Ağustos 29 08:26

ÖĞÜT VERMEKLE ÖVÜNMEK AYRIDIR VE KARAKTER ÇOCUKLUKTA OLUŞMAKTADIR

ÖĞÜT VERMEKLE ÖVÜNMEK AYRIDIR VE KARAKTER ÇOCUKLUKTA OLUŞMAKTADIR

 

Tahdis-i nimet; Allah’ın ikram ettiği nimet ve faziletleri, övünmek ve böbürlenmek için değil, Rabbine teşekkür etmek ve nimetlerin asıl sahibini belirtmek anlamındadır.

Duhâ Suresi 11. ayeti, sadece buna izin değil, aynı zamanda bir emir makamındadır.

“Ve (Sana lütfettiği bütün bu üstün fazilet ve meziyetlerden dolayı, övünmek ve böbürlenmek için değil, ama sevinmek ve şükretmek niyetiyle) Rabbinin nimetini (anıp minnet ve memnuniyetle) hatırlat ve anlat (ki Makam-ı Mahmud’a ulaşasın.)” (Duhâ Suresi 11. ayet)[1] 

Hz. Hüseyin Efendimiz bu ayeti şöyle yorumlamıştır:

“Bir hayır işlediğin (ve Allah’ın inayetiyle bir başarıya eriştiğin) zaman başkalarının bunları örnek almasını arzularsan, bunları insanlara anlat, ki hayırda yarışsınlar. Fakat riyakârlıktan sakın!” buyurmuşlardır.

Islah ehli mürşitler ve ihlas sahibi hikmet ehli bilginler; talebe ve takipçilerinin kendisine itimat ve itibarını artırmak, böylece Allah’ın lütfettiği ilim ve ikramdan daha fazla yararlanmalarını sağlamak için, bazen tahdis-i nimet makamında, Cenab-ı Hakkın özel bağışlarını ve kolaylıklarını onlara hatırlatırlar.

Ama kalbinde hastalık bulunan bazı haset ve enaniyet sahipleri ise bu anlatımları; “Kendini beğenmek ve beğendirmek, nefsini övmek ve böbürlenmek…” şeklinde yorumlayıp itiraza, ithama ve ifsada başlarlar. Ve tabi böylece, asıl kendi gizli çıbanlarını, nankörlük ve fesatlık çabalarını da açığa vurmuş olurlar.

Oysa Kur’an-ı Kerim’de birçok peygamber, sahip kılındıkları marifet ve meziyetlerini, insanlar örnek ve ibret alsınlar, özenip yararlansınlar diye “tahdis-i nimet = Allah’ın nimetlerini şükür makamında aktarmak” üzere insanlara anlatmışlardır.

 Örneğin, Kehf Suresi 66, 67 ve 68. ayetlerinde, Hz. Hızır, -hâşâ- Hz. Musa’ya üstünlük taslamamış, sadece talebe ve takipçiliğin şartlarını hatırlatmıştır.

“(Hz.) Musa, ona (Hızır’a): ‘Sana öğretilen ilimden; rüşdüme kavuşmam (ve tam olgunlaşıp gerçeğe ulaşmam) için, bana da öğretmek üzere, size tâbi (ve talebe) olabilir miyim?’ diye (sormuşlardı).

O (Zat, Hızır AS) ise: ‘Doğrusu, sen benimle birlikte kalmaya ve (yaptıklarıma katlanmaya) asla sabredip dayanamazsın!’

‘(Bu halini de pek yadırgamam ve kınamam) Çünkü iç yüzünü bilmediğin (hikmet ve hakikati öğretilmediğin) bir şeye, nasıl sabredip dayanacaksın?’ diye (hatırlatmıştı).” (Kehf Suresi 66, 67 ve 68. ayetler)[2]

Hz. Zülkarneyn (AS)’a, insanlara durumlarına göre farklı davranmak konusunda tercih hakkı tanınmıştı.

“Sonunda Güneş’in battığı yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir kaynakta batmakta iken buldu; onun yanında bir kavim gördü. Dedik ki: ‘Ey Zu’l-Karneyn, (duruma göre davran, istersen onları) ya azaba uğratarak (sert yöntemler kullanarak hizaya sokarsın) veya içlerinde güzelliği (iyilik ve şefkati geçerli ilke) edinerek (bunların ıslahına çalışırsın, artık sen bilirsin).’

(Zu’l-Karneyn) Dedi ki: ‘Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik kıldığı (güç, nimet ve imkân; sizin verginizden) daha hayırlıdır. Madem öyle, siz bana (bedeni) güçle (işçilikle) yardım edin de, sizinle onlar arasında sapasağlam bir sed (engel) kuruvereyim.’ [Bu ayet; emek, sermaye, proje ve teknoloji ortaklığına da işarettir.]” (Kehf Suresi 86 ve 95. ayetler)[3]

 Bu ayetlere göre Zülkarneyn (AS), hâşâ böbürlenip insanlara yukarıdan bakmamış, sadece kendisine verilen İlahi lütufları hatırlatmıştı.

Neml Suresi 36 ve 37. ayetlerinde Hz. Süleyman, hâşâ böbürlenmiyor, sadece Allah’ın ikramı olan bazı imkân ve iktidarın gereğini yapıyorlardı.

“Nihayet (Belkıs’ın elçileri hediyelerle) Süleyman’a geldiği zaman onlara: ‘Sizler bana mal ile yardımda bulunmak (ve kararımdan caydırmak) mı istiyorsunuz? (Oysa) Allah’ın bana verdiği (yüksek ve mucizevi marifet ve özel teknoloji ilmi), size verdiğinden daha hayırlıdır; belki siz, (bu) hediyenizle sevinip övünebilirsiniz (ama ben çok daha değerli manevi yardımla desteklenmişim)’ demişti.

(Şimdi ey elçi, artık) ‘Sen onlara (Yemen ve Habeşistan’daki Sebe’ halkına ve ‘San’a ülkesi’ sultanına geri) dön (ve şunları bildir:) Biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değildir ve biz onları oradan (horlanmış-aşağılanmış ve) küçük düşürülmüş (ve zillete uğratılmışlar) olarak sürüp çıkarmaya (kâdirizdir).’” (Neml Suresi 36, 37. ayetleri)

 

...

 

MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ..

 

Yorum Yaz