Kasım 23 06:02

Uyan Ehli Vatan; Namus Günüdür

Uyan Ehli Vatan; Namus Günüdür

Uyan Ehli Vatan; Namus Günüdür

Ey ehl-i vatan uyanın; namus günüdür

Bu gafletle, bil ki yarın; kâbus günüdür!

Demokratik demagoji, ülkem parçalar

Haksızlığa susan şeytan, suspus günüdür!

Milli sorumluluk almaz, yükten kaçarlar

Haçlı Siyonist gâvurun, mahsus günüdür!

Din ve devlet yıkılıyor, namus günüdür!

 

‘PKK Silah bırakacak’ yalanıyla halkımız aldatılıyordu:

Erdoğan’a yakın gazetelere servis edilen bilgiye göre Öcalan’la görüşmeler, Mayıs’tan itibaren yoğunlaşıyordu. Öcalan, Hükümet’ten belli sözler alarak açlık grevlerinin sona erdirilmesi çağrısı yapıyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Öcalan’la görüşmeler üzerinden PKK’ya silah bıraktırma iddiasını, PKK yöneticileri yalanlıyordu. PKK’da Öcalan’dan sonraki kişi olan Murat Karayılan Kasım ayı sonunda “silah bırakmaya niyetimiz yok” diyordu. Bir başka PKK yöneticisi Duran Kalkan’ın “2013’te ideolojik, siyasi, askeri bütün alanlarda topyekûn bir devrimci hamleyi ifade edecek ve sonuç alacağız” diye konuşuyordu. Evet, PKK ile Oslo sürecinde yapılan görüşmelerin sonucunda, silah bırakmanın yanına bile yaklaşılmıyordu. Tam tersine PKK, tarihinin en üstün politik ve askeri düzeyine ulaşıyordu. Sürecin hedefi, adı “özerklik” olmayan özerklik diye konuluyordu. PKK’nın ise özerk bölgenin silahlı ve politik gücü olarak siyasal sistemin içine dâhil edilmesi hedefleniyordu. Ekim ayında cezaevlerindeki PKK’lıların açlık grevlerinin durdurulmasıyla kritik eşik aşılıyordu. Hükümet’in bu çabasıyla Öcalan sürecin baş aktörü haline getiriliyordu. Öcalan’ın, ev hapsi ve özerkliğin adım adım hayata geçirilmesi karşılığında öncelikle PKK’yı ateşkese ikna etmesi ardından sınır dışına çekmesi gündeme geliyordu. Görüşmelerin bu temelde ilerlediği belirtiliyordu.

İşte gerçek yol haritası

1. Öcalan’a ev hapsi ve serbestlik sağlanması

2. Anayasa’dan Türk kavramının çıkarılması ve özerklik için altyapı oluşturulması.

3. Güneydoğu’da fiili özerklikle paralel olarak federal yapıya yasal kılıf hazırlanması.

4. PKK’nın siyasal sisteme dâhil edilerek, özerk Kürdistan’ın silahlı gücü olarak yeniden yapılandırılması.

5.Türkiye-Barzani-Suriye Kürt bölgesi işbirliği yapılarak, Irak ve Suriye’nin parçalanması ve özellikle İran’ın sıkıştırılması.

AKP yalakası Abdulkadir Selvi, Kürt sorununun ABD’siz çözülemeyeceğini şöyle itiraf ediyordu:

“Çünkü Kürt sorununun çözümü konusunda girdiğimiz yeni süreç, CHP'nin desteğini önemli kılıyordu. Tony Blair, İRA sorununun çözümünde en büyük desteği muhalefetten aldım diyordu. İmralı ile başlatılan sürecin başarıya ulaşmasında CHP'nin katkısı önemli sayılıyordu. Çünkü Kürt sorunu, Kürtlerin sorunu olmaktan çıkalı çok oldu. Hatta Kürt sorunu, Kürtlerin sorunu olmaktan daha çok Türklerin sorunu haline dönüşmüş bulunuyordu. Çünkü Kürt sorunu, Türkiye'nin bir iç sorunu olmaktan çıkıyordu. Bir süredir girilen yeni süreçte ABD'nin tavrını öğrenmeye çalışıyorum. Çünkü Tony Blair, İRA'yla barışa ulaşmaların perde arkasını anlattığı, 'Bir yolculuk' isimli kitabında, ABD'nin rolünü çok başarılı bir şekilde ortaya koyuyordu.

