Aralık 10 22:56

GDO’LU GIDALAR VE TAHRİBATI!

GDO’LU GIDALAR VE TAHRİBATI!

GDO’LU GIDALAR VE TAHRİBATI!

Türkiye'nin GDO gerçeği

Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından Biyogüvenlik Kanununa dayanılarak 13 Ağustos 2010’da çıkartılan yönetmelikle GDO'lu ürünlerin ülkeye girişine izin verildiğini iddia ederek, ''Türkiye GDO'lu ürün ithalat merkezine dönüşüyor, aynı ürünleri üretecek üretici ve sanayici cezalandırılıyor'' diye uyarıyordu. Günaydın, düzenlediği basın toplantısında Biyogüvenlik Kanunu'na dayanılarak 13 Ağustos'ta çıkartılan GDO'lu ürünler yönetmeliği ve Türkiye'deki buğday üretimini değerlendiriyordu.

GDO'lu ürünlere ilişkin ilk yönetmeliğin Ekim 2009 yılında çıkarıldığını ve 6 ay içinde 3 kez değişikliğe uğradığını hatırlatan Günaydın, “yönetmeliklerle GDO ürünlerin bilimsel komite aracılığıyla denetlenmesinin düzenlendiğini” hatırlatıyordu. Günaydın, Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi kararlarının Avrupa yurttaşları ve bilim insanları tarafından sorgulandığını vurguluyordu. “GDO'ya Hayır Platformu” olarak bilimsel komite kararlarının iptali için yasal girişim başlatacaklarını açıklayan Günaydın: ''Türkiye GDO'lu ürün ithalat merkezine dönüşüyor. Türkiye'de aynı ürünleri üretecek üretici ve sanayici cezalandırılıyor. Lobilerin komiteleri varsa, halkın mühendisleri, avukatları, bilim ve meslek insanları var'' diyerek halkı bilinçli ve dirençli olmaya çağırıyordu. Ve ardından, AKP iktidarının ve masonların tertip ve teşvikiyle bu gerçekleri konuşup yazanlara çeşitli cezalar yağdırılıyor ve susturulmaya çalışılıyordu.

AKP’nin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı kimin hizmetçisiydi?

Kaçak “Kanola tohumu” skandalı!

Güvenli gıda ve tohum konusunda büyük bir skandal daha yaşanmıştı. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Türkiye’de ekilen tohumların tamamen kontrolleri altında olduğunu belirtmesine rağmen Tekirdağ ve çevresinde 50-60 ton kaçak Kanola tohumunun Türkiye’ye getirilerek ekildiği ortaya çıkmıştı. Kaçak Kanola tohumlarından dolayı Tekirdağlı çiftçiler 4 milyon lira dolandırılırken, bu durum güvenli gıda ve tohum konusunu yeniden gündeme taşımıştı.

6 bin torba olduğu söylenen kaçak tohumlar bu kadar rahat bir şekilde Türkiye’ye getirilerek, çiftçiye satılabiliyorsa bu durum yasak olmasına rağmen GDO’lu tohumların da Türkiye’ye girebileceği kaygılarını uyandırmıştı.

GDO’lu pirinç skandalını aratmayacak yeni bir skandal ortaya çıkmıştı. Türkiye’ye nereden geldiği belli olmayan binlerce torba sahte Kanola tohumları Tekirdağlı çiftçiyi perişan ederken, bu durum Türkiye’nin güvenli gıda ve tohum konusunu yeniden tartışmaya açmıştı. Tekirdağ, bu skandalla çalkalanırken, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı sessizliğe bürünmüş durumdaydı. Sahte Kanola tohumları ABD’nin GDO’lu küresel tohum markası olan Pioneer paketleri ile satılmaktaydı. Türkiye’nin önde gelen tarım merkezlerinden olan Tekirdağ ve Trakya bölgesi sahte Kanola tohum skandalı ile çalkalanmıştı. Tekirdağ ve çevresinde yaklaşık 150 bin dekarlık tarım arazisine ekildiği tahmin edilen Kanola tohumlarının sahte olduğu saptanmıştı. Böylesine önemli bir skandalın ortaya çıkmasına rağmen Pioneer’in konuyla ilgili her hangi bir açıklama yapmaması da kafa karıştırıcıydı.[1]

GDO'nun canlılar üzerindeki etkileri

GDO'lu ürünlerin insanlarda alerjilere yol açtığı ve hayvan deneylerinden çok olumsuz sonuçlar çıktığı biliniyordu. “İskoçya'daki bir enstitüde GDO'lu patatesle beslenen farelerin tümünün iç organlarında küçülme, bağışıklık sistemlerinde çökme, kan yapılarında çözülme görülüyordu. Rusya Bilim Akademisinde fare yavrularının yüzde 55,6’sı doğduktan sonra üç hafta içinde ölüyordu.

Avusturya Tarım ve Sağlık Bakanlığı'nın finansmanı ile Viyana Üniversitesinin yaptığı bir çalışmada ise GDO gıdalarla beslenen farelerin 34 nesil sonra büyük ölçüde üreme yeteneklerini kaybettikleri belirleniyordu. İngiltere'de 2007 yılında GDO kolzadan yabani akrabası olan yabani hardala gen geçişi ispatlanıyor, yani GDO yerli gen kaynaklarını zamanla ortadan kaldırıyordu. GDO'daki tehlike sadece insanı değil çevreyi de etkiliyor, bir felakete yol açabiliyor, yaygın olarak GDO uygulaması olan pamuk, mısır, soya ve kolzada olumsuz sonuçlar doğuruyordu.

Son dönemlerde GDO yandaşları hiç gerçekleşmemiş bazı olayları ileri sürerek GDO'ya prestij kazandırmak isteniyordu. Bunlardan biri, A vitamini içermesi nedeniyle dünyanın kurtarıcısı gibi gösterilmek istenilen altın pirinç oluyordu. Hâlbuki piyasaya henüz sürülemiyordu, çünkü gen alınan bir nergis türünden zehir taşıyordu.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda yaklaşık 115 bin kişi çalışıyor. 177 tane üniversitemiz, 27 tane ziraat fakültemiz, 47 tane tarım araştırma enstitümüz, 20 bin işsiz ziraat mühendisimiz bulunuyordu. Buna rağmen Türkiye’nin tohumda tamamen dışa bağımlı olması kafa karıştırıyordu. Ve bu tohumların patronu ise İsrail çıkıyordu. Domuz geni yerleştirilmiş domates, AIDS mikrobu bulaştırılmış kavun haberleri gerçekleri sulandırma ve dikkatleri dağıtma amaçlı yapılıyordu.

İsrail'den bir defa tohum almakla iş bitmiyor, bir gram tohumun fiyatı her yıl artıyordu. Üstelik İsrail tohumunu toprağa bir ektin mi artık isteseniz de yerli tohuma dönülemiyordu. Genetik tohum o toprağa da zarar veriyor,  artık hep bu genetik tohumu kullanmak zorunda kalınıyor, 50-70 yıl sonra ise toprak kanserojen maddelerle dolduğu için artık tamamen kullanılmaz hale geliyordu. Türkiye'nin patates deposu olan Niğde ve Nevşehir bölgelerinde yetiştirilen ürünlerde artık yerli patates ekimine izin verilmiyordu. Yani İsrail tohumu tek başına satmıyor, tohum alana hastalığı da bedava bulaştırıyordu.

Siyonizm’in tohum ve gıda emperyalizmi

ABD Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Henry Kissinger 1970’li yıllarda “Petrolün kontrolü ile bütün ülkeleri ve kıtaları, gıdanın kontrolüyle de bütün insanları kendi denetim ve yönetimimize alabiliriz” diyordu. “Dünyanın Tohumları, Kişisel mi Yoksa Umumi Bir Kaynak mı?” adlı kitabın yazarı Pat Roy Mooney de “Eğer tohumları kontrol ederseniz, bütün besin sistemini kontrol edebilirsiniz: hangi ürünlerin yetiştirileceğini, hangi girdilerin kullanılacağını ve ürünlerin nerede satılacağını siz belirlersiniz!” itirafında bulunuyordu.

