Aralık 07 12:04

YARGI PAKETİ Mİ, SARGI BAGETİ Mİ OLMAKTAYDI?

YARGI PAKETİ Mİ, SARGI BAGETİ Mİ OLMAKTAYDI?

Erdoğan iktidarı, aylarca “Büyük Yargı Reformu” palavrasıyla hava atmış ve halkımızı oyalamışlardı. Oysa işin aslı; AB dayatmasıyla, Batı’nın adamı PKK yandaşlarıyla, yine kendi ajanları olan bazı FETÖ yardakçılarının serbest bırakılmasına yönelik bir AF’fa “Yargı Paketi” kılıfı sarılmıştı. Böylece yaklaşık 40 bin kişinin cezaevinden çıkarılması sağlanacaktı. Bunların arasında HDP'li (PKK'lı) ve FETO iltisaklı tutuklular ön sıradaydı. Sivaslılar Günü’nde SP Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’na saldıran ve kendisini HDP ile irtibatla suçlayan zavallı zırto’lar, Kahraman Partilerinin ve Hükümetin şu PKK'nın siyasi ayağı HDP'yi kapatmak üzere niye hiç harekete geçmediklerini sorgulamaktan bile aciz ve beyinsiz robotlardı.

Erdoğan - Bahçeli (Cumhur) ittifakı televizyonların ve basının %95'ini güdümlerine aldıkları halde, muhalefete asla tahammülleri kalmadığı için, Bahçeli; CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’yla ilgili, MHP içinde “Araştırma Komisyonu” oluşturmaktan ve bir mahkeme havasıyla onu soruşturmaktan sakınmamışlardı. Yeryüzünde hiçbir demokratik ülkede böyle bir despotik girişime asla rastlanamazdı. Bizim yakın tarihimizde sadece Menderes böyle bir şeye kalkışıp, muhalefet milletvekillerini susturmak amacıyla Meclis’te “Tahkikat Komisyonları” kurmuşlardı ve bilinen o talihsiz gelişmelere zemin hazırlamışlardı.

İYİ Parti, "Gerillaya katılımlar da olacak, çatışmalar da olacak, savaşlar da olacak!" sözleri nedeniyle, HDP Hakkâri Milletvekili Leyla Güven'in dokunulmazlığının kaldırılması için çağrıda bulunmuşlardı.

İYİ Parti'den yapılan yazılı açıklamada, siyasetin iki farklı cephesinin sorumsuz tavır ve davranışlarıyla Türkiye'nin tehlikeli bir gerilime sürüklendiği vurgulanmıştı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun, kayıp çocuklarının bulunması için Diyarbakır'da HDP İl Başkanlığı binası önünde nöbet tutan anneleri ziyaret etmesinin eleştirildiği açıklamada şu ifadeler yer almıştı:

"Türk Devleti, dağa çıkarılan evlatlarını gidip alacak kudrete sahiptir. Devletin sabrı olmaz, tavrı olur. Devlet bir parti kapısına gidip aktör olamaz. Türk devletinin bakanları, terörle iltisaklı olduğunu iddia ettikleri bir partiden yardım bekleyemez. Her vatandaşımızın güvenliğinden sorumlu olan İçişleri Bakanı, o güvenliği tehdit ettiğini söylediği bir kapıdan medet umamaz. Bunu yaptığında; o partiye hak etmediği bir misyon yüklemiş olur ki; bu da gerek o partiyi gerekse PKK terör örgütünü cüretlendirir. Nitekim, HDP Hakkâri Milletvekilinin sözleri de devleti acze düşüren bu davranışların sonucu olarak ortaya çıkan bu cüretin ürünüdür."

HDP’li Leyla Güven'in dokunulmazlığının kaldırılması çağrısı yapılan açıklamada şu cümleler vardı:

"Buradan net bir şekilde uyarıyoruz; 'Gerillaya katılımlar da olacak, çatışmalar da olacak, savaşlar da olacak!' diyebilen bir zihniyetin, demokratik imkânlardan yararlanmaya hakkı yoktur. HDP Hakkâri Milletvekili Leyla Güven’in dokunulmazlığı derhal kaldırılmalıdır!” diyen İYİ Parti'nin bu tavrı tam bir tutarsızlıktı ve samimiyetten uzaktı!.. İYİ Parti’ye sormak lazımdı: Leyla Güven’in dokunulmazlığının kaldırılmasını istemek yerine, yüzlerce delille PKK'nın siyasi ayağı olan HDP'nin kapatılması için bir önerge vermeniz, böylece AKP ve MHP'nin de ayarını test etmeniz daha uygun olmaz mıydı?

Bakınız, Adnan Oktar, çıktığı ilk duruşmada şunları yumurtlamıştı:

“Tayyip Bey bizim evimize uğrardı… Tayyip Bey beni yakından tanırdı... Tayyip Bey beni sever, sayardı… Adnan Oktar’ın bu söyledikleri belki de palavraydı... Çünkü bu tür atmasyonları, bu tür sallamaları, bu tür şişinmeleri pek seven bir adamdı.