“Clinton süreç boyunca çok büyük destek verdi bize, hatta geceleri uyumadan görüşmeleri takip etti. Clinton kriz anlarında devreye girerek, çözümün güçlü bir aktörü olmuştu.”

Yeni sürecin başlama vuruşu Başbakan Erdoğan tarafından yapılıyordu. Ama sürecin ilerleyen aşamalarında Obama'nın desteğinin sağlanması yararlı görülüyordu. Sanıyorum Başbakan Erdoğan'ın ABD'ye yapacağı gezinin bir numaralı gündem maddesi bu oluyordu.”[1]

ABD’de genel olarak tüm Kürtleri, özel olarak Irak Kürtlerini savunan en etkili isimlerden biri Peter Galbraith sayılıyordu. Irak Anayasası sürecinde Talabani ve Barzani için danışmanlık yapan Galbraith ile, 2006 yılında çıkan “Irak’ın Sonu” kitabı üzerine Ruşen Çakır’la yaptığı söyleşide “Irak’ta bağımsız Kürdistan kaçınılmaz bir olgu. Tarihin akışı önünde duramazsınız” diyordu. Türkiye’nin yanı başında bağımsız bir Kürt devletine nasıl tepki vereceği sorulduğunda ise şu şaşırtıcı cevabı veriyordu: “Türkler bağımsız bir Kürdistan’ı istemiyor olabilirler ama bunun çoktan gerçekleşmekte olduğunu da fark ediyorlar. Üstelik bağımsız bir Kürdistan’ın Türkiye’ye bağımlı olacağını biliyorlar. Başka kime dayanabilir ki Kürtler? Kürtler, Türklerin en yakın müttefiki, hatta Türkiye’nin ‘uydu devleti’ olacaktır” [2] Galbraith’ın “kaçınılmaz” dediği Irak’ta bağımsız Kürt devleti bugün yarın ilan edilme aşamasındadır. Türkiye’nin böylesi bir gelişmeye ses çıkarmayacağı, hatta destek vereceği şeklindeki öngörüsü aynen çıkmıştır. Örneğin Ankara’nın Bağdat ile arası hızla açılıp Erbil ile yakınlaşmaktadır. Çünkü bu yöndeki talimatlar zaten Amerika’dan alınmaktadır. Bu nedenle “yeni İmralı süreci”ni Türkiye’nin Irak politikalarıyla birlikte değerlendirmek kaçınılmazdır. Bu arada Suriye’de PKK’ya yakın olarak bilinen PYD de hızla bağımsızlığa doğru mesafe almaktadır.

ABD borazanı Ruşen Çakır Türkiye’nin parçalanmasına yol açacak PKK ile barış palavraları için AKP iktidarını şöyle cesaretlendiriyordu:

Eğer çözüm istiyorsak birkaç realiteyi kabul etmemiz gerekiyor. Örneğin:

1) Artık Kürt sorunu ile PKK sorunlarını birbirinden koparmak imkânsızdır. Önce birini, sonra diğerini çözme formülleri başarısızlığa mahkûmdur. Dolayısıyla PKK’nın silahsızlandırılmasıyla Kürt sorununun çözümünü birlikte hedefleyen stratejilere ihtiyacımız vardır.

2) PKK’nın zor yoluyla tasfiyesinin imkânsızlığı yıllar önce ortaya çıkmıştır. Silah bırakmak için örgütün ikna edilmesi lazımdır. (Yani bağımsızlığın ilk adımı olarak, özerklik ve federatiflik istekleri karşılanmalıdır. N.K.)

3) Birçok iç ve dış odağın kolaylıkla sızabildiği PKK’yı ikna etme konusunda Abdullah Öcalan kilit bir öneme sahiptir. (Bu nedenle muhatap alınmalı ve serbest bırakılmalıdır. N.K.)

4) Öcalan’ın her dediğini örgütün tüm birimlerine kabul ettirmesi sanıldığı ve umulduğu gibi kolay olmayacaktır. (Yani Apo’yla anlaştıktan sonra bile PKK saldırılarını sürdürür ve asker-polis öldürürse bu normal karşılanmalıdır. N.K.)

5) Türkiye’nin Kürt sorununu bölgemizdeki genel Kürt sorunundan ayrı ele almak yanlıştır. Dolayısıyla Irak, İran ve Suriye Kürtlerini de hesaba katan stratejiler geliştirmek şarttır.

6) “Kürt sorununu çözmeye çalışırken Türk sorunu çıkartmayalım” şeklindeki uyarıları abartmadan ciddiye alınmalı (ve halkı uyuşturan politikalar uygulanmalıdır. N.K.)

7) Türk ve Kürt milliyetçiliklerinin birbirini beslediği, kötü niyetlilerin müdahalelerine son derece açık bir ortam oluşmaktadır. (Bunu bastırıcı ve tepkileri yumuşatıcı yalanlar ve planlar uydurulmalıdır. N.K.)

8) Çözüm sürecinin zaman alacağını, nice engelle karşılaşılacağını unutmayıp, her türlü provokasyona karşı tetikte olmak ve kaçınılmaz yol kazalarından büyük hayal kırıklıklarına kapılmamak lazımdır. (Halkı ve milli odakları fazla ciddiye almadan ABD ve AB’nin tavsiyelerine uyulmalıdır. N.K.)[3]

AKP Öcalan’la birlikte “Yeni Kürt Açılımı“ peşinde koşuyordu. Oslo’nun yerini İmralı almış durumda. Başbakan Erdoğan Urfa’da PKK’ya sert eleştiriler yaparken (!), İmralı’da Abdullah Öcalan’la görüşmeler yapılıyordu. Hatta AKP’nin yayın organlarında bu iş için en güvenilir adam Hakan Fidan’ın bizzat Öcalan’la görüştüğü ortaya çıkıyordu. “PKK silah bırakacak“ diye kamuoyu “Yeni Kürt Açılımı”na ikna edilmeye çalışılıyordu. Yandaş ve iliştirilmiş medya manşetlerinde “PKK’nın silah bırakacağı“ iddiaları yer alıyordu. Ama KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan şunları söylüyordu:

“2013 yılında bölgesel düzeyde askeri ve siyasi mücadelenin tırmanacağı bir yıl olacak. Bu herkesi içine alacak ve etkileyecek. Daha karmaşık, derinlikli ve kapsamlı bir siyasi-askeri mücadele yaşanacak. Kuzey Kürdistan’da 2012 yılında ‘devrimci Operasyonlar gerilla düzeyinde kaldı. 2013’te öyle olmayacak. İdeolojik, siyasi, askeri bütün alanlarda topyekûn bir devrimci hamleyi ifade edecek ve sonuç alacağız.”

Yani AKP, “PKK silah bırakacak” diye halkı kandırırken, PKK “topyekûn savaştan“ söz ediyordu.

Habur’da da aynısı olmuştu

Hatırlayalım, Habur’da da benzer bir olay yaşanmıştı. Öcalan’ın emriyle Habur’dan Türkiye’ye giriş yapan PKK’lılar için “çadır mahkemeleri“ kurulmuştu. Bu mahkemelerde PKK’lılara “pişman mısınız?” diye soruluyor, PKK’lılar da “Hayır pişman değiliz. Önderimiz Öcalan’ın talimatıyla geldik” diyordu. PKK’lıların bu yanıtları ciddiye alınmıyor, “Yok, yok, pişmansınızdır” denilerek kayıtlara “pişmanlık duyuyorlar” diye geçirilip serbest bırakılıyordu. Şimdi yine “Habur açılımı” havası estiriliyor, PKK topyekûn savaştan söz ederken, AKP ve malum medya “Yok yok PKK silah bırakacak” propagandası yapıyordu.

ABD’nin ‘Üç İsrail’ projesi devreye sokulmuştu

Kamuoyu aldatılarak, ABD-İsrail dayatması hayata geçirilmeye çalışılıyor, hesap tutmayınca Maliki ve Esad yönetimine karşı bölgede yaşayan Kürtler devreye sokulmak isteniyordu. ABD ve İsrail’in isteğiyle Merkezi Irak ve Esad yönetimine karşı “bölücülerle Türk ordusunun yan yana getirilmesi” gayretleri yoğunlaşıyordu. “Üç İsrail: Türkiye-İsrail-Kürdistan” projesi devreye sokuluyor ve “Türkiye himayesinde” yeni girişimler yapılıyordu.[4]

Bu arada Özgür Suriye Ordusunun (ÖSO) İsrail’de gizli görüşmeler yaptığı ortaya çıkıyordu!

Londra’da yayınlanan El Kuds El Arabi gazetesi, ÖSO subaylarının Ürdün istihbaratının gözetiminde İsrail’e geçtiklerini ve MOSSAD Şefleriyle görüştüklerini yazıyordu. Ürdün’de yeni kurulan Aşiretler Cephesi, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile İsrail arasında gizli görüşmelerin gerçekleştiğini açıklıyordu. Londra’da yayımlanan El Kuds El Arabi gazetesinde Tarık El Fayed imzasıyla yayınlanan habere göre, Suriye Ordusu’ndan ayrılarak Ürdün’e sığınan ÖSO subaylarıyla İsrailli yetkililer arasında gizli görüşmeler gerçekleşiyordu. Ürdün istihbaratı gözetiminde İsrail’e giriş çıkış işlemleri kolaylaştırılan ÖSO subayları, İsrailli yetkililerle, Suriye’de olası bir rejim değişikliği halinde, Golan sınırının güvenliği ve Suriye’de “Amerika-İsrail” projesinin işlemesi için söz verdikleri anlaşılıyordu.

“Kimyasal silah üretebiliriz” açıklaması geliyordu:

Özgür Suriye Ordusu'nun (ÖSO) siyasi danışmanı Bassam, kimyasal silah üretebileceklerini ve gerektiğinde bu silahları Suriye ordusuna karşı kullanacaklarını açıklıyordu.

"Muhalefet savaşçıları artık kimyasal silahlara sahiptir ve caydırıcı olmak için kullanabiliriz" diyen Bassam, kimyasal silah üretiminde kullanılan ham maddelerin Suriye ordusundan sızdırıldığını, bunlarla kolayca kimyasal silah üretebileceklerini söylüyordu. Bassam ayrıca "Esad bize karşı kimyasal silah kullanırsa sistemin kalelerini bu silahlarla hedef alırız" demekten sakınmıyordu. Aslında bütün bunlardan, Suriye muhalefetinin, ABD ve İsrail desteği ve teşviki ile kimyasal silah kullanacakları ve suçunu da Esad'ın üzerine yıkacakları anlaşılıyordu!

Alman Focus dergisinin iddiası: İsrail özel birliğini Halep’te konuşlandırıyordu

Almanya'da yayımlanan Focus dergisi, İsrail'in Sayeret Matkal adlı komando birliğinin uzun bir süredir Halep'te olduğunu duyuruyordu. El-Âlem televizyonu, Almanya’da yayımlanan Focus dergisine dayandırdığı haberinde İsrail'in seçkin komando birliği Sayeret Matkal’ın, Suriye'nin sahip olduğu kimyasal silahların kontrol altına alınması için uzun bir süredir Halep'te bulunuyordu. Sayeret Matkal, Özgür Suriye Ordusu'nun Halep Askeri Konsey Başkanı Albay Abdulcabbar el-Akidi'nin yardımıyla Halep'in güney doğusundaki el-Sefire'de bulunan savunma sanayi fabrikalarına sızmayı başarıyordu. Focus dergisi, İsraillilerin Halep'e girişinin, Kimyasal Harp Dairesi Müdür Yardımcısı Emekli Albay Adnan Sellu'nun Suriye'den kaçarak Türkiye'deki İsrail hükümetine bağlı Biyoloji Enstitüsü uzmanlarıyla gerçekleştirdiği görüşmeden sonra gerçekleştiğini yazıyordu. Dergi ayrıca Fransız, Amerika ve diğer Batılı ülkelere ait özel birliklerinin de aynı amaç çerçevesinde Ürdün'de bulunduğu ve Suriye'ye girmek için hazır bekledikleri belirtiyordu.

ABD'li subaylar hangi sıfatla subaylarımızı sorguluyordu?

PKK'da, ABD ordusuna ait silah bulan askerlerimizin, ABD'li subaylar tarafından sorguya çekildiği haberi, Meclis gündemine taşınıyordu. MHP milletvekili Lütfü Türkkan’ın; "ABD'li subaylar askerlerimizi hangi gerekçe ve sıfatla sorguladı; Mehmetçiğe hangi soruları yöneltti" iddiaları hala yanıtını bekliyordu. Türkkan, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz'ın yanıtlanması istemiyle verdiği soru önergesinde şunları belirtiyordu:

"PKK'ya ait bir mağaraya yapılan baskında, ABD ordusunun kullandığı FGM-148 roketatarı ve mermisi ele geçirildiği iddiası basında yer almıştır. ABD'li subaylar, ABD ordusunun kullandığı FGM-148 roketatarı ve mermisi ele geçiren askerlerimizi sorgulamıştır. FGM-148 roketatarı ve mermisinin bulunma anı askerler tarafından kameraya kaydedilerek savcıya teslim edilmiştir. ABD'li subayların bölgeye US Air Force yazılı bir helikopterle geldikleri de belirtilmiştir."

Amerikan askerlerinin bölgeye iddia edildiği gibi mi intikal ettiğini ve Türk yetkililerinin bundan haberinin olup olmadığını soran Türkkan, "mağaraya yapılan baskında ele geçirilen silahlar eğer iddia edildiği gibi ABD ordusunda kullanılan FGM-148 roketatar ve mermisi ise bu silahların teröristlerce Mehmetçiğe karşı kullandığı bilgisine sahip misiniz, bu silahların teröristlere nasıl ulaştığı konusunda açıklamalarınız olacak mıdır?" diye sormuştu.

Bu olayla ilgili Emekli Tümgeneral Naci Baştepe ise şunları yazıyordu:

4 Temmuz ABD’nin bağımsızlık günüdür. 4 Temmuz 2003, ABD’nin TSK’nın başına çuval geçirme günüdür. TSK’nın onurunun, Türk Ulusu’nun gururunun kırıldığı gündür. Peki ya 22 Aralık 2012? Medyada çok sınırlı yer aldığı için pek çok kimsenin haberinin bile olmadığı, yürekler acısı bir olayın yaşandığı gündür. Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi açıklamasına göre; böyle bir olay yaşanmamıştır, yazılanlar hayal ürünü sayılmaktadır.

Okumayan ve duymayanlara haberi özetleyeyim.

21 Aralık 2012 günü Şırnak-Ilıcalar’da arama-tarama yapan JÖH timi; terörist grupla çatışmaya girer, iki teröristi ölü olarak, ABD yapımı FGM 148 tanksavar silahı ve cephanesiyle birlikte ele geçirir. Söz konusu silah; sadece ABD ordusu envanterinde vardır. 5km. menzile sahiptir. Hava araçlarına karşı da etkilidir. Tim, olayı kayda alır ve görüntü kaydı savcılığa da verilir. İşte asıl facia 22 Aralık’ta yaşanır. Sabah saat 05: 00’te tim uyandırılır. İncirlik’ten US helikopteri ile gelen beş ABD’li subay timi sorgulamaya başlamıştır. Tugay Komutanı, Genelkurmay Başkanlığının emriyle sorgulama yapılacağını hatırlatmıştır.

Sorgulamada, çatışmada canlı olarak başka terörist ele geçirilip geçirilmediği üzerinde özellikle durulmakta, yani herhangi bir Amerikalının yakalanmasından kuşkulanılmaktadır. Bu esnada, Türk Üsteğmen bu silahın PKK’nın eline nasıl geçtiğini açıklanmasını istediğinde, “deneme uçuşu yapan bir US helikopterinden düştüğü” gibi uydurma bir yanıt alır. Sorgulama saat 11:00′de sonlandırılır.

Olayın basında yer almasından iki gün geçtikten ve TBMM’inde gündeme geldikten sonra, Genelkurmay Başkanlığının resmi sitesinden haberin tamamen asılsız ve hayal mahsulü olduğu açıklanmıştır. Bazı subay arkadaşlarıma düşüncelerini sordum: Çoğunun yanıtı, “gerçektir, olmuştur” kanısını taşımaktadır. Bazıları TSK’yı yıpratma amaçlı olarak yorumlamıştır. Oysa haber kaynaklarına baktım. Hiç de TSK’yı yıpratma amacına hizmet eden kuruluşlar sayılmazlardı; çünkü THE TARAF, FAZ SABAH, F-ZAMAN, US- STAR, Y-AKİT’e benzemiyorlardı.

Bazı haber kaynaklarına dönüp tekrar sordum, emin olduklarını vurgulamışlardı. Ben de haberin hayal ürünü ve gerçekleşmemiş olmasını candan diliyorum, ancak olmamıştır diyemiyorum. Bu yüzden de kahroluyorum. Burası bizim bağımsız, hür, egemen yurt topraklarımız değil miydi? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sömürge miydi? Türk Ordusu ABD’nin emrinde miydi? Çuval Irak’ta geçirildi başımıza, ABD orada egemen güç konumundaydı. Sözde dost ve müttefikti aynı zamanda.

“Askerimiz olayın büyümesini istemediği için karşılık vermedi” diye teselli bulmaya çalıştık. Ya şimdi ne diyeceğiz? Yüreğimizin yangınını nasıl söndüreceğiz? İşgal ordusuna selam vermediği için sorguya çekilmeyi yediremeyip rütbelerini söken Türk subayına nasıl anlatacağız yaşanan çuvaldan bin beter sefilliği nasıl içimize sindireceğiz?

Tam da bu süreçte Rusya Akdeniz’de ve Karadeniz’de dev bir tatbikat başlatılıyordu!

Rus Deniz Kuvvetleri’nin, 2013 muharebe eğitimi kapsamında gerçekleştireceği tatbikata, Akdeniz, Karadeniz, Baltık ve Pasifik filolarından gemiler ve denizaltılar katılıyordu. Çıkarma taktiklerinin de deneneceği tatbikat, Sovyetler dağıldıktan sonraki en büyük savaş oyunu sayılıyordu. Rus donanması Ocak ayı sonunda Karadeniz ve Akdeniz’de dev bir tatbikat düzenliyordu. Rusya Savunma Bakanlığı Basın Bürosu tarafından yapılan açıklamaya göre tatbikata, Karadeniz, Akdeniz, Baltık ve Pasifik filolarından 20 dolayında savaş gemisi katılıyordu. Tatbikatta denizaltıların da görev alacağı belirtilip Sovyetlerin dağılmasından sonra Rusya’nın düzenlediği en büyük savaş oyunu olarak değerlendiriliyordu.

Açıklamada ayrıca, tatbikatın, Rus Ordusunun 2013 muharebe eğitimi kapsamında gerçekleştirildiği ve müşterek güçlerin, ortak bir plan çerçevesinde, ülke dışındaki hareket kabiliyetinin artırılmasını hedeflediği ifade ediliyordu. Rus Deniz Kuvvetlerine ait gemilerin tatbikat çerçevesindeki görev alanlarına yöneldikleri bilgisini veren açıklamaya göre, tatbikat süresince, Kuzey Kafkasya’nın zorlu kıyılarında, deniz piyadelerinin ve paraşütçü birliklerinin destek amaçlı amfibi gemilerine sevkleri de gerçekleştiriliyor, ayrıca denizden karaya büyük çıkarma taktikleri de deneniyordu. Rusya Savunma Bakanlığı açıklamasında, tatbikatın Akdeniz bölümünde neler yapılacağına ilişkin ayrıntı verilmiyordu.

Ve işte çevremizde bütün bunlar yaşanırken, PKK terörüne karşı ülkenin birliğini ve milletin dirliğini savunan Türk Subayları “vatan haini teröristlerin elinde, Amerikan silahları yakaladığı” için ABD subayları tarafından sorguya çekiliyordu!? Ve Balyoz iddialarıyla cezaevinde tutulan E. Org. Ergun Saygun’un kızı şu anlamdaki cümlelerle feryat ediyordu:

“Ah babacığım, terörle mücadelenin başına getirilmiş, ülke için hayatını ortaya koymuş ve rahatını feda etmiştiniz. Ama şimdi katil ve anarşist elebaşları kahraman, sen ve silah arkadaşların ise “terörist komutan!” konumuna itildiniz!?”

Acısına katıldığımız ve kutladığımız kızımıza, şu dost hatırlatmasını da yapmamız gerekiyordu:

Bugün toplum ordumuza ve subaylarımıza yönelik bu kirletme ve körletme kampanyasına beklenen tepkiyi vermiyorsa, bunun asıl nedenlerinden birisini de; halkımızın dinine, manevi değerlerine, ibadetine ve başörtüsüne yönelik yanlış ve haksız tavırlarımız oluşturuyordu. Ve artık bazı gerçekleri kabullenmek ve bu saplantılardan vazgeçip Müslüman milletimizle bütünleşmek lazım geliyordu. Aksi halde, korkarız, çok daha kötü ve ürkütücü tablolar bizi bekliyordu!

Patriot palavraları!

Patriotların amacı da belli olmuştu: İncirlik ve Kürecik’i korumak üzere Kahramanmaraş, Adana ve Gaziantep’e yerleştirilecek Patriot bataryalarının, İncirlik Üssü ve Kürecik Radar Üssü’nü koruyacak yerlere konuşlandırıldığı ortaya çıkıyordu! Daha da tehlikeli olanı; bize gönderilen Patriot’ların, sanıldığı gibi savunma amaçlı olmadığı, özel saldırı füzeleriyle donatıldığı ve bunun halkımızdan saklandığı belirtiliyordu.

Emekli Kurmay Albay Aziz Ergen “Amerika ve Türk Özel Kuvvetleri arasındaki mutabakat, BOP’un askeri ayağını tamamlama girişimidir” diyordu:

Emekli Kurmay Albay Aziz Ergen, ABD ve Türk Özel Kuvvetleri arasındaki mutabakatı değerlendirirken: “ABD, Türk Özel Kuvvetler’ini Suriye ve İran’a karşı örtülü operasyonlarda kullanmak istiyor. Mutabakat, BOP’un askeri ayağını tamamlama girişimidir” diye konuşuyordu.

Gladyo’nun önündeki en büyük engel ÖKK görülüyordu!

“Türk Özel Kuvvetleri, Türk milletinin göz bebeği bir kurumdur. Eğitimi 3 buçuk yıldır. 48 branşta eğitim alırlar. 26 ülkeyle girdiği bütün eğitimlerde birinci olmuştur. ABD, Şemdinli olaylarıyla başlattığı süreçte, önce PKK karşısındaki en etkili kurum olan Jandarma İstihbarat Teşkilatı’nı zayıf düşürdü ve bitirdi. MİT’teki askeri unsurları temizleyerek ki bunların arasında Kâşif Kozinoğlu da vardı, kontrol altına aldı ve yapısını zayıflattı. Şimdi de TSK’nın en stratejik birimi olan Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı ele geçirmek istiyorlar. Çünkü Türk Özel Kuvvetleri Gladyo faaliyetlerinin önündeki en büyük engeldir. ABD, Türk Özel Kuvvetleri’ni Suriye ve İran’a karşı örtülü operasyonlarda kullanmak istiyor. Yasanın Meclis’e sunulmasının nedeni de bu yasadışı girişimi meşrulaştırmaktır. Tabii bu arada Özel Kuvvetler’den 10 yıllık hıncını da alıyor.”

Genelkurmayımızın, şartları milletimize açıklaması gerekiyordu!

Mutabakat muhtırası, albay rütbeli subaylar tarafından imzalanmıştı. Prosedür gereği, önemli anlaşma metinlerinin general düzeyinde imzalanması gerektiğini, eklerinin ise şube müdürleri tarafından imzalanabileceğini belirten E. Kur. Alb. Aziz Ergen, “Bu metnin hangi şartlarla imzalandığı Türk milletine açıklanmalıdır” şeklinde halkın duygularına tercüman oluyordu.

 


--

Nisan 2013 - Milli Çözüm Dergisi



[1] Yeni Şafak, 07.01.2013, ABD Bu İşin Neresinde

[3] Gazetevatan, 07. 01.2013

[4] İsmet Özçelik, Aydınlık

Yorum Yaz