Eylül 20 07:31

VAHDETTİN VE MUSTAFA KEMAL’İN GERÇEK YERLERİNE KOYULMASI

VAHDETTİN VE MUSTAFA KEMAL’İN GERÇEK YERLERİNE KOYULMASI

Sultan Vahdettin’in, Kuvay-ı Milliye’yi destekleyen Hatt-ı Hümayun’u ve Mustafa Kemal’in tarihi itirafları:

Mustafa Kemal Paşa, Yaveri olduğu Padişah’ın huzuruna çıkıp: “Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın liyakatsizliği ve gevşekliği nedeniyle, kurtuluş hamlelerini engellediğini ve bu nedenle görevine son verilmesi gerektiğini” söylüyor ve Sultan Vahdettin, Onun bu teklifini kabul ediyor ve eniştesini azlediyordu. Yani; Sultan Vahdettin’le Mustafa Kemal arasında böylesine yakın bir güven ilişkisi kurulmuş bulunuyordu. Bu nedenle Sultan Vahdettin, “Sakarya’nın doğusundaki bütün vatan sathında; Vali, Kaymakam ve Komutan gibi asker ve sivil tüm görevlileri, tayin ve terfi ettirmek ve görevine son vermek gibi olağanüstü yetkilerle,” Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderiyordu. Ve zaten Mustafa Kemal, Havza’dan; Padişah’a, Sadrazam’a, İçişleri, Dışişleri ve Milli Savunma (Harbiye Nazırlığı) Bakanlarına; “Verilen görevinin başında olduğunu” bildiren telgraflar çekiyordu. Yani, uydurma tarihin ve yalancı tarihçilerin iddia ettiği gibi; “Köhne bir vapurla ve kaçak olarak!?” İstanbul’dan ayrılıp Samsun’a çıkmıyordu.

Milli Mücadele'nin, Sivas'ta çıkan ilk yayın organı "İrâde-i Milliye" gazetesini; bir grup öğretim üyesi elbirliği etmek suretiyle Latin harflerine çeviriyor, Buruciye Yayınları tarafından Osmanlıca orijinaliyle birlikte 2007 yılında yayınlanıyordu.

14 Eylül 1919 tarihli nüshada, çok önemli bulunan ve uyduruk tarihçileri yalanlayan bir telgraf yer alıyordu. Çeken; "3. Ordu Müfettişi, Yaver-i Hazret-i Şehriyarileri Mustafa Kemal", çekilen kişi "Zat-ı Şahane" yani Sultan Vahdettin, çekildiği yer ise Havza oluyordu. Tarih 14 Haziran 1919.

Bu telgrafta Mustafa Kemal Paşa, padişaha son görüşmelerini hatırlatıyor ve şöyle diyordu: “Huzurdayken İzmir'in işgali karşısında ‘pek mahzun olan’ kalbinizin ‘bu nokta-i necâta ait ilhamatı’nı, yani; ülkenin, sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları şu an gibi hatırlıyorum. Sizin ‘ilkâ’nızdan, yani Şemseddin Sami'nin ‘Kamus-i Türkî’sine bakılırsa; benim fikrimi çelmenizden aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum!”

Ancak; telgrafın bu şeklini başka kaynaklarda bulabileceğinizi sanıyorsanız, aldanıyorsunuz. “Nutuk” dahil diğer kaynaklarda; “ilkâ” kelimesinin “dilhah”a dönüştürüldüğünü görüp hayrete düşüyorsunuz (mesela; “Atatürk'ün Bütün Eserleri”, c. 2, s. 375). Meğer, Atatürk'ün kendi sözleri de zamanla kitabına uydurulmuştu!

Peki, sonradan tamamen unutulacak olan bu "fikir çelme" hadisesi neyin nesiydi? Ona dair de bazı ipuçları bulabiliyoruz aynı telgrafta. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktıktan bir ay kadar sonra, şu gerçeği itiraf ediyordu:

“İstanbul'da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız [uyanmış] olduğunu tahayyül edemezdim.”

İlginç değil mi? Devam ediyor Kemal Paşa:

“Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor.” Yani; uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda olduğunu belirtiyordu.

Mustafa Kemal Paşa'nın bu tespitleri; halkımızın, çoğu din alimi olan zatlarca kurtuluş mücadelesine hazırlandığını gösteriyordu. Piyasadaki inkılap tarihlerinde, o yıllarda milletin yere serilmiş olduğu ve sonra Atatürk'ün gelip onu dirilttiği anlatılıyordu. Oysa gerçek hiç de öyle değilmiş. Üstelik bunu bizzat kendisi söylüyordu.

Mustafa Kemal, Vahdettin’in son Hatt-ı Hümayun’uyla, bütün milletin azim ve mücadele gücünü uyandırdığını da beyan ediyordu. Peki, kime karşıymış bu mücadele? Zaten cevabını telgraf sahibi veriyordu:

“Milletin beka ve varlığına düşman olanlara karşı!” Yani; Milli Mücadele İngilizlere ve İngilizlere yaltaklanmayı meslek edinen zayıf karakterlilere karşı yürütüyordu.

Şimdi düşünelim:

“Beni Anadolu'ya ikna ettiniz” diyen kim oluyordu? Atatürk.

“Anadolu'ya geçmeden önce, milletin bu kadar uyanık ve mücadeleye hazır olacağını hayal bile edemezdim” diyen kim oluyordu? Yine Atatürk.

“Uyanmış olan milletin, bağımsızlık ateşiyle tutuşmuş olduğunu ve devletin ve milletin haklarını desteklemek için kararlılık içinde olduğunu” söyleyen kim oluyordu? Yine Atatürk.

Vahdettin'e, “Hatt-ı Hümayun’unuz milletin mücadele gücünü uyandırdı” diyen de oydu. “İngilizlere ve onların destekçilerine karşı mücadele etmek üzere anlaştıklarını” söyleyen de oydu.

Peki, Turgut Özakman neyi savunuyordu: “Canım, Vahdettin gönderdi ama Atatürk'ün ne için gittiğini bilmiyordu ki. Bilse asla göndermezdi” diyordu.

Şimdi Havza telgrafıyla görüyoruz ki; ikna eden de, gönderen de, Hatt-ı Hümayun’uyla halka direniş mesajı veren de, İngilizleri barışa ikna etmek ve oyalayıvermek için Mustafa Kemal'le gizlice mutabakat halinde Milli Mücadeleyi destekleyen de Vahdettin'den başkası değildi. “Aralarında bütün bunlar önceden konuşulmamış olsa, Mustafa Kemal ne diye anlatsın ki derdini Sultan’a?” sorusunun yanıtı, zaten konuyu çözüyordu.

Üstelik Vahdettin'in; Anadolu halkına, “Yanınızdayım!” mesajını veren bir beyannamesi var ki, gazete sütunlarında alkışla karşılanıyordu. Mustafa Kemal; 28 Eylül 1919 tarihli nüshada, bu beyannamenin Osmanlı tarihinde her bakımdan benzersiz olduğunu yazıyor. “Padişahımız, Anadolu harekâtının tamamıyla meşru olduğunu ilan ederek; mevcut cereyanı, yani Kuvay-ı Milliye’yi lütfen teşvik etmekte ve hatta katılarak kuvvetlendirmektedir.” diyordu. Daha ne demesi bekleniyordu?[1]

Evet, Mustafa Kemal’le Sultan Vahdettin, yakinen tanışıp, birbirine son derece güvenmektedir. Ancak bu sevgi ve samimiyeti özenle gizleyip, her ikisi “danışıklı bir dövüş” tavrı sergilemektedir.

Bu nedenle İngilizler ve işgal güçleri, Mustafa Kemal’i kendilerine yakın görmektedir. Onun, Sultan Vahdettin tarafından Samsun’a (Anadolu’ya) gönderilmesine bu yüzden karşı gelinmemiş ve şüphe çekmemiştir. Atatürk bu sayede, milli mücadeleyi daha rahat örgütlemiş, hatta İngilizlerin stratejik ve teknik yardımlarını bile alıp kullanabilmiştir. Hatta, Ankara Hükümetini resmen ilk tanıyan ülke, İngiltere’dir. Mustafa Kemal’in bu hilesini ve Milli gayesini sezdiklerinde ise; iş işten çoktan geçmiştir.

Sultan Vahdettin’in, Şeyhülislam M. Sabri ile M. Kemal Paşa’yı Konuşması

Sultan Vahdettin, Mustafa Kemal’in işini kolaylaştırmak amacıyla ve tarihte eşi az görülür bir özveri ve asalet tavrıyla, İngiliz zırhlısıyla İstanbul’dan ayrılırken; sabık Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de onunla berabermiş. Oğlu İbrahim Sabri ve aile efradı da birlikteymişler. Türkiye’den ayrılan bazı kişiler de onlarla gemideymiş... Bir kısmı Pire’de ve Atina’da inmişler. Mustafa Sabri Efendi, Zeynel Abidin Efendi, Filozof Rıza Tevfik, galiba Refik Halid de aileleriyle birlikte gemide imişler.

Tabi bu yolculuğa çıkmanın öncesi de vardır. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderileceğini öğrenen Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Dolmabahçe Sarayı’na gidip, Padişah Vahdettin’i ziyaret eder. Konu açılır, söz uzar, yemekler yenilir, çaylar içilir, yatsı namazları kılınır. Tüm bunlar olup biterken, sohbet Anadolu’ya gönderilecek kişi konusunda yoğunlaşır. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilmesine karşı çıkar ve Padişahla aralarında şöyle bir konuşma yapılır. Padişah Vahdettin şunları söyler:

“-Efendi hazretleri, vaziyet belli; ben vatanımı kurtarmak istiyorum; her ne pahasına olursa olsun, vatanımın kurtulmasını istiyorum. Efendi hazretleri, anlaşılıyor ki siz ise, sadece saltanatımın tehlikeye düşeceğinden korkuyorsunuz. Onu korumamı istiyorsunuz…” Bunun üzerine Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi:

“-Efendim, benim endişem, sizin saltanatınız için değildir. Bugün saltanatınızın temsil ettiği dinimiz içindir. Bendeniz, din elden gider diye korkuyorum. Saltanat giderse, yerine bir saltanat daha bulunur. Fakat din giderse yerine bir din daha gelemez. Benim korktuğum budur. Eğer (Anadolu’ya) mutlaka; bir zat, bir asker gönderilecekse, (Mustafa Kemal yerine) başka birini araştıralım. Bana da bir söz hakkı tanıyın. Siz bu dinin halifesi, ben de Şeyhülislamıyım. Din cihetinden, sizin kadar ben de mes’ulüm.” şeklinde fikir beyan ettiğini söyler ve şunu nakleder: “Baktım ki, Padişah’ın Mustafa Kemal’e tam bir itimadı var, ben de üstelemedim!” Sultan Vahdettin bana:

“-Yanlış anlıyorsunuz, suizan ediyorsunuz, benim Onunla (Mustafa Kemal Paşa ile) çok teşrik-i mesaim oldu. Fikrine, zikrine, zekâsına güveniyorum. Efendim, bu Paşa orduda bizi anlayan, memleketin dertlerini bilen ve çözüm arayan bir insan!.. Ateşin bir zekâ, ateşin bir zekâ!”

“Baktım, Padişah durmadan böyle söylüyor, “ateşin bir zekâ…” deyip duruyor. Anladım ki artık son sözü söyleyip konuşmayı bitirmek lazım.” diyen Şeyhülislam Mustafa Sabri, konuyla ilgili Padişaha son sözlerini söyler ve oradan ayrılır…”[2]

Sultan Vahdettin’in, Mustafa Kemal’e bu denli güvenmesi; Onun sadece feraset ve basiretini değil, aynı zamanda feragat ve faziletini de göstermektedir. Çünkü başına gelecekleri bilmektedir. Belki de ülkeyi terk edişini bile M. Kemal’le birlikte düşünüp karar vermişlerdir. Vatanı ve milleti için kendisini ve ailesini feda etmiştir.

Yalçın Küçük’ün şu tespitleri de bu kanaatimizi doğrular mahiyettedir:

“Tezler”de Kemal Paşa Hazretleri’nin görev kâğıdını yayınlamıştım, en önemlisi; “Bazı komutanlar, silahları teslim etmiyorlar ve halkı silahlandırıyorlar, bunu önle” emri yazılıdır. İkincisi; “Halk şurâlar kuruyor, bunu dağıt!” emri yazılıdır. Şura, “komite” demektir. Mustafa Kemal Paşa zahiren; “Halka verilen silahları toplamak ve mukavemete hazırlanan halk komitelerini dağıtmak üzere” gönderilmiştir. Oysa bu İngilizleri ve işgal güçlerini oyalamaya yönelik bir taktik gereğidir. (A.A.)

Devamını okumak için tıklayınız.

Yorum Yaz