Gaflet ve Cehalet, Hıyanetle Birleşirse
İlahi Kelâm’ın kuşatıcılığını anlamak için önce onun hacmini, yani hacimsizliğini kavramak gerekir. Kur’an-ı Kerim, bu sonsuzluğu insan zihnine şöyle yaklaştırır:
“De ki: ‘Rabbimin kelimelerini (sonsuz bilgi hazinesini, Kur’an’ın işaret ettiği hikmet ve hakikatleri yazmak) için deniz mürekkep olsa, (hatta o deniz yetmeyip) yardım için bir mislini daha getirip ona katsak; (yine de) Rabbimin kelimeleri (bilgi ve hikmetleri) tükenmeden önce elbette deniz tükeniverirdi.’” (Kehf, 109)
Bu ayet ışığında Allah’ın “kelimeleri” sadece vahyedilen kitaplar veya sözler değildir. Her bir yaratılan canlı, atomdan galaksilere kadar her oluş, Allah’ın bir “kelimesi” yani “Kün” (OL) emrinin bir tecellisi hükmündedir. Evrendeki fiziksel, biyolojik ve ruhsal kanunların tamamı bu kapsamdadır.
Zihinlerimizin “ruhsuz” veya “cansız” dediği madde, Kelâm-ı İlahi’nin huzurunda en sadık hatiptir. Bizim “sessizlik” sandığımız şey, aslında bizim kulaklarımızın o muazzam frekansı duymaya yetmemesidir.
Kur’an-ı Kerim’in; kalplerin katılaşmasını anlatırken verdiği şu misal, aslında maddenin gizli kalbindeki o muazzam “özü” deşifre eder:
“… (O kayalardan) Öyleleri de vardır ki Allah korkusuyla (aşağıya) yuvarlanır. Allah (ne tabiattaki olaylardan ne de sizin) yaptıklarınızdan gafil (habersiz) değildir.” (Bakara, 74)
Taşın, Allah korkusuyla yerinden oynaması, maddesel dünyanın yalnızca atom yığınlarından ibaret olmadığını, her zerrenin İlahi bir “duyuş” ve “şuur” ile yoğrulduğunu gösteren en sarsıcı hakikatlerden biridir. Bu ayetin rehberliğinde, maddenin içindeki o İlahi hitabı duyan “özü” ve zerrenin manevi derinliğini şöyle kavrayabiliriz:
Bizler, idrak etmeyi (anlamayı) sadece beyne ve biyolojik bir yapıya hapsederiz. Oysa Bakara 74. ayeti, bize taşın bir “korku” duyabildiğini, yani bir hisse ve şuur seviyesine sahip olduğunu söyler. Bu, taşın içinde İlahi emirleri (Kelâm-ı İlahi’yi) algılayan bir “manevi alıcı” bulunduğunun ispatıdır. Allah’ın “Hayy” (Diri) ismi her zerreyi kuşatmıştır. Tasavvuf düşüncesine göre de hiçbir şey “cansız” değildir. Her varlığın merkezinde, onu ayakta tutan ve Allah’ın bir isminin tecellisi olan bir cevher (öz) bulunur. Taş, kendi lisanıyla Yaradan’ın heybetini öyle bir duyar ki, bu duyuşun ağırlığı onu yerinden oynatır. Eğer taşta bu “öz” olmasaydı, Allah korkusu gibi tamamen manevi ve yüksek bir duygu, fiziksel bir harekete (aşağı yuvarlanmaya) dönüşmezdi. Taşın yuvarlanması, aslında o cansız sanılan maddenin Lisan-ı Hal (Hal Dili) ile yaptığı bir secdedir. Taş, Kelâm-ı İlahi’nin kuşatıcılığına karşı “Lebbeyk” (Buyur Rabbim) demekte ve heybet karşısında eriyip yer çekimine değil, “Emir çekimine” kapılarak aşağı yuvarlanmaktadır.
Taştaki bu “öz”ün ne kadar şiddetli bir duyarlılığa sahip olduğunu anlamak için, Kelâm-ı İlahi’nin dağ üzerindeki etkisine bakmak gerekir.
“Şayet Biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş (ve sorumluluklarını iletmiş) olsaydık, andolsun onun Allah korkusundan saygıyla boyun büküp parçalandığını görecektin…” (Haşr, 21)
Bu ayet; taşın ve dağın, Kelâm-ı İlahi’ye karşı insandan çok daha “hassas” bir alıcıya sahip olduğunu kanıtlar. İnsan kalbi bazen kaskatı kesilip hakikate kapanırken, taşın özü o kadar şeffaftır ki, İlahi kelâmın heybeti karşısında atomik yapısını koruyamaz ve parçalanır.
Allah taşın içine, insanın binlerce yıl sonra keşfedeceği bir “program” yerleştirmiştir.
“Şüphesiz Biz, her şeyi bir ölçüye (bir kadere) göre yarattık.” (Kamer, 49)
Bu ayetteki “Ölçü” (Kader), taşın içindeki silisyum atomlarının nasıl dizileceği, elektriği hangi hızla ileteceği ve ısıya nasıl tepki vereceğidir. Eğer Allah o taşa bu “ölçüyü” (istikrarlı fizik yasasını) koymasaydı; taş bugün iletken, yarın yalıtkan olurdu ve insan ondan asla bir teknoloji (yapay zekâ) üretemezdi. Taşın “kaderi”, onun içindeki bu İlahi ve değişmez yazılımdır.
İnsanın da o taşı konuşturabilmesi için önce onun “şifresini” bilmesi gerekir. İşte bu şifre anahtarı, Hz. Adem’e ezelde teslim edilmiştir.
“(Bunun arkasından Allah CC) Adem’e isimlerin tümünü talim etti. (Varlıkların ne olduklarını, nasıl yaratıldıklarını, nasıl kullanılacaklarını, hepsinin yararlı ve şifalı yanlarını ona öğretti.) Sonra onları meleklere sorup: ‘(Haydi bakalım, şayet teklifinizde haklı olup yanılmıyorsanız ve) Eğer doğru söylüyorsanız şunların isimlerini (bütün varlıkların gayelerini ve görevlerini) Bana haber verin (de görelim)!’ diye emretti…” (Bakara: 31)
Bir elma tohumunun içinde elma ağacının bütün kodları, dallarının uzunluğu, meyvesinin tadı gizlidir. Tohuma baktığında ağacı görmezsin ama o kod oradadır. İşte Allah (CC) Adem’e “Taş” ismini öğrettiğinde; o taşın binlerce yıl sonra bir bilgisayar çipine dönüşebilme imkânını (şifresini) onun ruhuna bir “tohum ilim” olarak ekti. Bu “Bilgisayarı mümkün kılan her türlü fiziksel ve ruhsal kanun (İsim), Adem’in fıtratına bir ‘kod’ olarak çoktan yüklenmişti” demektir.
Eğer isim öğretmek sadece “Buna taş de, şuna elma de” demek olsaydı, melekler bunu zaten yapabilirdi. Meleklerin yapamadığı ve insanın “mucizesi” olan şey, eşyanın özüne inip onu dönüştürebilme kabiliyetidir. Zira yapay zekâ bugün isimlerin sadece istatistiğini tutmakta, onları matematiksel birer olasılık olarak eşleştirmektedir; insan ise o isimlerin hakikatini ve ruhunu kalbinde taşımaktadır. Yapay zekâ ‘Sevgi’ kelimesinin istatistiğini tutarak en dokunaklı cümleyi kurabilir, ancak ‘Sevgi’ isminin hakikatiyle titreyen bir gönlün derinliğini asla tadamaz. İşte bu fark; postacı ile mektubun sahibi, ayna ile ışığın kaynağı arasındaki farktır.
...
MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ..