Adalet Bakanı Gürlek’in: “Genel Af Yok, Sadece PKK Mensupları İçin Düzenleme Var” Avutmacası!
Adalet Bakanı Bakan Gürlek, (24 Temmuz 2026’da) TRT Haber’de konuk olduğu yayında “genel af” sorusu üzerine verdiği yanıt enteresandı: Sn. Akın Gürlek, hükümetin bir genel af çalışmasının olmadığını belirtirken “Ama şu anki bu pakette sadece PKK mensuplarına ilişkin bir düzenleme var” buyurmuşlardı.[1]
Sn. Akın Gürlek’in İtirafı!
“Genel af” tartışmalarına ilişkin de konuşan Akın Gürlek’in: “Bu konu bu ayrı bir paket olarak bize iletildi. Özellikle sadece işte PKK silahlı terör örgütüne ilişkin bir paket olarak geldi. Burada genel af düzenlemesi söz konusu değildi. Şahsa özel gibi bir düzenleme yok. Bunlar Meclis’in takdiri. Yani genel affa ilişkin şu an bir düzenleme, bir çalışma yok. Ama Meclis’te ne zaman ilgili kanun düzenlenirse gündeme gelebilir. Ama şu anki bu pakette sadece PKK mensuplarına ilişkin bir düzenleme var” ifadeleri bir itiraf mıydı?
AKP Sözcüsü Çelik’in: Terörsüz Türkiye Açıklamaları
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin “Yasal zeminin ortaya çıkması konusunda çok sayıda istişaremiz oldu, süreç şimdi daha ince işçilik aşamasında. Yasal çerçeveyi Meclis kapanmadan ortaya çıkarmış olacağız.” ifadelerini kullanmıştı. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan başkanlığında gerçekleştirilen Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısına ilişkin açıklamalarda bulunmuşlardı.[2]
“Burada esas olan her zaman söylediğimiz gibi Türkiye’nin temel değerlerini korumaktır. Türkiye’yi terör yükünden kurtarmaktır. Buraya kadar gelmek önemlidir. Şimdi daha ince işçilik aşamasındayız. Bir bakıma, bir başka boyutuyla mesele yeni başlıyor. Terörsüz Türkiye, terörsüz bölge hedeflerine ulaşmak bakımından tabi ki yasal bir zeminin oluşması son derece önemli ama aynı zamanda oluşturulan politik atmosfer önemlidir. Toplumsal atmosfere pozitif katkı sağlayıp, sağlamamak önemlidir. Çünkü bu bütün Türkiye’yi ilgilendiren bir meseledir. Bu mesele sadece siyasi bakışlara göre var olan ya da yok olan bir mesele değil.” diyen Ömer Çelik, acaba gerçeklere tercümanlık mı yapmaktaydı, yoksa “Terörsüz Türkiye” kılıfıyla halkımızı oyalayıp avutmaya mı çalışmaktaydı? Yani şimdilik haritada barışık, ama fiiliyatta “ayrışık bir Özerk Kürdistan’ın” sinsi hazırlıkları yapılmaktaydı.
Siyonist Barrack’ın “Merhametli Monarşi” (Yani Tek Kişilik Saltanat Sistemi) Dayatması!
Maalesef Türkiye’miz Cumhuriyet tarihinin en derin siyasal, ekonomik ve hukuksal fetret dönemini yaşamaktaydı. 31 Mart yerel seçimleriyle ortaya çıkan siyasal coğrafya, parçalanan CHP’yi 1. parti yaparken, 23+ yıldır ülkeyi yöneten AKP rejimine halkın onamı (rızası) tükenmiş durumdaydı. Ekonomik yıkımların, kanımızı emen talanın sürdürülemezliği ve halkın derin yoksulluk batağı, Cumhur İttifakı için de dayanılmaz bir karabasana dönüştüğü anlaşılmaktaydı.
Küresel Denklem ve İçerideki Arayış: “Merhametli Monarşi” Tuzağı
Financial Times, The Economist ve Foreign Policy vd., Türkiye’nin dış politikada ekonomik sıkışmışlık nedeniyle Batı ve ABD eksenine yeniden çıpalanma çabasına dikkat çekiyorlardı. Yüksek dış borç batağı ve sıcak para ihtiyacı = dış politikada uydulaşma süreci yaşanmaktaydı.
Sömürge valisi(!) T. Barrack’ın dayattığı “merhametli monarşi”, küresel sermayenin Türkiye’ye bakışını yansıtmaktaydı. Bu rol demokrasiyi, güçler ayrılığını ve hukuku dışlayarak, sermaye akışını güvenceleyen güya; “istikrarlı, tek adam güdümlü ama Batı çıkarlarına uyumlu otoriterizmi” dayatmıştı. İktidarın TBMM’de 360-400’e erişmek için DEM Parti ile yürüttüğü açılım flörtü, özünde demokratik uzlaşı değil; rejimin ömrünü uzatacak manevraydı. Ancak bu tehlikeli oyun, iktidar tabanında da erimeye ve oy yitirmeye yol açmıştı. Rejim, bu sıkışmışlığı aşmak için en iyi bildiği yönteme başvuruyor: Muhalefeti bölmek, CHP’yi mutlak butlan ve kayyım hançeriyle felç etmek, yargıyı sopa kılıp rakipsiz bir siyaset sahnesi kurmak ve göstermelik seçimlerle tekrar koltuğa oturmak…[3]
“Kürtçe, Kamusal Yaşamın Dili Olmalıymış!..”
29 Haziran 2026’da yapılan Kürt Dil Konferansı’nda konuşan katılımcılar, Kürtçenin yalnızca ev içinde değil, kamusal yaşamın bütün alanlarında kullanılması gerektiğini açıklamışlardı. Kürt Dil Konferansı’nda, Kürtçenin öğrenilmesi, korunması ve kamusal alanda yaygınlaştırılmasına ilişkin kararlar alınmıştı.
“Kürtçe yaşam alanları kurmalıyız” iddiası!
“Dilsel sömürgecilikten arındırma politikaları: Dilin korunmasında ailenin rolü” başlığıyla konuşan Dilawer Zeraq, asimilasyon politikalarının devletin ideolojik kurumları aracılığıyla yürütüldüğü iddiasını tekrarlamıştı. Zeraq, asimilasyonun yalnızca dilin yasaklanmasıyla değil, gündelik yaşam alanlarının daraltılmasıyla da işlediğini belirterek, “Asimilasyon ve Dekolonizasyon süreci mekân olarak neredeyse her yeri elimizden aldı, geriye yalnızca ev kaldı. Diğer mekânları yeniden kazanmamız gerekiyor. AVM’ye gittiğimizde kaç kişi bize Kürtçe cevap veriyor, bizden kaç kişi orada Kürtçe alışveriş yapıyor? Her alanda (okulda, yargıda ve çarşıda) Kürtçe yaşam alanları kurmalıyız!” çıkışını yapmıştı.
“Kentlerimizi Kürtçeyle donatmalıyız” diyen Tahir Baykuşak ise, farklı ülkelerdeki dil canlandırma deneyimlerinden örnekler aktarmıştı. Baykuşak, Bask Bölgesi ve Katalonya’daki dil politikalarının yanı sıra Galler ve Yeni Zelanda’daki Maori dili canlandırma modelini hatırlatmıştı. Bu örnekler arasında benzerlikler bulunduğunu belirten Baykuşak, kamusal alanda dilin görünür olmasının dilin yaşaması açısından temel önemde olduğunu vurgulamıştı.
Özetle; ertelenen SEVR’in gereği Türkiye parçalanmaya, Kürdistan kılıflı Büyük İsrail’e son hazırlıklar yapılmaya başlanmıştı!..
Şimdi; Aşağıdaki Tarihi Yorumları ve Uyarıları Dikkatle Okumak ve Herkese Anlatmak Lazımdı![4]
Başlık 1: “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun Terörsüz Türkiye Raporu’nda Türk Kürt ilişkileri, tarihsel bir kader birliği olarak tanımlanmıştır ve çözüm ‘kardeşlik hukuku’ kavramına dayandırılmaktadır.” deniyor.
Raporda geçen “Türklerin, Kürtlerin ve Arapların bölgede yaşayan diğer kardeş halklarla birlikte oluşturacağı doğal ittifak…” ifadesi, “Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘üniter’ bir devlet yapısına sahip olup olmadığı” imasını hatırlatmaktadır.
Bu bağlamda raporda Türk-Kürt ilişkileri “tarihsel kader birliği” olarak tanımlanmakta ve çözüm “kardeşlik hukuku” kavramına dayandırılmaktadır. Burada raporun daha ilk başında “Türk-Kürt ilişkileri” diyerek, Irak’ta, Suriye’de ve Lübnan’da uygulandığı gibi bölünmeye götüren bir yapıya âdeta özeniliyor.
Diğer taraftan “bir çözümden söz ediliyorsa, ortada bir sorun olduğu” imajı oluşturulmaktadır ve adını kendileri koymaktadır.
• Oysa: Türklerle Kürtler arasında tarihsel ve toplumsal bir çatışma ve bir sorun bulunmamaktadır. Sadece yanlış politikalar ve yararsız icraatlarla mağdur edilen bölge halkı, temel insan haklarına, huzur ve refah ortamına kavuşturulmalıdır.
• Sorunun asıl kaynağı “Siyonist ve emperyalist kışkırtmalar” ve “Şark Meselesi” tuzağıdır.
• Emperyalist ve Siyonist güçlerin müdahale alanı açma stratejisi yalnızca bir iddia sanılmamalıdır. Nitekim, “Binbaşı Noel’lerin” geçmişte bölgede yürüttüğü faaliyetler İngiliz gizli belgeleri ile de kanıtlanmıştır. Aynı oyunlar bugün de oynanmaktadır.
• Bu rapor, daha ilk başlıkta sorunun adını kasıtlı olarak yanlış koyarak, süreci yanlış bir kulvara sokmaktadır.
Başlık 2: “Terörsüz Türkiye Meclis Raporu gösterdi ki; süreç, tek taraflı bir dayatma değildir, ‘Kürt’ün onurunu, Türk’ün gururunu’ korumayı esas alan, toplumun hiçbir kesimini dışlamayan, farklılıkları “kardeşlik hukuku” zemininde buluşturan bir yaklaşımdır.” deniyor.
Raporda, sürecin bir dayatma olmadığı ve “Kürt’ün onuru, Türk’ün gururu”nun güya korunduğu vurgulanmaktadır. Ancak “onur” ve “gurur” kavramlarıyla süslenen bu ifadelerin içeriği doldurulmamıştır. Zira raporda “Arap” da vardır, Laz, Çerkez, Boşnak, Arnavutlar da vardır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herkesin can ve mal güvenliği ile izzeti ve onuru zaten yasaların güvencesi altındadır.
• Yakın geçmişte gerçekleştirilen “Oslo Görüşmeleri” (2009) ve sonrasındaki girişimlerin sonuçları unutulmamalıdır.
• Tekrar hatırlatalım ki; 2009 ve 2013 yıllarında başlatılan çözüm süreçleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
• ABD-AB ve İsrail desteğindeki terör örgütü, geçmişte yine bu Siyonist ve emperyalist güçlerin yönlendirmesiyle süreci sonlandırarak yeniden şiddet yoluna başvurmuşlardır.
• Bu nedenle “hiçbir dayatma yoktur” şeklindeki ifade, kamuoyunda soru işaretlerine yol açmaktadır.
...
MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ...