Eylül 20 07:26

SİYONİSTLERİN ERBAKAN KORKULARI VE ERDOĞAN KURGULARI

SİYONİSTLERİN ERBAKAN KORKULARI VE ERDOĞAN KURGULARI

SİYONİSTLERİN ERBAKAN KORKULARI VE ERDOĞAN KURGULARI

 Türkiye bulandırılmak, eli kolu bağlanmak ve hatta boğulmak isteniyordu. Ama bu hain darbeler, tam aksine, milletimizi diriltiyor ve giderek kendine getiriyordu. İşte bunu fark ettikleri içindir ki, Siyonist tertibi ve sistem terörüyle, Erbakan Hoca’nın umut ışığı söndürülmeye ve milli güçler sindirilmeye çalışılıyordu. Dışarıdan keyfi müdahalelerle giderek siyasallaşan ve terazi ayarı bozulan adalet mekanizması da, maalesef güvenini yitirmiş bulunuyordu. Evet işte herkesin bildiği ve yakından takip ettiği BOTAŞ yolsuzluk davasında, sanıkların suçu sabit görülüp, her birine 1 yıl 2 ay hapis ve 2 milyon para cezası veriliyor. Ve bu suçları tekraren işlediklerinden cezaları artırılıyordu. Ancak, iyi halleri göz önüne alınarak, hapis cezaları paraya çevriliyor ve toplam 6 milyon 46 bin lirayla kurtuluyordu. Ama Erbakan Hoca’nın kasıtlı davası, hem de yetkisiz bir mahkeme tarafından, 2 yıl hapis kararıyla sonuçlanıyor ve Yargıtay’ca onanıyordu. Yani devleti defalarca ve 90 trilyon soyanlara, 6 milyon para cezası... Ama RP’ye devletin kendi verdiği 800 milyarın harcanmasında, güya usulsüzlük yapılmış iddiasına, 2 yıl hapis reva görülüyordu!? Çünkü bu karar, 300 kişiden oluşan ve Gizli Dünya Devleti’nin Büyük Meclisi sayılan ve tamamı en üst düzey Yahudi olan “Siyonist Konseyinden” çıkmış bulunuyordu!..

Koca iktidarları, imparatorlukları, diktatörlükleri parmağında oynatan Şeytan Şebekesi, her nedense Erbakan’ın gölgesinden bile korkuyordu. Hala karanlık komplolarla, dayatma kararlarla O’nu kötü göstermeye ve kösteklemeye çalışıyordu. Dış güçler ve işbirlikçileri hırsızlık ve arsızlıklarına engel olan Erbakan’ı yolsuzlukla suçluyor ve tabi çırpındıkça batıyordu. Çünkü “Eceli gelen it, cami duvarına kusuyordu ve Saltanatı sallanan Siyonist ise Erbakan davasına tosluyordu!” Evet, birileri Türkiye’yi karıştırıyor ve terörü teşvik ediyor, insanları kışkırtıyor, ama Milli Görüşçüler bugüne kadar olduğu gibi; böylesi basit fitne ve fesatlıklara alet olmuyor ve ucuz ve sonuçsuz kahramanlıklara tevessül ve tenezzül etmiyordu. Ama şuurlu, onurlu ve zorunlu bir karşılık gerekiyordu ve bu görev, takdirin cilvesi, Erbakan’ın sadık talebe ve takipçilerine kalıyordu.

Artık, Milli ve haysiyetli bir diriliş, direniş ve değişim bekleniyordu!..

Yıllardır, hıyanet, hırsızlık, haksızlık ve hayasızlık şebekelerini dağıtmaya; Ülkemizde ve yeryüzünde adil ve asil bir düzen kurmaya çalıştığı için, masonik merkezlerin ve münafık çevrelerin korkulu rüyası olan Erbakan’dan intikam alma ve ondan kurtulma senaryoları, Milli vicdanı derinden yaralıyor, giderek sabırlar daralıyor, kim bilir, belki de kader, böylece kurtuluş kapısını aralıyor ve fecri kazib olan AKP, fecri sadık sanılıp, 3 dönem iktidara taşınıyordu.

Trilyonluk değil, katrilyonluk soygunları ve bir gecede hazineyi boşaltan vurgunları yüzünden iktidardan ve bakanlıklardan düşürülenler aklanırken, en ciddi ve askeri mahkemelerce bile, 12 Eylül sonrası 5 yıl boyunca araştırılıp bir kuruş haksız kazancına ve bir karış hıyanet odaklarıyla yakınlığına rastlanmamış ve davası beraat ile sonuçlanmış Erbakan’ı, böyle kahpece karalamaya ve ondan kurtulmaya çalışmaları, bir karanlık dönemin kapanmasını kolaylaştırıyordu. Bu nasıl adalet, bu nasıl yargı oluyordu!? İşine geldiğinde Kur’an’i ve İslami kaynakları delil gösteriyor, işine gelmedi mi, dini referansları laikliğe aykırı buluyordu! 1980 ihtilalcileri, tutarlı ve duyarlı bir yaklaşımla, kılık kıyafet ile ilgili düzenlemeler yaparken, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görüş istiyor ve Başörtüsünün Kur’an’ın tartışmasız emri olduğu bildiriliyordu. Edirne İdare Mahkemesi, Diyanetin bu kararını da örnek gösterip, başörtüsü yasağının yasal olmadığına hükmediyordu. Ardından İstanbul Bölge İdare Mahkemesi “Laik Devlette, din referans gösterilemez!” diye bu hükmü bozuyordu. Daha sonra bir 312 suçlusuna verdiği kararda, bizzat Yargıtay “O’nun bu tutumu, Kur’an’ın Hucurat suresinde belirtilen, “Müslümanlardan iki topluluk karşı karşıya gelirse, aralarını güzellikle bulun” hükmüne de aykırıdır” diyerek, hükmünü dine dayandırıyordu. Ve Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesi (Aralık 2003) verdiği bir karara göre: İslam’da “Cami”nin yeri yoktur. Kul evrenin her yerinde ibadette bulunur. Bizzat Peygamber kendi döneminde yapılan bir mescidi yıktırmıştır.” İçtihadında bulunuyordu. Şunu hatırlatalım ki; Hz. Peygamber’in “Mescid-i Dırar (zarar vermek, bölücülük ve hıyanet merkezi edinmek) için kasıtlı kurulan mescit ve mekan” diye bilinen nifak girişimini yıktırdığı biliniyor. Ancak, o dönemde daha önce bizzat Efendimiz’in yaptırdığı Kuba, Mescid-i Nebi gibi en az 5 büyük caminin bulunduğu da tarihi bir gerçek olarak ortada duruyordu. Şimdi laik bir mahkemenin eksik ve yanlış bazı bilgi kırıntılarıyla, hem de İslam adına böylesine gülünç, hatta korkunç kararlar vermesi, yargının ne derece yaralanmış ve yanlı davranmaya başlamış olduğunu açıkça gösteriyordu. Bütün bu olumsuz gelişmeler, ülkemizi tedirginlik ve terör ortamına biraz daha itiyor, kargaşa, kamplaşma ve kavga zemini hazırlıyordu. Evet, bazı güçler ve işbirlikçileri, Türkiye Irak olsun, Suriye, Libya, Afganistan olsun istiyordu. Tam bu süreçte, işgalci ve vahşi conilerin ramazan Bayramında Bağdat yakınlarındaki Samarra kentinde 175 kişiyi ağır yaralayıp, 54 kişiyi katlettikleri olay yaşanıyordu. Amerikan askerleri Ramazanın 15’inde Samarra kentinde 40-50 kadar genç kızı zorla toplayıp, kışlalarda 3 gün boyunca tecavüz ediyor ve bu zavallılar ellerine 10 dolar sıkıştırılıp serbest bırakılıyor, ama bu kızların, yarısı intihar ediyordu. Aynı işgal vahşileri Bayram Günü yine Samarra’ya kız toplamaya geliyor, ancak kasaba halkının, genç kız ve gelinlerini uzak köylere göndermelerine kızan askerler, evlerden genç erkekleri toplayıp otomatik silahlarla tarıyordu. Bu ırza tecavüzler ve cinayetler, Irak’ın her yerinde ve her gün ve hala yapılıyordu! Bu haberi yazan Yeni Şafak’a ABD Konsolosluğu baskı yapıyor, Yeni Şafak Yönetimi de, bu haberi sadece İstanbul’dan okul arkadaşı bir Irak’lıya dayandıran, haber merkezi yetkililerini kovmak istiyordu! Oysa dış kaynaklı haber ajanslarında Samarra’lı gençler “önce namusumuz kirletildi. Sonra insanlarımız katledildi” diye çırpınıyordu.

ABD’nin Türkiye’ye karşı samimiyetsizliğinin ve bölgemizdeki hıyanetlerinin farkına varan ve haklı bir nefret boyutuna ulaşan toplumsal tepkiyi istismar etmek ve yine kendi çıkarlarına çevirmek isteyen Siyonist mihrakların ortaya çıkardığı “sözde Anti Amerikancı” AKP gibi parti, dernek ve gazeteleri eliyle, hem halkımızı AB’ye yönlendirmek, hem Siyonizm’e duyulan öfkeyi ABD’ye kanalize etme tuzakları hazırlanıyordu.

Bu konuda, Anti Amerikancı geçinen sözde İslamcı gazete ve yazarların sahte tavırları da iyice sırıtıyordu.

Vakit gazetesi (Ağustos 2003 – kongreden 4 ay önce), Numan Kurtulmuş ile tam sayfa röportaj yaparak, O’nu SP’nin potansiyel Genel Başkan adayı olarak lanse etmeye başlıyor, yani Milli Görüş’ü ele geçirip, AKP’ye bağlama hesapları yapılıyordu. Acaba Yargıtay’ın Hoca’nın cezasını onaylayacağını ve SP’ye yeni bir Genel Başkan lazım olacağını 4 ay öncesinden bunlar nasıl hesaplayabiliyordu?

Ve yine sn. Recep Tayyip Erdoğan, AKP İl Başkanları toplantısında, Hoca’yı ve sadık dava arkadaşlarını kastederek: “Bu gafletleriyle bu günlerini de yarınlarını da kaybettiler!?” diye kin kusmuştu.[1] Sanki, Hoca’nın ve kurmaylarının, bir mahkeme kararıyla, ömür boyu siyasetten yasaklanacaklarını biliyordu!?.. Bütün bunları Vakit’in ve Erdoğan’ın kulağına kimler fısıldıyordu?

Seçim öncesinde her yerde “Biz Milli Görüş’ün devamıyız… Siyaset gereği böyle davranmaktayız… İktidar olunca Erbakan Hocamızı Cumhurbaşkanı yapacağız.” Palavraları atan AKP yöneticileri, o süreçte haksız ve yakışıksız bir iddiayla Erbakan Hocayı mahkûmiyetten kurtarmak üzere, ilgili kanuna: “Partiler kapatılsa da, açılmış davalarına Anayasa mahkemesi bakar.” Şeklinde tek cümlelik bir madde eklenmesini öngören teklif ve tasarıyı, kimlerin baskısıyla ve hangi vefa duygusuyla, aylardır sümen altında bekletip kabineye ve Meclise bir türlü getirmiyordu?

Meşhur İslamcı ve anti Amerikancı yazar Abdurrahman Dilipak, Mazlum-Der’in Kocaeli Şubesinin gecesinde:

“Başörtüsü bir sorun değil, onurdur... Dünyada yaşanan bunca zülüm içerisinde, başörtüsü çok küçük bir detaydır... Benim de eşim, kızım, gelinim başörtülü olmasına rağmen, bu konu benim umurumda olmamaktadır... Bu sorunlar sadece Müslümanlara özgü de değil... Sizin derdinizi ancak Allah çözer![2] şeklinde sözler ederek, bu tür zulümleri kaldırmak üzere, millet tarafından büyük bir çoğunlukla iktidara getirilen AKP’yi aklamaya çalışmaktaydı. Başörtüsü mağdurlarını, onurdur diye bu zulme katlanmaya çağıran ve Müslümanlara yapılan bu tür baskı ve barbarlıkları hafife almaya uğraşan bu kahraman yazarı kimler doldurmaktaydı?.. Daha önceleri “Başörtüsü bir teferruattır!” diyen Fetullah Gülen’e ateş püsküren bu yazarlara şimdi “Başörtüsü zulmü küçük bir detaydır!” dedirten ve Fetullah Gülen’le aynı hizaya getiren de, kamuda kısmi serbestlikle halkın havasını indiren de, aynı odaklardı.

Uluslararası Terörizmle mücadele başlattığını söyleyen Siyonist ABD’ye sorulmalıydı:

“Peki, bir ülkenin milli bütünlüğünü bozmaya ve PKK gibi ayrılıkçı unsurları kışkırtmaya çalışmak, teröre arka çıkmak sayılmaz mıydı? Siyonist sermayenin serbest dolaşımını sağlamak ve Yahudi’nin dünya hakimiyetini kolaylaştırmak üzere “üniter devlet” anlayışını yozlaştırmak, ordu ve milli kurumları yıpratma girişimlerini hızlandırmak... Ve bunları da AKP hükümeti, Fetullah Gülen desteği ve Vakit, Yeni Şafak gibi yandaş gazeteler eliyle yaptırmak, sonrada Cemaatle Hükümeti kapıştırmak, terörden daha tehlikeli bir durum oluşturmaz mıydı? AB’ye uyum paketleriyle MGK Genel Sekreterliğinin işlevsiz hale getirilmesi, orduya lojistik destek sağlayan TÜBİTAK’ın ele geçirilmesi, AYCEL’nin bütün milletvekillerine ve emniyet görevlerine bedava konuşma hattı vererek, yani artık konuşulanları sistematik bir şekilde kontrol ederek, tüm stratejik bilgilerin MİT eliyle ABD’ye aktarılma hevesleri.”[3] Ve orduyu da AKP gibi laytlaştırma girişimleri, acaba hangi sinsi hesaplara dayanmaktaydı?

Fetullah Hocacıların Malatya’daki HÜGEM dershanelerinin lise ikinci sınıflarda yaptığı deneme sınavı kitapçığındaki 39. soru:

-  “Yeniçeriler’in yenilik yapmak isteyen ikinci Osman’ı tahttan indirmesi ve Nizamı Cedit gibi Avrupa tarzı ıslahat yapan üçüncü Selim’in Yeniçeriler tarafından öldürülmesi”, durumlarına bakarak,

1- Askerin siyasete doğrudan müdahale ettiğinin,

2- Yeniçeri Ocağının bozulduğunun,

3- Ordunun asıl amacından uzaklaşarak, üzerine vazife olmayan işlere karıştıklarının;

Yargılarından hangilerine ulaşılabilir?

A)Yalnız 1, B)Yalnız 2, C) 1 ve 2, D) 2 ve 3 E) 1-2-3

Cevap: “E” seçeneği!” şeklinde yazılıyordu. Acaba F. Gülen neden ordunun, kendisi gibi Siyonizm’le uyumlu ve “ılımlı” olmasını arzulamaktaydı? Ve yine, İsrail’in bu T. Erdoğan hayranlığı, nereden kaynaklanmaktaydı?

Bakın İsrail’in 1980’li yıllardaki Türkiye Maslahatgüzarı Alon Liel neler söylüyordu:

“Kökenleri İslam’a dayanan yeni “Erdoğanizm”, her nasılsa Atatürk’ün Batı yanlısı ve LAİK Kemalizmini güncelliyor ve güçlendiriyor. Türkiye’nin izlediği “Demo-İslam” çizgisi, tüm dünyadaki Müslüman diktatörlüklerin gerçek alternatifi... Türk siyasi laboratuarında böyle bir deneyin başarılı olması, tüm İslam dünyasına son derece önemli bir ders verebilir. Erdoğan, kamusal yaşamda demokrasiyi koruyan ve en büyük potansiyel rakibi olan, Kemalizmin bekçisi Türkiye’nin laik ordusu ile bir çatışma yaşamaktan kaçınmak için gemisine ihtiyatla kaptanlık eden Batı yanlısı bir politikacı...”

Alon Liel, bu görüşlerini Jerusalem Post’a aktarıyordu. Jerusalem Post sadece Ortadoğu’dakilere değil, Amerika ve Avrupa’daki “kanaat önderleri” ile “karar odakları”nı etkileyen, etkileyebileceğini geçmişte kanıtlamış bir gazete olduğunu herkes biliyordu.[4]

Evet, öyle anlaşılıyor ki, seçim sandığından AKP çıkarıldığı gün, çuval Türkiye’nin başına geçirmiş oluyordu. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün partisi “stratejik piyon” olarak seçilmişti ve ülkemiz siyaseten hipnotize edilmişlerin eline veriliyordu.

Siyonist savaş çetesi, Huntington’a “Medeniyetler Çatışmasını” yazdırmış ve İslam alemi, hatta Rusya, Çin ve Hindistan cephesi “El Kafir, El Katil” olarak ilan edilmişti... Taliban ve El-Kaide de bu şeytani senaryoya figüran olarak üretilmişti. Siyonist güçler ve küresel çeteler, vahşî terör saldırılarını ve İslam dünyasına açtıkları savaşlarına gerekçe gösterdikleri El-Kaide örgütünü (daha doğrusu posta kutusunu) da, öyle icap ettiği için, yine kendileri icat etmişlerdir. Mili Gazete yazarlarından Bülent Alan[5] çok ciddi ve çarpıcı tespitlerle bu gerçeği dile getirmiştir:

Önce, El-Kaide’nin temeli sayılan Taliban (Talebeler) örgütünün gündeme gelişi ve hızlı yükselişi, dikkat çekicidir. 1996 yılında, Türkmen petrol ve doğal gazını Afganistan üzerinden Hint Okyanusu’na taşıma ve İran’ı ablukaya alma ve etkisiz bırakma projesiyle, ABD tarafından ülkesine gönderilen Yahudi Unocal Şirketini reddeden Devlet Başkanı Burhaneddin Rabbani, kendisini iknaya giden Unocal danışmanı Siyonist Henry Kissinger’i de dinlemeyince, devrilmesi ve devre dışına itilmesi, Siyonistlerce kesinleşmişti. O sırada Kandahar Valisi olan Taliban’ın ikinci adamı Molla Hasan, Arjantin kökenli Yahudi Şirketi Bridas’la çoktan anlaşmış ve her türlü güvenceyi, Rabbani’ye rağmen onlara vermişti. Her ne hikmetse, bu antlaşma üzerine Taliban hızla ilerleyip Kabil’i kuşatmış ve Pencir Arslanı ve Rusların korkulu rüyası Ahmet Şah Mesut bile şaşırmış ve kan dökülmesin diye Kabil’i terk etmişti.

Şimdi soralım:

1- Sadece klasik medrese eğitimi görmüş bu talebeler, nasıl oluyordu da düzenli ve deneyimli ordu birliklerini hezimete uğratacak savaş taktikleri uyguluyordu?

2- Bisiklet sürmesini bile bilmeyen bu medrese talebeleri, nasıl oluyordu da modern tankları ve uçakları ustalıkla kullanıyordu?

3- Üstelik bu tankları, topları, uçakları Taliban hangi para ve pazarlıkla ve kimden alıyordu?

4- Bu uçakların Pakistan’daki Amerikan üslerinden kalktığı iddiaları niye resmen cevapsız bırakılıyordu?

5- ABD’nin adamı ve ajanı olarak bilinen dönemin Pakistan İçişleri Bakanı Nasrullah Babür’ün, Taliban’ın asıl beyni olduğu söylentileri üzerinde niye durulmuyordu?

6- Ahmet Şah Mesut’un şahadetinden kısa bir süre önce Routers Ajansına: “Biz Taliban’la falan değil, Amerikan destekli Pakistan askerleriyle savaşıyoruz” sözleri niye değerlendirilmiyordu?

7- O dönemde BM Afgan Temsilcisi olan ve Amerikan’ın sadık uşağı bulunan Mahmut Mestiri’nin Ekim 1996’da Time Dergisine verdiği: “Taliban çok akıllı gençler. Ne yapacaklarını iyi biliyorlar” demeçleri ne anlama geliyordu?

8- Hatta bazı Pakistan yetkililerini: “Bize yardımcı olun. Taliban eliyle Afganistan’ı ele geçirelim. Sonra içişlerinde bağımsız, dışişlerinde Pakistan’a bağlı, Peştu ağırlıklı bir yönetim kuralım!? Diye aldatan Amerikan teklifleri niye hiç gündeme taşınmıyordu?

9- Yakalanan bazı Taliban askerlerinin üzerinde tomar tomar, hem de 1994 basımı ABD dolarları ne arıyordu?

10- Burhanettin Rabbani’nin Taliban’a yaptığı bütün barış çağrıları niçin ve neden hep karşılıksız kalıyordu?

11- Ahmet Şah Mesut gibi çok önemli bir şahsiyetin, İngiltere’den yola çıkan El-Kaide elamanlarınca şehit edilmesi, niye Siyonist güçleri sevindiriyordu?

12- Taliban ve El-Kaide bu denli güçlü idiyse, ABD’nin Afganistan işgali sırasında niye ve nasıl bir anda ortadan kaybolmuştu?

13- 11 Eylül saldırıları sonrası, dünyanın pek çok ülkesinde, Siyonizm’e ve emperyalizme öfkeli ve gayretli binlerce gencin Usame Bin Laden ve adamlarınca Afganistan’a çağrılıp, hayatında eline silah almamış ve eğitim yapmamış bu insanların çoğunu Amerikan tanklarına ve uçaklarına doğratan, geri kalanının Guatemala cehennemine yollayan El-Kaide, kendisine katılanların çoğu iyi niyetli olsa da, Allah aşkına, gerçekte kimlere yarıyordu?

14- Güya İslam adına, Riyad’da İstanbul’da çoğu Müslüman olan masum insanları öldürenler ve tüm İslam Dünyası’nı hedef haline getirenler, nasıl oluyor da kendileri bir türlü yakalanamıyordu?

15- Yine Bülent Alan’ın doğru değerlendirmesiyle: Kürtleri kurtaracağız diye, yıllarca masum Kürtleri katleden PKK ile El-Kaide’nin benzerliği hatta İstanbul olaylarındaki işbirliği niye gözlerden saklanıyordu?

İşte bu gibi soruların doğru ve doyurucu cevapları araştırıldığında, şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

a- Taliban ve El-Kaide’nin şahsında İslam’ı barbar, acımasız ve çağ dışı göstermek.

b- İslam Dünyasına ve ABD emperyalizmine karşı duranlara yapılacak saldırı ve savaşlara bahane yapmak üzere Taliban ve El-Kaide’yi adres haline getirmek.

c- Böylece İslam Dünyasında başlayan ve hedefine yaklaşan haklı ve hayırlı hareketleri kötülemek ve kösteklemek üzere, El Kaide tipi sözde katı şeriatçı örgütler de, Cemaat gibi ılımlı İslamcı hareketler de, hep aynı Siyonist merkezlerce kurgulanıp kullanılmaktadır.

Yugoslavya Eski GenelKurmay Başkanı Pavkoviç: “Irak’ın Zaho kentinde CIA, MOSSAD VE PKK’nın 9 Kasım 2003’te bir gizli toplantı yaptıklarını, orada Irak’ın ve Türkiye’nin parçalanması ve Kürdistan’ın kurulması yönünde ortak hareket edilmesini karalaştırdıklarını” dile getirmişti.[6] İstanbul’daki patlamaların da MOSSAD güdümündeki PKK ve İslamcı elemanlar eliyle gerçekleştirildiği söylenmişti. Bu patlamaların hemen arkasından Türkiye Yahudilerinin önemli temsilcilerinden Ressam ve yazar Yusuf Habip Gerez, Los Angeles Times gazetesine şu demeci vermişti: “Bu saldırılar kesinlikle dış merkezlidir ve Türkiye’deki Musevi Cemaatiyle Müslümanları biri birine düşürme ve Yahudileri tedirgin etme gayretidir.”[7]

Bu arada, tekrar hatırlatalım ki, İsrail’deki Likud Partisi ve Ariel Şaron’la çok özel ilişkisi bilinen, 1986’da Moskova Büyükelçisi iken Rusya’nın çökmesine... 1990’da Doğu Avrupa direktörü iken Varşova Paktının çözülmesine... 1993’te Çekoslovakya Büyükelçilik Müsteşarı iken Çekoslovakya’nın ikiye bölünmesine sebebiyet veren, Eric Edelman’ın özellikle bu süreçte Türkiye’ye gönderilmesi üzerine niye hiç gidilmemişti?

Ve şu soruların cevabı hala, niye verilmemişti?

* Saldırılardan bir hafta önce ABD Büyükelçiliğinde, Star TV hariç büyük kanallardan ve Türkiye, Star Cumhuriyet haricinde büyük gazetelerden 28 gazeteci özel bir toplantı için ABD Büyükelçiliği’nde toplandı mı?

* ABD Büyükelçiliği siyasi müsteşarı İstanbul saldırılarından sonra aralarındaki ünlü işadamlarının da bulunduğu hangi “kanaat önderlerini” ziyaret etti?

* Dışişleri Bakanlığı’nda 15 Temmuz tarihinde; üzerinde “The terror of the red will be as red as the red flag” (Kırmızının terörü, kırmızı bayrağın kırmızısı kadar kanlı olacak) cümlesi ve yanında “21.11.2003” tarihi (Bu tarih Kadir gecesine ve İstanbul saldırılarından bir gün sonra Cuma’ya denk geliyor) yazılı “THEM” imzalı bir faks geldi mi?

* Bu saldırılarda taşeron olarak kullanılan ideolojik altyapı Adana merkezli Mealciler içinden mi çıktı?

* Saldırılarda kullanılan malzemeler Adapazarı merkezli olarak mı tesis edildi?

* Bu saldırıda ve diğer benzer saldırılarda kullanılan ideolojik kadrolara terör eğitimi veren yerler arasında Manyas Gölü civarındaki “bazı uluslararası kurumlara ait tesisler” var mı? Ve bu uluslararası kurumlara ait Malatya-Kayseri yolu üzerinde Darende civarlarındaki tesislerde, İstanbul saldırılarını gerçekleştirecek “beyin gücü” bulunuyor mu?

* “İslami terörü” güvenlik konseptinin merkezine oturtan NATO, İstanbul saldırılarından hemen sonra NATO konseyini topladı. Acaba daha önceden NATO; bu örgütlerle işbirliği yaptı mı; tesislerinde bunları eğitti mi?

* HSCB Bank ve İngiliz Konsolosluğu önündeki saldırılar öncesinde, Hızır Acil gibi acil ambulans servislerini kimler arayıp, Bostancı ve Göztepe’de patlama olduğu ihbarını yapıp bütün ambulansların buraya yönlendirmesine neden oldu?

* Saldırılardan sonra nedense ortadan kaybolan ve görünmeyen HSCB Bank Genel Müdürü Piraye Antika’ya; Kasım ayının başında ve saldırılardan iki gün önce, “bankanın arşivlerini erişilemeyecek statüye getirmeye” hazır olması emri verildi mi? HSCB Bank’ın arşivlerine yönelik kaygıların, Engin Akçakoca’nın evinde ele geçirilen kolilerle bir bağlantısı var mı?

* HSCB Genel Müdürü Piraye Antika, CIA ve MI6’in Türkiye’deki istasyon şefleri ile neden çok sıkı bir ilişki içindedir?

* Saldırılardan sonra kanaat önderlerini dolaşarak “saldırıların arka planında ordunun da parmağı olabileceği” propagandasını yapan ABD Büyükelçiliği siyasi müsteşarı ile HSCB Bank Genel Müdürü Piraye Antika’nın ilişkileri ne düzeydedir?

* Saldırılardan sonra; genellikle bu tür konularda demeçler vermek için ideal isim olarak bilinen ve Türkiye’yi toparlayıcı kişi olarak lanse edilen Süleyman Demirel’in, tek bir demeci bile olmadı ve yayınlanmadı, Neden?[8]

Demirel uzmanı olarak görünen, Derin ve Karanlık güçlerin kiralık kalemi olmanın şımarıklığı ile böbürlenen yerli C.A (Cüneyt Arcayürek), “Uzakta Kalan Tarih” diye yazdığı 485 sayfalık kitapta, “Kahramanlık taslarken, hırsızlığını ve ahmaklığını ortaya döken Çingene” misali, ABD’deki Siyonist merkezlerin talimatıyla, sömürü saltanatlarına çomak sokan Erbakan’a ve Refah-Yol iktidarına karşı bazı ordu mensuplarını ve zamanın Cumhurbaşkanı’nı nasıl kışkırttığını anlatmış ta anlatmıştı... Aslında beş satırlık bir gerçeği, beş yüz sayfa şişirip, okuyucuya 1 gram şeker tadacak diye 500 kg keçiboynuzu çiğnetmeye kalkışmış... Yarım saatte, altını çizerek ve not edinerek okuduğumuz kitabın özeti şuydu:

Ünlü Siyonistlerden ve ABD derin devletinin stratejistlerinden Kissenger, Time dergisine: “Türkiye’ye stratejik değerinin hak ettiği şekilde davranmanın zamanıdır. Kökten dincilerin (daha doğrusu Milli güçlerin) kazanacağı bir zafer, Türkiye’deki seçeneğimizi ortadan kaldırmadan önce harekete geçmemiz gerekmektedir[9] diye, bir demeç vermiş, yerli uşaklar bu mesajı alır almaz, Erbakan’ı yıkma senaryoları yazılmış, “Taksime cami, Hocalara iftar” tartışmaları başlatılmıştı. Eski ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın ağzından “Refah tabanı silahlanıyor. 50 bin silahlı refah muhafızı hazır bekliyor”[10] manşetleri atılmış... Süleyman Demirel “Siz biri birinizle çekişir de solu bölerseniz, işte memleket bu adamın (Erbakan demeye dilleri varmıyor) elinde kalır” diye Ecevit ve Deniz Baykal’ı suçlamıştı...[11]

“Ve bu Sayın Demirel, eski Başsavcının Refah’ı kapatma davası açmadığına kızmış ve Refah-Yol döneminde kapatma davası açacak olan Vural Savaş’ı kendisi atamış” ve yargıyı siyasallaştırmaktan sakınmamıştı…[12]

Ecevit ve Tansu Çiller, Erbakan’la koalisyona katıldıkları için, afaroza uğramış, ve nihayet The New York Times “Türkiye’de askerin sabrı taşıyor” başlıklı makalesinde Erbakan’sız bir hükümet talimatı verince, Kripto (gizli) Yahudi dönmelerinden İnönü’nün damadı Metin Toker’in çömezlerinden Cüneyt Arcayürek’in[13] Çevik Bir gibi asker ve S. Demirel ve M. Yılmaz gibi sivil masonları ve de TÜSİAD gibi sermaye baronları ve sendika simsarları, 28 Şubat darbesini yapmışlar ve böylece ülkeyi Erbakan’dan kurtarıp Amerika’ya bağlamışlardı!...

Prof. Yalçın Küçük’ün tespitiyle: “Bugüne kadar, asla analiz etmeye cesaret edilmemiş bir sinsi siyaset tiyatrosu ve bir dizi darbeler sonucu” Sabataist sermaye saltanatını ve masonik medya hükümranlığını, böylece sağlama almışlardı!..[14]

Türkiye’den ABD’ye gidip iltica talebinde bulunanlardan sadece bir eşcinsele ve Fetullahcı diye ordudan uzaklaştırılıp, sonra T. Erdoğan tarafından İstanbul Belediyesi’ne alınan bir üsteğmene aracılık yapan... Türkiye’nin artık Kemalizm’den kurtulup, küreselleşme kervanına katılmasını savunan... Kürtçü PKK’lılarla Fetullahcı ılımlı İslamcılara sürekli sahip çıkan ve hatta Said’i Nursi’yi anma konferanslarına katılan... Merve Kavakcı’nın ABD vatandaşlığı ile ilgili gizli belgeleri Türkiye’ye sızdıran... Amerikan Kürt Enformasyon Şebekesi Başkanı Kani Gulam’ın sahte pasaport davasını, 10 yıl mahkûmiyetten kurtarıp serbest bıraktıran... Kıbrıs’ta Denktaş’ın yerine geçirilmek ve Türkiye’ye sırt çevirmek teklifine yanaşmadığı için işadamı Asil Nadir’in hayatını karartan... Kamuda havuz sistemine geçmesi, İran gezisi ve D-8’ler projesi yüzünden Erbakan Hükümetinin yıktırılıp, Tayyip Erdoğan’ın iktidara hazırlanması yolunu açan[15] Graham Fuller, Hanry Barkey, Wolfowitz, Alan makovski, Dick Cheny gibi Siyonist Amerikalıların Türkiye’deki taşeronları, İstanbul’daki saldırıları bahane ederek, “İslami Terör” iftirasıyla, Müslümanlığa savaş açmışlardır.  

Bu MOSSAD-CIA kokusu gelen İstanbul saldırılarının çok önemli bir amacının da, Irak’ta aleyhimize gelişen ve geleceğimizi tehdit eden olayları unutturmaktır.

Bağdat’taki Türk Büyükelçiliğine yapılan saldırıların çıkardığı toz duman ortasında Kürt Liderlerin, bağımsızlığın önemli bir adımı olarak “Kürt Federasyonu” için karar almaları… Ve İstanbul saldırılarının gürültüsü patırtısı arasında, Irak geçici yönetiminin bu kararı onaylaması üzerinde hiç durulamamış, toplumumuz suni gündemlerle oyalanmıştır. Bu girişim ve gelişmeler bir Türkiye-İran çatışmasının da alt yapısını hazırlamaktadır. Çünkü Kuzey Irak’ta bir Kürdistan oluşumuna göz yumacak bir Türkiye’de iç kargaşa ve kardeş kavgası başlatılacak... Kuzey Irak’a müdahale etmeye kalkınca da İran’la savaştırılacaktır.

1983 yılında yayınlanan 2937 sayılı “Devlet İstihbarat Hizmetleri Teşkilat Yasası”nı bile çalıştıramayan, MİT, Emniyet, Jandarma, GKB, MGK sekreterliği, Cumhurbaşkanlığı istihbaratı, ayrıca Kuvvet Komutanlıklarının özel bilgi kaynakları gibi kurumlar arasında bir koordine ve organizeyi bile sağlayamayan ve bu maksatla 1984’te çıkarılan bir kanunun gereğini bile başaramayan yetkililerin, Amerika ve İngiltere gibi birçok gelişmiş ve demokratikleşmiş ülkelerde, istihbarat örgütlerinin bazı bilgi ve belgeleri Kongre üyelerinden bile gizlenirken, Bizim bütün istihbaratımızın ve stratejik hazırlıklarımızın “şeffaflaşma” safsatasıyla işportaya dökülmesine çalışan gafillerin, İstanbul saldırılarının daha dumanı tüterken, hemen “Failleri yakaladık, büyük başarı kazandık!” gibi beyanatlar vermesi elbette inandırıcı olmayacaktır.

Ve hele AKP hükümetince adres olarak El-Kaide’nin gösterilmesi, hem “İslamcı terör” iddiasına haklılık kazandırmak, hem de asıl suçlu ve sorumlu olan Siyonist merkezleri temize çıkarmaktır. Ve 11 yıl sonra AKP Suriye’de aynı odaklarla irtibat ve ittifak kuracaktır.

Ortak dünya hâkimiyeti hevesleriyle Siyonistlerle işbirliği yapan o günkü Bush, bugünkü Obama yönetimi:

a- Bu tür saldırılarla kökten dinci yaftası taktıkları terörün, Türkiye’yi hedef, hatta merkez üssü seçtikleri kanaatini yaygınlaştırmak,

b- Böylece Avrupa’yı Türkiye’den uzaklaştırmak,

c- Türkiye’yi yalnız ve yardımsız kaldığına inandırmak, ABD ve İsrail’e yaklaştırmak,

d- Bu arada Irak’ın istikrarını BM’ne bırakarak, ABD’yi bu çıkmazdan kurtarmak,

e- Kuzey Irak’ta güya ABD kontrolü dışında gelişen bir Kürdistan oluşumuna karşı, Türkiye’ye yardım için 60-70 bin ABD askerini Güneydoğu’da konuşlandırmak, (Marc Grosman’ın 9 Aralık 2003’te Ankara’ya gelip, İncirlik üssünü yeniden muharip amaçlı kullanma düzenlemelerini başlatacaklarını açıklaması buna bir hazırlıktır)

f- Kuzey Irak’a müdahale eden Türkiye’ye karşı İran’ı kışkırtıp yeni bir savaş fitili yakmak,

g- Türkiye’ye iyice yerleşen ABD’nin, buradan Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya, Uzakdoğu ve Rusya’nın kontrolünü daha kolay sağlamak,

h- Ve böylece Büyük İsrail hedefine ve Siyonizm’in Dünya Hakimiyetine zemin hazırlamak, hesapları yapmaktadır. Bu vahşi heves ve hesaplarının, bizzat sağduyu sahibi Yahudi ve Hıristiyanlar arasında bile çok ciddi telaş ve itirazlara yol açtığı bir ortamda, bizdeki bazı medyanın ve gafil iktidarın, hala Bush’a ve Siyonist kadrosuna güvenmesi, hayret uyandırıcıdır...