Ama varsayalım ki Adnan Oktar’ın bu söylediklerinin tümü doğru anlatımlardı. İyi de bundan ne çıkardı? Bu ülkede, Cumhurbaşkanı’nın evine gidip geldiği, kendisini yakından tanıyıp sevdiği bir adam bile 800 küsur yıl hapis cezası ile çatır çatır yargılanırdı. Ve ülkenin Cumhurbaşkanı bile yakından tanıyıp çok sevip saydığı bu adamı kurtaramamaktaydı!”[2]

İşte tam bu sırada Anayasa Mahkemesi’nin, 2019 Eylül’ünde Sırrı Süreyya Önder'in mahkûm edilen sözlerinin terör propagandası değil, ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna hükmettiğini açıklaması; yoksa yeni aflara emsal ve gerekçe oluşturma amaçlı mıydı?

Oysa S. Süreyya Önder 3 yıl 6 ay hapis cezası almıştı, en erken 2021 sonlarında çıkacaktı. Fakat ifade özgürlüğünün ihlal edildiği kararından sonra, tahliyesi kolaylaşmıştı. HDP’li Sırrı Süreyya Önder, 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da Öcalan’ın meşhur mektubunu okuduğu için ceza almamıştı!? Öcalan’ın ‘isyan’dan, ‘silahlı direniş’ten, ‘silahların susması’ndan bahsettiği, iktidar medyasının 'tarihi' bularak övdüğü mektubu seslendirmekten yargılanmamıştı!? Fakat bundan üç gün önceki İstanbul mitinginde yaptığı konuşmadan suçlu sayılmıştı. Yani Diyarbakır nutkunu soruşturmayan yargı, Diyarbakır'a hazırlık için İstanbul'da sarf ettiği ısınma sözlerinde 'terör propagandası' saptamıştı!? Erdoğan iktidarının Çözüm Süreci’yle PKK'ya meşruiyet kazandırmaya ve cesaretlendirip azdırmaya yönelik girişimlerini kim sorgulayacaktı?

AKP’nin Çözüm Süreci hâlâ unutulmamıştı!

“Öcalan’a ‘sayın’ demenin, ‘bilge lider’liğine övgü dizmenin demokratlığın ön şartı sayıldığı… Onun hakkında 'terör örgütü elebaşısı, bebek katili’ sıfatlarını kullananlara ters gözle bakıldığı ve anaların ağlamasını istemekle suçlandığı dönemler hep Erdoğan iktidarıydı. Ve yine Kandil’deki terör şeflerinin basın toplantısının, Anadolu Ajansı dahil bir medya ordusu tarafından yerinde izlenip, Türkiye’ye canlı yayın heyecanıyla yansıtıldığı günler de yine Erdoğan sayesinde yaşanmıştı.

Demirtaş’ları ve Önder’leri hapse attıran konuşmaları; önce Sabah, Yeni Şafak ve Star'daki yandaş yazarlar alkışlamışlardı. Ama Demirtaş'la Önder'in sözlerine haklı olarak terör propagandası diyen yargı, bu yandaş alkışçılarına terörü niye övdüklerini sorma gereği bile duymamıştı. Devlet ve hükümetle danışıklı çalışarak Kandil'le İmralı arasında mekik dokuyanlar, müzakerelerde postacılık hizmeti yapanlar, mektup taşıyanlar hiç sorgulanmamıştı. 2015’te Dolmabahçe’de mutabakat fotoğrafı bile çektirdiklerine bakılmamış; çöken sürecin, devrilen masanın altında ilk önce 'aracı'lar bırakılmıştı. Erdoğan iktidarınca resmen teşvik edilip desteklenerek başlatılan Çözüm Süreci’nde, sadece figüranlık yapanlara mahkemeler açılmıştı. 2013’te, o konuşmalarda hiçbir suç unsuru görmeyen bağımsız yargıyı kim uyandırdıysa, polisin birden hatırlayıp sümen altından çıkardığı unutulmuş miting zabıtlarına, 2018'de paldır küldür cezalar yağdırılmıştı.” diye sızlanan yazarlar, bir zamanlar Sn. Erdoğan'ın kerametlerini anlattıklarını ne çabuk unutmuşlardı?

Bu düzenleme ve düzeltmelerin “düşünce özgürlüğünü genişletme ve güçlendirme...” ile hiçbir alâkası bulunmadığını ise bize yönelik davalardan anlamıştım. Yazılarımız ve konferanslarımızla ilgili hemen her ay birkaç mahkeme açıldığı yetmiyormuş gibi, 8 yıl önce açılmış ve kapanmış dosyaları bile yeniden kurcalamaya başlamışlardı. Konya'daki 03.01.2012 tarihli konferansımızda; “Hâlâ Avrupa Birliği'nin peşinden koşuyorlar… Hâlâ Siyonist odaklara yaranmaya çalışıyorlar… Hâlâ Haçlı Batı’yla işbirlikçilik yapıyorlar…” gibi tespit ve tenkitlerimiz, Başbakana ve Bakanlara hakaret sayılıp dava açılmış, ancak Konya 7. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 10.09.2013 tarih ve 2013/66-2013/690 E-K sayılı beraat kararına rağmen Yargıtay, aleyhimize olarak tekrar bozmuşlardı.