Açlığa çözüm olacağı ve daha çok ürün alınacağı gerekçesi ile ABD ve AB’deki tarım tekellerinin çıkarları doğrultusunda uygulanmakta olan modern tarım yöntemleri ile açlığa çözüm bulunamadığı gibi, tam tersine özellikle Afrika ve Asya’daki geri bıraktırılmış ülkelerde tarımsal üretim azalıyor, açlık ve yoksulluk da artıyordu.

Bu uygulama ile tarım ilacı ve tarım ilacına bağışıklık kazanan zararlı böcek sayısında artış gözleniyor, gıda, su, enerji ve temiz hava sağlayan doğal kaynakların %60′ı ciddi olarak tahrip ediliyordu. ABD ve AB kökenli emperyalist tarım şirketleri bu kez geri bıraktırılmış ve gelişmekte olan ülkeler için çok daha tehlikeli sonuçlar yaratacak şekilde “bitki yaşamının patentlenmesi ve tarımda gen teknolojisini uygulama yöntemini” devreye sokuyordu. 3 Mart 1998′de ABD Patent ve Telif Hakları Ofisi, şirketler ve çiftçiler için geniş uygulama alanı sağlayacak yeni bir genetik mühendisliği tekniğini patentleştiriyordu. Delta & Pine Land Şirketine ve ABD Tarım Bakanlığı’na verilen patent, çiftçilerin hem doğal hem de GD kaynaklardan elde ettikleri tohumları saklamalarını engellemeyi amaçlıyordu. Tohumlar değiştirilerek istenilen amaca ulaşıldığında tohumlar sadece bir kez üreyebilecek, ikinci nesiller kısır olacak, dolayısıyla tekrar ekildiklerinde ürün vermeyecek şekilde hazırlanıyordu. Bu yüzden üreticiler tohumları ertesi yıla saklayamıyor ve her sene yeni tohum almak zorunda bırakılıyordu. Bu durum, dünyadaki üreticilerin yaklaşık dörtte üçünü (en yoksullar da dahil) etkiliyordu.

Arjantin genetik yapısı değiştirilmiş soyaya mahkûm edilmişti!

Arjantin'de 1989'da devlet başkanı olan ABD destekli Carlos Menem'in ekonomik programı Rockefeller ailesi tarafından ABD'de yazılıyor ve böylece korumacı piyasanın yerini ithalat rejimi alıyordu. Arjantin'in borçlarını kapatması için tek çare ise GD soya fasulyesi yetiştirmek kalıyordu. 1991'de 569 tarla GD mısır, ayçiçeği, pamuk, buğday ve özellikle soya ekimine ayrılıyordu. 1996'da Monsanto Arjantin'de Roundup Ready (RR) soya fasulyesi tohumlarının dağıtım lisansını alıyor ve her şey böyle başlıyordu.

GD soya daha az insan gücü gerektiriyor ve çoğu çiftçi topraklarını terk etmek zorunda kalıyordu. 2004'e gelindiğinde artık 14 milyon hektar GD soya ekiliyordu. Arjantin'in tarımsal çeşitliliği de yok olmuş; 10 yıldan kısa bir sürede mısır, buğday ekili alanlar soya tarlalarına dönüşmüştü. Arjantinli bilim adamı Walter Pengue “Bu yolda gidersek 50 yıl sonra hiçbir şey yetiştiremeyeceğiz” diyordu. Tohum saklama geleneği sona erdirilen çiftçiler, her yıl Monsanto'dan yeni tohum alırken satıştan da kar payı ya da vergi ödüyordu.

Meksika'nın mısır ithal edilmeyen Oaxaca Eyaleti'nde 150 çeşit mısır tamamen organik yetişiyordu. Fakat güçlü komşularının "serbest" ticaret anlaşmalarına direnemeyen Meksika, ABD'den mısır ithal etmeye başlıyor. 1994–2002 arasında Meksika mısırının fiyatı yüzde 44 düşüyor; küçük çiftçiler de topraklarını terk ediyordu.

Hint tarımı, Dünya Bankası ve IMF reçeteleriyle DTÖ'nün çarkına sokuluyor ve Hindistan'ın tohum sektörü Dünya Bankası'nın yapısal reformlarıyla dev şirketlere açılıyordu. Artık çiftçilerin hangi ürünleri yetiştireceğine onlar karar veriyordu. Ülkenin GDO'lu pamuk yetiştirilen bölgelerinde, ipoteğini ödeyemeyen ve toprağını kaybedenlerin intiharları salgın boyutuna ulaşıyordu. 1997-2007 arasında intihar eden çiftçilerin sayısı İçişleri Bakanlığı verilerine göre 182 bin 936’ya ulaşıyordu. 2008 rakamları 16 bin olarak tahmin ediliyor, 2009'da ise hayatına son veren çiftçi sayısı 2000'i geçiyordu.

Sultan Abdülhamid’in tohum ve tarım tedbirleri:

Sultan Abdülhamid Han döneminde tarıma çok önem veriliyordu. Devrin tarım mütehassısları, üretilen buğdaylardan, hasadın kırıma uğradığını tespit ediyordu. Ekilen buğdaylar hastalanıyor, bilinmeyen bir hastalık araştırılıyor ve tohum ekimi döneminde, Anadolu’nun sağlıklı öz buğday tohumlarının içersine, yurt dışından bazı gizli servisler aracılığı ile bozuk ve hastalıklı buğdaylar karıştırıldığı saptanıyordu. Sadece bununla da kalınmıyor, ekimi fesada uğratacak haşeratın da sokulduğu anlaşılıyor, yurt dışından getirilen zararlı böceklerin, Anadolu’nun sağlıklı buğdayını kırdığı ortaya çıkıyordu.

Sultan Abdülhamid Han bir heyet kurdurup yurt dışına araştırma için gönderiyordu. Yapılan araştırmalar neticesinde işin perde arkası öğreniliyordu. Maksat Anadolu’da tarımı bitirmek ve bozmaktır. Buğdayların tohum vermemesi sağlandığında, akabinde dışarıdan tohum getirilmesinin önü açılacaktır. Getirilen bu tohumlara büyük bedeller ödenmesi bir yana, getirilecek olan tohumlar ise hastalıklı tohumlar olacaktır. Diğer yandan tohumsuz kalmak demek açlık tehlikesine kapı aralamaktır.  Abdülhamid Han'ın talimatıyla çok detaylı kitaplar hazırlanmış, tarımla ve tohumculukla uğraşanlar uyarılmıştır. Bugün elimizde o dönemde bastırılıp dağıtılan kitaplar ve yayınlar vardır.

Alman asıllı ABD’li gazetecinin ürkütücü tespitleri:

“Kıyamet Tohumları” olarak bilinen, Norveç’in kuzeyindeki bir adaya kurulan “Svalbard Küresel Tohum Deposu” insanlığın sonunu hazırlıyordu.

“Svalbard dünyayı ele geçirme planının bir parçasıdır”

Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, tarım sektörünü elinde tutan GDO devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini iddia ediyordu. Svalbard hariç dünyadaki diğer tohum depolarını hangi kıyamet bekliyordu? Esas olarak ari-üstün ırk yaratmak mı, yoksa istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak mı amaçlanıyordu?

2008 yılının Mart ayında, Norveç’in kuzeyindeki Spitsbergen adasında “Svalbard Küresel Tohum Deposu” adı verilen bir ambar kuruluyordu. Donmuş bir dağın 130 metre altına inşa edilen ambarda şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyon farklı tohum özel ambalajlarda saklanıyordu. Kuzey Kutbu’na 1100 kilometre uzaklıkta olan buzdağı ambarında bazı dayanıklı tohumlar 1000 yıl kadar bozulmadan kalabiliyordu. Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan bu tohum deposuna ‘kıyamet tohum deposu’ da deniyordu. Dünya üzerindeki tüm tohum çeşitlerini bir araya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı; gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, meteor düşmesi veya iklim değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak gösteriliyordu.

Buraya kadar her şey gayet iyi niyetli görünüyordu. Ancak Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl’ın bu proje ile ilgili dehşet verici iddialar ortaya atıyordu. Engdahl, tarım sektörünü ellerinde tutan GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini düşünüyordu. Spitsbergen’in buzlaşmış kayalıklarının altında ‘dünyayı ekonomik ve genetik olarak ele geçirme’ planlarının yattığını iddia eden Engdahl, teorisini ambar projesi finansörlerinin kimlikleri ve geçmişleri hakkında ayrıntılı hatırlatmalar yaparak ispatlıyordu. İlk baskısı 2007’de yapılan, Nisan 2009’da Türkçeye çevrilen “Ölüm Tohumları/ Kalıtımın Değiştirilmesinin Arkasındaki Karanlık Oyunlar’ adlı kitabın da yazarı olan Engdahl ‘kıyamet muhafızları’ dediği finansörlerin kimlikleri, neler yaptıkları ve Svalbard Küresel Tohum Deposu üzerindeki hedefleri hakkında ilginç bilgiler veriyordu.

Öncelikle, bu ambarın Global Crop Diversity Trust (GCDT- Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü) adlı Siyonist bir oluşum aracılığıyla işletildiğini belirtiyordu. Nisan 2009 rakamlarına göre 123 milyon dolarlık bir finansmanları bulunuyordu. Roma’da kurulan bu örgütün başında Kanadalı Margaret Catley-Carlson bulunuyor. 1998’e dek New York merkezli Nüfus Konseyi’nin de (Population Council) başkanı oluyordu. Bu konseyin John D. Rockefeller’ın nüfus popülasyonunu düşürmek amacıyla 1952’de kurduğu, aile planlaması adı altında gelişmekte olan ülkelerde kısırlaştırma çalışmaları yürüten bir kuruluş olduğu biliniyordu. GCDT üyeleri arasında Hollywood DreamWorks Animation’a başkanlık eden Lewis Coleman da vardı. Coleman ABD’nin en büyük Pentagon anlaşmalı askeri endüstri şirketi olan Northrup Grumman Corporation’ın da kurul başkanıydı. Örgütün finansörleri ise; geçen yıl şirketin aktif yönetiminden çekilerek kurduğu Bill-Melinda Gates Vakfı aracılığıyla kendini Asya ve Afrika’daki çiftçilere yardıma adayacağını beyan eden Microsoft’un kurucusu Bill Gates oluyordu. Dünyanın en büyük patentli GDO tohum ve tarım kimyasalları devi ABD’li DuPont/Pioneer Hi-Bred! yine bir ABD’li GDO devi Monsanto! İsviçre menşeli GDO tohum ve tarım kimyasalları şirketi Syngenta! 1970’lerde 100 milyon dolarlık bir kaynakla ‘Yeşil Devrim’ diye bilinen tohumda gen devrimini başlatan ve tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı sağlama çalışmalarını yürütmek üzere dünyanın en büyük vakıflarından birini kuran petrol devi Rockefeller! ABD, İngiltere, Norveç, Almanya, İsviçre ve Kanada’dan da devlet fonları aktarılıyordu. Yani özetle, GDO’lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) tohumlar az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yayarak tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan şirketler, şimdi dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adaya saklıyordu. Dünyanın pek çok ülkesinde ‘zaten var olan’ tohum depolarına ne gibi bir felaket hazırlanıyordu ki, Svalbard’a muhtaç hale getiriliyordu?

