Kasım 23 06:02

YURTTA; KAOS VE KUTUPLAŞMA; DÜNYADA; DIŞLANMA VE KUŞATILMA YAŞANMAKTAYDI!

YURTTA; KAOS VE KUTUPLAŞMA; DÜNYADA; DIŞLANMA VE KUŞATILMA YAŞANMAKTAYDI!

YURTTA; KAOS VE KUTUPLAŞMA; DÜNYADA; DIŞLANMA VE KUŞATILMA YAŞANMAKTAYDI!

İngiltere'nin önde gelen gazetelerinden Financial Times, “Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'nin Twitter'a erişim engelinin kaldırılmasına yönelik kararıyla hükümete darbe yapıldığını ve Recep Erdoğan’ın hesaba katılmadığını” yazıyordu. Mahkemenin kararı Financial Times'ın ilk baskısına yetişmediğinden, bu gelişme, gazetenin internet sitesinde duyuruluyordu. Financial Times'ın bu haberi: "Türkiye'nin en yüksek mahkemesi Twitter yasağını bozdu" şeklinde veriyor, gazetenin İstanbul'daki Türkiye muhabiri Daniel Dombey, “Anayasa Mahkemesi'nin Twitter'a erişim engelini ifade özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirdiğini” belirtiyordu.

Demokrasi raconu:

Ve artık, matematiksel rakamlarla Tayyip Erdoğan’ın demokratik bir garantisi de bulunmuyordu. Çünkü: Tayyip Erdoğan (AKP), 2011’de 21 milyon oy almış, 30 Mart’ta 19,5 milyonda kalmıştı. Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için –ilk turda -22 milyon 323 bin oy gerekiyor, bu 2 milyon 900 bin (yaklaşık 3 milyon) oya ihtiyacı olduğunu gösteriyordu. MHP, 2011’de 5 milyon 575 bin iken, 30 Mart’ta 7 milyon 875 bin yani 2 milyon 300 bin net artış elde ediyordu. BDP-HDP toplamı ise 2011 ve 30 Mart’ta oran olarak aynı kalıyor ve 30 Mart’ta 2 milyon 952 bin çıkıyordu. (Aşağı yukarı 3 Milyon) Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı hesaplarında Saadet Partisi’nin 1 milyon 248 bin ve BDP’nin de 713 bin kadar oylarını da elbette hesaba katmak gerekiyordu. Bu net ve aritmetik tabloya bakarak, 30 Mart’ın Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının kesin olduğunu söylemek mümkün olmuyordu.

Ekonomi Balonu:

AKP sayesinde ülkemizdeki bütün bankaların ve başta otomotiv, büyük fabrika ve yatırımların %70’i yabancıların eline geçiyordu. 30 Mart seçimlerinin hemen ardından açıklanan Türkiye’nin 2013 yılı dış borç verileri de ekonomide tehlike sinyalleri veriyordu. AKP 2002’de iktidara geldiğinde, Türkiye’nin dış borcu 129 milyar dolardı. Şimdi 2014’te, Türkiye’nin dış borcu 600 milyar doları aşmış bulunuyordu. Türkiye’nin dış borcu AKP döneminde tam 470 milyar dolar artıyordu. AKP döneminde yani 12 yılda Türkiye’nin dış borcu yüzde 500 katlanıyordu. Yani “İMF’den kurtulduk!” edebiyatı ile halkımız aldatılıyordu.

Zaman yazarı Yahudi asıllı Hristiyan Joost Lagendijk Atatürk’ün 'Yurtta sulh cihanda sulh' sözüne benzeterek Today’s Zaman’daki yazısına: 'Yurtta kutuplaşma, cihanda tecrit' başlığını atıyordu. Joost Lagendijk, yıllarca Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanlığı yapıyor, Türkiye’ye AB yolunun açılması için yaptığı mücadeleyle tanınıyordu. Avrupa Parlamentosu’ndaki görevini bıraktıktan sonra Türkiye’de evleniyor ve Türkiye’de yaşamaya başlıyordu ve işte o yazısının sonu, şu satırlarla noktalanıyordu: (Başbakan’ın tavrı yüzünden) Türkiye’nin uğradığı "... O siyasi tecrit yakında ekonomiye de yansıyacak. Toplumdaki istikrarsızlığın ve hukukun üstünlüğüne saygısızlığın sonucu olarak sadece yabancı yatırımlar azalmakla kalmayacak, Türkiye ‘orta gelir tuzağı’nda kalmış olacak. Çünkü, enformasyon ve iletişim teknolojisine, eğitime, insan sermayesi ve güçlü kurumlara yatırım yapmak yerine, mevcut liderlik sosyal medya ile savaş yürütüyor, en iyi dershaneleri kapatıyor ve bağımsız mali denetçileri zayıflatıyor. Bütün siyasi ve ekonomik fırsatların, bunları artık umursamayan bir politikacı tarafından heba edildiğini ve ismini ebedileştirmek için giriştiği kişisel çabanın ülkesini bir çıkmaz sokağa götürdüğünü, görmek hazin."

Cemaatin TV.sine “Hükümet Komplosu” iddiası!

Seçim öncesinde ve sonrasında cemaate yönelik operasyon yapılacağı yönündeki iddialar konuşulurken cemaatin yayın organı olan Samanyolu grubu tarafından şaşırtıcı bir iddia ortaya atılıyordu.

İddiaya göre, hükümete yakın bazı gruplar, Samanyolu Yayın Grubu'ndaki bir çalışan ile işbirliği yapıyor ve bu kişinin itirafları sonucu olay ortaya çıkıyordu. İddiaya göre bu kişi tehdit edildiğini ve bazı suç unsuru dosyaları Samanyolu çalışanlarının bilgisayarlarına zorla yüklediğini anlatıyordu. “GSM numarama kadar bilgilerimi benimle paylaştılar. “Bizim böyle bir gücümüz var. Yani istediğimiz bilgileri elde ederiz” diye korkuttular. Ardından “cemaatin piramit yapılanmasıyla ilgili dosyalarda değişiklik yaptırdılar” diyen STV çalışanı, yoksa paralel yapıyı zor durumda bırakacak belgeleri, yine hükümetin baskısıyla hazırlanmış gibi göstermeye mi çalışıyordu?

ABD’nin dünyayı sarsan itirafları!

Beyaz Saray, Küba'da ayaklanma çıkarmak için tasarlandığı iddia edilen ve 'Küba Twitter'ı' olarak anılan kısa mesaj servisinin arkasında bir Amerikan yardım örgütünün olduğunu sonunda kabul ediyordu. ABD yönetimi, Küba'daki komünist hükümeti yıkmak için "Twitter benzeri" bir sosyal paylaşım ağı kurulmasını savunuyor ve Beyaz Saray onayı gerektirmeyen gizli programın, Kongre'nin verdiği "yetkiyle" düzenlendiğini açıklıyordu. Uygulamanın tam olarak neyi hedeflediği, gizlilik derecesi ve nasıl yürütülüp yönetildiği konusundaki sorulara yanıt aranıyordu. Associated Press ajansına göre ZunZuneo adlı servis, internete erişimin kısıtlı olduğu dönemde 40 binden fazla kullanıcıya erişiyordu. Yarın Türkiye’deki paralel yapının da, aynı teknik ve tertiplerle çalıştırıldığı saptanırsa, kimsenin şaşmaması gerekiyordu.

İktidar uçakta cemaatçi avı başlatmıştı!

Emniyetteki görevden almaların en sıra dışı olanı yaşanıyor, İsrail'de özel göreve giden 4 emniyet müdürü bindikleri uçaktan indiriliyordu. İsrail görevi için özel olarak seçilen 6 kişilik ekipteki polis müdürleri bindikleri uçakta ‘valizlerinizi indirin açığa alındınız’ denilerek, indiriliyor ve polislerin silah ve kimliklerine el konuluyordu. Emniyet Genel Müdürlüğü, İsrail ile Filistin arasındaki insan hakları ihlallerini gözlemlemek için Filistin El-Halil’de kurulan Uluslararası Geçici Mevcudiyet (TIPH) Gücü’nde çalışacak çeşitli rütbelerdeki 6 polisi seçiyor, adaylarda iyi derecede İngilizce ve Arapça bilme kriteri aranıyordu. Şartları tutan adaylar Ankara’ya çağırılıp mülakata alınıyor, 6 amir ve şube müdürünün seçilmesinden sonra İçişleri Bakanı Efkan Ala’dan yurtdışı görev onayları imzalanıyordu. Çeşitli illerde Terörle Mücadele, İstihbarat ve KOM Şube Müdürlüğü yaptığı öğrenilen 4 şube müdürünün ‘paralel yapı’ suçlamasıyla açığa alındıkları söyleniyordu. Uçaktan bagajları indirilen 4 müdürün silah ve kimliklerine de el koyuluyor, diğer 2 şube müdürü ise Filistin'e uçuyordu. Uluslararası Misyon’da 10 Türk polisi görev yapıyor, her 6 ayda bir ekip değiştiriliyordu.

Bu arada Fetullahcı paralel yapı elamanlarının orduya sızdığı konuşuluyor, şu kadar Albay, şu kadar Yarbay, şu kadar da alt rütbeli subay var deniyordu. Emniyet kadrolarının neredeyse üçte ikisinin bu yapının tezgâhından geçtiği konuşuluyordu; yüksek bürokrasinin ve yönetim kademesinin üçte birinin bunların güdümüne girdiği belirtiliyordu. Ayrıca bunun yargı kademelerini, milli eğitimi, personelini ve ekonomi bürokrasisini de hesaba katarsanız koskoca devlet içten kuşatılmış görünüyordu. Bu Cemaatin CIA-MOSSAD maşası olduğu dikkate alındığında durumun vahameti daha net ortaya çıkıyordu. Peki, ABD ile stratejik müttefik olan ve Yahudi lobilerince boynuna cesaret madalyası takılan bir kahraman Başbakan’ın vücudumuza kanser gibi sarmış bu yapıyı temizlemesi makul ve mümkün geliyor muydu? Kaldı ki İngiltere’de yayınlanan Financial Times’in haber yorumuna göre; Cemaat tarafından şantaj olarak kullanılan ve sızdırılmasından kuşku duyulan yeni kasetler korkusuyla Anayasa Mahkemesinin Twitter yasağını kaldırmasıyla, Sn. Erdoğan’ın hizaya sokulduğu iddia ediliyordu!

Çünkü;

“1- Cemaat Türkiye’de doğuyor, gelişiyor ve ülkenin sadece en etkili dini yapılanması olmakla kalmayıp, önde gelen üç iktidar odağından (diğerleri AKP hükümeti ve Kürt siyasi hareketi) biri hâlini almış görünüyordu.

2- 1990’lı yıllardan itibaren cemaat önce Türk cumhuriyetlerinde, ardından İran ve Arap ülkeleri dışındaki İslam ülkelerinde, nihayet dünyanın dört bir tarafında okulları üzerinden küresel bir ağ oluşturuyordu.

3- Cemaatin çok sıkı bir hiyerarşik örgütlenmeye sahip olduğunu ve en tepede Fetullah Gülen’in bulunduğu biliniyordu. 28 Şubat sürecinde sağlık gerekçesiyle ABD’ye giden Gülen bir daha dönmüyor. Yani 1999 yılı Mart ayından beri bu küresel hareket ABD’nin Pennsylvania eyaletinden yönetiliyordu.

4- Özellikle 2.5 yıl sonra yaşanan 11 Eylül terör saldırıları nedeniyle her türlü İslami şahsiyet ve grupların faaliyetine şüpheyle yaklaşan Amerikan yönetimi, her ne sebeple olursa olsun Gülen’in ikametine, bulunduğu yerden hareketini yönetmesine, bu bağlamda sürekli olarak ziyaretçi kabul etmesine ses çıkarmıyordu. Bu da cemaat aleyhtarları tarafından Gülen’in himaye edildiği spekülasyonlarına neden oluyordu”[1] tespitini yapanlar, her nedense dünya çapındaki bu oluşumun arkasındaki CIA-MOSSAD parmağını hiç gündeme getirmiyordu! Yoksa, bu gerçeklerin konuşulması durumunda, Fetullah Gülen’in sadece bir maşa olduğunun anlaşılmasından mı korkuluyordu? Cemaat Erdoğan aleyhine patlatacaklarını söyledikleri 25 Mart bombasını acaba niye erteliyordu? Yoksa Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklama sürecine mi bırakılıyordu?

Kur’an-ı Kerim’de ‘çoğunluk’la ilgili şu hükümler yer alıyordu:

1- İnsanların çoğunluğu inanmıyordu, inanmayacaktı (11/Hud, 17; 12/Yusuf, 103; 13/Ra’d, 1)

2- İnsanların çoğunluğu şükretmiyordu, nankörlük yapacaktı (2/Bakara, 243; 12/Yusuf, 38)

3- a. İnsanların çoğu gerçekleri bilmiyordu (7/A’raf, 187; 30/Rum, 30; 12/Yusuf, 40) b. İnsanların çoğu cahillik ediyordu (6/En’am, 111) c. İnsanların çoğu zanna uyuyor, tahmin ve tesadüflerle hareket ediyordu. (10/Yunus, 36)

4- İnsanların çoğunluğu aklını kullanmıyordu, kullanmayacaktı (29/Ankebut, 63)

5- İnsanların çoğunluğu hakkı kerih görüyordu, Kur’an adaletinden kaçacaktı (43/Zuhruf, 78)

6- İnsanların çoğunluğu yoldan çıkmış fasıklardı! (7/A’raf, 102)

7- İnsanların çoğunluğu ahde vefa göstermiyordu, sadakatten ayrılacaktı. (7/A’raf, 102)

8- İnsanların çoğunluğu Allah’ın nimetini bildiği halde nankörlüğe kayacaktı. (16/Nahl, 83)

9- İnsanların çoğu (hak sözü) işittiği ve gerçeği fark ettiği halde, yine yalanlayacaktı. (26/Şuara, 223)

Netice itibarıyla yüce Allah elçisine şu uyarıda bulunuyordu: “Yeryüzünde olanların çoğuna uyacak olursan seni (haktan ve doğru yoldan) saptırırlar” (6/En’am, 116)

Pekiyi eğer insanların çoğu iman etmiyor, şükretmiyor, bilmiyor, cahil olup zanna uyuyor; hakkı ve hakikati kerih görüyor, yoldan çıkıyor; ahde vefa göstermiyor; nimete karşı nankör davranıyor ve bilerek Hakk’ı yalanlıyorsa, böyle bir çoğunluğun oy desteği referans alınır mıydı? Ve hele bu çoğunluk özellikle modern toplumda kitlesel olarak kolayca manipüle edilebiliyorsa, ondan tam yetki alan iktidarlar her diledikleri yasayı çıkarıp ülkeyi keyiflerince yönetebilme hakları doğar mıydı? Belki Batı’da; çoğunluk hukuk devleti, hukuk sözleşmeleri ve azınlık haklarıyla sınırlandırılıp bu sakınca telafi edilebilir sanılıyordu; İslam’da ise Allah’ın muradı olan sabit hükümler üst referans alınarak çoğunluğun rejimi yozlaştırmasının ve yöneticilerin halk adına keyfî yönetim kurmalarının önüne geçilmesi kaçınılmaz oluyordu” diyen Zaman yazarı Sn. Ali Bulaç, Kur’an’ın temel kuralları ve Resulüllahın genel uygulamaları esas alınarak, çağdaş demokratik ve laik kurumlar ıslah edilip korunarak yeni bir Adil Düzen projelerine niye sahip çıkmıyordu?

Bu arada E. İstanbul istihbarat müdür yardımcısı Ali Fuat Yılmazer'in açıklamaları çok sayıda gazetede manşet oluyordu. Gazeteler, ağırlıklı olarak "Başbuğ'un tutuklanmasını Başbakan istedi" başlığını atıyordu. Başbakan ise, bunu yalanlamakla kalmadı üstüne bir de Yılmazer hakkında suç duyurusunda bulunuyordu. Ancak bu dört sayfalık suç duyurusu metni pek çok konuda Ali Fuat Yılmazer'i haklı çıkarıyordu.

Başbakan’ın suç duyurusundaki maddeler kendisini ele veriyordu:

1. Suç duyurusunda İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer'in Ocak 2014'teki emekliliğinin haricen öğrenildiği belirtiliyordu. Hâlbuki Başbakan'ın bu süreç hakkında malumatı olmaması mümkün görülmüyordu. Hastane raporu için Sağlık Bakanlığı'ndan bizzat hem Yılmazer'e hem de hakem hastaneye telefonlar gidiyordu.

2. Suç duyurusu metninde avukatların, Ergenekon ve Devrimci Karargâh davaları için "terör örgütü" ifadesi kullanmamaları özellikle dikkat çekiyordu.

3. Başbakan'ın tutuklanmaları için talimat verdiği iddia edilen Mehmet Haberal, Hurşit Tolon, Hanefi Avcı ve Engin Alan'ın isimleri, programın ilgili bölümlerinde hiç geçmiyordu. Yine, Balyoz konusuna da programda hiç değinilmiyordu.

4. Yılmazer'in Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın tutuklanmalarına dair talimat aldığına dair bir beyanı da yoktu. Avukatlar, ilgili ilgisiz her şeyi belli ki aynı torbaya koymuştu. Doğru olan şuydu: Yılmazer, Oda TV soruşturmasının Başbakan'ın talimatı ile başladığını söyledi. Sonrasında Başbakan'la görüşmesi kesildi. Operasyonu Organize Şube yaptı. Kaldı ki polis adli kolluktur. Tutuklamayı savcı ister, mahkeme karar verir. Bunu da herkes biliyordu.

