Eylül 20 07:25

TSK’YA; AKP+CEMAAT KUMPASI!

TSK’YA; AKP+CEMAAT KUMPASI!

TSK’YA; AKP+CEMAAT KUMPASI!

Erbakan’ın niçin devre dışı bırakıldığını, AKP’nin ne maksatla iktidara taşındığını ve Cemaat-Hükümet kapışmasının perde arkasını Ruşen Çakır şöyle yorumluyor, daha doğrusu, “Amerikan komplosunu” şöyle itiraf edip ağzından kaçırıyordu: “(Cemaat-Hükümet kapışması) olayını şöyle özetlemek mümkün: Aslında birbirlerine pek güvenmeyen iki taraf, ortak bir düşmana (TSK’ya) karşı güçlerini birleştirip O’nu alt ettiler; bunun sonucunda Hükümet de Cemaat de kazandı (ve karlı çıktı, ama) ortak düşman kalmayınca da aralarında iktidar savaşı başladı.”[1] İşte bu gerçek tespitleri şöyle okumak gerekiyordu:

Amerika’ya yön veren, ABD ve AB’yi kullanıp dünyaya hükmeden Siyonist Yahudi Lobilerince, merkez üsleri ve Arz-ı Mev’ud ülkesi saydıkları Ortadoğu’da kendilerince en ciddi engel olarak TSK görülüyordu. TSK’yı bir tehdit ve tehlike olmaktan çıkarmak için de AKP+Cemaat ittifakı oluşturulup iktidara taşınıyor, CIA ve MOSSAD talimat ve tertibatlarıyla Orduya kumpaslar kuruluyor, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla ABD karşıtı paşalar ve kurmay subaylar içeri tıkılıyor (Gerçekten suçlu ve sorumlu olanlar da mazeret ve meşruiyet kılıfı olarak kullanılıyor), onurları ve burunları kırılıyor ve halkın gözünden düşürülüyordu. Bu amacına ulaşan Siyonist odaklar, şimdi kiralık kuklalarını kapıştırıp, her ikisinden de kurtulmaya çalışıyordu!

Fetullahçı Bugün Gazetesi yazarı Gültekin Avcı: “PKK Kürdistan’ı kurmak için geri sayıma başladı. Güneydoğu’da bölge halkına 20 bin silah dağıtıldı. Yerel seçimlerde ilk adımın atılması, genel seçimlerde nihai hedefe varılması kararlaştırıldı. Böylece, çok fazla kan dökmeden, bir halk ayaklanmasıyla Kürdistan’ı ilan etme hazırlığı adım adım uygulanmaktaydı. Bu kalkışmada korucular, kendilerine verilen silahları devlete karşı kullanacaktı”[2] diyerek AKP iktidarının ve Erdoğan’ın aymazlığına ve vurdumduymazlığına dikkat çekiyordu. İyi de düne kadar Cemaat ve Hükümet el ele ve koro halinde “PKK ile barış sürecinin Türkiye’yi şaha kaldıracağını” yazıp duruyordu!? Ve hele her iki takım da “Darbecilerden hesap sorma bahanesiyle, Orduyu hizaya sokma ve intikam alma!?” girişimlerini birlikte tezgahlayıp birlikte alkışlıyordu!?

Bu tezgâhın “içeriden maşaları!”

Bu sinsi ve sistematik tezgâhın işlemesi için, TSK içinden “demokratik paşalar” da bulunuyordu. Örneğin, TSK’nın küçültülüp daraltılması, Genelkurmayın Savunma Bakanlığına bağlanması, “Zorunlu Askerlik”in ya kaldırılması yahut çok kısaltılması ve bunlara direnen subayların başına çuval takılması gibi onurlu(!) ve olumlu(!) girişimler nedense hep E. GKB Hilmi Özkök döneminde başlatılıyordu.. TSK mensuplarına yönelik girişimlerle ilgili Vatan Gazetesi’nden Güngör Mengi’ye[3] konuşan Hilmi Özkök, “Ne yani bazı şeyleri vaktinde açıklasaydım arkadaşlarımız kurtulacak mıydı? Hayır.. Birileri, döverek aslan terbiye ediyorlar sanki. Asker dövmek moda oldu! Onun bahanesi yaratılıyor bu şekilde…” ifadelerini kullanıp, devran tersine dönünce, bu sefer günah çıkarmaya uğraşıyordu.

Zaman Gazetesi Millî Görüş gıcıklığını ve Siyonizm uşaklığını şöyle itiraf ediyordu:

17 Aralık (2013) tarihinden itibaren başlayan süreç, her hafta tarihe not düşülmesini gerektiren merhaleler geçiriyor, biz de görevimizi yapıp tarihe not düşen yazılar hazırlıyorduk. 19 Aralık’tan itibaren konu ile ilgili yazdığımız yazıların özü şuydu: “Sonuç olarak… Parti de, Cemaat de, “Millî Görüş Hareketi”ne karşı çıkarılıp “hormonlu” olarak büyütülüyordu. “Millî Görüş Karşıtlığı İtirafname Yazısı”, 25 Ocak 2014 tarihinde Zaman gazetesinde yayımlanıyordu. “İslâmî Olana Karşı Siyasal İslâmcılık” başlıklı yazısında Zaman gazetesi yazarı ve aynı zamanda Today’s Zaman Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş[4] Kırk yıllık Millî Görüş karşıtlığını şöyle dile getiriyordu:

“Şu an Türkiye’de en geniş tabanlı temsilciliğini Hizmet Hareketi’nin yaptığı sivil, hoşgörülü ve kuşatıcı İslâmî anlayışla, geleneksel olarak Millî Görüş’te karşılığını ve sosyo-politik manzarasını bulan Siyasal İslâmcı Anlayış, tarihleri boyunca hep birbirleriyle çakışmayan paralel rotalarda yol almışlardır. Millî Nizam Partisi, Millî Selâmet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi, Saadet Partisi, Has Parti ve son dönemde kısmen AKP bu Siyasal İslâmcı Geleneği temsil eden siyasal oluşumlar olarak ortaya çıkmıştır...…1970’lerden itibaren ise fikren Anadolu dışından beslenen Siyasal İslâmcı Hareketlere karşı, geleneksel ve yerli İslami yaklaşımın güçlü bir unsuru olarak Fetullah Gülen Hoca Efendi’nin öncülük ettiği, bugün adına Hizmet Hareketi dediğimiz, sosyal hareket görünürlük kazanmıştır…”İyi de düne kadar “Fetullah Gülen Cihat ediyor!” diyen Süleyman Karagülle ve ekibi, bu gerçekleri yeni mi fark ediyordu?

Bu arada “Ceket üzerinden tansiyon ölçülür mü ölçülmez mi” tartışması, Gülen’in BBC’ye verdiği bir röportaj sırasında tansiyonunun ceketinin üzerinden ölçülmesi ile başlıyordu. Tartışma dallanıp budaklanınca Gülen’in doktorunun internet aracılığı ile yaptığı açıklama bu riyakârlığı örtmeye yetmiyordu. Böylece Fetullah Gülen’in ve Cemaatinin riyakârlığı meslek edindikleri ve her şeyi şova çevirdikleri bir kez daha ortaya çıkıyordu.

“Biz, ordu milletiz” gerçeğini unutmamalıydı!

Biliyorsunuz emperyalist ve sömürgeci güçler; başta İngiltere olmak üzere Fransa, İtalya ve Yunanistan; Anadolu’yu dört yandan işgale başlamıştı. Özellikle İngiltere’nin teşviki, yönlendirmesi ve ABD’nin desteklemesi sayesinde, şımarık Yunanlılar; 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’e çıkmıştı. Pek çok zulüm, sayısız kıyım yapılmış, cibilliyetlerini her fırsatta ortaya koymuşlardı. Haçlı Batı’nın medeniyet ve uygarlık kabuklarının altında, nasıl bir canavarlık yattığını Aziz Milletimiz bir kere daha yaşayarak anlamıştı ve bu gerçek İstiklal Marşı’mıza yansıyacaktı. Şüphesiz İzmir’dekine benzer zulümler Urfa’da, Maraş’ta, Antep’te ve diğer işgal bölgelerinde de yapılmıştı. Fakat Aziz Milletimiz bunları katiyen onaylamamış, yurdun her tarafında Müdafaa-i Hukuk “yani haklarını fikren ve fiilen savunacak dernekler kurmuşlardı. Zaten İzmir’in işgalinden, daha 4–5 saat geçmeden Denizli Müftüsü Cihat’a fetva ve izin çıkarmıştı. Milletimiz, topyekûn bütün imkânlarıyla, düşmana karşı koymaya çağrılmış, cihat fetvasında milletimize şöyle haykırılmıştı:

“Ey Millet! Düşman, pis ayaklarıyla, vatan topraklarına ayak basmıştır. Ve bütün mel’anetiyle yurdun iç taraflarına doğru ilerlemeye başlamıştır. Bu vaziyette durumun elverişli olup olmadığına bakılmadan, “İmkân var mı, yok mu?” diye endişeye kapılmadan ‘Cihat’ yani düşmanla bire bir, karşı karşıya çarpışmak farz olmaktadır. Bunun için de bölgelerimizdeki Kahraman Ordu birliklerimizle her türlü dayanışma ve yardımlaşma içinde davranılması, hürriyet ve haysiyetimizi kurtarmanın ilk şartıdır!” “Hiç bir şey bulunmasa bile; kazma veya kürekle; onlar da yoksa taş ile velhasıl ele ne geçti ise onunla; Ordumuza katılıp zalim düşmana saldırmak farzdır: çünkü düşman vatanın harim-i ismetine el atmıştır. Namusumuzu ve kutsalımızı savunma zamanıdır”[5] 

Bu cihat fetvası; Hem Şanlı Kurtuluş Savaşımızı kazanma sırrımızı, hem de “Biz Ordu Milletiz” hakikatini ortaya koyuyordu. “Ordu Milletiz” demek “Ordu Devletiz ve Ordu Hükümetiz!” yani devlet ve medeniyet teşkilinde ve ülke yönetiminde asker-sivil kaynaşması en önemli şansımız ve kuvvet kaynağımız olduğu anlamına geliyordu. Zayıflatılıp laçkalaştırılmış ve milletin özünden uzaklaştırılmış bir orduyla, Anadolu coğrafyasında tutunamayacağımız gerçeği “Biz Ordu Milletiz!” deyimiyle vurgulanmak isteniyordu. Maalesef hem katı Kemalizm ve yanlış laiklik dayatmasındaki bazı paşaların millete ve İslamiyet’e hor bakmaları, hem de bir takım sivil ve siyasi maşaların AB kriterleri ve demokratikleşme bahanesiyle Silahlı Kuvvetlerimize yönelik nefret kampanyaları “Biz Ordu Milletiz” kimyasını bozmayı amaçlıyordu.

Yine Muhsin Bozkurt Hocamızın tespitleriyle: AB’li derin diplomasi çevrelerinin ve AB’li Yahudi Lobilerinin Türkiye’nin muhteşem potansiyelini, mükemmel jeopolitik, jeostratejik değerini ve güçlü bir orduya sahip olma tehlikesini(!) bertaraf etme girişimlerinin asıl nedenlerini çok iyi anlamak gerekiyordu.

ABD’nin etkin yayın organlarından Time dergisi “…Türkiye, NATO’nun Rusya ve Kafkasya sınırında yer alıyor. Türkiye’yi Avrupa’ya yaklaştırmak aynı zamanda Ankara ile Batı’nın güvenliğini birbirine destek yapmak anlamına geliyor”  yorumunu yapıyordu.[6] 

ABD ve AB’nin Türkiye’nin 21. Asra damgasını vuracağı endişesini taşımaları ve Clinton’ın iki defa söylediği ve TBMM’nde ifade ettiği: “Dünya’nın 2000′li yıllardaki kaderi, ilk 25 yıl içinde Türkiye’nin alacağı kararlara bağlıdır” itirafları, ABD nazarında, Türkiye’nin çok zengin yer altı ve yer üstü zenginliklerine sahip Orta Asya ve Kafkasya ile kültürel ortaklığı olan bir ülke olması. Türkiye’nin buralara girme ve sömürme aracılığına namzet, tartışmasız ülke sayılması, Clinton’un, “Önümüzdeki bin yılda, dünyanın bu bölgesinde, düşlerimizi süsleyen geleceğe ulaşma şansı”nı Türkiye’ye bağlaması, ülkemizi yönetenlerce nasıl okunuyordu?[7] 

Açıkça soralım: Helsinki Zirvesi ve Kopenhag kriterleri dayatmalarının ve her ikisinde de Türkiye’den istenen hayatî taviz ve kotarmaların, ve yine Kıbrıs’taki BM Barış Gücü’nün, görev süresini uzatacak karar tasarısında, KKTC’ni de içine alan “iki taraf” ifadesi kullanılması gerekirken, Kuzey Kıbrıs’ı yok sayan “Kıbrıs Cumhuriyeti” şeklinde yazılmasının altında neler yatıyordu?

Ve özellikle TSK neden Kıbrıs’tan çıkarılmaya, Anavatan’da ise kolu kanadı kırılmaya çalışılmaktaydı?

Batılılar, artık sadece kışkırtıcılık yapmak sınırını da aşıyor, “Türkiye’de yeni yerel düzenlemeler yaptıracaklarını” söyleyecek kadar ileriye gitmeye başlıyor ve Avrupa Birliği Komisyonu tarafından finanse edilen ve dünya YEREL YÖNETİM ve Demokrasi Akademisi’nce yürütülen, “Muhtarlıkların ve mahallelilerin güçlendirilmesi projesi” kapsamında, Diyarbakır’da sosyal ve kültürel etkinlikler düzenlemek üzere, “AB Mahalle Evi” açılıyordu.[8] Yine Avrupa Birliği’nin, Türk halkının demokrasi ve insan hakları bilincini geliştirmeyi(!) hedefleyen “Mahalle Evi” projesi  -diğer şehirlerin kenar semtlerine de yaymak üzere-  Gaziantep’te yürütülüyordu.[9] Amerikan CNN televizyonu, 3 Ağustos günü, batısı kırmızı (ay yıldızlı), doğusu, başka bir ülkeymiş gibi beyaz olan bir Türkiye haritası yayımlıyor, aynı CNN, 11 Kasım tarihinde, Güneydoğusu kopuk bir Türkiye haritasını internette neşrediyor, ancak CNN Türk’ün uyarısı ve Türk izleyicilerin yoğun protestoları üzerine, bunu internetten kaldıran CNN’in ne yazık ki, hâlâ yerine doğru haritayı koymuyordu.[10]

Hatırlayınız, Clinton, İstanbul’a gelir gelmez -Lozan’a tamamen aykırı olduğu hâlde- Patriği Devlet gibi ziyaret ediyor, Heybeli Ruhban Okulu’nun açılmasını emrediyor, Boğaziçi Üniversitesi’nde Bizantolog kürsüsünün bulunması ve lisansüstü eğitim yapmasını teklif ediyordu. Fin Dışişleri Müsteşarı Jaako Blomberg’in: “Artık hiçbir şeye, bu bizim iç işimiz diyemezsiniz!”[11] sözleriyle Türkiye’yi henüz AB’ye girmeden bile müstemleke gibi görüyor, Mehmet Ali Birand, Avrupa’da katıldığı bir toplantıda, bir yabancı konuşmacının, “Türkiye’nin, sadece Türklere bırakılamayacak kadar önemli ve değerli bir ülke durumuna geldi!”ğini[12]  aktarıyordu.

Türkiye’nin gözünün içine baka baka; “Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılıyız!” nakaratlarıyla, ilgili devletleri uyutan ABD’nin ve ABD’nin amaçları doğrultusunda hareket eden BM sayesinde, adım adım, güdümlü ve sözde bir devletçik ortaya çıkarılıyordu. Bu sözde/uydu devletçik, ABD’nin Ortadoğu’ya, daha iyi ve rahat bir şekilde yerleşmesini sağlayacak; bunun için, sırasında bölge devletleriyle uydu devletçiği kapıştırıp, bölgeyi karıştırarak, her zaman müdahale hakkını elinde bulunduracak diye oluşturuluyordu. Yâni yeri geldikçe petrolün başında, sadece kendisinin söz sahibi olduğunu kanıtlamaya hazırlanıyordu.

Artık BDP’nin bülteninde “Yerel Yönetim Direniş Komiteleri…” şeklinde ifadeler yer alıyor,[13] TSK’nın Kürdistan’dan(!) (Güneydoğu’dan) çıkarılması ve karakolların, kışlaların kapatılması teklif ediliyor; “Öyle Misak-ı Millî sınırları içinde egemenlik, bağımsızlık gibi, lüks kavramlara yer yok!” “Ben, millî sınırlar içinde, kendi hukukumu uygularım, diyemezsin!” “Avrupa, ne isterse o olacak!” “Bu topraklar, sadece bizim değil!” gibi, milli birlik ve dirlikle asla bağdaşmayan, acı ve alçaltıcı ifadeler artık yüksek sesle söyleniyordu. TÜSİAD’ın, BDP’nin ve PKK’nın istekleri doğrultusunda ve AB’nin büyük arzuları sonucu, bu girişimlerin siyasi çözüme doğru yol alması sağlanıyordu.

Velhasıl, Haçlı Avrupalılar ve arkalarındaki Siyonist odaklar Sevr ile yapamadıklarını, şimdi AB’ye katılım şartları ve PKK Kürdistanı’na meşruiyet dayatmaları ile başarıyordu. Bizi asıl hayrete düşüren, AB’ye katılım programında, ülkemize adaylık statüsünün verilmesinden duyulan kıvanç ve bu gelişmenin Türkiye’ye açacağı ufuklar, cahilce bir coşkuyla dile getirilirken; bu sinsi karardaki koşullar üzerinde pek durulmaması ve bunların umursanmamasıdır.” diyenlere neden kulak asılmıyordu.

ABD’nin Yahudi Başkanlarından Abraham Lincoln: “Bir hükümetin gerçek gücü, olağanüstü hallerde, özgürlükleri muhafaza ederken, gerekecek kuvvetli tedbirleri de çekinmeden alabilmesi ile anlaşılır. Bunları başarabilmesi için de düşmanları caydırıcı dostlara güven aşılayıcı güçlü ve disiplinli bir orduya sahip bulunması şarttır!” dediği ve ABD bunun gereğini hala yerine getirdiği halde, bizde, güya “Demokratikleşmek ve özgürleşmek” palavrasıyla, neden TSK zayıflatılıp etkisiz bırakılmaya uğraşılıyordu?

Fetullah Gülen Amerikan STV’si BBC ile yaptığı röportajda, hala ve hiç utanmadan:

“Keşke (Mavi Marmara hadisesinde) diplomasi sonuna kadar kullanılabilseydi, kaba kuvvetle işin üzerine gidilmeseydi! Yani kendi insanımızın aleyhine başkalarının yanında yer almak gereksizdi!” diyebiliyordu. Yani Fetullah Gülen böylece, (Elazizcilerin: Erbakan’ın emri ve desteğiyle İHH kahramanlarının yaptığına inandıkları) Mavi Marmara’daki gönüllü insani yardım aktivistlerini “İsrail’e karşı kaba kuvvet kullanmış ve baskın yapmış” gibi gösterme bayağılığına düşüyor; mazlum Filistin halkını “acıları bizi ilgilendirmeyen başkaları!” görüyor, böylece açıkça İsrail’i yine haklı sayıp sahip çıkıyor ve “Arkadaş!” diye hafife aldığı Başbakan’a Siyonist Lobileri üzerinden saldırıyordu. Oysa İHH, AKP’li olmayanları ve özellikle sadık Saadet partisi bağlılarını ve hele Elazığlıları, vakıf bünyesinde ücretli personel olarak bile çalıştırmayacak kadar “gizli bir Erbakan düşmanlığı” taşıyan, istismarcı ve suiistimalci kafaların kontrolünde bulunuyordu. (Not: Her türlü evrakını hazır hale getirdiği ve kendisine söz verildiği halde, sırf bu durumu anlaşılınca işe alınmayan gencin ismi ve adresi yanımızdadır.)  Recep T. Erdoğan ise, hayal ettiği Cumhurbaşkanlığından mahrumiyet telaşı ve mağduriyet edebiyatıyla, hakaret söylemlerini esfeles-safilin seviyesine düşürüyor, düne kadar “Bakın nasıl darbecilerden hesap sorduk, şımarık askerleri hizaya soktuk!” diye hava atıp oy topladığı Ergenekon ve balyoz davalarının şimdi “Paralel yapının tezgâhı ve suçsuz insanların karalanıp hapse tıkılması” olarak değerlendirip fırdönekliğin daniskasını sergiliyordu. Yüce takdirin ve “Müntakim” isminin tecelli ettiği bu gelişmeler sonucu Hüseyin Gülerce ve Ahmet Turan Alkan gibi Zaman yazarları bile birbirine giriyordu. Bir genç sigortasız hasta annesine ilaç almak için bakkaldan çaldığı 27 (yirmi yedi) lira için tam 27 ay hapis cezasına çarptırılırken, devleti 27 milyon dolar dolandıran bakan ve başbakan çocukları, mahkemeye bile çıkarılamıyor, soruşturma açmaya kalkışanlar sürgüne yollanıyordu.

Aynı süreçlerde İsrail istihbarat şeflerinden Tümgeneral Aviv Kochavi “Türkiye’de üç bölgede El Kaide üssü bulunduğunu” açıklayıp, bölgesel haritalar yayınlıyordu. Şanlıurfa, Osmaniye ve Karaman’daki El Kaide kamplarının Reuters Ajansınca gündeme taşınması da dikkat çekiyordu. Fetullahçılarla İsrail İstihbaratı sanki birlikte ve işbölümü halinde çalışıyordu. Çünkü aynı iddialar Cemaat’in yayın organlarında da yer alıyordu. Bütün bu saldırılar altında bunalan Hükümet ise Orduya ve Ulusalcı aydınlara yaranmak için yeniden yargılama yolunu açıyor ve “pardon” yasasını çıkarıyordu. Oysa bu sırada Türkiye’ye gelen ve uçkur düşkünlüğü ile bilinen Fransa’nın Yahudi Cumhurbaşkanı Françios Hollande “El Kaide’ye karşı Türkiye ile işbirliği yaptıklarını” açıklıyor, ama Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yüzüne baka baka Ermeni soykırımı, yani Türklerin Ermeni katliamı yaptığını” tekrarlıyor ve Cumhurbaşkanı’ndan bir kelime olsun yanıt gelmiyordu. Ve işte bütün bu talihsiz ve tehlikeli gelişmelere bakıp artık yeni ve milli bir değişimin kaçınılmaz olduğunu bir kez daha vurgulamak gerekiyordu!

Bu arada “yeniden yargılanma” yolunun açılmasıyla, eski ayıplarını kapatmayı ve Fetullahçılara karşı yeni taraftarlar kazanmayı hesaplayanlara sormak lazımdı:

* Haydi, bu acı gerçekler ve sizi aciz bırakıcı mecburiyetler sonucu, Ergenekon ve Balyoz’dan suçsuz yere yatan komutanlar ve aydınlar serbest bırakıldı diyelim; peki onların bunca yıldır çektikleri sıkıntılarının, haksız ve dayanaksız uyduruk sahte belgelerle zindanlarda tutulmalarının telafisi nasıl olacaktı?

* Yerle bir edilen itibar ve onurları, ailelerinin ve yakın çevrelerinin mağduriyet durumları nasıl tamire çalışılacaktı?

* Bu tertip ve tezgâhları hazırlayan ve bütün bu mahrumiyet ve mahcubiyete sebep olan -Başbakan’ın itiraf ve ifadesiyle- paralel yapının ve derin Cemaat kumpasının yargı, emniyet ve bürokrasideki kiralık ve karanlık elemanlarından nasıl hesap sorulacaktı?

Ve tabi Dolar rekor kırdıkça Türk Lirası erimeye başlamıştı. Ülkede ekonominin böylesine tepetaklak olması elbette sadece Türkiye’nin kusuru ya da suçu sayılamazdı. Artık bütün dünya biliyor ki ABD kaynaklı para politikalarının bu zayıflamada büyük bir etkisi vardı. Ancak Türkiye’deki siyasi karambol ve Recep Bey’in tutarsızlığı da bu süreci hızlandırmıştı. Aslında dışarıdan bakıldığında ortada bir sorun olmaması lazımdı. Sonuçta sandıktan büyük bir oy çoğunluğu ile çıkmış bir iktidar ve 11 yıldır Başbakanlık koltuğunda oturan aynı isimle yürüyen bir hükümet vardı. Üstelik anketlere bakıldığında yerel seçimlerde de AKP önde çıkmaktaydı. Peki, işadamlarından sıradan vatandaşa kadar insanları kuşkulandıran, TL’ye yani Türkiye ekonomisine güveni yıkan nedenler nasıl sıralanmalıydı? Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları mı? Hükümetin adını ‘paralel devlet’ koyduğu Cemaat’e karşı açtığı savaş mı? Yerleri değiştirilen binlerce polis veya hâkim ve savcılar mı? Siyasetin zirvesini teslim alan komplo teorisi soslu kışkırtıcı ve kutuplaştırıcı tavırları mı? Bence bunların hepsinin ortaya çıkardığı kaos ortamıydı.” diyenler haksız mıydı?