Evet, planlı bir felakete zemin hazırlanıyordu. Bunu anlamak için yalnızca 2003 Amerikan bombardımanından sonraki Irak’a bakmak gerekiyordu. Irak medeniyetlerin beşiği ve binlerce yıl önce buğday tarımının doğduğu yer olarak biliniyordu. Ebu Garib’de yüzlerce yılda geliştirilen buğday tohumu çeşitlerinin yer aldığı bir tohum bankası bulunuyordu. Amerikan bombardımanından sonra bu tohum mahzeni tarihe karışıyordu. Artık kimse o tohumların nerede olduğunu bilmiyordu. Düşünün, dünyadaki tüm tohum çeşitleri NATO destekli Svalbard’da bir araya getirilip kontrol altına alındığında, dünyadaki diğer paha biçilmez tohum bankalarını savaşlar ve terörist eylemler ile yok etmek çok kolay olacaktı! Sonrasında da Monsanto ve DuPont gibi devler kendi GDO tohumlarını tüm dünya çiftçilerine tekelden sunabiliyordu. Yani tüm tohum çeşitlerini ele geçirdikten sonra dünyanın diğer tohum bankalarını, tekel oluşturabilmek amacıyla yok ediliyordu.

Microsoft’un kurucusu Bill Gates Yahudisi daha 14 yaşındayken programcılık yapmaya başlıyor, 20 yaşında henüz Harvard’ta öğrenciyken Microsoft’u kuruyordu. 1995’te, durmak bilmez hırsıyla kişisel bilgisayarlar alanında fiili tekel yaratan bir şirket olan Microsoft’un en büyük ortağı haline gelerek Forbes tarafından dünyanın en zengin adamı ilan ediliyordu.

Bill Gates, 2006’da bu durumdaki birçok insanın hayal edeceği gibi sakin bir Pasifik adası emekliliğini düşlemek yerine tüm enerjisini Bill&Melinda Gates Vakfı’na aktarmaya karar veriyordu. Bu, 34,6 milyar dolarlık kuruluş varlığına sahip olan ve vergiden muaf hayırsever statüsünü korumak için dünyada Siyonist Yahudilerin güdümündeki sözde yardım projelerine yılda 1,5 milyar dolarlık harcama yapması yasal olarak zorunlu olan dünyanın en büyük “şeffaf” özel vakfı sayılıyordu. 2006’da dostu ve iş ortağı mega-yatırımcı Warren Buffet’ın hediyesi olarak gelen, Buffet’ın Berkshire Hathaway şirketinin 30 milyar dolarlık hissesi ise, Gates vakfını, Birleşmiş Milletler Dünya Sağlık Örgütü’nün yıllık bütçesinin tamamı kadar harcama yapabilecek bir düzeye yerleştiriyordu.

O halde Bill Gates zar zor kazanılmış olan 30 milyon dolarlık gelirini Gates Vakfı aracılığıyla bir projeye yatırmaya karar vermişse, dönüp bu kararın perde arkasına bakmak gerekiyordu. Şu anda hiçbir proje dünyanın en uzak köşelerinden birisi olan Svalbard’daki merak uyandırıcı bir proje kadar dikkat çekmiyordu. Bill Gates milyonlarını neden Kuzey Kutbu’nun 1,100 kilometre uzağındaki Arktik Okyanusu yakınlarındaki Barents Denizi’ndeki bir tohum bankasına yatırıyordu? Svalbard, Norveç’in kendisine bağlı olduğunu iddia ettiği ve 1925’te uluslararası anlaşmalarla terk ettiği çıplak bir kaya parçası oluyordu. Bill Gates tanrının insafına bırakılmış olan bu adada Rockefeller Vakfı, Monsanto Şirketi, Syngenta Vakfı, Norveç hükümeti ve diğerleriyle birlikte, “kıyamet günü tohum bankası” olarak adlandırılan bir projeye on milyonlarca dolar yatırılıyordu. Norveç’in Svalbard adalar grubunun bir parçası olan Spitsbergen adası üzerindeki Proje, resmi olarak, Svalbard Küresel Tohum Deposu olarak biliniyordu.

AKP’nin derin gafleti!

İşte bu çok kritik bir dönemde ve AKP iktidarı sayesinde genetik yapısı değiştirilmiş gıdaların ülkemize girişi, satışı hatta tarımı serbest bırakılmak isteniyordu. Meclis’e sunulan GDO yasası herhangi bir yasaya benzemiyordu. Doğurganlığımızı, torunlarımızı, sağlığımızı ve hatta tümüyle gelecek hayatımızı ilgilendiriyordu. Genetik yapısı değiştirilmiş yiyeceklerle ilgili “derin gerçekleri” gündeme getiren Kemal Özer, Gıda Güvenliği Hareketi Derneği Başkanı ve Hayy Kitap’tan yayınlanan Deccal Tabakta: Siyasi, Dini ve Vicdani Açıdan GDO kitabının yazarı oluyordu.

Evet, GDO canlı organizmaların yapısını geliştirme adı altında tahrif ve tahrip etme teknolojisi oluyordu. “Klonlama, hibrit tohum, GDO, kalıtım mühendisliği, genetik mühendisliği” gibi terimler aslında birbirini tamamlayan kavramlar veya teknolojiler sayılıyordu. Canlıların yaşamı için en vazgeçilmezlerin başında yer alan tohumun insanlığın ortak mülkiyetinden çıkarılıp küresel birkaç merkezin, hatta Rothschild ve Rockefeller gibi iki Siyonist ailenin mülkü haline getirilmesi amaçlanıyordu.

“Hibrit tohum” felaketin birinci adımı, GDO ikinci adımı, “nano gıda” ise üçüncü adımı oluyordu!

Bu safhalarda artık gıda sandığımız her şey gerçek gıda olmaktan çıkarılıyordu. Bir otomobil gibi petrol tüketen insan ve hayvanlar haline getirilme süreci yaşanıyor, yani insanlık yok oluşa doğru sürükleniyordu.

“Klonlama” ise bir canlının fotokopisini çekme hadisesi oluyordu. Fotokopi ne kadar gerçeğinden farklıysa, klonlanmış canlı da aslına oranla o kadar suni sayılıyordu. Klonlama bugünkü bilgiler ışığında hiçbir zaman sürdürülebilir bir teknoloji olarak durmuyordu. Ayrıca, sanıldığının aksine klonlananın tıpkısı değil sadece fizyolojik benzerliği olan ve farklı bir ruh taşıyan bir canlı oluşturuluyordu.

“Kalıtım mühendisliği” ise canlı organizmalar üzerinde bilim ve teknoloji adına uygulanan bu yeni sürece verilen yeni maske oluyordu. Özetle kalıtım mühendisliği; insan, hayvan ve bitkilerin doğasını değiştiren ve gelecek nesillerin bedduasını hak eden bir zulüm sistemi oluşturuyordu ve genetik mühendisliği isminin yeni versiyonuydu.

Bu felaketten kurtuluş çareleri:

$1·       Yerli, tabii ve milli tohum istasyonları kurulmalıdır.

$1·       Tarımda uygulanan yeni-liberal politikalar ve küresel planlar kesinlikle bırakılmalıdır.

$1·       Endüstriyel tarım yerine küçük ve orta ölçekli köylü tarımı öne çıkarılmalıdır.

$1·       Tohum, damızlık, kimyasal gübre ve ilaç gibi tarımsal girdileri üreten tarım şirketleri ile tekelci gıda şirketlerinin, çiftçiler üzerindeki baskılarına son verecek düzenlemeler yapılmalıdır.

$1·       Özelleştirilen ve kimileri de kapatılan Tarımsal KİT’ler yeniden açılmalıdır.

$1·       Gıda üreten, dağıtan ve satan işletmeler denetim altına alınmalıdır.

$1·       Yerel üretim ve tüketim konusuna destek çıkılmalıdır.

$1·       Gıda üretici kooperatiflerin kentlerde pazarlama birimleri kurmaları sağlanmalıdır.

$1·       Öncelikle ve kesinlikle tarım ürünleri ithalatı kaldırılmalıdır.

$1·       Bütün bunlar için de, milli hassasiyetli bir iktidara kavuşmalıdır.

