Kasım 23 06:04

SON KALEMİZ TSK’YA SALDIRI

SON KALEMİZ TSK’YA SALDIRI

SON KALEMİZ TSK’YA SALDIRI

Temmuz 2011 tarihinde Milli Çözüm Dergimizde yayınladığımız bu yazı; sanki yeni kaleme alınmış gibi hakikatleri haykırmaktadır. Ve Sayın Recep Erdoğan Başbakan değil de Boşbakanmış gibi, Ordumuza yönelik bu tezgâhların farkına yeni varmış gibi davranmaktadır.

 

Ergenekon davası, bazı mihraklarca artık tamamen TSK’yı yıpratma ve yılgınlaştırma kampanyasına dönüştürülmüş durumdaydı. Emekli ve görevli paşaların, subay ve astsubayların böyle hırpalanıp hakarete uğratılması; aslında Türk Ordusunun Milli Savunma yeteneğini ve moralini bozmaya yönelik bir Siyonist ve emperyalist projenin adım adım uygulanmasıydı. Güneydoğumuzu Kukla Kürdistana katmanın, Türkiye’yi parçalamak üzere federasyonlara ayırmanın önündeki en zor ve son kale gördükleri TSK’yı beyninden vurup felç bırakma operasyonları giderek pervasızlaşmış ve hız kazanmıştı. İnançlı, akıllı ve iddialı bir bağımsızlık sevdalısı ve batı emperyalizmi karşıtı Mustafa Kemal’i karalayıp, tarihi ve milli konumundan kaydırıp, “ılımlı Muhammed” safsatası gibi “ılımlı Atatürk” imajı uydurulması da yine TSK’yı tahrip programının bir parçasıydı.

Mustafa Kemal, içerdeki Sabataist (Yahudi dönmesi) ve mason İttihat Terakki çömezi CUNTA’yı ve dışarıdaki Siyonist ve emparyalist odakları, bir müddet onlardan görünüp oyalayarak, Türkiye Cumhuriyetini daha rahat ve zayiatsız kurmayı başarmıştır. Ama ayakları yere bastıkça Milli adımlar atmaya başlamış, mason ve sabataistlerin bir kısmını dışlamış, onlar da aldatıldığını anlayınca Atatürk’e suikastlar hazırlamış ve birçoğu İzmir komplosunda olduğu gibi, asılmıştı. O süreçte kendilerini Atatürk’ü övmeye mecbur hisseden sabataist ve Mason cunta, Mustafa Kemal’in ölümünden sonra İsmet İnönü’yü başa geçirip, Atatürk’ün savsakladığı Lozan’ın gizli maddelerini uygulamaya, ertelenen Sevr'in gereği Türkiye’yi parçalamaya zemin hazırlamaya ve bu maksatla ülkemizi Amerika’nın güdümüne sokmaya muvaffak olmuşlardı.

Gavura Taraf gazetesinin, RONİ MARGULİES adlı soysuz yazarı hızını alamayıp derin bir kinle, Osmanlı ve Atatürk üzerinden Milletimizi aşağılayıp hakaretler yağdırmakta ve Müslüman halkımızı “kendi düzenlerince düzülen zavallı hayvanlara!” TBMM’ni ise “burjuvazi ahırına” benzetecek kadar şımarıp küstahlaşmaktaydı: “Bu memlekette Oğuzların Kayı boyundan gelen, hamamda şişman kadın kovalarken sabuna basıp kayan ve kafayı kurnaya çarpıp ölen padişahlar tarafından yönetilmeye alışık insanlar yaşıyor. Yöneticilerinden “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir”, “İstikbal göklerdedir.” Gibi ibareler duymaya alışık insanlar yaşıyor. Çok eziyet çekmiş, çok dayak yemiş insanlar yaşıyor. Bunların sonucunda çok hoşgörülü, müthiş kalender olmayı öğrenmiş bir milletiz biz. Böyle olmasak yanmıştınız ulan hepiniz! Ne parti kalırdı memlekette, ne parti lideri! Fransız’lar veya Mısırlılar filan yaşıyor olsaydı buralarda sonunuz kötü olurdu. Ama biz varız. Biz alışığız. Göz yumarız. Hoş görürüz. Oynayın. Dalga geçin. Âlem yapın. Kaç gündür “Düzen değişiyor, ama düzülen hep aynı” sözü, “Parlamento burjuvazinin ahırıdır.” Sözü kafamda dönüp duruyor[1] diyecek kadar şımarmıştı.

Koyu Ulusalcı ve Aydınlık yazarı Yalçın Küçük’ün “Cahit Kayra…” Yazısında:[2]

“Ancak Cahit Kayra’nın anılarını pek sevmiştim, kalın bir kitap, 1938 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmişti, ben o yıl dünyaya gelmişim, mezuniyetim 1960, Cahit Bey, anılarında “biz İsmet İnönü’ye güvenirdik” diyor, bu tespiti önemli bulmuştum, hala buluyorum. Mustafa Kemal Paşa’nın beğenilme eğrisinin hep doğrusal ve endeksinin her zaman yüksek olduğunu düşünmek çok yanlıştır; bu yanlıştan çıkmadan Celal Bayar’ın başkanlığına rağmen İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesini anlayamayız. Ancak anılarında cesur Cahit Bey, bu çalışmasında, çok çekingen ve hatta yılgın görünüyor, çok üzücüdür. İslamist diktatorya’nın etkisini hissedebiliyorum. İslamist diktatorya güzel insanlarımızı yaşlandırıyor ve gençliğin sırrı mücadelededir.” Sözleriyle daha önce defalarca yaptığı gibi, İsmet İnönü’yü kutsayıp “güvenilir adam”, Mustafa Kemal’i ise “Her hali beğenilmeye ve güvenilmeye layık görülmeyen adam” göstermesi de bu sabataist takımına ve İttihat Terakki Şebekesi artıklarına, Atatürk’ün attığı kazıkların acısıydı. Şimdilerde bu sabataist ve sosyalist ulusalcıların çokça sahiplendiği Kemalizm ise, Aslında Atatürk’ü dışlamanın ve İsmet İnönü'yü kutsamanın bir kılıfıydı.

AKP ise, Siyonist Yahudi Lobilerinin 28 Şubat tertibiyle devirdikleri Erbakan’a hıyanet etmeleri karşılığı iktidara taşınıp, BOP çerçevesinde Türkiye’nin parçalanması planına taşeronluk yapmaktaydı.

Recep T. Erdoğan Davos tiyatrosunda “Van Münit’’ horozlanmasıyla, güya İsrail’e kafa tutan kahraman rolü oynaya dursun, 500.yıl vakfı kurucu Başkanı Yahudi Jak Kamhi:

“Bazı odakların ülkemiz aleyhine üretmeye devam ettikleri olumsuzluklara rağmen, kalıcı barışın tesisi çabalarına önemli katkısı olan ve anlamlı başarılar elde eden hükümetimizin, yine bu doğrultuda hiç bir ülkenin başaramadığı İsrail-Suriye yakınlaşmasının, (daha doğrusu Libya gibi işgale ve bölünmeye hazırlanmasının. U.E.) ve bu yeni başarısının da Türkiye’miz için uluslararası alanda olumlu etkiler yaratacağına inanıyorum.’’ diye övdüğü Recep T. Erdoğan’ın AKP iktidarı adına, gizli ve özel arabuluculuk rolünü şu sözlerle inkara kalkışıyordu:

“ABD’deki bazı dostlarımla görüşmelerimde onlarla da paylaştığım, Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi konusundaki arzumun ifadesi olduğunu belirtmek isterim. Bu hususta ne ülkemizin ne de İsrail devletinin bir yetkilisiyle temasım olmamıştır. Haziran ayında planladığım İsrail seyahatimin maksadı da, yıllardan beri davet edildiğim bir toplantıya tamamen gönüllü olarak katılmamdır.’’ 

Ama: “AB’nin kurulmasından sonra, geçmişte savaşlara neden olan “ekonomik çıkar’’ kavramının Avrupa’da barışı sağlayan önemli bir unsura dönüştürülmesi ve AB’nin 62 yıldan beri barışı muhafaza etmesi üzerine, başka ülkelerin de bu modelden ilham alarak ekonomik yararları olan çalışmaları destekledim ve bu bağlamda barışı her şeyin önünde tutan Sayın “Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımızın yürüttükleri Filistin-(İsrail) Erez Serbest Bölge projesine elimden geldiğince katkıda bulunmaya çalıştım. İfadeleriyle gerçeği ağzından kaçırıyor, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın yürüttükleri halkımızın bilmediği FİLİSTİN-İSRAİL EREZ Serbest Bölge projesiyle Siyonizm'e birlikte destek ve hizmet verdiklerini itiraf ediyordu.[3]

Bu “Erez” Siyonist Yahudiler için parola isimlerden biri oluyordu. Hatırlayınız 28 Şubat Siyonist darbesiyle yıktırılan Erbakan Hükümetinin yerine Başbakanlığa düşünülen Yalım Erez’in de, Van Başkale Yahudilerinden olduğu pek bilinmiyordu. Bir zamanlar koyu Laikci Kemalist ve Anti İslamist Ahmet Necdet Sezer’in elinden Devlet Üstün Madalyası alan, ana dili İbranice yanında, atalarının kovulduğu İspanyolcayı da iyi konuşan bu Yahudi vatandaşımız Jak Kamhi, şimdi Sn. Abdullah Gül ve Recep T. Erdoğan’ın çok özel ve yüksek büyükelçisi gibi İsrail'e hizmet sunuyor; zavallı dindar halkımız da bunları, hala İslam kahramanı sanıyordu. Yahudi iş adamı Jak Kamhi’nin yeni eşi Tülin Hanım ise, eski CHP bölge Müfettişi, 1923-1941 Milletvekili ve meşhur Taksim Cumhuriyet Anıtının fikir banisi, Sabataist Hakkı Şinasi “Erel” Paşa’nın torunu çıkıyordu. MUSTAFA KEMAL’in stratejik dengeleri gözeterek evlendiği, ama başına bela edildiği için sürdüremediği İzmir dönmesi Uşakizadelerden Latife Hanımla da: Jak kamhinin karısı Emel Hanım akraba oluyordu. Ha,  yeri gelmişken hatırlatalım bu Tülin Hanım, Mısır’da Cemal Abdülnasır’ın devirdiği kukla Kral Faruk'un eşi Feride Hanımla da, kuzen sayılıyordu. Görüyor musunuz, şimdi koyu AKP hayranı ve hizmetkarı Jak Kamhi’nin Sabataist ve Siyonist şebekesinin kolları ta nerelere uzanıyordu!?

Kendilerini Malazgirt’in ve İstanbul'un Fethinin değil, Siyonist Fransız Devriminin çocukları gören, hıyanet şebekesi İttihat ve Terakki cemiyetinin çömezliğini yürüten; “Devlet dairesinin bodrumunda abdest alıp namaz kıldı -Köyündeki camide mevlüt merasimine katıldı-Çocuklara Kur’an okuturken basıldı’’ gibi haberlerle Müslüman halkımıza zulmeden İsmet İnönü CHP’sini hala hararetle öven ve o günleri özleyen şu Masonik Ulusalcı takımı da, toplumu ürkütüp AKP tuzağına kaçıran ve AKP’nin tahribatlarına mazeret ve meşruiyet kazandıran figüranlardı.

Mustafa Kemal’e, İsrail’in arka bahçesi olacak bir Masonik Cumhuriyet Kurdurmayı başaramayan ateist, sosyalist ve tabi Sabataist sünepeler, şimdi Türkiye Cumhuriyetinin temellerine dinamitler yerleştiren ve demokratikleşme kılıfıyla, halkımızı küresel sermayeye köleleştiren AKP’nin açılım saçmalıklarını ve TSK’yı hizaya sokma kahramanlıklarını, övme yarışındaydı.

İşte bunlardan birisi olan aslı ve ayarı malum Ahmet Altan Taraf’taki yazısında şunları kusmaktaydı:

“Acılı bir dönem sona eriyor. Yanlış kurulmuş bir cumhuriyet şimdi yeniden biçimleniyor. Biz cumhuriyet kurup başına Mustafa Kemal’i getirmedik, Mustafa Kemal’i başa geçirip etrafına bir cumhuriyet kurduk. Tek partili bir diktatörlük de halktan destek alamadığı için desteğini ordudan aldı. Niye yaptığımızı bugün dahi mantıklı bir şekilde açıklayamadığımız bir sürü tuhaf “devrimi” ordu zoruyla gerçekleştirdik. İnsanların giysilerine musallat olduk. “Fes giymeyeceksin” diye tutturduk. Alfabelerini değiştirdik. Müziklerini dinlemelerini yasak ettik. Bunların hiçbirini halkın rızasını alarak yapmak mümkün olmadığından hep orduyu kullandık. Ne olurdu insanlar fes giyseydi, Arap alfabesi kullansaydı, Bach yerine türkü dinleseydi? Bu ülkede “şapka giymiyor” diye adam asıldı. Bunun saçmalığını dile getirmek yasaklandı. Mustafa Kemal, Batı uygarlığının “özünü” değil, biçimini benimsedi. Bu ülkenin aydınları da “görüntüyü” çağdaşlık olarak değerlendirdi. Eğitim bir “beyin yıkama” kampanyasına dönüştürüldü, demokrasi neredeyse lanetlenip “cumhuriyet” alabildiğine yüceltildi. Cumhuriyet, bir diktatörlük yönetimine cevaz veriyordu çünkü. Demokrasi ise diktatörlüğe izin vermiyordu. Son darbesini 28 Şubat’ta yaptı. (Not: Oysa bu yalaka ve sabataycı yazar takımı Erbakan’ın devrilmesini o süreçte hararetle alkışlıyordu!? U.E.) 

2002’de zenginleşen muhafazakâr kesimlere dayanan, dünyanın desteğini arkasına almış AKP iktidarına karşı da darbe hazırlıklarını, girişimlerini, planlarını sürdürdüler. Halk artık darbelerden ve darbecilerden nefret ediyordu. Kendi iradesinin iktidara gelmesini istiyordu. Dünya da bunu destekliyordu. Sonun da ilk kez muvazzaf bir orgeneral “darbe” hazırlıklarına karıştığı için tutuklandı. Kenan Evren, darbe yaptığı için ifadeye çağrıldı. Ordunun içindeki son cunta da şimdi temizleniyor. Yeni bir çağ açılıyor. Bu çarpık cumhuriyetin içinde hayat bulmuş bütün “çarpıklıklar” da temizlenecek, cumhuriyeti bu toplum yeniden kuracak.’’[4]diyen Ahmet Altan o yıllarda hararetle AKP’yi alkışlarken, sonra karşı tavır almaya başlamıştı.

Org. Işık Koşaner’in Kara Harp Okulundaki Uyarıları!

19 Mayıs 2011 günü Kara Harp Okulu’nda yapılan “Mütareke Dönemi ve İstanbul’dan Samsun’a Uzanan Yolda” başlıklı panele katılan Genelkurmay Başkanı Org. Koşaner’in kapanış konuşmasında dile getirdiği, yaşadığımız süreç açısından en önemli tespiti: “işgal benzeri durumlara düşmeden gerekli uygulamaları yapmaktır.’’ sözleriydi. Org. Koşaner’in konuşmasında, bugünkü Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Kafes tertiplerine tarih üzerinden değinmeler de önemliydi. O zaman kurulan harp divanlarının oynadığı role göndermede bulunması, dikkat çekiciydi. Koşaner’in Mütareke Basını Mensuplarına “milletimizin zamanı geldiğinde layık oldukları karşılığı verdiğini” hatırlatması da ilginçti. Bu hatırlatma umulur ki, düşmanın psikolojik harekâtına karşı sürekli stratejik geri adım atma döneminin artık sonuna gelindiğine bir işaretti.

Fetullahcı Zaman yazarı İhsan Dağı, Deniz kurdu tatbikatını son gününde iptal eden Genelkurmaya kızıp: “Ya ordu savaşa da gitmezse!’’ diye küstahlaşmıştı!

“Türkiye bunu da gördü. Ordusu yargıyı boykot edip tatbikata çıkmadı. Soru şu; peki ordu, yarın bir saldırı karşısında savaşmayı da reddeder mi acaba?” Orduya siyaset bulaşmışsa, ihtimal dışı değildir bu. Balkan Savaşı'nda İttihatçı subayların yaptıkları hatırlarda. Edirne'yi bile terk etmişlerdi, İstanbul'da iktidara biraz daha yaklaşmak uğruna. Siyaseten kazanmak adına cephede kaybetmeyi göze alan bir ordu zaten ordu olmaktan da çıkmıştı. Düştükleri siyaset batağından bir daha kurtulamadılar. Kendileriyle beraber imparatorluğu da batırdılar. Şimdi de 'işe çıkmama' eylemi yapıyorlar. Acaba bu, 'gerekirse ülkeyi savunmasız bırakırım' tehdidi mi? Son tatbikat erteleme 'eylemi' hiç masum ve normal değil; en azından yargıyı etkileme girişimi. Ayrıca hükümete de bir mesaj... Bugün yargıya mesaj vermek için tatbikata direnen, yarın siyasi iktidara mesaj vermek, onu yıpratmak için başka işler yapmaya kalkışırsa ne olacak?  Mesele şudur; ordu hükümetten bağımsız, bağlantısız bir kurum mudur, yoksa emirleri meşru siyasal iktidardan mı almaktadır? Başbakan Erdoğan, ordunun 'protestosu'nu alttan alıp, 'Ordu işini yapıyor, dışarıdakiler tahrik etmesinler' diyerek emrinde bulunan (bulunması gereken) kurumu korumaya çalışıyor olabilir. Bunu anlarım; ama bu sözlere hakikaten inanıyorsa, o zaman durum çok nazik demektir. Başbakan'a, konuşmalarında sık sık atıfta bulunduğu Adnan Menderes'in yaptığı ve bedelini hayatıyla ödediği temel hatayı iyi incelemesini tavsiye ederim.[5]diyen İhsan Dağı Recep Erdoğan’a “Ya sen TSK’yı bitireceksin, Ya da asker seni indirecek” demeye getiriyordu.

AKP'den Emniyet'e uzanan “suç örgütü” dosyası özel yetkili savcıdaydı!

Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı, hükümlü Orhan Aykut’un ifadelerinden yola çıkarak hazırladığı dosyada: Akyürek, Arslan, Güney ve Sarıkaya‘nın suç örgütü kurduğunu belirtiyordu. Ama İstanbul Özel Yetkili Başsavcılığı’na gönderilen dosya 5 aydır bekletiliyordu.

AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, yeniden Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı'na dönmesine karar verilen Ramazan Akyürek, Ergenekon davasının kara kutusu olarak bilinen Tuncay Güney ve eski Van Savcısı Ferhat Sarıkaya hakkında 'Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak' şüphesiyle yürütülen ve yetkisizlik kararı verilerek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilen bir soruşturmaya ulaşmıştı. “Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı Metin Arda, tehdit edildiği gerekçesiyle 'Matkap davası' hükümlüsü Orhan Aykut’tan aldığı ifade üzerine AKP'den, Emniyet’e uzanan bir suç örgütü bulunduğunun anlaşıldığı ve bu dosyanın 5 aydır İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı'nda beklemeye alındığı” ortaya atılmıştı.

Ergenekon silahlarını kim saklamıştı?

Savcı Arda, İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdiği 'yetkisizlik kararında' şunları yazmıştı:

“Kamuoyunda Ergenekon soruşturması olarak bilinen soruşturma kapsamında gömülü olarak ele geçirilen silah ve mühimmatları bulundukları yere gömenleri bildiğini anlattığı, ama birçok silahın gün ışığına çıkartılmadığı...”

“Halen milletvekili olan İhsan Arslan’ın Doğu ve Güneydoğu’da faili meçhul kalmış cinayetlerle ilgili ölen yakınlarına örtülü ödenekten ödeme aktarıp, o bölgede görev yapmış kimi askeri rütbeliler aleyhinde delil topladığı…’’

Sahte belgeler Arslan’ın binasında mıydı?

“Ankara’da, Tavacı Rüstem'in karşısında bulunan 22 katlı binanın İhsan Arslan'a ait olduğunu, bu binanın 5. katında çeşitli sahte belgeler tasarlandığını…”

“Eski Van Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın ise belge hazırlanmasında İhsan Arslan'a yardımcı olduğunu, hatta kimi soruşturmaların iddianame taslaklarını 5. katta bizzat hazırladığını”

Zir Vadisi'ndeki silahlarda bazı polislerin parmağı var mıydı?

“Zir vadisinde ele geçirilen silahları, bulundukları yere Ankara İstihbaratı'nda görevli bazı polislerin gömdüğünü, bu silahların hükümete başkaldıranlara karşı gömüldüğünü, Yarbay Mustafa Dönmez ile İhsan Arslan arasında geçmişte tartışma yaşanıldığını, bu nedenle Zir Vadisi’nde bulunan silahlar ile Mustafa Dönmez'in irtibatlandırılıp kendisine iftira atıldığını…”

“Balyoz soruşturmasında kullanılan belgeleri 2007 yılında, ağzı kapatılmış bir çuval içinde (geçmişte TSK'dan uzaklaştırılmış olan) uzun saçlı bir binbaşı ve Amerikalı Senatörün getirerek, İstanbul 4. Levent'teki bir otelde İhsan Arslan'a teslim ettikleri, Orhan Aykut'un belgeleri Arslan'a ait otomobile taşıdığını ve Arslan'ın ofisine götürdüklerini, askeri seminer ile ilgili bu belgeler arasındaki kayıtlara Arslan'ın ofisinde eklemeler yapıldığını…”

AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, Tuncay Güney'e 300 bin dolar aktarmış mıydı?

“Tuncay Güney'in 2006 ya da 2007 yıllarında Mevlüt Çınar adına düzenlenmiş sahte pasaport ile Ankara havalimanından Türkiye'ye giriş yaptığını, Arslan'ın bu şahsa 300 bin dolar vererek daha sonra başlatılacak olan Ergenekon soruşturması kapsamında dikte ile ifade vermeyi ikna ettiğini, binanın 5. katındaki ofiste Güney'in beyanlarının CD'ye kayıt yapıldığını” saptamıştı.

Yetkisizlik kararı

“Savcı Arda, Orhan Aykut'un “Ergenekon davasının görüldüğü İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ifade vermek istediğini” de 'yetkisizlik kararına' yazmıştı. Savcı'nın hazırladığı 2010'a 8735 sayılı soruşturma, 2010'a 874 nolu kararla, yetkisizlik kararı verilerek İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı'na yollanmıştı.”[6]

Yine aynı TARAF’ın yazarı Melih Altınok:

“Sakın ha bu tutuklamalar, bu Ergenekon gözdağları ile TSK’yı sindirdim zannedip işin ucunu bırakmayasın... Bu TSK’yı tamamen etkisiz ve tepkisiz bir konuma taşımadan kendini emniyette sanmayasın’’ uyarısında bulunarak Recep T. Erdoğan’a Menderes’i hatırlatmaktaydı. Anlaşılan Zaman yazarı İhsan Dağı gibilerini de, Tarafın kiralık kalemşörlerini de hep aynı odaklar ders verip doldurmaktaydı.

“AKP, Batı demokrasileri için naif olsa da YAŞ’ta ve referandum sürecinde ülkedeki yegâne patronun halk olması gerektiği mesajını bir çığlık sayılabilecek şekilde ortaya koydu. Ancak bu bir biat ilişkisi olmadığı halde Başbakan, aynı çevrelerin kendi meşreplerince hükümetin hatalarını ve eksiklerini dile getirmelerinden pek hazzetmiyor. Bunu da zaman zaman sert bir üslupla ifade ediyor. Başbakan Erdoğan’ın son dönemde tahammül edemediği konuların başında ise bir süredir seçmene uygun gündemler vesilesiyle verdiği “artık muktediriz” şeklinde son derece tehlikeli mesajların eleştirilmesi geliyor. Seçime sayılı günler kala Başbakan düzlüğe çıktık vurgusunun dozunu daha da arttırdı. Son olarak da bazı yayın organları, Aydın ve Muğla mitingleri dönüşünde uçakta gazetecilerle konuşan Başbakan Erdoğan’ın “Asker konuşmuyor, görevini yapıyor, medya tahrik ediyor” sözlerini “Asker artık eski asker değil” şeklinde manşetlerine taşıdılar.(Ancak Başbakanın) 80 yıllık Cumhuriyet tarihinde nice siyasinin kellesini almış, milyonlarca Türkiyelinin hayatını kaydırmış, parlamenter sistemi ve demokrasiyi katletmiş askerî vesayet rejiminin küçümsenmesi.(yanlıştır) Kaldı ki demokrat Müslümanlar, Kürtler, Aleviler, solcular o duble yollardan cemselerle işkencehanelere taşınmayacaklarının garantisini henüz tam olarak, hissetmiyorlar. Dolaysıyla Başbakan “Medya tahrik ediyor” diye yakınsa da AKP’nin bekasından çok çok öte, vatandaşlar için bir ölüm kalım meselesi olan darbe ideolojisinin kuyruğunu bırakmaya bu ülkenin demokratlarının hiç mi hiç niyeti yok. Ayrıca Başbakan kadar iyimser olmamak da “gaflet” olmasa gerek. Yoksa tabloyu yanlış mı okuyoruz dersiniz? Daha dün Balyoz davası kapsamında yargılanan mensupları için Türkiye Cumhuriyeti’nin “bağımsız” yargısına resmî internet sitesinden “anlamıyoruz” mesajı gönderen Karargâh, Ruanda ordusuna mı ait? Belki de 27 Nisan Muhtırası Genelkurmay’ın internet sitesinden silindi de bizim haberimiz yok. Askerin, devletin mahkemelerinde yasalara uygun olarak yargılanan mensuplarının durumunu protesto etmek için tatbikatları iptal ettiği, yani bir nevi “kazan kaldırdığı” iddiaları da “kâğıt parçalarının” hüsnükuruntusu olmalı. Tıpkı askerî savcılıkta sonradan kabul edilenler gibi. Farkında mısınız, İspanya gibi darbe rejimiyle hesaplaşmasını bizimle kıyaslanmayacak şekilde kapsamlı kotarmış bir ülkenin eski Savunma Bakanı Narcis Serra bile Erdoğan kadar iyimser değil? Serra dahi darbeyle hesaplaşma için, muhalefetin ve medyanın da dahil olacağı bir konsensüs oluşturulamadıysa işiniz zor” derken, darbeci zihniyetin hâlâ genişçe kesimler için alternatif olarak görüldüğü ve darbenin kurumlarının anayasal güvence altında olduğu bir ülkenin başbakanının çok ama çok rahat görünmeye çalışması size de tehlikeli gelmiyor mu? Birkaç gün sonra, 27 Mayıs 1960’ta iki arkadaşıyla birlikte cunta tarafından idam edilecek Menderes makamında çalışmaktadır. Milli Emniyet Teşkilatı Başkanı Ahmet Celalettin Karasapan acil görüşme talebiyle yanına gelir ve “Efendim birkaç gün sonra darbe yapılacak” der. Başbakan sinirlenir. Cevabı da serttir: “Bana böyle ordu aleyhine haberler getirmeyin. Benimle ordunun arasına girmeyin!” Menderes, kendisine benzer bir uyarıda bulunan Devlet Bakanı Celal Yardımcı’yı kolundan tutarak pencerenin önüne götürecektir daha sonra. Nöbet tutan askerleri göstererek “Bunlar mı bana darbe yapacaklar?!” diye soracaktır.”[7] 

Mustafa Kemalin ordumuza son talimatı:

Atatürk bu mesajını ölümünden sadece 12 gün önce TSK’ya hitaben yazmıştı. Cumhuriyet’in ilanının 15.yılını maalesef Atatürk bizzat katılıp kutlayamamıştı. Belki de bu duygularla bu satırları kaleme almıştı:

“Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!

Memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaketten ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl kurtarmışsan; Cumhuriyet’in bugünkü feyizli devrinde de, askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtaları ile mücehhez olduğun halde, (Milletimize ve devletimize yönelik tehditlere karşı) gerekli vaziyetini alacağına hiç şüphem yoktur.

Bugün Cumhuriyet’in 15. Yılını mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk milletinin huzurunda kahraman ordu, sana kalbi şükranlarımı beyan ve ifade ederken büyük ulusumuzun iftihar hislerine de tercüman oluyorum.

Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni; her an ifaya hazır ve amade olduğuna, benim ve büyük ulusumuzun tam bir inanç ve itimadımız vardır. Büyük  ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragat-i nefis ve istikarar-ı hayat (şahsi rahatından ve çıkarından fedakârlık yapma, oturaklı ve ahlaklı bir hayat yaşama) ile her türlü vazifeyi ifaya müheyya (hazır ve heyecanlı) olduğunuza eminim. Bu kanaatle kara-deniz-hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli subay ve eratını selamlar ve takdirlerimi bütün ulus muvacehesinde beyan ederim.

Cumhuriyet Bayramı’nın 15. Yıldönümü hakkınızda kutlu olsun…!”

Şimdi soruyoruz:

1- Hasdal’da hapsedilen general ve komutan sayısı yüzleri aşan, Harp Akademileri komutanlığında görevli her 7 Komutandan biri zindana tıkılan bir ordu, nasıl Yurt savunması yapacak ve hangi moralle düşmanla savaşacaktı?

2- Bu tutuklamalar dış tertipli bir tezgâh ve tuzaksa; ehli iz’an ne zaman ayağa kalkacak ve Milli vicdan ne zaman uyanacaktı?

3- Yok, bu komutanlar gerçekten suçluysa ve Müslüman milletin inancına ve iktidarına sataşmak için komplolar kuruyorsa, peygamber ocağımızı bu hale sokan mason İttihat ve Terakki kafasından ve NATO tahribatından bu kutsal kurum ne zaman kurtulacaktı?

4- Mevcut iktidar, TSK’yı karalama ve kolunu kanadını kırma operasyonlarına taşeronluk yapıyor ve bununla siyasi rant topluyorsa, bu güdümlü demokrasiyle ülkemiz nereye varacaktı?

 

--

(Temmuz 2011) Şubat 2014 - Milli Çözüm Dergisi



[1] Taraf / 11 06 2011 / Sh:12

[2] Bak: 5 Haziran 2011, Aydınlık Sh.16

[3] (Bak:31 Mayıs 2011 Milliyet sh.8 Serpil Yılmaz Sobe Köşesi)

[4] 31 Mayıs 2011 Taraf – Askeri Cumhuriyet

[5] 31 mayıs 2011 ,Zaman)

[6] (Mehmet Bozkurt-Caner Taşpınar 27 Mayıs 2011 Aydınlık sh.8)

[7]  31 Mayıs 2011,Taraf

Yorum Yaz