5. Asıl enteresan olan, Başbakan'ın avukatlarının zahmet edip programın deşifresini çıkarmıyordu. Gazete haberlerine istinaden bir dilekçe hazırlanıyor, Yılmazer'in gerçekte neler söylediği açıp seyredilmediği anlaşılıyordu. Bunun için de hemen her cümlede yığınla maddi hata yapılıyordu.

6. Suç duyurusunda geçen şu ifadelere bakar mısınız: "Sayın Başbakan, ülkemizde gerçek bir hukuk devletinin yerleşmesi için çetelerle, örgütlü suç yapılarıyla, vesayet rejimleri ile mücadele edilmesi konusunda, soruşturma mercilerine her türlü hukuki ve lojistik desteği vermiştir” sözleri, Ali Fuat Yılmazer’i haklı çıkarıyordu.

7.Şu ifadelere bakar mısınız: "Ergenekon adı altında bir suç örgütünün varlığı" iddiası ve buna ilişkin istihbarat raporlarının devletin üst yöneticileri tarafından müvekkile (Başbakan) arz edildiğinde bunlarla ilgili gerekli tedbirlerin alınmasını da talimatlandırmıştır." İtirafları Başbakanı ele veriyordu.

8. Gelelim İlker Başbuğ'un tutuklanması konusuna... Başbakan'ın avukatları, suç duyurusu metninde itiraf gibi cümlelerle bunu teyit ediyordu: "Eğer ülkenin eski bir genelkurmay başkanı, hükümeti cebren yıkma iddiası ile ifadeye çağırılıyorsa genel güvenlik ve kamu düzeni açısından son derece önemli olan bu olay nedeniyle Sayın Başbakan'a bilgi verilmesinden daha doğal bir şey olamaz. İfadeye çağırma ve gözaltı yetkisi, Cumhuriyet Savcısı ve acele hallerde kollukta olduğuna göre bu süreçte ortaya çıkabilecek genel güvenliği etkileyecek olayların önlenmesi için üst yöneticilere bilgi verilmesi son derece doğru ve olması gerekendir."

9. Soru basit oluyordu: Kendisine arz edilen bilgilerin kimin tarafından ulaştırıldığını ve hazırlanan dosyaların kim tarafından kendisine sunulduğunu Sn. Başbakan’ın açıklaması gerekiyordu. Bu Ali Fuat Yılmazer değilse kim oluyordu?

10. Başbuğ'un tutuklanması meselesinde Yılmazer, dönemin başsavcı vekiline atfen ifadeler kullanıyordu. O başsavcı vekili Fikret Seçen de daha sonra yaptığı yazılı açıklamada Yılmazer'i teyit eden cümlelere yer veriyordu.

11. Suç duyurusu metninden itiraf gibi başka bir cümle: "Müvekkilim yapılan soruşturmalar sırasında hukuka uygun olarak yürütüldüğüne inandığı tüm süreçlere sonuna kadar da sahip çıkmış ve kamu görevlilerini yüreklendirmiştir. Zira bu süreçte bir kısım kamu görevlilerine karşı da baskı ve tehditler olmuştur. Kamu görevlerine karşı suikast veya sair tehdit ve saldırılara karşı güvenliklerinin sağlanması için ciddi lojistik destek sağlamıştır."

12. Hatırlatalım, Ergenekon soruşturmalarını başlatan Savcı Zekeriya Öz'e bizzat Başbakan zırhlı makam aracını tahsis ediyordu. Sadece bu bile, "paralel yapı" iftiralarının nasıl bir kandırmaca olduğunu, o süreçlerin Başbakan'ın bilgisi ve onayı ile geliştiğini açıkça gösteriyordu.

13. Ali Fuat Yılmazer, en az 30-40 kere Başbakan'la görüşerek yürüttüğü soruşturmaların safahatı hakkında malumat verdiğini söylüyordu. 2008 yılı başlarında başlayan görüşme trafiği, 2010 ortalarına kadar da sürüyordu. Daha sonra bu irtibatı dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın'ın sürdürdüğünü belirtiyordu.

14. Bu konu çok su götürür. Başbakan'ın suç duyurusu çok iyi olmuştur. Başbakan bizzat süreci takip ettiğini avukatları aracılığıyla doğrulamıştır. Esasen bu hep böyle olmuştur. Başbakan defalarca, "Seçimden sonra operasyon yapılacak, inlerine gireceğiz" gibi cümleler kuruyor, yürüyen bir soruşturmadan, yaklaşan bir operasyondan haber veriyordu.[2]

Derin ABD’nin Fetullah Gülen kozu çöküyor muydu?

Eski CIA ajanları-büyükelçileri Graham Fuller, Eric Edelman ve Morton Abramowitz tarafından kurgulanan Fetullah Gülen'le 'Türkiye iç siyasetini' dizayn etmeye yönelik küresel proje çöküyor muydu?

Bu çöküşün dış yankıları tartışılırken, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ilk kutlayan dünyanın 2 numaralı gücü Rusya lideri Putin oluyordu. Moskova'nın dost sesi küresel denklemlerin duvarında ses getirirken Derin Amerika'nın nasıl tepki vereceği merak ediliyordu. ABD'den ilk ses, dışişleri bakanlığı sözcüsü Marie Harf'ten geliyordu. ''Pensilvanya'da yaşayan beyefendiyi unutun'' açıklamasını yapınca işin rengi ortaya çıkıyordu. Bu açıklamayı küresel stratejiye oturtursak, Derin Amerika ''Fetullah Gülen kozunu'' bırakmayacağa benziyordu. Haritası yeniden çizilen Ortadoğu-Batı Asya koridorunda, Graham Fuller'in 'Ilımlı İslam' projesi revize edilerek, sürdürülecek görünüyordu' ABD'nin derin seslerinden Ankara eski Büyükelçisi James Jeffrey'in açıklamasıyla bir strateji ortaya koyuyordu: ''Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı adayı olacak. Türkiye'de ona karşı etkili kampanya yürütecek kimseyi bilmiyorum. AKP ve Kürtlerin oyu yüzde 50'den fazla. Bu oylar Erdoğan'ı kazandırır" sözleri derin ABD’nin (Yahudi Lobilerinin) Cemaat-Hükümet kapıştırması sonucu Recep T. Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığına taşımak istediklerini gösteriyordu

Bu saptamalardan şu stratejik sonuç ortaya çıkıyordu:

Fetullahçı Cemaati de, Erdoğan Hükümetini de, ABD derin devleti kışkırtıp kapıştırıyordu. Böylece her iki tarafa da istediklerini daha rahat yaptıracağı sanılıyordu, ama milli güçler devreye girince, ipin ucunun ellerinden kaçacağı hesaplanmıyordu.

Sıra Cemaatin yurtdışı okullarına mı geliyordu?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Bakü ziyareti için ülkenin en çok satan gazetesi Yeni Musavat, bomba bir iddiayı manşetine taşıyordu. Gazete, 'Erdoğan Bakü'ye yeni dosya ile geliyor' başlığıyla verdiği haberde, Erdoğan'ın Azerbaycan'da paralel yapıya yönelik operasyonu konuşmak için günübirlik Bakü'ye gittiğini yazıyordu.Yeni Musavat'ın haberine göre Ankara, 17 Aralık operasyonunun ardından paralel yapıya karşı düğmeye bastığında Azeri devletinin içinde yer alan paralelci kişiler araştırılıyor ve rapor halinde Erdoğan'a sunuluyordu. Erdoğan da 7 Şubat'ta Rusya'nın Soçi kentinde düzenlenen Kış Olimpiyatları'nın açılışı için katıldığı törende Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'e paralel yapıyla ilgili ilk dosyayı bizzat veriyordu. Azeri istihbaratı da çok geniş çaplı bir inceleme ve takip başlıyordu. Böylece Hükümet ile Gülen grubu arasındaki gerilim yurtdışına uzanıyordu. İngiliz haber ajansı Reuters, bu gelişmeyle ilgili bir analiz haberi yayınlıyordu. Habere göre, hükümet-Gülen hareketinin yurtdışındaki okulları ve banka şubeleri için düğmeye basıyordu. Gülen hareketinin 160 ülkede 2 bin eğitim kurumu olduğu biliniyordu. Afrika ülkesi Gambia’nın bu hamleden ilk etkilenen ülke olacağı konuşuluyordu.

 

--

Haziran 2014 - Milli Çözüm Dergisi

 


[1] Vatan / 04 04 2014 / Ruşen Çakır

[2] Bugün / Tarık Toros / 03 04 2014

Yorum Yaz