Yerli otomobil yaptırmadılar, bari tohumu yerlileştirebilsek

Tarımdan sanayiye ülkemiz küresel sermayenin istilası altındaydı. Pek çok marka ülkemizde otomobil üretiyor ama AKP iktidarı onca horozlanmasına rağmen seri üretim yapan yüzde yüzü olmasa bile yüzde 80-90’ı bize ait bir marka piyasaya çıkaramamıştı. Aslında uzun yıllar önce Erbakan Hoca sayesinde yüzde yüzü yerli otomobil ürettik ama gizli eller öylesine devreye dalmıştı ki, kendi ürettiğimiz otomobile sahip çıkamamıştık. Uzun lafın kısası yabancı markaların ülkemizde montajı yapılıp, bir bölümü de dışarı satılmaktaydı. Bu sebeple de ihracat kalemimizdeki artışla milletimiz aldatılmaktaydı. Yani ihracatımızda önemli yeri olan oto montaj aslında başkasının malıydı. Yani bu bereketsiz ve beceriksiz AKP iktidarı yerli otomobil değil, yerli tohum bile yapamazdı.[2]

Tohum yalanı ve İsrail gerçeği!

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Hollandalı küresel tohum firmasının Türkiye distribütörlüğünü yapan ve yüzde yüz ithalatçı olan mason Yıldıray Gençer’in Yönetim Kurulu Başkanlığını yaptığı Tohum Sanayicileri ve Üreticileri Alt Birliği (TSÜAB) ile ülke tohumculuk sektörü adına manidar bir toplantıya imza atmıştı. Bakan Mehdi Eker’in de katılımı ile ithalatçı başkan ve ithalatçıların gözetiminde ülke tohumculuk sektörü Antalya’da masaya yatırılmıştı.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile TSÜAB’ın ortaklaşa düzenleyeceği 2’nci Uluslararası Tohumculuk Çalıştayı’nda, Türkiye tohumculuk sektörünün gelişimi ve dışa açılımı tartışılacaktı. ‘Türkiye Tohumculuğuna Küresel Pencereden Bakış’ sloganı ile yapılacak çalıştayı önemli kılan tarafı ise; sektöre küresel bakıştan ziyade kime hizmet edeceği konusu oluşturmaktaydı.

Öncelikle çalıştayı düzenleyen ve ülke tohumculuk sektörünü yöneten meslek örgütü olan TSÜAB’ın yönetim kurulu başkanlığını yapan Yıldıray Gencer’in, ithalatçı özelliği kafa karıştırıcıydı. Yıldıray Gencer, Hollandalı küresel tohum firması Bejo Zaden’in Türkiye distribütörlüğünü yapmaktaydı. Gençer’in, aynı zamanda 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu’nun istediği yeterliliğe haiz olmadan bu görevine seçildiği ortaya çıkmıştı. 550 tohum firmasının varlığı ile övünülen sektörün tamamen ithalatçı ve kanuni yeterliliği olmayan bir kişi tarafından yönetilmesi, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın da buna göz yumması ‘yerli ve millilik’ açısından manidar bir çelişkiyi ortaya çıkarmıştı.

Sebze Tohumu İthalatında İsrail Birinci

İthalat kaleminde de önemli bir ayrıntı vardı. Hibrit sebze tohumculuğunda son yıllarda sayısı 3-5’i geçmeyen yerli firmalar önemli gelişmeler kaydetmiş olsalar da Türkiye, bu kalemde dışa bağımlı durumdaydı. 197.6 milyon dolarlık ithalatın 128,2 milyon dolarını sebze tohumları oluşturmaktaydı. Yani ithalatın yüzde 65’i sebze tohumundan oluşmaktaydı. Sebze tohumu ithalatında ise birinci sırada İsrail bulunmaktaydı. İsrail’den 2012 yılında 18.5 milyon dolarlık sebze tohumu ithalatı yapılmıştı. İkinci sırada ise 15.5 milyon dolarlık sebze tohumu ithalatı ile Tayland vardı.[3]

 
 
--
Mart 2014 - Milli Çözüm Dergisi


[1] Milli Gazete / 22 11 2013

[3] Milli Gazete

Yorum Yaz