine alınmaması ile ilgilidir.

Anayasa’nın 37’nci maddesine göre, hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Yani; ’Kanuni Hâkim Güvencesi’. 9 Temmuz 2009 tarihinde AKP tarafından gece yarısı çıkartılan bir yasa ile sivil mahkemelere devredilmiş, CMK 250’de belirtilen toplam 33 suçtan, barış zamanında, asker kişileri soruşturma ve yargılama görevi yüklenmiştir. 21 Ocak 2010 tarihinde, Anayasa Mahkemesi yasayı iptal ederek anılan suçlardan dolayı asker kişileri soruşturma ve yargılama görevini tekrar ve tamamen askeri mahkemelere vermiştir. 12 Eylül 2010 tarihinde Anayasa’nın 145 ve 148’inci maddelerinde değişikliğe gidilmiştir, ancak aradan 23 ay geçmesine rağmen uyum yasaları hala çıkarılmış değildir.

Peki, AKP torbalar dolusu yasa çıkartırken, 3’üncü Yargı Paketi’ni çıkartırken, Anayasa’nın 145 ve 148’inci maddelerine uyumlu yasaları 23 aydır neden çıkarmıyordu? Çünkü uyum yasaları çıkarıldığı anda 28 Şubat dalgası birilerine de ulaşacak, E-Muhtıra yargılanacak, Dolmabahçe görüşmeleri deşifre olacak, kendilerinin maskesi düşecek ve gerçek darbecilerin kim olduğu ortaya çıkacaktı” Bu arada son bir not olarak şunu söylemek istiyorum. Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök bir gazeteciye 1 Mart tezkeresi ile ilgili bazı ayrıntılar hakkında bilgi vermiş. Çok doğrucu olduğunu iddia eden Özkök’ün o dönemdeki gelişmeleri, tüm gerçekleri ve özellikle kendisinin ve Dışişlerindeki bazı isimlerin; nelerden dolayı ve kimleri Başbakan’a şikâyet edip rapor ettiklerini de açıklamasını bekliyorum. Ayrıntılarla milletin gözü boyanıp yine gerçekler saklanmasın diye...[11]

 

--

Temmuz 2014 - Milli Çözüm Dergisi

 


[1] Zaman / 16.01.2014

[2] Zaman / 19.01.2014

[3] Zaman / 16.01.2014

[4] Vatan / 02.02.2014

[5] Yeni Şafak / Yusuf Kaplan / 02.02.2014

[6] Milliyet / Melih Aşık / 02.02.2014

[7] Zaman / 01 02 2014

[8] Gazete Vatan, 5 Ağustos 2012, Dört Şemdinli Yanlışı

[9] 31 Temmuz 2012 Milli Gazete, Mustafa Kılıç

[10] Ergün Diler, Takvim, 06.08.2012

[11] Evcilleşen Ordu, Yeniçağ, 7 Ağustos 2012

Yorum Yaz