30.09.2019 tarihinde Elâzığ 1. Asliye Ceza Mahkemesi’ne verdiğimiz ifadede şu savunmayı yapmıştık:

“İlgili konferansımızda dönemin Başbakanına ve Bakanlara yönelik kasıtlı bir hakaret asla söz konusu değildir. Sadece, AB’nin ülkemize ve milletimize yönelik bütün dışlamalarına, Kıbrıs ve Ege sorunlarımızda ve PKK konusunda açıkça ve düşmanca tavırlarına rağmen, “Hâlâ AB’nin peşinden koşuyorlar!” demek sadece bir tespit ve tenkittir.

Ve yine o dönemde ve sonraki süreçlerde, örneğin, Haçlı Batı’nın Libya saldırısı gibi tamamen haksız ve dayanaksız saldırılarında, Sn. Başbakan önce; “Ne işleri var Libya’da? Her tarafı karıştırıyorlar!..” diye doğru ve duyarlı bir tavır takınmışken, birkaç gün sonra ve hiçbir mecburiyetimiz ve haklı gerekçemiz olmadan; İzmir'in saldırı üssü yapılarak Libya'nın baştan sona tahribine ve talan edilmesine ve 100 bin masum insanın katledilmesine ortak olunmasını, “zalimlerle iş birliği yapıldı...” anlamında “işbirlikçilik edildiğini” söylememiz yine sadece bir durum tespitinden ibarettir, asla hakaret kastı gözetilmemiştir.

O günlerde, bu iktidarın Bakanlığını yapan birçok kişi, şimdi bu tür iddiaları ve büyük yanlışlıklar yapıldığını, hem de çok daha ağır ithamlarla bizzat kendileri itiraf ve ifade etmektedirler.

Özetle o konferansımız ve ilgili yazılarımız, asla hakaret ve iftira olmayıp, sadece milli bir duyarlılık ve vicdani bir sorumlulukla yapılmış ve dikkat çeksin diye biraz sivri sözler kullanılmış uyarıcı tespitler ve tenkitlerdir. Ülkeyi yönetme makamında olan şahsiyetlerin, bu tür tenkitleri doğal ve normal karşılamaları ve yararlanmaları gerekirken, ilim ve fikir ehlinin mahkemelerde süründürülmesi ve susturulmaya girişilmesi akılcı ve yararlı bir yaklaşım değildir.

Hem Başbakan hem Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan'ın ve kurmaylarının, hayırlı ve yararlı gayretlerini sürekli tebrik edip destekledik. Ancak, zararlı ve milli çıkarlarımıza aykırı gördüğümüz girişimlerini ise tenkit ettik, etmeliyiz. Bu sadece ülkemizin değil, kendilerinin de iyiliği için gereklidir. Örneğin; FETÖ şebekesinin tahriplerini ve tehlikeli gidişini, hem de 15 Temmuz Hıyanet Kalkışmasından 5 sene önce “Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık” kitabımızla hatırlattığımız için, çok ağır ithamlarla tutuklanmış ve mağdur edilmiştik.

Bu nedenle, Yüce Mahkemeden, yeni mağduriyetlerimizin önlenmesini ve beraatımızı arz ve talep ederim.”

Bu yargı paketinde neler vardı?

Üzerinde son rötuşları yapılan yargı paketi teklif taslağında yer alacağı belirtilen belli başlı bazı düzenlemeler şunlardı:

Düşünce ve ifade özgürlüğünü genişletmeye yönelik olarak bazı suçlarla ilgili istinafta kesinleşen beş yılın altındaki ceza kararlarına temyiz yolu açılmıştı. Terörle Mücadele Kanunu’nun terör propagandası suçunun düzenlendiği 2. fıkrasına, “Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz” şartı yazılmıştı. Haçlı AB’nin dayatmaları bu madde kapsamında uygulanacaktı. Yargının yükünü asgari yüzde 30 oranında hafifleteceği ifade edilen “seri yargılama” usulüne başlanacaktı. Bu yöntem uyarınca, soruşturma aşamasında toplanan deliller ışığında suçu sabit görülen faile, suçunu itiraf etmesi şartıyla ceza indirimi teklifi sunulacaktı. Failin suçunu itiraf etmesi durumunda dosyanın sevk edildiği mahkemenin hâkimi de kabul ederse hüküm çok kısa sürede kesinleşip kapatılacaktı. Seri yargılama usulü terör, örgüt, şiddet ve cinsel suçlarda geçerli olmayacaktı. Ayrıca yargılama sonucu mahkemece verilebilen “hükmün açıklanmasının geri bırakılması” kararı konusunda savcılara da yetki tanınacaktı.

Devamını okumak için tıklayınız.

Yorum Yaz