1- Rıza Zarraf, Ali Bayramoğlu, Recep Bey, Hanımı ve Bakanları aynı devlet protokolünde, aynı hizada ve aynı fotoğrafta poz verirken MİT, 17 Aralık’tan sekiz ay önce “Reza Zerrab ve yolsuzluk dolu ilişkiler” konusunda hükümeti uyardığı halde, Başbakan neden bu uyarıyı hiç dikkate almamıştı? Ve Sn. Başbakan’ın İran gezisi sırasında Rıza Zerrab’ın mal varlığına konan tedbirlerin kaldırılması sadece bir tesadüf mü sayılmalıydı?

2- Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, 17 Aralık’ın ardından memleketimizin mahkemelerine eskisi kadar güven duyacaklar mıydı?

3- Şu anda hükümete yakın herhangi bir isim aleni soygun yapmaya kalksa, herhangi bir savcı ve polis o şahsa yönelik yolsuzluk operasyonu yapmayı göze alacak mıydı?

4- Eğer “Hükümet” ile “Cemaat” arayı açmasaydı, biz bunca yolsuzluk, rüşvet ve usulsüzlük iddiasının kırıntısından bile haberimiz olacak mıydı?

5- Hükümetin “paralel devlet”i keşfetme tarihi 17 Aralık mıdır? Eğer böyleyse, 17 Aralık’tan önce izi tozu bile olmayan “paralel devlet”, 17 Aralık’ta birdenbire mi ortaya çıkmıştı?

6- Başbakan, 17 Aralık’tan önce Cemaat’ten söz ederken “Ne istediler de vermedik” buyurmuşlardı. Acaba neler istemişlerdi de hepsini almışlardı?

7- 17 Aralık’tan bu yana kaç savcı talimatı, adli kolluk tarafından uygulanmamıştı? Kaç operasyon tamamlanmamış, yarım bırakılmıştı?

8- “Ananas” şifresinde ne tür kirli ve çetrefilli ilişkiler saklıydı? Eğer ortada bir yolsuzluk varsa neden gereğinin yapılması için Hükümet herhangi bir suç duyurusunda bulunmamış, ya da soruşturma açılmamıştı?

9- 17 Aralık’tan bu yana kaç bürokrat yerinden kaydırılmıştı? Eğer yerleri değiştirilen bu kişiler “çete üyesi” iseler, gittikleri yerlerde de “çetecilik” yapmayacakları nasıl sağlanacaktı?[14] gibi idare-i maslahatçılık cinsinden olsa ve Cemaate taraf yontulsa da, bu sorular hala neden yanıtsızdı?

Paralel yapı oluşturmak Dinimize göre nifak ve haram sayılmıştı!

Kur’an insanların gruplanmasını meşru ve doğal saymaktadır. Yeryüzü ülkelere, ülkeler illere, iller ilçelere, ilçeler belde ve köylere ayrılmaktadır. “Bizden” demek bizim ülkeden, bizim bölgeden, bizim ilden, bizim beldeden anlamındadır. Bir insan belirli bir ülkenin, bir bölgenin, bir ilin, bir beldenin sakini durumundadır. Çifte vatandaşlık hem hakları, hem de sorumlulukları bakımından onlardan birisi konumundadır. “Gerçekten sizden olduklarına dair Allah üzerine yemin ederler; Oysa onlar sizden değildirler. Ancak korkaklıklarından ve bazı çıkar hesaplarından dolayı (böyle davranan) insan topluluklarıdır.” Tevbe: 56) ayetinde çifte vatandaşlığın olamayacağına işaret buyrulmaktadır.

Bir toplulukta, ayrı (fesatçı ve fırsatçı) bir grup oluşturma, gizli ve sinsi yapılar kurma, diğer gruplar aleyhinde kumpaslar hazırlama, yeni teşkilatlar yapılandırma; bunların hepsi hukuken ve ahlaken yanlış ve yıkıcı olduğu gibi, Dinimizce de haramdır ve yanlıştır. Bütün vatandaşların kamu görevi yapma yükümlülükleri ve tabi hakları vardır. Bir kamu görevi açıldığı zaman talip olanlardan en kıdemli ve ehliyetli olan o göreve atanır. Kıdem sırası önde olan demektir. Bunu nasıl bileceğiz? a) Tahsili; b) Yaşı; d) O işteki hizmet süresi ve tecrübesi; d) Kabiliyeti. Herkesin buna göre resmi dereceleri olacaktır. Bir kadro açıldığı zaman kendi çevresinde en üst derecede olan kimse çağrılır; o gelmezse ondan sonrası çağrılır, kamu personeli böyle alınır. Bucakta, ilde, bölgede ve ülkede görevlendirme böyle yapılır. Herhangi bir birimde ikilik yaratma nifaktır, haramdır.

Maalesef bugün Türkiye’de ve dünyada yukarıda anlattığımız adil atama sistemi yerine keyfi atamalar vardır, merkezi atamalar vardır. Daima bölünmeler ve tasfiyeler yaşanmaktadır. Cumhuriyet kurulduğu zaman büyük miktarda Müslüman ve dindar bürokrat vardı. Cumhuriyet’i kuranların içine sızan ve dünya dengeleri bakımından mecburen katlanılan Mason ve Sabataist takımı bunların devre dışı bırakabilmesi için sakal yasaklandı, Kılık Kıyafet Devriminde aşırılığa kayıldı, Cuma günü tatili Pazar gününe aktarıldı, içki ve kumar masaları ve balolar ilericiliğin şartı gibi dayatıldı. Bunları yapmayanlar devlet memurluğundan atıldı. Böylece dindarlar ya din anlayışlarını ve yaşam tarzlarını değiştirdiler ya da görevlerini terk edip ayrıldılar. Böylece aslında gerekli ve önemli olan bazı devrim ve değişim girişimleri, hedef ve hikmetlerinden saptırılmış, zorbalık ve barbarlığa kaydırılmış, böylece bir şekilcilik, istismar ve yobazlıktan kurtulma çabaları başka bir yozlaşmanın ve soyunup soysuzlaşmanın kapılarını açmıştı. U.E.)

Bu kayırmalı paralel devlete ve gizli örgüte karşı paralel örgüt kurulamadı. Sonra Demokrat Parti iktidara taşındı, ama onlar da Demokrat Partili gibi görünerek devletteki kalan dindarları ayıklamıştı. Bugün de durum farksızdır, Adil bir atama sistemi olmadığı için her gelen kendi adamını yerleştirmeye çalışmaktadır. Bu şekilde paralel devlet anlayışı yaygınlaşmıştır. Masonik ve Merkezi atama sistemi böyle bir paralel oluşmaya imkân sağlamaktadır. Merkezde iyi insanlar kötülenip, kötü insanlar etkili makamlara taşınmaktadır. S. Demirel yıllarca `Millî Görüş’e oy vermeyin, bölünmeyin, yoksa CHP gelir, dinsizlik gelir’ demiş, ama sonunda bugün yandaşlarıyla birlikte CHP saflarında yer almıştır.[15]

TSK’ya tahribat hamleleri kimlerin tezgâhıydı?

Tarih boyunca hiç değişmeyen, bugün daha da önemli ve gerekli hale gelen bir gerçek vardır: “Her bakımdan kuvvetli ve yeterli bir ORDUSU bulunmayan devletin, Milli ONURU da olmayacaktır!” Bin yıldır, tam yirmi bir Haçlı Seferiyle Türkiye’yi yıkamayan ve bizi Anadolu’dan atamayan gâvur güçler, şimdi klasik savaşlardan daha etkin ve tehlikeli stratejik şeytanlıklarla, bağımsızlık ve bekamızın sigortası olan TSK’nın kökünü kurutmak için çabalamaktadır. Kâfir güçlerin tertip ve teşviki ve gafil işbirlikçilerin eliyle hazırlanan; VİCDANİ RET, bu varlık ağacımıza vurulan en büyük baltadır. Kürtçü bölücülerden (PKK’lı ve BDP’lilerden), İslamcı geçinen döneklerden (AKP’lilerden), milli ve manevi duyarlılıkları törpülenmiş, rahatına ve menfaatine düşkün tüm kesimlere kadar, VİCDANİ RET arkasına sığınan hiç kimse artık askerlik yapmayacak; ülkemizin güvenliği ve geleceği sadece; hiçbir baltaya sap olamamış döküntülerin ve para karşılığı kiralanmış “Karavana nöbetçisi ve kışla bekçileri”nin eline bırakılmış olacaktır. “VİCDANİ RET” gibi bir hıyanet tuzağına, Askeri Yargıtay’dan ve Diyanet Başkanlığı’ndan fetvalar çıkarılması da, TSK’nın kökünü kurutma tezgâhının hangi aşamalara dayandığının aynasıdır.

Ve son Chicago NATO zirvesinde:

* İzmir’deki NATO üssünün artık “Ana karargâh”lardan biri sayılması ve komutanlığına kesinlikle bir yabancı (Türk olmayan) generalin atanması kararı alınması

* Ve Malatya Kürecik Radar üssünün, resmen fiilen NATO’ya devredildiğinin açıklanması

* Türk generallerin, bundan böyle NATO kışlalarında ve saldırılarında, sayıca daha yüksek oranda hizmet ve sorumluluk alacağının vurgulanması

* Ve NATO zirvesine “etkin ve yetkin gözlemci” statüsüyle çağrılmak istenen İsrail’in, Kıbrıs’ta üs edinme ve 20 bin komando yerleştirme çabalarının medyaya yansıması

Acaba TSK’nın milli ve bağımsız yapısının sulandırılması ve NATO’nun bir alt birimi konumuna sokulması hazırlıklarının yeni bir aşaması mıydı?

TSK’ya İstihbarat tuzağı kurmuşlardı!

Uludere’de 34 gencimizin vurulmasıyla sonuçlanan yanlış ve kasıtlı istihbaratın, ABD tarafından MİT’e aktarıldığı ve “Milli Kaynak” sayılan MİT tarafından TSK’nın kandırıldığı anlaşılmaktaydı. ABD’nin hedefi, halkımızla TSK’nın arasını açmaktı. Amerikan Wall Street Journal gazetesinin Uludere'de istihbaratın ABD kaynaklı olduğunu açıklaması ortalığı karıştırmıştı. Bu haber üzerine Genelkurmay açıklama yaparak "İstihbaratı milli kaynaklardan aldık" demiş, ancak Pentagon WSJ'nin haberini doğrulamıştı. Başbakan Erdoğan da “Haberin mevcut ABD hükümetini zor duruma düşürmek için” yapıldığını söyleyerek konuyu saptırmaya çalışmıştı. Uludere'de 34 kaçakçının savaş uçaklarından açılan bombardıman ateşi sonucu öldürülmesi Türkiye'nin en önemli gündem maddeleri arasındaki yerini hala korumaktaydı. Bu faciaya neden olan istihbaratın, MİT tarafından verildiği açıklanmış, ancak MİT tarihinde ilk kez internet sitesinden açıklama yaparak bunu yalanlamıştı. Amerikan Wall Street Journal gazetesi askeri yetkililere dayandırarak verdiği haberde “Uludere'deki istihbaratın kaynağının ‘ABD'nin Ankara'daki Ortak Bütünleşme Hücresi’ olduğunu” yazmıştı. İddiaya göre: “Amerikalı yetkililer, daha yakın uçuşla daha net görüntü verebileceklerini hatırlatmış ama Türkiye makamları bunu gerekli görmeyerek askeri harekât başlatmıştı.” İddianın yankıları devam ederken Türkiye makamları bunu yalanlamıştı. Amerikalı yetkililer ise "İddianın Türkiye-ABD dostluğuna zarar getirmeyeceğini" açıklamıştı.

3 saatlik Erdoğan-Özel görüşmesi niye sır gibi saklanmıştı!

Mart 2012 başında çok kısa süren Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra gerçekleşen ve 3 saat süren Başbakan Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Necdet özel görüşmesi tartışma yaratmıştı. Erdoğan-Özel görüşmesinin MGK toplantısından uzun sürmesi Ankara kulislerinde şaşkınlığa yol açmıştı. Hürriyet haberinde MGK toplantısının kısa sürmesine gönderme yaparak, “çok kısa süren MGK ile ilgili sorun olabileceği hatta Özel’in istifa edebileceği bile ortaya atılmıştı. 28 Şubat döneminin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın da soruşturma çerçevesinde gözaltına alınabileceği ve görüşmede bunun da konuşulduğu iddialar arasında yer almıştı. Genelkurmay kaynakları bu iddiaları net bir dille yalanlarken, görüşmenin MGK’dan iki gün önce planlandığı vurgulanmıştı. Hürriyetin haberinde “Görüşmenin neden bu kadar uzun sürdüğü Hürriyet’in Başbakanlık kaynaklarından aldığı bilgi ile açığa çıktı” ifadeleri kullanılarak görüşme ile ilgili başlıklar şöyle anlatılmıştı: “Başbakan Tayyip Erdoğan ve Özel’in en uzun görüşmesinde canlı bomba eylemiyle ateşkesin bozulduğu Suriye ile ilgili Türkiye’nin hareket planı masaya yatırıldı. Görüşmede şu başlıklar ele alındı: “Suriye’de tırmanan gerilim konusunda Türkiye’nin hareket senaryoları”, “Türkiye’nin NATO ve BM üyeliğinden doğan hakları”, “Sınırdaki asker durumu”, “İnsani yardımı karşılama kapasitesi”, “Olursa uluslararası yardımın güvenlik dâhil koordinasyonu”

TSK’nın kökünü kurutma hazırlıkları mıydı?

Artık lise öğrencileri bile 29 yaşına kadar askere alınamayacaktı. Askerlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, TBMM Milli Savunma Komisyonu'nda, önergelerle yapılan değişikliklerle oybirliği ile kabul edilip kanunlaşmıştı. Tasarıya göre, yoklama devri, askerlik çağının başlangıcından muvazzaflık hizmetinin başlangıcına kadar geçen süre olacaktı. Tasarıyla, seferberlik veya olağanüstü hallerde 19 yaşında bulunanların askere alınmalarına imkân tanıyan düzenleme yürürlükten kaldırılmıştı. Bilgi Sisteminin yürürlüğe girmesiyle birlikte uygulama alanı kalmayan ilk yoklama ve son yoklama işlemleri kaldırılarak; yoklama, “yükümlülerin askerliğe elverişlilik ve öğrenim durumları ile meslek ve niteliklerinin belirlenmesi işlemlerini kapsayacak şekilde” yeniden tanımlanmıştı. Buna göre, ''yükümlülerin sağlık muayenelerinin yapılarak askerliğe elverişli olup olmadıkları, öğrenim durumları, meslekleri ve niteliklerinin belirlenmesi'' işlemi yoklama sayılacaktı. Yükümlülerin yoklama işlemleri yaklaşık 14 aylık bir süreye yayılacaktı. Böylelikle, yoklama kaçağı sayısı ve yoklama dönemlerinde askerlik şubeleri önünde oluşan yükümlü yoğunluğu azaltılmış olacaktı.

Askerlik işlemlerinin ertelenmesine neden olan haller şöyle sıralanmıştı:

Tasarıyla, askerlik işlemlerinin ertelenmesine neden olan hallerden bazıları yeniden ayarlanmıştı. Lise veya dengi okullarla fakülte ve yüksekokullarda öğrenim görenlerin askerlikleri; bitirdiği okulun dengi veya daha aşağı seviyedeki bir öğretim kurumuna kayıt yaptırmamak, yoklama kaçağı veya bakaya kalmamak ve 29 yaşını geçmemek üzere mezun oluncaya ya da ilişkileri kesilinceye kadar uzatılacaktı. Savaş zamanı hariç olmak üzere; bir baba veya ananın iki oğlundan biri askerdeyken diğer oğlu, ikiden fazla oğlu olanlardan ikisi askerde iken diğerleri, oğullarından biri muvazzaf askerlik hizmetini bitirinceye kadar askere alınmayacaktı. Bu düzenlemenin uygulanmasında 20 yaşından küçük olanlar ile geçime yardım edemeyecek derecedeki maluller hesaba katılmayacaktı. “Kardeşlerin sevk tehirinde” bulunulabilmesi için ananın dul olması şartı kaldırılacaktı. Bugünün şartlarında 15 yaşından küçük bir çocuğun aile bütçesine katkı sağlamasındaki zorluk dikkate alınarak, kardeş sevk tehirinde 20 yaşından küçük olanlar dikkate alınmayacaktı. Yoklama sırasında lise veya dengi okuldan mezun olduğunu belgeleyenlerin askerlikleri üç yıl, fakülte veya yüksekokuldan ilişikleri kesilenlerle yüksekokul mezunlarının askerlikleri ise 29 yaşını tamamladıkları yılın sonu esas alınarak iki yıl süreyle ertelenme imkânı sağlanmıştı. Askerlik çağrısına hasta olduklarından dolayı katılamayan yedek erbaş ve erlerden, bu durumlarını resmi veya askeri hekim ya da sağlık kurulu raporuyla tespit ettirenler herhangi bir cezai işleme tabi tutulmayacaktı.

Sağlık muayenesi aile hekimince yapılacaktı!?

Yükümlülerin sağlık muayeneleri askerlik şubesinin bulunduğu yerde öncelikle varsa aile hekimi tarafından, yoksa en yakın resmi sivil sağlık kuruluşunda veya asker hastanelerinde tek tabip tarafından yapılacaktı. Yükümlüler hakkında ertesi yıla bırakma, sevk geciktirmesi veya ''askerliğe elverişli değildir'' kararı sağlık raporlarını tanzim etmeye yetkili makam, asker hastanesi sağlık kurulu olacaktı. Ancak yatalaklar ile gözle görülür rahatsızlığı bulunanlar hakkında ertesi yıla bırakma, sevk geciktirmesi kararlı sağlık raporları, askerlik şubesi başkanı veya vekili ile mülki amirliklerce görevlendirilen resmi iki sivil (varsa biri aile hekimi) tabipten teşkil edilecek geçici sağlık kurulunca karara bağlanacaktı.

İlk bakışta makul ve masum düzenlemeler olarak görülen, ancak:

a) Erteleme ile birlikte, Lise talebelerinin bile açık yükseköğretim fakültelerine kayıt hilesiyle askerliğini 31 yaşına öteleyen, yani asker ocağının köküne kibrit suyu döken

b) İki sivil doktor tarafından “askerlik yapmaya elverişsiz” raporu verilebilen ve böylece sahte raporla askerlikten kaçmayı kolay hale getiren

c) 20-30 yaş arası fiili askerliği ise, sadece İlkokul mezunlarına reva gören ve “kışlaları çapulcu alayına çevirme hazırlığına” benzeyen bu girişimler, yine TSK’nın kökünü kurutmaya yönelik sinsi adımlardı. Yoksa GKB Necdet Özel’in Başbakanla görüşmesinde bu sıkıntılar mı paylaşılmış ve tartışılmıştı?

Yeni Anayasa tezgâhı!

Daha da sakıncalı ve sarsıcı olanı, bütün bu gaflet ve hıyanet girişimlerinin ve “Türkiye’yi bölme gayretlerinin, hukuki güvence ve gerekçeye dayandırılması” için YENİ ANAYASA hazırlanmasıydı. Devleti ve Cumhuriyeti yıkıcılar, şimdi; “kurucular” rolüyle işbaşındaydı. SEVR’in patronları AB ve ABD’nin dayatmaları; AKP, PKK (BDP) piyonlarının “barışçıl duyarlılıkları” sayesinde yazımına başlanan Yeni Anayasa, Türkiye’yi tarihe karıştıracak ve Büyük İsrail önündeki engel olmaktan çıkaracak, bütün tuzak maddeleri içinde toplayacaktı.

Yeni NATO Zirvesi ve Hıyanet planları

Asya’daki gelişmeler ve özellikle İslam dünyasındaki dirilişler, ABD ve İsrail’de rahatsızlık yaratmıştı. Örneğin Çin, ekonomik alanda ABD’yi yakalamaya çalışmaktaydı. Ekonomik yükselişinin sağladığı olanaklarla siyasi, askeri ve kültürel alanlarda da hızla kalkınmaktaydı. Yakın gelecekte her bakımdan ABD’yi zorlayacaktı. Bu nedenle ABD, İslam dünyası ve Asya ile kaçınılmaz olacak nihai hesaplaşmadan üstün çıkmak için; bunlar başa çıkılamayacak düzeye ulaşmadan önce kendi sorunlarını çözmek, zaaflarını gidermek, kurumlarını yeniden düzenleyip güçlendirmek suretiyle bu hesaplaşmaya hazırlanma çabasındaydı. İşte ABD’nin “Obama doktrini” kılıfı geçirilen Siyonist Yahudi Lobileri projeleri açısından 20 Mayıs’ta Chicago’da toplanacak NATO zirvesi kritik önem taşımaktaydı.

Açık ve gizli gündem konuları:

Zirvede açık görüşmelerde, kısaca füze kalkanı diye anılan füze savunma sistemiyle bağlantılı olarak NATO’nun yeniden düzenlenmesi sorunu tartışılmıştı. Füze kalkanının başta Türkiye, bütün İslam ülkelerini Rusya, Çin ve İran gibi Avrasya’nın önde gelen güçlerini hedef aldığı ABD yönetimi tarafından saklanmamıştı. Zirvede öne çıkan konu, kalkanın Avrupa’daki altyapısının, Basra Körfezi’ne inşası planlanan uzantıyla tamamlanmasıydı. Japonya-Filipinler ekseninde de benzer bir proje seslendirilmeye başlanmıştı. İsrail’deki radar da dâhil bütün bu sistem doğrudan ABD kumandası altında bulunacaktı. Zirvenin bir de gizli gündemi vardı: Kontrgerilla, Gladyo veya süperNATO diye bildiğimiz NATO’nun çelik çekirdeğinin, İslam ülkeleri ve Çin başta olmak üzere Avrasya’yı hedef alacak biçimde yeniden yapılanmasıydı. ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, zirvenin hemen öncesinde “yeni kurulacak ve istihbarat toplamanın yanı sıra saldırılar da yapacak bu gizli örgütlenmeyi” zaten açıklamıştı. Zirvede, bu yeni gizli örgütlenmenin ABD dışı uzantıları yeniden yapılandırılacaktı. ABD’nin Türkiye başta olmak üzere çeşitli ülkelerdeki gizli Gladyo örgütlerinin takviyesi, güçlendirilmesi ve döneme uygun hedeflere yönlendirilmesi mutabakatı aranacaktı. İşte bu NATO zirvesinde, özel bir dikkatle resmi gündeme taşınmayan, ama gizli kulislerde hararetle tartışılan asıl konu ise: “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Yeni NATO Konseptine uygun modern bir yapılanma içine sokulması, klasik (yani milli..) ve hantal teşkilatlanmadan kurtarılması, ittifak güçleriyle daha kolay ve kalıcı bütünleşme şartlarının olgunlaştırılması” olduğu fısıldanmıştı. Yani TSK, bütünüyle Mekke ve Medine’yi bombalamayı ve 1,5 milyar Müslümanı imhayı bile düşünen NATO ve Pentagon’un hizmetine sokulmaya çalışılmaktaydı. AKP ve Cemaat eliyle kurulan kumpaslarla da, bu hıyanete itiraz edenler sindirilmek isteniyordu!

 

--

Nisan 2014 - Milli Çözüm Dergisi



[1] 31 Ocak 2014, Vatan, (Günü Geldi, Zincir Koptu)

[2] 31 Ocak 2014

[3] 5 Aralık 2013

[5] Muhsin Bozkurt, Cumhuriyet Makalesinden

[6] New York AA, Milliyet, 13 Aralık 1999

[7] M. Necati Özfatura, Türkiye, 25 Kasım 1999

[8] Milliyet, 25 Aralık 1999

[9] Şule Yücebıyık – Gaziantep, Milliyet, 27 Aralık 1999

[10] Melih Aşık, Milliyet, 7 Ocak 2000

[11] Zafer Arapkirli – Helsinki, Milliyet, 13 Aralık 1999

[12] Altemur Kılıç, Türkiye, 18 Ocak 2000

[13] Hasan Dalgıç – İzmir, Milliyet, 6 Ocak 2000

[14] Ahmet Hakan, Hürriyet, 28 Ocak 2014

[15] Reşat Nuri Erol, Milli Gazete

Yorum Yaz