İstanbul saldırılarının hemen arkasından Şaron’un bütün Yahudileri İsrail’e çağırması, Yahudiler arasında bile şaşkınlık yaratmıştır. ABD’de Haham Dawid Feldman “Yahudilerin sessiz çoğunluğu, İsrail devletini kuran ve Ortadoğu’yu karıştıran Siyonizm’e karşıdır. Çünkü Siyonistler Tevrat’ın temel ilkelerini ve Musa Şeriatının hedeflerini saptırmıştır.”[16] İsrail’deki Seferad (İspanya ve Akdeniz kökenli) Yahudilerin temsilcisi ve dinci Şas Partisinin Başkanı olan 80 yaşındaki Haham Ovadya Yosef ise “Tüm şerlerin ve kötülüklerin kökeninde Aşkenaz (Orta ve Doğu Avrupa) Yahudileri vardır. İsrail’e gelip ortalığı karıştırmışlardır” diyerek Şaron’u ve destekleyicilerini suçlamıştır.[18] Siyonizm karşıtı Yahudilerin Eylül ayında, İsrail Devleti ve saldırgan siyaseti aleyhine ABD Başkanı Bush’a yazdıkları mektup Washington Post’ta yayınlanmıştı; özetle:

“Dünya Kamuoyu, kendisine yanlış ve haksız olarak İsrail adı koyan devlet ile tüm Yahudi halkını biri birine karıştırmaktadır. Tevrat, ne kutsal topraklarda, ne başka bir diyarda, bağımsız bir Yahudi Devleti kurmayı kesinlikle yasaklamıştır. Tam tersine, kutsal kitabımız, birlikte yaşadığımız ülkelere ve koruması altında bulunduğumuz milletlere, samimiyet ve sadakati emir buyurmaktadır. Özellikle Yahudiler ve Müslümanlar tarih boyunca barış ve dostluk içinde yaşamış olmasına rağmen, Siyonistlerin, emperyalist güçlerin desteğiyle, Filistin halkını taciz ederek kurdukları İsrail Devleti’ni ve işledikleri cinayetleri, hem inancımıza hem de insanlığa aykırıdır.”[19]

Evet, İsrail meşru bir devlet değil, sadece bir Terör Merkezidir. Bunu anlamak için, İsrail’in terör tarihine ve cinayet listesine bakmak kâfidir.

1918 yılında Osmanlı Hilafet Ordusu, maalesef aldatılmış Arapların, İngiliz ordusuna verdikleri destek ile mukaddes şehir Kudüs'ten çekilince Filistin toprakları 30 yıl boyunca İngiliz işgali altına girmiştir. İngilizler bu 30 yıllık süre içinde dünyanın dört bir yanından Yahudilerin Filistin'e göç etmesine izin vermiş ve daha doğrusu bir Yahudi devleti kurulması için verilen Balfur vaadi gereği Yahudiler göç ettirilmiş, 30 yıl boyunca devlet kadrolarının %90'ında Yahudiler istihdam edilerek fiilen bu korsan devleti Yahudilerin eline vermişlerdir. 1948'de de zaten İngilizlerin çekildiği gün, İsrail devleti ilan edilmiştir.

İsrail işgal ettiği Filistin topraklarındaki Filistinlilerin kanını akıtmayı adeta mübah görerek terörünü sürdürmüş, bununla da yetinmeyip kâh Tunus'u, kâh Bağdat'ı, kâh Lübnan'ı vurmaktan çekinmemiştir. Estirdiği teröre karşı mukavemet edenlere karşı deliye dönen İsrail, Cumhurbaşkanı ve Başbakanı ağzıyla Kuzey Lübnan'ı kan gölüne çevireceklerini ilan etmiş ve milyonlarca mazlum Filistin’li sivilin başka yerlere mecburi göçüne sebebiyet vermişlerdir.

İşte İsrail'in Gerçek Yüzü ve Siyonistlerin terör yöntemleri:

1. Suikast ve katliamlar yapmak,

2. Meskenleri, içinde oturanların üzerine yıkmak,

3. Çarşı, kahvehane gibi genel toplantı alanlarına ve ulaşım araçlarına patlayıcılarla saldırmak,

4. Konutların arasında bulunan araçları patlayıcılarla havaya uçurmak,

5. Kadın, ihtiyar ve çocukları zehirli gazlarla boğmak,

6. Filistin köylerini yıkmak, yakmak ve tamamıyla ortadan kaldırmak. (Bugüne kadar 350 köy ortadan kaldırılmıştır)

7. Bombalı mektup ve paketler yollamak,

8. Ekonomik tahribat yapmak, Müslümanları açlığa ve yokluğa mahkûm bırakmak,

9. Sivil halka hava saldırıları düzenlemek, bomba yağdırmak,

10. Kullanılması uluslararası anlaşmalar gereği yasak olan napalm, fosfor bombası ve zehirleyici gaz bombaları gibi silahları kullanmak, bu Siyonist zalimlerin başlıca terör yöntemleridir. Ve çok acı ve alçaltıcı bir akıbeti bin kere hak etmişlerdir.

 

--

Haziran 2014 - Milli Çözüm Dergisi

 


[1] Memduh Bayraktaroğlu / Tercüman / 10.11.2003

[2] Milli Gazete / 08.12.2003

[3] Murat Yetkin / Radikal / 07.12.2003

[4] Deniz Arman / Vatan / 05.12.2003

[5] Bak: Milli gazete / El-Kaide Gerçeği / 8-9-10.Aralık.2003

[6] Aydınlık / 23 Kasım

[7] Hürriyet / 18.11.2003

[8] Nuh Gönültaş / Tercüman / 05.12.2003

[9] Bak: Sh: 56

[10] Radikal / 10.02.1997

[11] Bak: sh:87

[12] Bak: Cüneyt Arcayürek / Uzakta Kalan Tarih sh: 119 ve 120 - Bilgi Yayınevi - Kasım 2003

[13] Bak: Yalçın Küçük / Tekeliyet – sh:468

[14] Bak: Tekeliyet - sh. 287

[15] Yılmaz Polat / Amerikan Şahinleri kargaları - sh.83 ve öncesi - Alfa yayınları - Kasım 2003

[16] El-Cezire TV

[17] Umur Talu / Sabah / 28.11.2003

[18] Bak: Rıfat. N. Bali Aliya / Toplu Göçün Öyküsü - İletişim Yayınları

Yorum Yaz